İçeriğe geç

KIRIK PUSULA

Bölüm 27 · 26 dk okuma

KIRIK PUSULA

Bölüm 27

BÖLÜM 27: İKİ DELİ BIR ARADA

Merhaba arkadaşlarım 🤗

Nasıl gidiyor? Heyecan dorukta mi? Duygularınız ne durumda acaba? Celal Alturan Hazal için olur mu sizce? Yorumlarda belirtin lütfen.

Fikirlerinizi duymak isterim canlarım ☺️

Şimdiden iyi okumalar diliyorum size. 🌸😇

HAZAL' DAN...

Zamanin adeta su gibi akıp geçtiği haftalarda o adamla aramızda gözle görülmeyen ama buzdan örülmüş devasa bir duvar vardı.

Beni her gördüğünde muazzam bir umursamazlık zırhına bürünüyordu. Bakışları üzerimden öylece kayıp geçiyor, beni koridordaki soğuk bir duvardan ya da masadaki bilgisayar monitöründen ayırt etmiyordu. O gün koridorda bana o derin bakışlarla bakan adam gitmiş ve karşımda mermerden oyulmuş, mekanik bir soğuklukla hareket eden bir robot vardı sanki.

Benim içimdeki katı gurur da bu tavra aynı sertlikle karşılık verdi. Bir yandan iç sesim "Böylesi çok daha iyi, senden uzak dursun" derken, diğer yandan adamın beni yok sayan bu tavrı içten içe sinirimi bozuyordu. Ama başımı bir milim bile eğmedim. Karşılıklı, sessiz bir gurur savaşı yürütüyorduk sanki. O beni yok sayıyordu, ben de onu.

İşler ise enstitüde tam anlamıyla tıkırında ilerliyordu. Analiz raporları, biyokimya çıktısı veri girişleri, merkeze ve holdingin ana sunucusuna aktarılan tıbbi dokümanlar... Hepsi bir saat hassasiyetiyle işleniyordu.

---

Haftanın dördüncü günü, öğle arası zili çaldığında birimdeki kızlarla birlikte enstitünün geniş, bahçeye bakan modern yemekhanesine geçtik. Çalıştığım laboratuvar bölümünden olan Aylin, Güliz, Beren ve Lale ile tepsilerimizi alıp bahçe katındaki cam kenarı büyük masalardan birine yerleştik.

Dışarıda hafif bir sonbahar rüzgârı esiyor, sararmış yaprakları palmiyelerin altındaki çimlerin üzerinde savuruyordu. Yemekhanenin içi ise her zamanki gibi tabak çanak sesleri, çatal bıçak tıkırtıları ve onlarca personelin uğultulu sohbetiyle doluydu.

"Kızlar valla belim koptu bugün," diyerek kendini sandalyeye bıraktı Güliz. Kızıl saçlarını geriye atıp derin bir nefes aldı. "Biyokimya tarafındaki veri girişleri bitmek bilmiyor. Sayın Yönetim Kurulu Başkanı enstitüyü basalı beri müdürler de üzerimize kâbus gibi çöktü."

"Aman, adamın adını bile anmayın," dedi Lale, çorbasından bir kaşık alırken etrafı kontrol ederek. "Tesisin içinde yürürken rüzgârı bile insanı donduruyor. Fark ettiniz mi, adamın olduğu koridorda kimse yüksek sesle nefes alamıyor."

Beren gülümsedi. "Karizma ama kabul edin. Yalan yok, ben hayatımda o kadar kalıplı, o kadar tehlikeli duran bir adam görmedim. Hani derler ya, bakışıyla insanı çarpar diye... Tam olarak öyle."

"Tehlikeli ki ne tehlikeli..." diye söze girdi Aylin. Masaya doğru hafifçe eğilerek sesini kıstı. "Siz asıl dedikoduları duymadınız mı?"

Güliz ve Lale anında öne doğru çekildiler. Dedikodu kelimesi masadaki bütün dikkatleri bir anda tek bir noktaya toplamıştı. Ben ise tabağımdaki salatayı karıştırıyor, sohbetten uzak durmaya çalışıyordum. Ama kulaklarım ister istemez Aylin’in ağzından çıkacak kelimelere kilitlenmişti.

"Ne dedikodusu kız?" diye sordu Güliz merakla. "Anlat çabuk!"

Aylin etrafına bir göz attıktan sonra fısıltıyla konuşmaya başladı. "Holding tarafındaki üst düzey sekreterlikte çalışan bir kız var, bizim liseden arkadaşın tanıdığı... Geçen gün muhabbet ederken anlattı. Bu Celal Alturan var ya..."

"Eee?" dedi Beren sabırsızlıkla.

"Kızlar, adam sıradan bir iş insanı falan değilmiş!" dedi Aylin gözlerini açarak. "Hani birkaç ay önce holdingin eski yönetim kurulu üyesi Alparslan Alturan ansızın öldü diye haber çıkmıştı ya... Kalp krizi falan dediler basına. Meğer öyle değilmiş!"

İçimde garip bir sıkışma hissettim. Elimdeki çatalı tabağın kenarına bıraktım.

"Nasıl yani?" diye sordu Lale.

"Bayağı işte!" dedi Aylin heyecanla. "Alparslan dedikleri adam Celal’in öz kuzeniymiş. Holdingde büyük bir hesaplaşma dönmüş. Söylenenlere göre Celal bizzat kendi elleriyle, holdingin en üst katındaki odada kuzeninin alnının ortasına vurmuş! Adamı gözünü kırpmadan infaz etmiş!"

Masada buz gibi bir sessizlik oldu. Güliz’in elindeki kaşık tabağa çarpıp tiz bir ses çıkardı.

"Oha!" dedi Beren dehşetle. "Gerçek mi bu? Öz kuzenini mi vurmuş?"

"Valla duyduklarım bunlar," diye devam etti Aylin, arkasına yaslanarak. "Babası Kenan Alturan holdingi bunun üzerine devretmiş. Adam resmen katil! Acımasız, mekanik, hiç acıması olmayan biri diyorlar. Kendisine karşı gelen kim varsa harcamış. Zaten o yüzündeki soğukluk, o gözlerindeki karanlık boşuna değilmiş. Adam kan dökerek geçmiş tahta."

Göğsümün ortasına koca bir kaya oturdu.

*Katil mi? Kuzenini gözünü kırpmadan vurmuş mu?*

"Hazal? İyi misin kızım?"

Aylin’in sesiyle irkildim. Başımı kaldırdığımda masadaki dört çift gözün bana baktığını gördüm.

