İçeriğe geç

KIRIK PUSULA

Bölüm 23 · 11 dk okuma

KIRIK PUSULA

Bölüm 23

BÖLÜM 23: CELAL ALTURAN

Aynadaki adama bakıyorum.

Yirmi dokuz yaşındayım. Şakaklarımda, elmacık kemiklerimin hemen altında ve boynuma doğru inen kıvrımlarda, derin bir felaketin ve ardından gelen tıbbi müjdelerin izleri var. Saçlarım koyu, gözlerimin çevresindeki gölgeler çelik bir yorgunlukla kaplı. Ancak o gölgelerin arkasında, hayatı sıfırdan öğrenmek zorunda kalmış bir adamın kaskatı duruşu duruyor.

Ben Celal Alturan’ım.

Hafızam, yirmi beş yaşıma kadar olan kısmı kapkaranlık bir uçurum gibi yutmuş durumda. O uçuruma her bakmaya çalıştığımda şakaklarıma saplanan ve beni dizlerimin üzerine çöktüren o korkunç baş ağrıları baş gösteriyor. Babamın, enstitünün en iyi doktorlarına hazırlattığı ve her sabah aksatmadan içmem gerektiğini söylediği o özel, kırmızı şeritli haplar olmasa, zihnimdeki o karanlık yırtık muhtemelen beni çıldırtırdı. Doktora göre bu unutkanlık, geçirdiğim ağır kafa travmasının ve düşmanlarımızın bana uyguladığı o vahşi işkencelerin bir komplikasyonuydu.

Babamın anlattığına göre, ben henüz küçücük bir çocukken, kimsesizler yurdunun o soğuk koridorlarından çekilip alınmışım. Kenan Alturan beni bir evlat değil, öz oğlu gibi bağrına basmış. Beni o büyütmüş, her fırtınada önüme göğsünü germiş. Fakat Alturan adının üzerindeki o kanlı gölge, bizim peşimizi hiçbir zaman bırakmamış. Zenginliğimizin, sahip olduğumuz devasa holdingin ve imparatorluğun etrafında dolanan akbabalar bizi yok etmek için her yolu denemişler.

Ve bundan dört yıl önce, beni kaçırmışlar.

Beni günlerce karanlık bir hücrede tutup ağır işkencelerden geçirmişler. Tanınmaz hale gelene kadar, kemiklerim un ufak olana, yüzüm darmadağın olana kadar vurmuşlar. Beni ölü diye bir çukura attıklarında, babam kendi adamlarıyla orayı basmış ve can çekişen bedenimi son anda çekip almış.

O günden sonra hayatım devasa bir boşluk dönemi olmuştu. Bedenimdeki her bir kemik plakalarla, vidalarla yeniden birleştirildi. İlk bir buçuk yıl yataktan bile çıkamadım. Sadece tavanı izledim. Konuşmayı, yürümeyi, kaşığı tutmayı bile yeniden öğrendim.

Fakat babam beni bir an olsun yalnız bırakmadı.

O yatakta yattığım her gün, başucumda oturup elimi tuttu. *"Sen benim gücümsün Celal,"* derdi tok, pürüzsüz ama içi sızlayan bir sesle. *"Sen benim bu hayattaki en büyük dayanıklılığımsın. O itler seni yıkamadı. Sen benim oğlumsun, benim kanımsın. Kalkacaksın ayağa. Kalkıp hakkın olan o mirası, o imparatorluğu onların boğazına dizeceksin."*

Gözlerimi kapattığımda geçmişe dair hiçbir yüz, hiçbir mekân hatırlamıyordum. Ama babamın o sözlerindeki şefkati, gözlerindeki o kırık gururu gördükçe, içimdeki boşluk doluyordu. Ona inanmaktan, ona tutunmaktan başka hiçbir çarem yoktu. O benim babamdı. Beni karanlığın içinden çekip alan tek sığınaktı.

Ayağa kalktığım ilk gün, hayatımın ikinci evresi başladı.

Babam beni sadece iyileştirmekle kalmadı; beni adeta yeniden yonttu. Gizli bir çiftlik evinde, dış dünyadan tamamen izole edilmiş bir alanda bana özel hocalar, dövüş ustaları ve emekli özel kuvvetler mensupları tuttu. İki yıl boyunca süren o ağır fizik tedavi ve savunma eğitimleri sırasında bedenim adeta evrim geçirdi. Eski, zayıf ve kırılgan yapım tamamen kayboldu; yerini devasa, mermer gibi sert, geniş omuzlu ve ürkütücü bir fiziğe bıraktı. Silah tutmayı, silahsız bir adamı saniyeler içinde etkisiz hale getirmeyi, acıya dayanmayı öğrendim.

