Gözlerimi dünyaya açtığım ilk günden beri, hayatın insanlara sunduğu o renkli bayram sabahlarını ya da tasasız çocukluk kahkahalarını hiç tanımadım. Bizim evde zaman, takvim yapraklarıyla değil, ödenmesi gereken faturalarla, mutfakta azalan erzakla ve babamın yorgun adımlarının koridorda bıraktığı o ağır sessizlikle ölçülürdü.
İstanbul’un dik yokuşlu, birbirine geçmiş gecekondu mahallelerinden birinde, sıvası dökülmüş iki odalı bir evde büyüdüm. Babam Ömer Birtek, sabaha karşı henüz zifiri karanlıkken yola çıkan, asgari ücretle ömrünü törpüleyen katı ve sert bir adamdı. Annem varken evimiz en azından bir parça sıcaktı; ne kadar yoksul olsak da elinin değdiği bir çorba kokusu o soğuk duvarları yumuşatmaya yeterdi.
Ancak ortaokula henüz başladığım o meşum sonbaharda, annemi kaybettik.
Gidişiyle birlikte, çocukluğuma dair geriye kalan son kırıntılar da o toprağın altına gömüldü. Ailede hiç kimse için hayat kolay değildi ama anne sevgisinden mahrum kalmak, bir çocuğun ruhunda kapanmayacak gediği açan en amansız darbeydi. Babam ne kadar çabalarsa çabalasın, akşamları eve getirdiği bir somun ekmeğin yanına sevgiyi koymayı başaramazdı. Zaten mecali de yoktu. Ablam Seda ise yoklukta hem bana hem de eve yetişmeye çalışırken kendi gençliğini, hayallerini ve neşesini çoktan kaybetmişti.
O yıllar benim için tam bir kâbustu. Okulda arkadaşların üzerindeki temiz kıyafetlere, ellerindeki harçlıklara ve annelerinin hazırladığı beslenme çantalarına bakıp kendi kışlık botlarımın delik tabanından içeri sızan soğuk suyu hissederdim. Zaten sessiz, içine kapanık bir çocuktum; yoksulluğun getirdiği utanç ve annesizliğin ağırlığı birleşince okulun en görünmez kızı hâline gelmiştim. Bazen zengin çocuklarının acımasız alaylarına, bazen de kimsenin fark etmediği köşelerde itilip kakılmalara maruz kalırdım. Zorbalık, sadece fiziksel bir şey değildi benim için; bakışlardaki acıma hissi bile ruhumu zımpara kâğıdı gibi çizerdi.
Gülemezdim. Yüzümdeki kaslar bile mutlu olmaya yabancılaşmıştı. Yıllarca sadece ayakta kalmaya, günleri kazasız belasız bitirmeye odaklandığım için gülümsediğim anlar yok denecek kadar azdı.
Hatta yedinci sınıftayken hiç unutmadığım bir olay yaşandı. Türkçe dersinde, her zamanki gibi sıramda büzülmüş otururken öğretmenin anlattığı komik bir hikâyeye anlık bir gafletle güldüm. Sadece güldüm ve derse heyecanla katılıp parmak kaldırdım. Ders bitiminde ise öğretmenimin yüzündeki hayret dolu bir ifadeyle bana baktı. Bütün sınıf sustu.
"Hazal?" dedi öğretmenim, gözlerini açarak. "Bugün sende bir haller var. Güldün, derse hevesle katıldın... Normalde hep karamsar, dünyayı sırtında taşıyor gibi otururdun. Ne oldu sana?"
Sınıftaki herkes bana döndü. Önce hafifçe gülümsedim, mahcupça önüme baktım. Ama tenefüs zili çaldıktan sonra sınıftakiler ayaklandı, ve öğretmenimde sinfitan çıkmıştı ve o zaman içimde bir şeyler kırıldı. Kendi kendimi sorgulamaya başladım. Ben gerçekten dışarıdan bu kadar berbat mı görünüyordum? Bir çocuğun gülümsemesi, derse katılması nasıl olur da bir olay hâline gelebilirdi? Demek ki hayatım, duruşum, bakışım insanlara o kadar karamsar geçiyordu ki, normal bir insan gibi davranmam bile şaşkınlık yaratıyordu. O gün yüzüme çarpan bu gerçek, beni daha da kabuğuma çekilmeye zorladı.