"Hah? Evet... İyiyim," dedim kendimi toparlamaya çalışarak. "Sadece... Biraz şaşırdım. Büyüttüğünüz kadar yoktur canım. Milletin uydurduğu şeylerdir safsatadır onlar."

"Ne safsatası kızım ya!" dedi Güliz elini sallayarak. "Adamın duruşundan belli zaten normal bir adam olmadığı. Ben ilk gördüğümde dedim, bu adamın ellerinde kan kokusu var diye. Valla Hazal sen yine iyi ceketini iliklemeden konuşuyorsun adamlara. Ben adamı görünce duvara yapışıyorum."

"Aynen valla," dedi Lale. "Ben olsam yolumu değiştiririm. Zaten tıp merkezindeki dosyalarını falan incelerken bile insanın tüyleri ürperiyor."

Aylin omzunu silkti. "Aman neyse ne. Bizim gibi gariban sekreterlerle işi olmaz zaten mafya babalarının. Biz kendi dertlerimize bakalım."

Sohbetin yönü yavaş yavaş değişmeye başladı. Lale sevgilisinden şikâyet etmeye, Güliz hafta sonu gideceği düğünü anlatmaya başladı. Masadaki o ağır mafya havası dağılmış, yerini bizim kızların klasik günlük dedikodularına bırakmıştı.

"Eee Aylin," dedi Beren kıkırdayarak. "Sen anlat bakalım. Şu bizim acil servisin havalı doktoru Tolga Bey ne alemde? Hâlâ kahve bahanesiyle kapısında yatıyor musun?"

Aylin’in yüzü bir anda al al oldu. Gözlerini kaçırarak gülümsedi. "Yaa Beren saçmalama! Ne kapısında yatmasıymış? Sadece geçen gün nöbet çıkışı karşılaştık, bir kahve içtik o kadar."

Güliz kahkaha attı. "Bir kahveymiş! Kızım senin iki haftadır 'Tolga şöyle karizmatik, Tolga böyle havalı' diye beynimizi yediğini unutmadık herhalde. Adam resmen enstitünün gözdesi oldu. Bütün hemşireler peşinde."

"İçi boş ama onun," diye mırıldandım elimde olmadan. Dudaklarımda belirsiz bir gülümseme belirdi.

Aylin anında bana döndü. "Ne?.... Ne demek içi boş?"

___

Aylin masada hâlâ merakla bana bakıyordu. "Hazal! Ne mırıldanıyorsun kendi kendine? Ne demek içi boş?"

Gülümsememi kapatmaya çalışarak çorbamdan bir kaşık daha aldım. "Hiç... Tolga diyorum. Hani biraz... Fazla havalı sanki? Çok güvenme derim o tatlı dillere."

"Aman Hazal sen de!" dedi Aylin elini sallayarak. "Sen zaten dünyadaki bütün erkeklere potansiyel düşman gözüyle baktığın için Tolga Bey sana hafif gelmiştir. Adam acil tıp uzmanı kızım, ne iç boşluğu! Bayağı kültürlü, kibar..."

Güliz ile göz göze geldik. Güliz de Tolga’nın liseden arkadaşım olduğunu ve asıl yapısını bildiğimi az çok tahmin ediyordu. Sessizce kıkırdadık.

"Aylin’ciğim," dedim bardağımdan bir yudum su alırken. "Sana sadece küçük bir dost tavsiyesi. O çok kibar bulduğun acil uzmanı doktorun, lise yıllarında kızlar tuvaletinde en yakın arkadaşıyla kimin hangi rujı sürdüğünün dedikodusunu yaptığını söylesem?"

Aylin’in gözleri fal taşı gibi açıldı. "Ne?!"

"Ya da..." diye devam ettim eğlenerek. "Lise festivalinde giydiği o abartılı kıyafet yüzünden okul müdüründen azar yerken 'Ama hocam bu benim tarzım, sanata saygınız olsun' diye ağladığını?"

Beren ve Lale bir anda kahkahayı bastı. Yemekhanedeki yan masalardan birkaç kişi bize doğru döndü.

"Hazal saçmalama!" dedi Aylin, yüzü kıpkırmızı olarak. "Ciddi olamazsın! Tolga mı yapmış bunları?"

"İnanmıyorsan telefondan fotolar var göstereyim de bak," dedim omuz silkerek. "Aylin Bey... Pardon, Tolga Bey dedikodu yapmayı, ortalığı karıştırmayı çok sever. Sen onu karizmatik patron sanıyorsun ama o seninle oturup en fazla hangi nemlendiricinin daha iyi olduğunu tartışır."

"Hadi oradan!" dedi Aylin ama sesi yarı yarıya düşmüştü. "İnanmıyorum sana. Çamur atıyorsun adama sırf çapkın diye!"

"Valla ben uyarımı yapayım da," dedim gülerek. "Sonra 'Tolga benim göz kalemimi yürütmüş' diye yanıma gelme."

Tam o sırada, masadaki neşeli kahkahaların ortasında, hepimizin ceplerinden ve çantalarından aynı anda tiz bir bildirim sesi yükseldi.

Masadaki herkes bir anlığına duraksadı. Telefon sesleri sadece bizim masamızdan değil, tüm yemekhaneden dalga dalga yayılıyordu. Herkes elindeki çatalı bırakıp ekrana bakmaya başladı.

Aylin telefonunu çıkardı. "Ne oluyor be? Kurumsal e-posta bildirimi mi o?"

Ben de cebimden telefonumu alıp ekrana baktım. Ekranın üst kısmında, Yönetim Kurulu ve Enstitü Genel Müdürü imzalı kırmızı bir kurumsal duyuru belirdi:

---

*DUYURU: ALTURAN HOLDİNG VE BİYOTEKNOLOJİ ENSTİTÜSÜ KAPSAMLI İŞ YEMEĞİ ORGANİZASYONU*

*Sayın Enstitü Çalışanları,*

*Holdingimizin yeni dönem vizyonu ve Enstitü entegrasyon sürecinin başarıyla tamamlanması vesilesiyle; bu akşam saat 19:30’da Boğaz kenarındaki Grand Tarabya Oteli Balo Salonu'nda, tüm birim personellerimiz, araştırmacılarımız ve idari kadromuzun katılımıyla geniş kapsamlı bir Kurumsal İş Yemeği düzenlenecektir.*

*Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Celal Alturan’ın da bizzat teşrif edeceği bu özel organizasyona tüm birim personellerimizin katılımı zorunludur. Ulaşım servisleri saat 18:30'da enstitü ana nizamiye kapısından hareket edecektir.*

---

"Oha!" dedi Güliz telefondan kafasını kaldırarak. "Bu akşam mı?!"