Babam bana baktıkça gözleri parlıyordu. *"Sanki seni ben doğurdum evlat,"* diyordu her akşam antrenman bitiminde bana havlumu uzatırken. *"Aynı benim hırsım, aynı benim direncim... Zekan geri geliyor benim akıllı oğlum. Sen benim bu dünyadaki tek mirasçımsın."*

Ona göre ben geçmişte, bu felaketi yaşamadan önce de mükemmel bir zekaya sahipmişim. Holdingin projelerini, mühendislik hesaplarını ben yaparmışım. Gerçekten de masanın başına oturduğumda, o karmaşık finansal grafikler, teknik çizimler ve mimari projeler zihnime bir su gibi akıyordu. Zekam yerindeydi, bedenim bir canavar gibi güçlenmişti.

Ama içimde, kimseye söyleyemediğim bir boşluk vardı.

Bir kız kardeşim vardı. Ecrin.

İyileşme sürecim boyunca babam onun adını nadiren anardı. Ecrin henüz yirmili yaşlarının başındaydı. Babam, düşmanlarımızın gazabından ve o kanlı hesaplaşmalardan korumak için Ecrin’i dış dünyadan tamamen saklamıştı. Kimse onun varlığını bilmiyordu. Onu İstanbul’un dışında, korumalarla örülü, gizli bir villa evde tutuyordu.

Aylardır babama yalvarıyordum, her fırsatta. *"Beni kız kardeşimle görüştür. Ben artık iyileştim. Bedenim mızrak gibi. Onu koruyabilirim. Onu görmek, kokusunu duymak istiyorum."*

Babam her defasında konuyu geçiştiriyordu. *"Zamanı değil Celal. Düşmanlar gözünü üzerimizden ayırmıyor. Ecrin bizim tek zaafımız. Seni o halde görürse, yaşadıklarını öğrenirse kaldıramaz,"* diyordu.

Ama vazgeçmedim. Haftalarca süren ısrarlarımın, babamın karşısında kaskatı durup geri adım atmayışımın sonunda, dün gece babam pes etti.

Ancak tek bir şartı vardı.

Çalışma odasındaki ahşap masanın arkasında otururken, gözlerimin içine bakarak bana son tembihini yapmıştı: *"Seni götürürüm Celal. Ama Ecrin senin geçirdiğin o korkunç ameliyatları, hafızanı kaybettiğini, yaşadığın o vahşeti tam olarak bilmiyor. Onu bu kanlı dünyadan uzak tuttum. Karşısında kaskatı, yabancı bir adam gibi durmayacaksın. Ona geçmişi hatırlamıyormuş gibi hissettirmeyeceksin. Kardesini unuttuğunu sanırsa o küçük kızın kalbi parça parça olur. Anladın mı beni?"*

Düşünmeden kabul etmiştim. *"Tamam baba,"* demiştim. *"Söz veriyorum. Ona hiçbir şey hissettirmeyeceğim."*

---

Şimdi, babamın jilet gibi simsiyah makam aracının arka koltuğunda, İstanbul’un kuzeyindeki ormanlık alana doğru ilerliyoruz.

Camdan dışarıya bakıyorum. Ağaçların gölgeleri arabanın üzerine düşüyor. Yanımda oturan babam Kenan Alturan, her zamanki gibi vakur, ağır ve düşünceli. Lacivert takım elbisesinin içinde, omuzlarına binen yılların yüküne rağmen dimdik duruyor. Bakışları ara sıra bana kayıyor; kolumdaki kaslara, sertleşmiş çene hattıma bakarken yüzünde o marur baba ifadesi beliriyor.

"Heyecanlı mısın oğlum?" diye soruyor, sesi arabanın içindeki motor uğultusunu bastırarak.

"Heyecanlıyım baba," diyorum gerçek bir dürüstlükle. Sesim, geçirdiğim ameliyatlardan ve aldığım darbelerden sonra biraz daha tok, pürüzsüz ama derinden gelen bir tona kavuşmuştu. "Onu en son ne zaman gördüğümü bile hatırlamıyorum. Zihnimde ona dair tek bir kare resim yok. Sadece bir isim... Ecrin."