O dönemlerde derslerime çalışıyordum ama bu bir tutku ya da hayal peşinde koşmak değildi. Sadece bir zorunluluktu. Okula gitmek, evdeki o basık havanın dışına çıkmak için bir bahaneydi ama çalışmalarımdan istediğim verimi alamazdım. Çünkü kafamın içi hiçbir zaman rahat değildi. Bir insanın geleceğe dair umudu yoksa, önündeki deftere yazdığı şeylerin ne anlamı olabilirdi ki? Bir desteğe, tutunacak bir dala ihtiyacım vardı ama evde ne babam ne de ablam bana bu desteği verebilecek durumdaydı. İkisi de kendi varoluş mücadelelerinin içinde boğuluyorlardı.
Babam, her gün eve yorgunluktan dizleri titreyerek gelir, tabağındaki yemeği sessizce yedikten sonra televizyonun karşısında sızıp kalırdı. Ablam Seda ise liseden mezun olduktan sonra iş aramaya başlamıştı ama hiçbir yerde tutunamıyordu. Başta mahalledeki dükkanlarda çalışmaya yeltendi ama dik başlılığı, insanlarla yaşadığı anlaşmazlıklar ve biraz da çabuk pes etmesi yüzünden ya kovuluyor ya da kendisi ayrılıyordu. Aslında ablam kötü biri değildi, sadece o da bu yoksulluğun ve çaresizliğin getirdiği öfkeyi kaldıramıyordu. Büyük şehirde, elindeki diplomayla insanca bir iş bulmak neredeyse imkânsızdı. Mahalledeki terziye gitse ya da konfeksiyona girse yapamıyordu; uyum sağlayamıyordu.
Biz gecekondu mahallesinde yaşayıp rüzgârın tahta pencereleri sarsmasını dinlerken, ablam da kendi içindeki fırtınalarla boğuşuyordu. Ona kızamıyordum. Çünkü çabaladığını biliyordum. Evdeki yemekleri yapar, temizliği üstlenmeye çalışırdı ama onun da gücü bir yere kadardı.
Okul bitip yaz tatilleri geldiğinde, benim için "tatil" kelimesi tamamen anlamsız bir kavramdan ibaretti. Diğer çocuklar deniz kenarlarına gidip gezerken, ben evimize üç beş kuruş katkıda bulunabilmek için yollara düşerdim. Boş durmak gibi bir lüksüm yoktu.
Yaz aylarında mahallenin zengin ya da orta halli komşularının ev temizliğine giderdim. Minik ellerimle koca kovalardaki deterjanlı suları taşır, camları silerdim. Bazen komşuların küçük çocuklarına bakıcılık yapar, saatlerce onları oyalamaya çalışırdım. Sokaktaki kuaföre girip çıraklık yaptığım zamanlar da oldu; yerdeki saçları süpürür, havluları katlar, müşterilere çay getirip götürürdüm. Mahalle bakkalına yardıma gider, rafları dizer, harçlığımı çıkarırdım. Hatta mahalledeki ihtiyar terzinin dükkânında sökükleri diker, iplikleri temizlerdim.
Akşam eve yorgun argın döndüğümde ise ablama ev işlerinde yardım ederdim. Ablam benim bu kadar küçük yaşta bu kadar ağır çalışmama kıyamazdı, "Bırak Hazal, ben hallederim, sen çok yoruldun" derdi. Ama ben duramazdım. Çünkü durursam, düşünmeye başlardım. Düşünmek ise sadece canımı yakardı.
____
Liseye ilk başladığım zamanlarda içimde sadece ağır bir isteksizlik vardı. "Nasıl olsa buralar da bitecek, sonra bir işe girip ömrümün sonuna kadar çalışacağım," diye geçiriyordum içimden. Hayatımın akışı belliydi. Ailemin kaderi neyse, benimki de o olacaktı.
Fakat ilk yılımın ilk haftalarında hiç beklemediğim bir şey oldu.
Sınıfımıza giren Matematik öğretmenimiz... Adı Mustafa Bey'di. Ders anlatışında, öğrencilere bakışında öyle farklı bir aura vardı ki, daha ilk gün dikkatimi çekmeyi başardı. O, sadece müfredatı tahtaya yazıp geçen biri değildi. Matematiği bir ders gibi değil, hayatın içindeki bir bulmaca, çözüldükçe insanı özgürleştiren bir kapı gibi öğretirdi. Dersini o kadar büyük bir heyecan ve tutkuyla anlatıyordu ki, o sınıftaki herkes gibi ben de büyülenmiş gibi onu dinlerdim.
