İçeriğe geç

KIRIK PUSULA

Bölüm 24 · 5 dk okuma

KIRIK PUSULA

Bölüm 24

BÖLÜM 24: KANLI TAHT VE İLK KURBAN

CELAL' DEN DEVAM..

Haftalardır süren o kapalı, disiplinli ve amansız hazırlık dönemi meyvesini veriyordu.

Günlerdir babamın çalışma odasındaki devasa ahşap masaya kapanmış, Alturan Holding’in son beş yıla ait tüm finansal analizlerini, bütçe raporlarını, enstitünün gizli fonlamalarını ve mühendislik projelerini inceliyordum.

Ve nihayet, o gün geldi.

Babam sabah saat sekizde odama girdi. Üzerinde jilet gibi lacivert takımı vardı. Bana baktı, derin bir nefes aldı ve o beklediğim cümleyi kurdu:

*"Zamanı geldi Celal. Bugün holdinge gidiyoruz. Şeytanların yüzüne kimin geri döndüğünü gösterme vakti."*

---

Holdingin devasa gökdelenine girdiğimizde hava buz gibiydi.

Dışarıdaki dünya, alt katlardaki yönetim personeli, hatta amcam Adnan Alturan ve oğlu Alparslan... Hepsine aylardır aynı yalan satılmıştı: *Kenan Alturan’ın evlatlığı Celal geçirdiği kaza ve işkencelerden sonra felç kaldı, zihnini yitirdi, bir odada çürümeye terk edildi.*

Bırakmıştık, bu yalanla beslensinler. Bırakmıştık, kendilerini holdingin tek hakimi sansınlar.

Özel asansörle en üst kata, Yönetim Kurulu Salonu’nun bulunduğu katlara tırmanırken babamın yanında dimdik duruyordum. İki metreye yakın boyum, spordan ve eğitimlerden devleşmiş omuzlarım, jilet gibi kesim siyah takım elbisemin içinde bir anıt gibi yükseliyordu. Yüzümdeki dikiş izleri, sertleşmiş çene hattım ve buz gibi bakan gözlerimle... Dışarıdan bakıldığında korkutucu bir gücün simgesiydim.

Asansörün kapıları 32. katta açıldı.

Koridorda devasa bir hareketlilik vardı. Amcam Adnan Alturan, karısı Şerife, kızı Damla ve en önde, kurul masasının baş köşesine kurulmuş olan oğlu Alparslan... Yanlarında holdingin kıdemli hissedarlarıyla birlikte bir bütçe toplantısı yürütüyorlardı.

Alparslan... Yıllardır babamın tahtına göz diken, benim yokluğumu fırsat bilip kendisini holdingin tek veliahtı ilan eden o kibirli, p*ç kuzenim.

İçeri adım attığımızda salondaki gürültü bir anda kesildi.

Önce babam Kenan Alturan girdi içeriye. Adnan Alturan hemen ayağa kalktı, yüzünde sahte bir tebessümle: "Abim,"*dedi. "Biz de bütçe revizyonunu konuşuyorduk. Bu yaştan sonra senin bu kadar ağır miras ve yönetim işleriyle uğraşman saçmalık zaten. Alparslan oğlum her şeyi üstlenmeye hazır, biliyorsun. Genç, dinamik... Sakat veya akli dengesi bozuk hayaletlerle vakit kaybetmeyelim artık."

Alparslan da oturduğu deri koltukta geriye yaslandı. Dudaklarında küçümseyici, pis bir sırıtış vardı.

"Babam doğru söylüyor Amca," dedi Alparslan, sesi salonda çınlayarak. "O felçli, çöp kadar değeri olmayan evlatlığının arkasında durmaktan vazgeç artık. Adam delirdi, yüzü bile kalmadı. Holdingin geleceğini bir enkazın üzerine kuramazsın. Hak eden burada oturuyor."

Babam hiç cevap vermedi. Sadece kenara çekildi.

Ve ben, babamın arkasından bir gölge gibi öne çıktım.

Adımlarımın ağır, kaskatı sesi salonun mermer zemininde yankılandı. Devasa gövdemle Alparslan’ın tam karşısına, masanın ucuna dikildim.

Salona bir anda kabus gibi bir sessizlik çöktü.

Adnan Alturan’ın elindeki kalem ceketinin üzerine düştü. Şerife Alturan dehşetle ağzını kapattı. Hissedarlar gözlerine inanamayarak geriye doğru çekildiler.

Karşılarında duran adam; onların bildiği, düşmanların işkence edip bir çöp gibi kenara attığı o zayıf, korkak, sakat Celal değildi! Karşılarında devasa cüssesiyle, mermer kadar sert yüzüyle ve gözlerinden kan fışkıran buz gibi bir güçle duran bir dev vardı.

Alparslan’ın dudaklarındaki o küçümseyici sırıtış saniyeler içinde dondu. Yüzündeki renk çekildi, gözleri dehşetle açıldı. Şok geçiriyordu. Yavaşça oturduğu koltuktan ayağa kalkmaya çalıştı ama dizleri titriyordu.

"Sen..." diye fısıldadı Alparslan. Sesi çatladı. "Sen... Nasıl...?"