Babam elini dizime koyuyor. Parmakları sertçe bacağıma basıyor; bu onun güven verme şekli.

"O senin kardeşin Celal. Kanın olmasa da ruhun onunla büyüdü. Seni gördüğünde dünyalar onun olacak. Ama dediğimi unutma... Sakın bocalama. Sakın ona bir yabancıya bakar gibi bakma."

"Unutmadım baba. Merak etme."

Araba, ormanın derinliklerindeki yüksek taş duvarlarla çevrili, demir kapılı devasa bir mülkün önünde duruyor. Kapıdaki ağır silahlı korumalar babamın aracını görünce anında barikatı kaldırıyor ve saygıyla eğiliyorlar. Bahçeye girdiğimizde, çam ağaçlarının arasında gizlenmiş iki katlı, ahşap ve taş karışımı huzurlu bir ev karşılaşıyor bizi.

Araba duruyor. Sürücü kapımı açıyor.

Arabadan indiğimde, temiz orman havası genzime doluyor. O an göğsümün ortasında, o geçirdiğim ağır ameliyatlardan kalan görünmez izlerin bile ötesinde, derin bir çarpıntı hissediyorum.

Babam yanıma geliyor. Eliyle evi işaret ediyor. "Haydi," diyor. "Kardeşin seni bekliyor."

Evin ağır ahşap kapısına doğru yürüyoruz. Babam anahtarıyla kapıyı açıyor. İçeriye adım attığımız an, burnuma taze pişmiş bir kekin ve hafif, doğal bir çiçeğin kokusu geliyor.

"Ecrin?" diye sesleniyor babam salona doğru. Sesinde, dışarıdaki o sert holding patronundan eser yok. Sadece bir babanın yumuşaklığı var.

İçerideki odadan hızlı adım sesleri duyuluyor. Ve ardından, koridorun ucunda bir silüet beliriyor.

Yirmili yaşlarının başında, dalgalı kumral saçları omuzlarına dökülen, koyu kahverengi gözleri devasa bir merakla açılmış genç bir kız... Yanaklarında, pürüzsüz beyaz teninin üzerinde tatlı bir kızarıklık var. Üzerinde sade, krem rengi bir kazak ve kot pantolon var.

Ecrin.

Kız kardeşim.

Ecrin koridorun ortasında aniden duraksıyor. Gözleri önce babama, ardından hemen yanındaki bana kayıyor.

O an, onun o koyu kahve gözlerinde bir anlık duraksama, derin bir yabancılık ve hatta hafif bir korku belirdiğini görüyorum. Haklıydı... Karşısında onun hatırladığı o eski, belki de zayıf veya farklı olan Celal yoktu. Karşısında iki metreye yakın boyuyla, devasa omuzlarıyla, bedeninde yara izleri taşıyan, buz gibi bakan bir dev duruyordu.

Nefesi boğazında tıkandı. Koyu kahve gözleri yüzümün her bir miliminde gezindi. Bakışları çenemdeki izlerde, sertleşmiş elmacık kemiklerimde dolaştı.

O an babamın uyarısı zihnimde çaktı: *"Ona yabancı olduğunu hissettirme."*

İçimdeki o karanlık boşluğa rağmen, dudaklarımı hafifçe yukarı doğru kıvırdım. Yüzümdeki o kaskatı ifadeyi yumuşatmaya çalıştım.

"Ecrin..." dedim. Sesim pürüzsüz ve sıcaktı.

Bu ses, bu isim onun zihnindeki o son şüphe duvarını bir anda yıktı. Kızın gözleri bir anda doldu. Yanaklarındaki o tatlı kızarıklık daha da belirginleşti.

"Abi..." diye fısıldadı önce. Sesi titredi.

Ve ardından, hiçbir şeyi sorgulamadan, hiçbir yabancılığı kabul etmeyerek öne doğru atıldı. "Celal abi!"

Bana doğru koştu ve kendini kollarıma bıraktı.

O küçük, narin bedeni devasa göğsüme çarptığı an, kollarımı otomatik bir refleksle onun etrafına sardım. Onu öyle bir kenetledim ki göğsüme, adeta dünyadaki tüm tehlikelerden, o amcam Adnan’ın leş gölgesinden, Alparslan’ın kahpeliğinden korumak ister gibi...

Ecrin yüzünü gömleğimin yakasına gömdü. Burnuma dolan koku... İnanılmazdı. Taze bir papatya tarlası gibi kokuyordu. O doğal, katıksız papatya kokusu saçlarından, teninden yayılıp genzime doldu.