Şimdiye kadar ilk defa birisi bana bir şey öğretirken beni insan yerine koyuyor, gözlerimin içine bakarak anlatıyordu.
O derslerde içimde uykuda olan bir damar uyandı. Kendi kendime, geceleri gaz lambasının ışığına benzeyen o soluk oda lambasının altında söz verdim:
*Hazal, burada bir yol var. Bu dersleri öğreneceksin. Kendi hayalini, kendi geleceğini bu masada inşa edeceksin. Bu çamurdan çıkmanın tek yolu bu.*
O dönem boyunca kendimi derslere adadım. Hayatımda ilk defa bir zorunluluktan değil, kendi geleceğimi kurtarma arzusuyla kitapların kapağını açtım. Geceleri herkes uyuduktan sonra soğuk odada battaniyeye sarınır, test çözerdim. Anlamadığım her konunun üzerine hırsla giderdim. Ve bu çabam meyvesini vermekte gecikmedi.
Hiç unutmam; ilk dönemde, o zamanlar herkesin korkulu rüyası olan Matematik sınavının sonuçları açıklandı. Öğretmenimiz kâğıtları dağıtırken benim masamın önünde durdu ve gülümsedi. Kâğıdımı sırama bıraktığında en üstte kırmızı kalemle yazılmış koskoca bir 100 gördüm. Tam puan almıştım.
O gün eve koşarak gittim. İçim kıpır kıpırdı. Belki babam ilk defa benimle gurur duyardı. Akşam yemekte kâğıdı önüne koydum. Babam normalde "Sizden bir bok olmaz, okuyup da ne olacaksınız? Yarın bir gün yüksek not getiremezseniz karşıma geçip ağlamayın" diye kestirip atan bir adamdı. Kâğıda baktı. Gözlüklerinin üstünden bana uzun uzun baktı. Yüzündeki o sert çizgiler bir anlığına yumuşadı.
"100 mü aldın?" dedi, sesi şaşkınlıkla kısılarak.
"Evet baba," dedim, sesim heyecanla titriyordu. "Sınıftaki tek tam puan."
Babam tabağı kenara itti, nasırlı elleriyle kâğıdı okşadı. "Aferin kızım," dedi. "Aferin..."
O akşam evimizde küçük ama gerçek bir sevinç rüzgârı esti. Ablam Seda bana sarıldı, babam yüzüme bakıp hafifçe gülümsedi. O an, okumanın, başarmanın bana getirebileceği özgürlüğü ilk kez iliklerime kadar hissettim.
İlk yılım bu şekilde, benim akademik başarılarımla ve geleceğe dair cılız da olsa büyüyen umutlarımla tamamlandı. Yaz tatili geldiğinde yine aynı rutin devam etti; dükkânlarda çalışarak, terzide iplik keserek harçlığımı çıkardım. Ama bu sefer bir fark vardı: Gece yatmadan önce gelecek dönemin ders kitaplarına göz atıyor, hedeflerimi büyütüyordum. Üniversiteye gidecek, bu mahalleden kurtulacaktım.
---
Ertesi yıl okul yönetimi sınıfları karıştırmıştı. Eski arkadaşlarımdan ayrılmış, kendimi yepyeni bir sınıf ortamında bulmuştum. Benim gibi sessiz, mesafeli biri için yeni insanlara alışmak zordu ama zamanla birkaç kız arkadaş edindim. Sınıfta 2-3 kişilik küçük bir grubumuz oluştu. Ancak dışarıdan bakıldığında ben yine aynı Hazal’dım: Simsiyah, kabarık kıvırcık saçlarını vakti ve lüksü olmadığı için sıkıca tepeden toplayan, siyah gözlerinde derin bir yorgunluk taşıyan o soğuk kız...
Derslerimde yine çok başarılıydım. Okulun en iyisi değildim belki ama sınıfın tartışmasız birincisiydim. Yine de bu başarı beni şımartmıyordu. Çünkü eve döndüğüm an, babamın yoksulluk kokan gerçeği ve ablamın işsizlik krizleri yüzüme bir tokat gibi çarpıyordu.
Hayatım bu şekilde ilerlerken, ben hayatımı felakete uğratacak şeylerden habersizdim.
Bölüm 1
BÖLÜM 1: KENDİ GÖLGESİNDE BİR KIZ
Bölüm sonu
6 yorum
Akıcı güzel kalemine sağlık
1YanıtCok güzle😍
💕🌸
Destek
Betimlemeleri beğendim süper💗
Bay iyi