"Tüm personelin katılımı zorunludur mu yazıyor orada ben mi yanlış okuyorum?" dedi Lale gözlerini kısarak. "Bayağı büyük bir organizasyon bu. Bütün holding yönetimi, enstitüdeki profesörler, araştırmacılar, doktorlar, sekreterya... Herkes orada olacak."

"Kızlar ben ne giyeceğim?!" diye çığlık attı Aylin panikle. "İş kıyafetiyle gidemeyiz herhalde, Grand Tarabya diyoruz! Balo salonu diyoruz!"

Beren heyecanla el çırptı. "Harika bir haber bu! Bütün enstitü bir araya gelecek. Kim bilir ne kadar şık bir gece olacak."

Ben ise ekrandaki "Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Celal Alturan’ın da bizzat teşrif edeceği..." satırına çakılıp kalmışım.

O adam da orada olacaktı. Bütün o görkemli, buz gibi varlığıyla, etrafına korku ve hayranlık saçarak salonun merkezinde duracaktı. Ve az önce Aylin’den dinlediğim o dehşet verici dedikodular... *Kuzenini vuran adam... Bir katil...*

İçimde tarif edilemez bir tereddüt ve huzursuzluk büyüdü. Gitmek istemiyordum. O kasvetli, ağır atmosfere girmek, Celal Alturan’ın buz gibi gölgesi altında aynı havayı solumak içimden gelmiyordu. Ama mesaj netti: *Katılım zorunludur.*

---

Saat beş gibi evdeydim. Çantamı kenara bırakıp doğruca yatak odasındaki aynalı makyaj masasının önüne geçtim. Sandalyeyi çekip oturduğumda içimi tatlı bir yorgunluk ve hafif bir kararsızlık kaplamıştı.

Abartılı hiçbir şey istemiyordum. Ne göz alıcı bir iddia ne de "ben buradayım" diyen şatafatlı bir süslenme... Alt tarafı kurumsal bir iş yemeğiydi işte; en fazla kurum yönetimi birkaç protokol konuşması yapar, tabağımızdaki bifteği yer, saat dokuz oldu mu da sessizce evimize dönerdik.

Yüzüme sadece nemlendiricimi sürüp kirpiklerime hafif bir maskara dokundurdum. Saçlarımı ise tamamen serbest bırakmak yerine, şakaklarımdan aldığım iki ince tutamı arkada zarifçe örüp birleştirdim. Kalan tutamlar omuzlarımdan dökülüyordu.

Tam çantamdan rujumu çıkarırken masadaki telefonum titremeye başladı. Ekranda *Seda Ablam* ismi belirdi.

Gülümseyerek hoparlörü açtım. "Abla?"

"Ne yapıyorsun tontişim?" dedi Seda’nın o cıvıl cıvıl, sıcacık sesi odanın içine dolarak. "Keyifler nasıl? Bak bugün ne diyeceğim, akşam yemeğe bize gelsenize? Bak hem Eren de burada, teyzesini özledi değil mi Eren?"

Arka fondan minik, bıcır bıcır bir çocuk sesi yükseldi. Henüz iki yaşına yeni giren yeğenim Eren, o tatlı ve boğuk sesiyle neşeyle bağırdı:

"Teyjee!!"

İçim bir anda eridi, az önce zihnimi kemiren tüm o kasvetli düşünceler dağılıp gitti. "Aşkım benim! Teyzesinin kuzusu!" dedim telefona doğru öpücük yollayarak. Sonra ablama döndüm. "Abla ah, keşke gelebilsem... Ama imkânsız bugün. Bizim enstitü ve holding bu akşam büyük bir iş yemeği düzenliyor. Katılım zorunlu tutuldu, mesaj falan atıldı herkese. O yüzden hazırlık yapıyordum ben de tam."

Seda telefonda kısa bir es verdi. "Ayy, iş yemeği mi? Hadi canım! Nerede peki?"

"Grand Tarabya’da," dedim aynadaki yansımama son bir kez bakarken.

"Ooo! Şeye bak sen, sosyete mekânı!" dedi Seda kıkırdayarak. Sesi bir anda o abla edasıyla değişti. "Kız güzel giyin ha! Şöyle süslen, yap saçını başını! İş yemeği miş yemeği dinleme, bir sürü üst düzey insan, mimar, mühendis, doktor falan vardır orada. Belli mi olur, belki düzgün birinin dikkatini çekersin de hayatına bir neşe gelir! Şu ev-iş döngüsünden kurtulursun biraz."

Gözlerimi devirip güldüm. "Abla saçmalama lütfen! Ne dikkat çekmesi, ne alakası var? Ben sadece tabağımdaki yemeği yiyip ilk fırsatta kaçma derdindeyim. Hiç öyle işlerle uğraşacak kafada değilim biliyorsun."

"Aman Hazal, senin de bu ketumluğun öldürecek beni," dedi Seda sahte bir kızgınlıkla. "İyi tamam, bir şey demedim. Ama güzel görünmekten zarar gelmez. Eren teyzesine öpücük at bakayım!"

Telefondan minik bir "Muck!" sesi geldi. "Teyje güye güye!"

"Aşkım benim, yarın kesin yanınızdayım," deyip telefonu kapattım.

Dolabımın kapağını açtım. Ablamın "güzel giyin" baskısına rağmen tamamen kendi çizgimde kalmaya kararlıydım. Abartılı, dekolteli ya da "ben buradayım" diye bağıran elbiselerin hiçbirine dokunmadım.

Sonunda dolabın kenarında duran, son derece sade ama vücuda oturan siyah, truvakar kollu, diz hizasında biten mütevazı bir elbise seçtim. Ne bir pırıltısı vardı ne de iddialı bir kesimi... Sade bir zarafeti vardı sadece. Altına alçak topuklu kahverengi süet ayakkabılarımı giydim. Aynada son kez kendime baktığımda, gördüğüm şey tam olarak bendim: Zorlamayan, olduğu gibi, sakin ve kendinden emin bir Hazal.

---

Saat yedi buçukta Tarabya’daki otelin devasa balo salonuna adım attım.

İçerisi tam anlamıyla insan seliydi. Işıklar, kristal avizeler, garsonların elindeki şampanya kadehleri ve kulakları dolduran hafif caz müziği... Bizim tıbbi sekreteryadan kızlar salonun ortasındaki yüksek masaların birinin etrafında toplanmışlardı bile.