"Çok korktum..." diye ağlamaya başladı Ecrin, kollarımın arasında sarsılarak. Koyu kahve gözlerinden süzülen yaşlar gömleğimi ıslatıyordu. "Sana bir şey oldu sandım... Babam seni benden haftalarca gizledi. Sana ne yaptıklarını söylemedi... Çok değişmişsin abi, çok iri olmuşsun ama... Sensin. Kokun... Sensin abi."

Koyu dalgalı saçlarını okşadım. Parmaklarımın arasındaki o yumuşaklık, hayatımda hissettiğim en gerçek şeydi.

"Buradayım Ecrin," dedim. Sesim kendi boğazımda neredeyse düğümlenecekti. "İyiyim. Kimse bana bir şey yapamaz artık. Bak... Buradayım."

Ecrin başını kaldırıp yüzüme baktı. Beyaz teni ağlamaktan hafifçe kızarmıştı, koyu kahve gözleri ışıl ışıldı. Küçük elini kaldırıp yanağımdaki o belli belirsiz ameliyat izine dokundu.

"Çok mu canın yandı?" diye sordu masumca. "Babam o itlerin sana saldırdığını söyledi... Ama sen onları yendin değil mi abi?"

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Onun bu masumiyeti, beni bu kanlı dünyadan ayıran tek şeydi. "Yendim güzelim," dedim. "Hepsini yendim."

O sırada arkamızdan ağır adım sesleri geldi.

Babam Kenan Alturan, gözlerinde daha önce hiç görmediğim kadar derin bir duyguyla bize bakıyordu. O sert holding patronu, o acımasız adam gitmiş; evlatlarına bakan mağrur bir baba gelmişti. Yavaşça yanımıza yaklaştı. Devasa kollarını ikimizin etrafına sardı.

"Evlatlarım benim..." dedi babam. Sesi hafifçe pürüzlenmişti. "Benim güzel çocuklarım... Bu dünyada ne yaşarsak yaşayalım, ne kadar kan dökülürse dökülsün, biz bir arada olduğumuz sürece kimse bizi yıkamayacak."

Üçümüz, o taş evin ortasında birbirimize kenetlenmiş halde durduk.

O an... O sıcak sarılmanın ortasında, geçirdiğim o karanlık ameliyatlardan, aylarca süren komalardan, çektiğim o korkunç kemik ağrılarından sonra ilk defa içimin ısındığını hissettim. Gerçek bir ailem vardı. Beni koruyan, bana mirasını devretmek isteyen bir babam ve kokusu papatya gibi olan masum bir kız kardeşim vardı. Bu duygu, zihnimdeki o amansız hafıza boşluğunu kapatmaya yetiyordu. Başka hiçbir şeye ihtiyacım yoktu.

---

Akşam yemeğini o gizli evde, uzun ahşap masanın etrafında yedik.

Ecrin bir an olsun yanımdan ayrılmıyordu. Bana sürekli yemek ikram ediyor, lisede yaptığımız o yaramazlıkları anlatıyordu. Ben de babamın bana daha önce sufle ettiği o hikayeleri onaylıyor, sanki her şeyi dün gibi hatırlıyormuş gibi gülümsüyordum. Babam masanın başında oturmuş, purosunu tüttürürken bizi gururla izliyordu.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Ecrin odasına çekildiğinde, babamla birlikte bahçedeki verandaya çıktık. Ormanın soğuk rüzgârı yüzümüze vuruyordu.

Babam cebinden bir sigara çıkarıp yaktı. Dumanı gecenin karanlığına üfledikten sonra bana döndü.

"Gördün mü Celal?" dedi. Sesi kısıktı. "Kardeşin sana nasıl sarıldı? O kızın tek sığınağı sensin. Ben yarın bu dünyadan göçüp gittiğimde, Ecrin’i koruyacak tek adam sensin."

"Allah gecinden versin baba," dedim sert bir tonla. "Sen bizim başımızdasın."

"Gerçekçi olacağız oğlum," dedi babam, gözlerini ormanın derinliklerine dikerek. "Alturan ailesi dışarıdan bakıldığında devasa bir imparatorluk. Ama içeriden kurtlar sofrası. Amcan Adnan ve oğlu Alparslan... O şerefsizler senin öldüğünü, ya da en azından bir daha ayağa kalkamayacak bir çöp olduğunu sanıyorlar. Holdingin hisselerine, mirasın üzerine çökmek için gün sayıyorlar."

