İçeriğe geç

KIRIK PUSULA

Bölüm 2 · 4 dk okuma

KIRIK PUSULA

Bölüm 2

BÖLÜM 2: YANKI VE SESSİZLİK

İnsanın kendi içinde kurduğu terazi, çoğu zaman en adil olmayan terazidir. Hayatın bana yüklediği o ağır yükleri sırtımda taşırken, ruhumun kenarlarının nasıl bilendiğini, keskinleştiğini fark edemiyordum. Sadece hayatta kalmaya, babamın öfkesinden korunmaya, ablamın sessiz haykırışlarına ortak olmaya ve geceleri o soğuk odada ders kitaplarının üzerine kapanıp geleceğimi kurtarmaya odaklanmış durumdaydım. Fakat bu amansız ayakta kalma mücadelesi, istemeden de olsa beni çevremdeki insanlara karşı bazen hırçın, bazen de aşırı tahammülsüz biri hâline getiriyordu.

Yeni sınıfımda edindiğim arkadaşlarımla okul bahçesinde ya da koridorda otururken, bir anlık yorgunluğum veya kafamın içindeki bitmek bilmeyen gelecek kaygısı yüzünden sesimi yükselttiğim, onları sebepsiz yere kırdığım anlar oluyordu. Onlar sıradan bir ergenlik neşesiyle gündelik şeylerden, izledikleri dizilerden ya da mahalledeki dedikodulardan bahsettiğinde, benim zihnim evdeki faturasız pencerelere ve babamın cebindeki son harçlığa kayıyordu. O anlarda kendime hâkim olamayıp bir anda ters bir cevap veriyor, kelimelerimle onları incitiyordum.

Ama hemen ardından, o kelime ağzımdan çıkar çıkmaz göğsüme oturan o ağır pişmanlık hissi gelip boğazıma sarılıyordu.

*“Ah Hazal,”* diyordum kendi kendime, koridordaki lavaboda yüzüme soğuk su çarparken. “Yine kırdın insanları. Onların ne suçu var? Senin hayatının berbatlığı, senin kimsesizliğin onların suçu mu? Yine incittin, yine kendin gibi bir duvar ördün arana.”

İşte o anlarda içimdeki o öfkeli kız birden yok oluyor, yerini suçluluk duygusu altında ezilen çaresiz bir çocuğa bırakıyordu. Kendime kızıyor, arkadaşlarıma karşı mahcup oluyor ve durumu toparlamak için çırpınmaya başlıyordun. Onlara kantinden kendi kısıtlı harçlığımla küçük bir bisküvi alıyor, gidip gönüllerini almaya çalışıyor, dediklerini fazlasıyla alttan alıyordum.

Fakat bu sefer de kantarda kantar kalmıyordu. Karşımdakileri kırmamak, kendimi affettirmek için bu kez tamamen ezilen, her şeye boyun eğen taraf oluyordum. İnsanların beni basamak yapmasına, söylediklerimi çiğnemesine göz yumuyordum. Gururuma inanılmaz dokunuyordu bu durum. İçimden bir ses “Ayağa kalk, cevabını ver, kimseye kendini ezdirme!” diye bağırıyordu ama hemen ardından o eski suçluluk hissi gelip dilimi bağlıyordu. “Sen zaten onları kırdın Hazal, sus otur yerinde.”

Hepsini sineye çekmeye, "takmamaya" çalışıyordum. Güçlü görünmek, yıkılmadığımı kanıtlamak istiyordum. Ama akşam olup da o eski gecekondumuzun odasında kendi yatağıma çekildiğimde, battaniyeyi başıma kadar çekip sessizce ağlamaktan kendimi alamıyordum. Gözyaşlarım yastığa süzülürken sadece yoksulluğuma değil; kendi içimdeki bu çelişkiye, kendimi bir türlü doğru düzgün ifade edemeyişime, bir gün sert bir gün yapayalnız kalışıma ağlıyordum.

---

Günler bu içsel çalkantılarla, derslerle ve koridordaki o yapay dengelerle akıp giderken, baharın ilk sıcaklarının okul bahçesine vurmaya başladığı bir salı günüydü.

Sınıftan çıkmış, yanımdaki iki arkadaşımla birlikte üst kata, kütüphanenin bulunduğu koridora doğru yürüyorduk. Yanımdakiler yine her zamanki gibi okulun sıradan meselelerinden konuşuyor, kıkırdayarak birbirlerini dürtüyorlardı. Ben ise elimdeki ders notlarını göğsüme bastırmış, kafamın içinde akşam ablama ev işlerinde nasıl yardım edeceğimin ve kimya sınavına kaç saat çalışmam gerektiğinin hesabını yapıyordum.