"Hazal! Buradayız!" diyerek el salladı Aylin.

Yanlarına doğru adımladım. Kızların hepsi resmen ışıl ışıldı; Lale iddialı kırmızı bir elbise giymişti, Güliz’in saçları fönlü ve göz alıcıydı, Beren ise simli bir büstiyer tercih etmişti.

"Kızım sen niye bu kadar sade geldin?" dedi Güliz beni görünce. "Gerçi... Siyah elbise de sana çok yakışmış, saçının örgüsü falan çok tatlı duruyor ama yani... Bak ortama, herkes şov yapıyor."

"Aynen valla," dedi Lale. "Bizim acil servisteki doktorlar bile damat gibi dizilmiş şuraya."

Gülümsedim. "Ben halimden memnunum kızlar, böylesi daha rahat."

Bir süre masada lafladık, garsonların ikram ettiği içeceklerden yudumladık. Ancak salonun o neşeli uğultusu, saat sekize doğru ana kapıların ardına kadar açılmasıyla bir anda kesildi.

Girişte beliren o devasa gölge, salondaki tüm havayı saniyeler içinde değiştirdi.

Celal Alturan içeri girdi.

Üzerinde simsiyah, kusursuz kesim bir takım elbise vardı. Ne bir kravat ne abartılı bir aksesuar... Sadece beyaz gömleğinin üst düğmesi açık, o heybetli ve kaskatı duruşuyla salona adım atmıştı. Arkasında yönetim kurulu üyeleri ve adımlarını onun ritmine göre ayarlayan o devasa koruma ordusu...

Salondaki konuşmalar bir anda fısıltıya dönüştü. Herkes saygıyla ve biraz da korkuyla ona doğru bakıyordu. Aylin’in öğlen anlattığı o kanlı dedikodular zihnimde yeniden çaktı: *Öz kuzenini infaz etmiş... Yeraltı dünyasının kural tanımaz lideri...*

O ağır adımlarla podyumu andıran koridordan geçerken, ben masanın kenarında bardağımı sıkıca tutmuş bir halde ona bakıyordum. İçimdeki o derin merak, korkuyla karışık bir dirençle birleşmişti. Bakışlarımı ondan çekemedim. Adamın o mermer hatlı yüzüne, şakaklarındaki o hafif sertliğe uzun uzun baktım. Katil miydi gerçekten? O soğuk duvarın arkasında ne saklıyordu?

Bakışlarım onun üzerinde o kadar uzun süre çakılı kaldı ki... Celal, protokol masasına doğru adımlarken aniden başını bizim masanın olduğu tarafa çevirdi.

O kahve gözleri doğrudan benim gözlerime saplandı.

O an, göğsümün ortasına koca bir balyoz inmiş gibi irkildim.

Korku ve gurur içimde fırtına gibi çarpıştı. Yanaklarımın yandığını hissederek bakışlarımı aniden ondan kaçırdım. Başımı hızla kızların olduğu yöne çevirip bardağımdan büyük bir yudum aldım. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. *Neden öyle baktın ki sanki? Neden adamın yüzünü ezberler gibi süzüyorsun Hazal?*

Gece boyunca Celal protokol masasında kaldı. Önündeki tabağa neredeyse hiç dokunmadı, kimseyle uzun uzun sohbet etmedi. Sadece kendisine yaklaşan profesörleri ve müdürleri başıyla soğuk bir şekilde selamladı. Mesafesi buzdan bir zırh gibiydi.

Ben ise sade bir köşede, sadece mesai arkadaşlarımla birkaç laf edip gecenin bitmesini bekledim.

Saat dokuza doğru organizasyon yavaş yavaş dağılmaya başladı. Kızlar gruptan birkaç kişiyle otelin teras kısmına hava almaya geçerken, ben üzerimdeki o garip baskıdan kurtulmak için yalnız başıma fuaye alanına, çıkışa doğru yürüdüm.

Vestiyerden hafif ceketimi alıp omzuma attım. Otelin devasa cam kapılarından dışarıya, Boğaz’ın serin ayazına adım atacaktım ki...

"Bu kadar dikkat çekmek için çaba sarf etmeseydin keşke."

Arkamdan yükselen o derin, buz gibi ve pürüzsüz sesle adeta olduğum yere çakıldım.

Yavaşça arkama döndüm.

Celal Alturan, kapının hemen yanındaki loş sütunun önünde tek başına duruyordu. Elleri kumaş pantolonunun ceplerinde, o heybetli gölgesi üzerime çökmüş vaziyetteydi. Yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu ama gözlerindeki o karanlık, doğrudan beni hedef alıyordu.

Söylediği cümleyi zihnimde birkaç kez döndürdüm. *Bu kadar dikkat çekmek için çaba sarf etmeseydin keşke mi?*

Şaşkınlıktan ve öfkeden kaşlarım anında çatıldı. Ben mi dikkat çekmeye çalışmıştım? Siyah, dümdüz, sıradan bir elbiseyle gecenin en ücra masasında sessizce oturan ben mi?! Salondaki diğer kadınlar dekoltelerle, simli elbiselerle etrafında pervane olurken bana söylediği bu laf tam anlamıyla saçmalıktı!

"Anlamadım?" dedim sesimin titrememesine özen göstererek. "Çaba mı sarf etmişim?"

Celal bir adım öne çıktı. Aramızdaki mesafeyi kapatırken o ağır, baskıcı kokusu genzime doldu. Bakışları üzerimdeki sade siyah elbiseye, örülü saçlarıma ve yüzüme kaydı. Yüzünde amansız, hesabı önceden yapılmış kışkırtıcı bir soğukluk vardı.

"Salona girdiğim andan itibaren gözlerini üzerimden çekmedin," dedi buz gibi bir edayla. Sesi öylesine kendinden emin ve alaycı bir soğukluktaydı ki... "Tüm gece boyunca o kenar masadan beni izledin. Dikkat çekmenin daha incelikli yolları da vardır Hazal Hanım. Bu kadar kasmana gerek yoktu."

Göğsüm hiddetle körüklendi. Bu adam benim adımı nereden biliyordu? Yüzlerce personelin çalıştığı koskoca enstitüde sıradan bir sekreterin adını hafızasına kazıyacak kadar beni araştırmış mıydı?