Sertçe yutkundum. Bedenimdeki kaslar istemsizce gerildi. "Henüz benim bu halde olduğumu bilmiyorlar değil mi?"

"Hiç kimse bilmiyor," dedi babam, dudaklarında karanlık bir tebessümle. "Seni bu gizli evlerde, özel hocalarla yetiştirirken dışarıya senin sakat kaldığın, akli dengeni yitirdiğin dedikodusunu yaydım. Bırak rahat davransınlar. Bırak kendilerini zafer kazanmış sansınlar."

Babam bana doğru bir adım attı. Eliyle omuzumu tuttu. Devasa göğsümü, sertleşmiş kollarıma baktı.

"Ama zamanı geliyor Celal. Yakında seni holdingin başına, enstitünün yönetim kuruluna geçireceğim. O gün... Alparslan ve Adnan senin bu heybetini, bu gücünü gördüklerinde altlarına kaçıracaklar. Onlara bu imparatorluğun gerçek sahibinin kim olduğunu göstereceksin."

"Emrindeyim baba," dedim, gözlerimi babamın gözlerine dikerek. "Sen ne dersen o."

"Aferin benim oğluma," dedi babam. "Sen benim doğurduğum en güçlü evlatsın."

---

Ertesi sabah, Ecrin’le vedalaşıp tekrar İstanbul’a, babamın ana rezidansına döndük.

Hayatımın geri kalanı, kendimi tamamen o büyük güne hazırlamakla geçiyordu.

Ben sadece, babamın bana biçtiği o mükemmel zırhın içinde bir heykel gibi işleniyordum.

Her sabah saat beşte kalkıyor, özel antrenman salonunda saatlerce ağırlık çalışıyordum. Bedenim her geçen gün daha da devleşiyor, refleksi ve gücü bir profesyonel dövüşçünün seviyesine ulaşıyordu. Ardından babamın özel finans ve hukuk danışmanlarıyla masaya oturuyor, holdingin geçmiş verilerini, analizlerini inceliyordum.

Mühendislik zekam gerçekten de mucizevi bir şekilde geri geliyordu. Karmaşık bütçe tablolarını, enstitünün biyokimyasal araştırma projelerini saatler içinde kavrayıp hataları bulabiliyordum. Babam masanın başında durup beni izledikçe gururundan gözleri doluyordu.

*"İşte bu,"* diyordu. *"İşte benim Celal Alturan’ım!"*

Fakat her gecenin sonunda, odama çekilip yalnız kaldığımda... O büyük sessizlik çöktüğünde...

Banyodaki aynanın karşısına geçiyordum. Üstümdeki tişörtü çıkarıp bedenimdeki ameliyat izlerine bakıyordum. Göğsümdeki, boynumdaki, ve sağ kolumun iç kısmındaki o izin kalıntılarına...

Sağ kolumun iç kısmında, dikiş izlerinin altında kalmış silik, koyu renkli bir leke vardı. Tam olarak ne olduğunu kestiremiyordum. Ameliyatı yapan doktorlar bunun kazadan önce yapılmış eski bir dövme kalıntısı olduğunu, dikişler ve doku nakilleri sırasında şeklinin bozulduğunu söylemişlerdi. Babam da bunun gençlikte yapılmış öylesine bir şey olduğunu, üzerinde durmamam gerektiğini tembihlemişti.

Parmağımı o silik izin üzerinde gezdirdim.

"Ben kimim?" diye fısıldadım aynadaki adama.

Aynadaki adam bana buz gibi, karanlık gözlerle baktı. O adam Celal Alturan’dı. Kenan Alturan’ın biricik oğlu, Alturan imparatorluğunun tek varisi, Ecrin’in koruyucu abisi...

Komodinin üzerindeki ilaç tüpünden iki tane hap çıkardım. Bir bardak suyla yuttum.

İlaç mideme indiğinde, zihnimdeki o hafif uyuşukluk ve sakinlik yeniden yayıldı. Şakaklarımdaki zonklama hafifledi.

Geçmişin bir önemi yoktu. Ben Celal Alturan’dım. Babamın gururu, kardeşimin sığınağıydım. Ve çok yakında, bizi yok etmek isteyen tüm düşmanlarımızın üzerine bir kabus gibi çökecektim.

Şimdi güçlenme ve bekleme zamanıydı. Kan kokusu henüz havaya yayılmamıştı. Ve ben, fırtına öncesindeki o sessiz devdim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.