Çenemi dikleştirdim. Gözlerimi onun korkudan büyüyen göz bebeklerine diktim.

"Beni bir çöp gibi bir kenara atabileceğinizi sanıyordunuz, öyle mi Alparslan?"

"Celal..." dedi Adnan Alturan öne atılarak. "Bu... Bu nasıl olur? Kenan, ne yaptın sen?!"

"Sus Adnan!" diye gürledi babam. Sesi salonu titretti. "Oğlumun karşısında terbiyenizi takının!"

Alparslan şokun etkisini üzerinden atmaya çalışarak kibirine sığınmak istedi. Korkusunu gizlemek için öfkeyle masaya vurdu: "Neyse ne! Ayağa kalkmış olman bir şeyi değiştirmez! Sen sadece bir evlatlıksın! Bu holdingin, bu mirasın kanı bende! Sen burada hiçbir şeysin Celal!"

Bunu söylerken elini ceketinin iç cebine attı. O pis, korkak hamlesini yapacaktı. Biliyordum. Düşmanlarımızın kahpece yöntemlerini bana öğreten babamdı; ben bu hamleyi adam elini cebine attığı an okumuştum.

Alparslan belinden silahını çıkardığı an...

Salondakiler çığlık attı. Adnan "Alparslan dur!" diye bağırdı.

Ama geç kalmıştı.

Benim reflekslerim artık bir insanınki gibi değildi. İki yıl boyunca karanlık odalarda, özel askerlerle geçirdiğim o amansız eğitimin meyvesi bir saniyede devreye girdi.

Hiç tereddüt etmedim. Yüzümde en ufak bir jest, gözümde en ufak bir kırpma bile olmadı.

Belimdeki özel yapım silahı çekmemle, Alparslan’ın silahı doğrultması arasında salisenin belkide onda biri vardı.

**BOM!**

Ağır bir patlama sesi salonun camlarını zangırdattı.

Alparslan’ın silahı henüz tam doğrulmamıştı ki, benim silahımdan çıkan mermi tam göğsünün ortasına saplandı.

Alparslan’ın gözleri devasa bir şaşkınlıkla açıldı. Ağzından kan süzüldü. Silahı elinden düşüp mermere çarptı.

Salonda dehşet dolu çığlıklar koptu. Şerife Alturan feryat ederek yere kapandı. Adnan Alturan "Oğlum!" diye haykırdı.

Ama ben durmadım. Doğallıktan, merhametten fersah fersah uzak bir acımasızlıkla... Yavaşça Alparslan’a doğru bir adım attım. Silahımın namlusundan dumanlar yükseliyordu.

Alparslan dizlerinin üzerine çöktü, elleriyle göğsündeki deliği tutmaya çalışıyordu. Bana yalvaran, dehşet dolu gözlerle baktı.

Silahı doğrudan onun alnına doğrulttum.

"Celal yapma! Efendi ol, yapma!" diye yalvardı Adnan Alturan dizlerinin üzerinde sürünerek.

Hiçbirini duymuyordum. İçimdeki o işlenmiş, sertleştirilmiş mekanizma kusursuz çalışıyordu.

"Alturan ailesinde," dedim, sesim ölüm kadar soğuk ve sakindi. "İhanetin cezası tektir kuzen."

**BOM!**

İkinci mermi Alparslan’ın alnının ortasına saplandı.

Gövdesi cansız bir çuval gibi arka üstü mermere serildi. Kan, kar gibi parlayan beyaz mermerin üzerinde bir nehir gibi yayılmaya başladı.

Salonda ölümcül bir sessizlik oldu. Kimse nefes bile alamıyordu. Adnan Alturan oğlunun cansız bedeninin başında donakalmıştı. Şerife’nin feryatları kesilmiş, dehşetten bayılmıştı. Hissedarlar duvara sinmiş, birer heykel gibi bana bakıyorlardı.

Silahımın emniyetini kapatıp yavaşça belime taktım. Takım elbisemin önünü düzelttim. Yüzümde en ufak bir pişmanlık, en ufak bir titreme yoktu.

Babam Kenan Alturan, masanın başından öne doğru yürüdü. Yerdeki cesede bakmadı bile. Doğrudan salondaki herkese, Adnan’a ve hissedarlara baktı. Gözlerinde devasa bir gurur parlıyordu.

"Gördünüz mü?" dedi babam, sesi bir imparatorun fermanı gibi salonda yankılanarak. "Alturan imparatorluğunun gerçek varisi kimmiş gördünüz mü?"

Babam yanıma geldi. Devasa elini omuzuma koydu.

Ben ise salondaki o dehşet içindeki gözlere baktım. Ve o tek, mükemmel, hafızalara kazınacak noktayı koydum:

"Benim adım Celal Alturan. Karşımda duran yaşar, karşıma geçen toprağa girer."

O günden sonra... İstanbul’da, yeraltı dünyasında ve holding koridorlarında sadece Kenan Alturan’dan korkulmuyordu artık.

Herkes, Kenan Alturan’ın kendi elleriyle yonttuğu, buzdan ve kandan oluşan oğlundan dehşetle korkuyordu.

Kanlı taht kurulmuştu. Ve ben, o tahtın üzerine taze kanla oturmuştum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.