O an içimi dehşet verici bir idrak ve katı bir öfke kapladı. Ama aynı zamanda konumumu da çok iyi biliyorum. Ben onun gözünde, bu devasa holding çarkının içindeki ufacık, savunmasız bir çalışandan fazlası değildim. Bana istediği an diz çöktürebilir, tek bir talimatıyla hayatımı zindana çevirebilirdi. Alturan soyadının gücü karşısında sesimi yükseltecek biri değildim. Sınırımı aşamazdım, bu adamla laf yarışına giremezdim.

Sessiz kaldım. Dudaklarımı birbirine bastırdım. İsmimi nereden bildiğini sorma arzumu boğazıma gömdüm. İçimdeki o alev alev yanan gururu ve öfkeyi bastırıp yüzüme olabildiğince soğuk, profesyonel bir maske taktım.

"Yanlış anlamışsınız Sayın Alturan," dedim gayet düz, duygusuz ve tamamen mesafeli bir tonla. "Ben kimsenin dikkatini çekmeye çalışmıyorum. İyi geceler."

Arkamı dönüp otelin çıkış kapısına doğru adımlarımı attım. Bu tekinsiz sorgulamadan, bu sessiz tuzaktan bir an önce uzaklaşmak istiyordum.

Ancak arkamdan gelen o derin ses, adımlarımı bir kez daha havada kilitledi.

"Kaçmak da bir yöntem tabii..." dedi Celal, arkamdan hafif, belirsiz ama yakıcı bir alayla. "Ama bakışlarının arkasında duramayacaksan, bir daha o kadar uzun bakma."

Celal’in o yakıcı, üstenci alayı Boğaz’ın soğuk rüzgârıyla birleşip enseme bir kor gibi düştü. Artık sabrımın, katlanma katsayımın son sınırındaydım. Adımlarımı hızlandırıp kendimi dışarıdaki taksi durağına doğru atmak için hamle yaptığım an, bileğimde beliren çelik kadar sert ve kaskatı bir kavrayışla durduruldum.

Parmakları bileğimi bir kelepçe gibi sardı. Ne canımı yakacak kadar acımasızca sıkıyordu ne de elimden kaçmama izin verecek kadar gevşek bırakıyordu. Bedenimi ivmeyle kendine doğru çevirdiğinde, kendimi bir anda fuaye kapısının gölgesinde, otelin kuytu mermer sütunlarından birinin önünde buldum.

Aramızda santimler vardı. Ağır, pürüzsüz ve karanlık kokusu genzimi tamamen ele geçirdi.

"Arkana bile bakmadan kaçabileceğini sanacak kadar toy musun Hazal?" dedi. Sesi fısıltının biraz üzerindeydi ama her bir kelimesi alaycı bir güçle tınlıyordu. "Bana bakarken takındığın o cesur tavrı, karşı karşıya geldiğimizde sürdüremiyorsun. Kimsin sen?"

Bileğimdeki temasından, gözlerindeki o küstah üstünlükten içime dalga dalga yayılan hırs, o an gözlerimi kör etti. Bana duyduğu bu tepeden bakış, beni ufacık bir piyon gibi görmesi içimdeki bütün mesafeyi, profesyonellik maskesini unutturdu. Başımı dikleştirdim. Yüzündeki soğukluğa, gözlerindeki karanlık dipsizliğe öyle bir hırs ve öfkeyle baktım ki... Yanaklarımın yandığını, nefesimin düzensizleştiğini gizleme gereği bile duymadım.

O an Celal’in bakışlarında ani, belirsiz bir sarsıntı belirdi. Şakaklarındaki kaslar sertçe kasıldı. Bakışları yüzümdeki hırsın içine odaklandı. İçimde yanan o gurur ateşini tam ortasında hissetmiş gibi durakladı.

Aramızdaki mesafe çekilmez bir çekimle yok oldu. Celal eğildi.

Dudakları dudaklarıma değdiği an zihnimdeki bütün dünyayla bağım koptu.

Şoktan donakaldım. Gözlerim kocaman açıldı, beynim durdu sanki. Bütün vücudum kaskatı kesildi.

İçimdeki şaşkınlık devasa bir refleksle öfkeye dönüştü. Onu göğsünden itmek, yüzüne okmerte bir tokat indirmek için ellerimi kaldırdım. İki elimle gergince göğsüne bastırıp kendimi geriye çekmeye çalıştım. "Bırak—" diye fısıldayabildim dudaklarının arasında.

Ama Celal geri çekilmedi. Aksine, serbest kalan diğer elini belime sarıp beni kaskatı gövdesine daha da sıkı bastırdı. Bileğimi tutan eli de gevşemedi.

Öptükçe derinleşti temas. Ve o derinleştikçe, bedenindeki o kaskatı duran gerginliğin yavaş yavaş çözüldüğünü hissettim. Göğsündeki o sert, mekanik soluklar ritmini değiştirdi. Vücudundaki her bir kasılma, dudaklarımın temasında sanki görünmez bir şifa bulmuş gibi gevşiyordu. Parmakları belimde derinleşirken, benden aldığı her nefeste rahatlıyor gibiydi.

Ellerim göğsündeki pahalı kumaşın üzerinde takılı kaldı. Onu itmek için harcadığım güç, adamın bu çaresiz ama baskın teslimiyeti karşısında erimeye başladı.

Dudaklarının yakıcı sıcaklığı, ruhuma kadar sızan o ağır kokusu ve bedeninden bana akan o derin rahatlama hissi içimdeki bütün direnç hatlarını sabote etti. İstemeyerek de olsa, içimdeki o öfke karmaşasının ortasında teslim olduğumu hissettim. Tamamen bir kabulleniş değildi bu; kafa karışıklığının, hırsın ve adamın üzerimdeki o devasa çekim gücünün yarattığı kaçınılmaz bir tutsaklıktı.

Nefeslerimiz birbirine karışırken Celal yavaşça geri çekildi.

Alınlarımız neredeyse birbirine değiyordu. İkimiz de kesik kesik nefes alıyorduk. Yüzündeki o soğuk, mesafeli maske tamamen parçalanmıştı. Gözlerindeki karanlıkta ilk kez belirsiz bir hayret, kabullenmek istemediği bir muhtaçlık vardı. Şakaklarındaki kasılma durmuş, yüzündeki o acı dolu sertlik yerini derin bir dinginliğe bırakmıştı.

Bileğimi bıraktı ama elini belimden hemen çekmedi.

Ben ise şaşkınlığın, utancın ve alev alev yanan öfkenin eşiğinde kalakalmış durumdaydım. Göğsüm hızla kalkıp inerken, parmaklarım hâlâ ceketinin yakasında asılı duruyordu.