Tam merdivenlerin başındaki o geniş sahanlığa geldiğimizde, karşı taraftan gelen bir grup üst sınıf öğrencisinin gürültüsü koridorda yankılandı. Lise üçlerden bir gruptu. Kendi aralarında şakalaşıyor, gülüşüyor, koridorun ortasında adeta bir duvar gibi ilerliyorlardı.

Başımı elimdeki notlardan hafifçe kaldırdım. Amacım sadece önümü görmek, kimseye çarpmadan yanlarından sıyrılıp gitmekti.

Ancak tam o anda, o kalabalık grubun tam ortasında duran bir çocukla göz göze geldim.

Zamanın o saniyelik dilimde sanki ritmini kaybettiğini, koridordaki gürültünün yavaşça çekilip arka planda boğuk bir uğultuya dönüştüğünü hissettim.

Çocuk... Bana bakıyordu.

Sanki o kalabalık koridorda değil de, bambaşka bir dünyada, tamamen yabancı ve büyüleyici bir şeye bakıyormuş gibi dikmişti gözlerini bana.

Açık kumral, güneşte bakır parıltılar saçan saçları alnına dökülmüştü. Yüz hatları o kadar düzgün, duruşu o kadar kendinden emindi ki, bir anlığına ne yapacağımı şaşırdım. Göğsümdeki notları tutan parmaklarım sıkılaştı. Karşımda duran bu çocuk, hayatım boyunca gördüğüm en yakışıklı erkekti.

Birkaç saniye boyunca o derin bakışların altında afalladım. İçimde tarif edemediğim, daha önce hiç tatmadığım garip bir sıcaklık yükseldi. Yanaklarımın yandığını hissettim. Kalbim, o ana kadar katı bir organken şimdi ise ritmini şaşırıp göğüs kafesime vurmaya başladı.

Ama sadece bir iki saniye sürdü bu teslimiyet.

Hemen ardından Hazal Birtek’in o aşılmaz, buz gibi savunma mekanizması devreye girdi. Kendi kendime kızdım. “Ne yapıyorsun sen Hazal? Ne diye bakıyorsun öyle şaşkın şaşkın? A"

Bakışlarımı derhal o çocuğun yüzünden çektim. Yüzüme o her zamanki soğuk, sert ve umursamaz ifademi yerleştirdim. Kendimi toplamalı, rezil olmamalıydım. Yanımdaki arkadaşlarıma döndüm. O an ne dediklerini bile tam anlamıyordum ama kendimi toparlamış görünmek için ortamdaki konuyu hemen kavradım.

Kızlardan biri okulun popüler çocuklarından birinin yaptığı bir saçmalıktan bahsediyordu. Sırf o çocuğun bakışlarından kaçmak ve yanımdakilere "ben çok başkayım, benim kafam başka şeylerle meşgul" imajı çizmek için sesimi biraz yükselterek konuşmaya başladım.

"Yani gerçekten anlamıyorum," dedim, arkadaşıma doğru bakıp hafifçe alaycı bir ifadeyle. "Bu kadar basit bir konuda bile böyle davranabilmek için insanın gerçekten tam bir cahil olması lazım. Hiç mi kafanız çalışmıyor anlamıyorum ki..."

Sözlerim biraz sert çıkmıştı ama umurumda değildi. Yanımdaki arkadaşım dediklerime gülüşürken, ben adımlarımı hızlandırdım. Bakışlarımı bir daha asla o tarafa çevirmedim.

Arkamda bıraktığım o anı, koridorun sonuna vardığımda zihnimden tamamen söküp atmaya çalıştım. Saçmalıktı. Kesinlikle saçmalıktı. Bunun için kendimi kaybedecek değildim.

*“Güzel çocuk,”* dedim içimden, kütüphanenin kapısından içeri girerken. “Evet, çok yakışıklı. Belki de bu okulda gördüğüm en dikkat çekici tip. Ama bana ne? Benim hayatımda böyle şeylere yer yok. Benim ders çalışmam, babama yük olmamam, geleceğimi kurtarmam lazım. Bir çocuğun iki saniyelik bakışına kapılacak kadar salak değilim.”

O günü, o bakışı ve o gözleri unuttuğumu sanarak kütüphanedeki sırama oturdum. Kitabımı açtım, kalemimi elime aldım. Zihnimdeki o rüzgârı bastırdığımı, hayatın rutin ve güvenli sınırlarına geri döndüğümü düşündüm.

Oysa bilmiyordum ki.....

Bölüm sonu

2 yorum