"Sen..." dedim, sesim titremesin diye dudaklarımı birbirine bastırarak. Gözlerim yuvalarından çıkacak gibi ona bakıyordu. "Sen ne yaptığını sanıyorsun?!"

Yaşadıklarımın dehşeti ve şoku zihnimi bir kasırga gibi sararken, parmaklarımı ceketinin yakasından nefretle söküp attım. İki adım geriledim. Yanaklarım alev alev yanıyor, kalbim kaburgalarımı dövüyordu. Birkaç metre ötemizde, otelin devasa cam kapılarının gerisinde ışıklar süzülüyordu. Birisi bizi görebilirdi, hayatımı, gururumu, her şeyimi tek bir saniyede yerle bir edebilirdi!

"Sen ne hakla?!" dedim, sesim hırslı bir fısıltı halinde boğazımdan yırtılarak çıkarken. "Sen kendini ne sanıyorsun Celal Alturan?! Kimsin sen ya?!"

Celal’in yüzündeki o anlık dinginlik, dudaklarımdan dökülen bu öfkeli cümlelerle birlikte saniyeler içinde buharlaştı. Bakışlarına çöken o tanıdık, acımasız karanlık geri geldi. Yüzü yeniden mermer gibi kaskatı bir hal aldı.

Aramızdaki tek adımlık mesafeyi ağır adımlarla yeniden kapattı. Elleri kumaş pantolonunun ceplerine girdi.

"Sesinin tonuna dikkat et," dedi. Sesi öylesine soğuk, öylesine sakindi ki, az önceki o yakıcı temas hiç yaşanmamış gibiydi. "Haddini aşacak kelimeler seçme."

"Haddimi mi?" Sesim fuayenin loşluğunda boğuk ama çelik kadar sert bir çıkışla yankılandı. Bütün vücudum öfkeyle titriyordu. "Haddini aşan sensin! Daha birkaç saniye önce beni o sütunun arkasına sıkıştırıp rızam olmadan öpen sensin Celal Alturan! Şimdi gelmiş bana karşı 'haddini bil' rolü mü oynuyorsun? Ben mi aşmışım haddimi?!"

Gözlerimden kıvılcımlar saçılırken, parmaklarımı göğsümde sıkıca yumruk yaptım. Gururum ayaklar altındaydı ama onun karşısında tek bir geri adım bile atmaya niyetim yoktu.

Celal’in yüzündeki o mermer soğukluk tek bir milim bile kaymadı. Şakaklarında sert bir kas seğirdi sadece. Yüzüme, dudaklarıma salisesinde bir bakış fırlattı; bakışlarındaki o tehlikeli, karanlık yoğunluk yeniden şahlandı.

Cevap vermedi. İki uzun adımla aramızdaki mesafeyi sıfırladı.

"Ne yapıyorsun sen—"

Sözümü tamamlamama fırsat vermeden, dirseğimin hemen üstünden kavradı beni. Parmaklarının basıncı canımı yakmayacak ama kaçmamı da imkânsız kılacak bir güçteydi. Bedenimi ivmeyle otelin yan tarafındaki VIP çıkış kapısına doğru sürüklemeye başladı.

"Bırak beni!" diye fısıldayarak çırpındım. Kendimi geriye çekmeye çalıştım ama kaskatı gövdesi bir milim bile sarsılmadı. "Bırak diyorum sana! Ne hakla beni sürüklüyorsun?!"

"Yürü Hazal," dedi. Sesi, alçak tonda çıkan bir emir gibiydi.

Dışarı adım attığımız an Boğaz’ın dondurucu ayazı yüzüme çarptı. VIP kapısının önünde simsiyah, zırhlı bir makam aracı çalışır vaziyette bekliyordu. Sürücü koltuğundan çıkan koruma kapıyı hızla açtı.

"Bin arabaya."

"Binmiyorum!" dedim hırsla direşerek. Bileğimi elinden kurtarmak için bütün gücümle asıldım. "Seninle hiçbir yere gelmiyorum! Bırak diyorum sana!"

Celal durdu. Bana doğru eğildi, kahve gözleri gecenin ışığında simsiyah parıldıyordu.

"Etraftaki idari kadronun, o çok sevdiğin mesai arkadaşlarının ve güvenliklerin buraya toplanmasını, bu rezaleti canlı izlemesini istiyorsan böyle devam et," diye fısıldadı kulağıma doğru. Sesi buz gibiydi. "Şimdi o arabaya geç ve otur."

Gözlerim otelin cam kapılarına kaydı. İçerideki insan siluetleri, vestiyerdeki görevliler... Tek bir bağırışımda herkes buraya toplanırdı. Dedikoduların hedefi olmak, ertesi gün enstitüde adımı lekelemek ve babamın anısına gölge düşürmek içimdeki direnci kırdı. Dişlerimi birbirine bastırdım. Yüzüne nefretle baktım ve Celal’in tutuşunu savurup kendimi aracın deri koltuğuna attım.

Aracın geniş, karartılmış camlı VIP arka bölümünde tek başımaydım. Kapı gürültüyle kapandı. Saniyeler sonra diğer kapı açıldı ve Celal Alturan tüm o görkemli, baskıcı varlığıyla tam karşımdaki deri koltuğa kuruldu.

Makam aracı sessizce hareket ederken, içimdeki öfke patlamaya hazır bir bomba gibiydi.

"Hem suçlu hem güçlü," dedim, sesimdeki nefret arabayı kaplarken. Başımı karşımdaki adama doğru dikleştirdim. "Beni orada zorla alıkoyuyorsun, bana dokunuyorsun, sonra da hiçbir şey olmamış gibi elini kolunu sallayıp beni arabana tıkıyorsun. Sen gerçekten hastalıklı bir adamsın."

Celal bacak bacak üstüne attı. Kumaş pantolonunun cebinden çıkardığı ellerini dizinin üzerinde birleştirdi. Yüzündeki o kaskatı soğuklukla bana bakıyordu ama gözlerinde, demin beni öptüğündeki o garip dinginliğin kırıntıları hâlâ duruyordu.

"Hem suçlu hem güçlü öyle mi?" dedi. Sesi alçak, pürüzsüz ve alaycıydı. "Seni oraya ben zorla çekmedim Hazal. O gözlerini saatlerce üzerimden çekmeyen, bana o meydan okuyan bakışlarla yaklaşan sensin."

"Ben sana bakmadım!" diye bağırdım hırsla.

"Baktın," dedi kestirip atarak. Bana doğru hafifçe eğildi. "Beni sınıyordun. Ben sadece senin gücünün nerede bittiğini sana gösterdim."

"Sen bana saldırdın!" dediğimde sesim titredi. Yanaklarım yine alev aldı. "Bunun adı güç gösterisi değil, bunun adı terbiyesizlik! Ben senin enstitündeki sıradan bir çalışanım diye bana her istediğini yapabileceğini mi sanıyorsun?!"

Celal’in bakışları derinleşti. Şakaklarındaki kaslar hafifçe gevşemiş gibiydi. Arabanın içindeki o ağır kokusu ciğerlerime dolarken, sesindeki alay yerini daha karanlık ve ciddi bir tona bıraktı.

"Sıradan biri gibi davranmıyorsun ki..." dedi. Yüzümü, çatılı kaşlarımı, alev alev yanan gözlerimi ağır ağır süzdü. "Bana bakarken de davranmıyordun, ilk geldiğim zaman koridorda yüzüme kafa tutarken de. Şimdi de bana bağırıyorsun. Söyle bakalım... Karşımda durup bana bu kadar öfkeyle bakabilecek gücü nereden alıyorsun?"

Sözleri göğsüme sert bir darbe gibi indi. Zihnimde şimşekler çaktı. Aylin'in gecen günkü dedikleri; yeraltı dünyasının tekinsiz gölgeleri ve karşımda oturan bu adamın "kuzenini infaz etti" denilen kanlı nüfuzu...

İçimdeki alev alev yanan öfkeyi katı bir soğukkanlılıkla bastırdım. Çenemi daha da dikleştirdim. Gözlerindeki o dipsiz karanlığa bodoslama baktım.

"Gücümü nereden mi alıyorum?" dedim, sesimi olabildiğince duygusuz ve keskin bir tona çekerek. "Haklı olmaktan alıyorum Celal Alturan. Sizin gibi gücünü silahından, parasından ya da soyadından alan insanların anlayamayacağı kadar basit bir şey bu. Ben sizin kimseden korkmayan o büyük imparatorluğunuzun bir parçası değilim. Sadece işini yapan, kendi halinde yaşamaya çalışan bir insanım. Ve siz," diye devam ettim, aradaki mesafeyi sesimle bölerek. "Günün sonunda makamınızla, korumalarınızla ne kadar güçlü görünürseniz görünün... Yanındaki bir kadına gücünü kabul ettirmek için onu köşeye sıkıştırmak zorunda kalan aciz bir adamsınız. İşte bu yüzden sizden korkmuyorum."

Arabanın içinde kaskatı, zehir gibi bir sessizlik oluştu. Adamın gözlerinin derinliklerinde tehlikeli bir fırtınanın koptuğunu görebiliyordum.

Bana doğru hafifçe öne doğru eğildi. Aramızdaki mesafe yeniden tehlikeli bir şekilde kısaldı.

"Aciz..." diye fısıldadı. Celal bu kelimeyi söylerken sesi öylesine sakindi ki gözlerindeki o karanlık yoğunlaştı. Bana doğru hafifçe öne eğildi; aramızdaki mesafe tehlikeli bir şekilde kısaldığında o ağır kokusu yine genzimi sardı.

"Sana gücümü kabul ettirmek için seni köşeye sıkıştırdığımı mı sanıyorsun Hazal?" dedi, sesi buz gibi bir alayla tınlayarak. "Benim gücümü kabul ettirmek için bir kadını kendime çekmeye ihtiyacım yok. Sen salona girdiğin andan itibaren o masada kasım kasım kasılırken, bana nefretle bakarken bile aklından geçen tek şey bendim. Sadece o dürüst olamadığın gururuna küçük bir ders verdim."

Gözlerim öfkeyle kısıldı. Çenemi dikleştirip tam gözlerinin içine baktım.

"Ders mi verdiniz?" dedim, sesimdeki stresi bastırıp tamamen doğal, neşesiz bir gülüşle. "Pardon ama Celal Bey... Siz ders falan vermediniz. Siz koskoca holding binasını, yüzlerce korumayı ve o mermer suratınızı arkanıza alıp kendinizi kandırıyorsunuz. Salonda o kadar iddialı, süslü kadın varken sizin gözünüz gecenin başından beri en ücra masada oturan, size prim vermeyen tek kişideydi."

Celal’in kaşları hafifçe havalandı. Tek bir kelime bile etmeden beni dinlemeye devam etti.

"Bana 'gözünü benden çekmedin' diyerek olayı bana yıkmaya çalışıyorsunuz," diye devam ettim, ellerimi göğsümde birleştirerek. "Ama asıl gerçek ne biliyor musunuz? Sizin o etrafınızdaki herkes size korkuyla ya da paraya tapan gözlerle bakıyor. İlk defa karşınızda sizi hiçe sayan, sizden korkmayan birini gördünüz ve ego krizine girdiniz. O sütun arkasındaki hamleniz bir 'güç gösterisi' değil... Bayağı çocukça bir dikkat çekme çabasıydı."

Arabanın içinde yine ve yeniden buz gibi bir sessizlik çöktü.

*Çocukça bir dikkat çekme çabası.*

Bu kelimeler ağzımdan çıktığı an içimden "Eyvah" dedim. Koskoca Celal Alturan’a, yeraltının ve holdingin o korkutucu liderine "çocukça" demiştim. Yüzünün kaskatı kesilmesini, korumalara emredip beni Boğaz'ın soğuk sularına atmasını falan bekledim bir an.

Ama Celal kımıldamadı. Bana öyle bir baktı ki, sanki karşısında insan değil de ömründe ilk defa karşılaştığı garip bir yaratık vardı.

Ve sonra... Hiç beklemediğim bir şey oldu.

Celal Alturan’ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Ve arabanın karartılmış camları arasında, alçak ama son derece samimi, derin bir kahkaha yükseldi.

Gözlerim şokla açıldı.

O buz adam, o milletin adını duyunca duvara yapıştığı Celal Alturan... Gerçekten gülüyordu. İronik ya da alaycı bir kıkırdama değil, bildiğin göğsü hafifçe sarsılarak, neşeyle gülüyordu. Sağ elinin parmak uçlarıyla şakaklarını sıvazlarken başını iki yana salladı.

"Çocukça dikkat çekme çabası..." dedi kendi kendine, kahkahasının son kırıntıları sesine yansırken. Bana döndü. Yüzünde ilk defa o mekanik maske yoktu. "Sen gerçekten çıldırmışsın Hazal. Karşında kimin oturduğuna dair en ufak bir fikrin yok, değil mi?"

"Var," dedim, adamın gülüşü karşısında ne yapacağımı bilemeyerek ama bozuntuya da vermeyerek. "Karşımda, duymak istemediği gerçekleri duyunca ne yapacağını bilemeyip gülen biri oturuyor."

Celal’in yüzündeki gülümseme yavaşça çekildi ama o eski acımasız soğukluk geri gelmedi. Yerini, beni ilk defa gerçekten "gören" derin, tehlikeli bir meraka bıraktı.

"Gerçekler öyle mi?" dedi. Sesi alçaldı. "Seni öptüğümde... Benden nefret ettiğin için mi o kadar sıkı tutundun bana?"

Yanaklarımın alev alev yandığını hissettim. Kalbim kaburgalarımı dövmeye başladı.

"Ben... Ben sizi itmeye çalışıyordum!"

"Hiç de itiyor gibi durmuyordun," dedi gayet sakin bir tonla. Sonra arkasına yaslandı, bakışlarını dışarıdaki akan sokak lambalarına çevirdi. "Yalan söylemekte çok kötüsün Hazal Hanım. Ama en azından diğerleri gibi sıkıcı değilsin."

"Yalan falan söylemiyorum ben!" diye fırladım oturduğum yerde. Yanaklarımdaki yangın öfkeme daha da yakıt oluyordu. "Siz kendinizi ne sanıyorsunuz ya?! Benim sizinle böyle abuk sabuk oyunlar oynayacak vaktim de tahammülüm de yok!"

Başımı hızla karartılmış camdan dışarıya çevirdim. Dışarıdaki sokak lambaları zifiri karanlığın içinde birer çizgi gibi kayıp gidiyordu. Tanıdık tek bir tabela, bildiğim tek bir cadde yoktu. Panik, içimdeki o gururlu hırsın arasından sızıp boğazıma bir düğüm gibi oturdu.

"Nereye gidiyoruz biz?" dedim sesimi sert tutmaya çalışarak. Celal’e döndüm. "Nereye götürüyorsunuz beni?!"

Celal arkasına yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmişti. Gözlerini hafifçe kısarak beni izliyordu. O az önceki neşeli kahkahasından eser kalmamıştı ama yüzünde beni çileden çıkaran o katı, rahat özgüven duruyordu.

"Soruma cevap verin!" diye bağırdım, sesimin arabanın içinde yankılanmasına aldırış etmeden. "İndirin beni burada! Kendi başımın çaresine bakabilirim ben. Durdurun şu arabayı!"

Celal tek bir jest bile yapmadı. Sadece gözlerini kırpmadan beni süzmeye devam etti. Bu umursamaz tavrı içimdeki sigortaları tamamen attırdı. Sürücü koltuğuna doğru hamle yapacak gibi öne eğildim.

"Duymuyor musunuz beni?! İndirin diyorum size! Anlamıyor musunuz Türkçe?! İndir—"

"SUS ARTIK!"

Celal’in komut gibi gürleyen sesi arabanın içinde bir gülle gibi patladı.

Olduğum yerde öyle bir sıçradım ki, sırtım sertçe koltuğa çarptı. Nefesim boğazımda tıkandı, kelimelerim bir anda avucumun içinden kayıp gitti. Celal’in yüzü gecenin karanlığında aniden kaskatı bir duvara dönüşmüştü. Gözlerindeki o dipsiz, tehlikeli karanlık öylesine yoğundu ki, arabanın içindeki oksijen bir anda çekilmiş gibi hissettim. Kalbim kaburgalarımı döverken çenemi kenetledim, dudaklarımı birbirine bastırdım.

Arabanın içine ağır, ezici bir sessizlik çöktü. Sadece motorun hafif uğultusu ve benim düzensiz, kesik nefeslerim duyuluyordu. Celal bakışlarını benden çekip tekrar camdan dışarıya çevirdi. Yüzündeki şakak kası sertçe seyiriyordu.

Birkaç dakika boyunca tek bir kelime dahi konuşulmadı. Zaman uzadı, esnedi, çekilmez bir işkenceye dönüştü. Beni ıssız bir ormana mı götürüyordu, Boğaz’ın karanlık bir kıyısına mı bırakacaktı bilmiyordum. İçimden sadece *Lütfen başıma bir şey gelmesin, lütfen...* diye dua ediyordum.

Derken, zırhlı makam aracı yumuşak bir frenle yavaşladı ve durdu.

Gözlerimi korkuyla karıştırarak Celal’e çevirdim. Bakışlarımda engel olamadığım bir tedirginlik, gergin bir sorgulama vardı. Beni nerede indirdiğini anlamak için dışarıya bakmaya cesaret edemiyordum.

Celal bana doğru dönmedi bile. Başını camdan tarafa eğmiş vaziyette, pürüzsüz ve buz gibi bir tonla emretti:

"İn!"

Sesindeki o aniden yükselen sertlikle bir kez daha yerimde sıçradım. Bu sefer tek bir saniye bile tereddüt etmedim. Zaten bu klostrofobik, gerilim dolu zindandan çıkmak için can atıyordum. Sürücünün kapıyı açmasını bile beklemeden, yan taraftaki kapı koluna asıldım ve kendimi arabadan dışarı fırlattım.

Gecenin serin havası yüzüme çarptığında ciğerlerime derin bir nefes çektim. İçimden tek bir şey geçiyordu: *İnşallah evden çok uzak bir yerde değilimdir, inşallah beni şehrin öbür ucuna atmamıştır...*

Ayağım kaldırıma bastığı an etrafıma bakındım. Sokak lambasının sarı ışığı altındaki o tanıdık binalar, köşedeki fırın, iki sokak ötedeki park...

Kendi mahallemdeydim. Evimin tam iki bina altındaki sokak lambasının altındaydım.

"Nasıl..." diye fısıldadım kendi kendime. Dehşet ve şaşkınlık içinde kalakaldım. *Adresimi nereden biliyordu? Beni evimin önüne kadar nasıl getirebilmişti?*

Hızla arkama dönüp arabaya, Celal’e bakmak, bu sorunun hesabını sormak için hamle yaptım. Ama simsiyah zırhlı araç, ben daha ne olduğunu anlayamadan, gecenin karanlığında bir hayalet gibi sessizce kayıp gitti. Kırmızı arka ışıkları sokağın köşesinde kaybolurken, arkasında sadece Boğaz’ın soğuk rüzgârı ve zihnimde cevapsız kalan onlarca soru bıraktı.

Bölüm sonu

1 yorum