Aradan geçen yedi ay, dönemin en eğlenceli gecelerinden biri, İstanbul’un neon ışıkları altında, ses yalıtımlı neşeli bir karaoke kabininde yaşanıyordu.
Levent’teki enstitünün o steril, kurallarla çevrili beyaz koridorlarından çıkıp kendini bu rengârenk kabine atan Hazal, sanki yılların acısını çıkarıyordu. Karşısında, ellerinde mikrofonlarla sanki dünya turnesindeymiş gibi kendinden geçen Maria vardı.
Kabin, mor ve fuşya renkli LED’lerle aydınlatılmıştı. Havada hafif bir yankı ve kahkaha kokusu vardı. Ekrandaki şarkı sözleri akarken, enerjik ve yerinde durulamayan parçası Move Your Body odanın akustik duvarlarında yankılanmaya başladı.
Maria mikrofonu sallayarak müziğe girdi, ardından Hazal neşeyle gülerek nakaratı devraldı. İkisi birden, kulakları çınlatan o coşkulu sesleriyle kabini inletiyorlardı:
Move your body!
Move your body!
Ohoohh ohohhho yeahh!
Hazal mikrofonu tutuşundaki o özgüvenle sallandı. Üzerindeki rahat günlük kıyafetleri, günün tüm yorgunluğunu silip süpürmüştü. Şarkının o yüksek temposu, içindeki tüm neşeyi dışarı yansıtıyordu. Maria gülmekten şarkıyı yarıda kesiyor, Hazal ise o tiz ve coşkulu sesle nakaratı tek başına göğüslüyordu.
Şarkı bittiğinde ikisi de kahkahalar içinde koltuğa yığıldılar. Nefes nefesteydiler ama içlerindeki enerji tavan yapmıştı.
"Oh my god, Hazal!" dedi Maria soluk soluğa, elindeki şişeden su yudumlarken. "Sen gerçekten bir rock star gibisin! Bu ses ne böylee? Enstitüdeki o sessiz, sakin tekniker kadını masanın altında bıraktın resmen!"
Hazal gülerek başını geriye attı. "Gecenin on ikisinden sonra içimden başka biri çıkıyor Maria, kabul et!"
Gece ilerlemiş, saatler sabaha yaklaşırken Maria, arabasıyla Hazal' i evine bıraktı. Hazal in artik kendi yaşadığı bir dairesi vardi gecekondudan uzak ve ablasina yakin bir daireydi.
Daireye çıktığında sessizlik ve huzur karşıladı onu. Hızlıca üzerindeki yorgun kıyafetleri çıkardı, banyoda banyonun o buharlı ve rahatlatıcı ortamında günün tozunu attı üstünden. Yumuşak, pamuklu gece pijamalarını giydiğinde saat çok geç olmuştu. Başını yastığa koyduğu gibi, zihninde tek bir kötü düşünce olmaksızın derin ve deliksiz bir uykuya daldı.
---
Aradan geçen birkaç huzurlu günün ardından, enstitüde uzun süredir planlanan o büyük akşam yemeği vakti gelip çattı. Levent’teki Araştırma ve Tıbbi Tanı Enstitüsü, her yıl geleneksel olarak bu dönemi kutlardı. Hazal, artık laboratuvarda beş buçuk yıldır ter döken, kıdemli ve enstitünün omurgasını oluşturan deneyimli bir teknikerkendi; yeni gelen asistanlar ve stajyerler dönüp dolaşıp ona danışıyorlardı. Bu yüzden bu yemeğe katılması gerkeiyordu.
Yaz akşamının o hafif esintili, ılık havası dışarıda hissedilirken Hazal, evindeki aynanın karşısında hazırlanıyordu.
Üzerine aşırı iddialı, göz yoran ya da yapay duran hiçbir şey giymezdi. Zaten o tarz kıyafetlerden nefret ederdi; sadelik onun imzasıydı. Dolaptan çıkardığı, yaz akşamına uygun, askılı, tenini zarifçe saran siyah, dizinin altında biten şık bir elbise seçti. Kumaşı hafif uçuşkandı ve içinde son derece rahat hissediyordu. Ayaklarına, boyunu zarif gösteren ama günün sonunda onu yormayacak tarzda narin, siyah stiletto topuklularını geçirdi.
Makyaj konusunda her zamanki gibi minimalist çizgisini korudu. Cildine hafif, ışıltılı bir şeftali rengi nemlendirici sürdü; yanaklarına doğallığını bozmayacak kadar belli belirsiz bir allık dokundurdu. Kulaklarına, her zaman takmaktan hoşlandığı o ince, halka küpelerini taktış ve saçlarını omuzlarına dökülecek şekilde serbest bıraktı.
Gerekli çalışma dosyalarını, tabletini ve şık deri kol çantasını hazırlayıp masanın üzerine bıraktı. Maria’nın kapıyı çalmasını beklerken camdan dışarıdaki İstanbul akşamını izledi. Kısa süre sonra alt kattan gelen korna sesiyle çantasını kapıp dışarı fırladı.
Yemeğin yapılacağı Boğaz manzaralı şık mekân, enstitünün tüm doktorlarını, araştırmacılarını ve laboratuvar ekiplerini bir araya getirmişti. Beyaz masa örtüleri, zarif mum ışıkları ve arka planda çalan hafif caz müziği ortamı yumuşatıyordu. Yemek boyunca mesleki başarılar kutlandı, son çıkan tıbbi makaleler üzerine gülüşerek sohbetler edildi, departmanlar arası küçük espriler yapıldı. Hazal, masadaki herkesle neşeyle sohbet etti; kimse onun içindeki o eski, fırtınalı geçmişi bilmezdi, zaten bilmesine de gerek yoktu. O artık bu modern masanın hakiki bir parçasıydı.
Yemek yavaş yavaş sona ererken, gece yarısına doğru herkes evlerine dağılmak üzere vedalaşmaya başladı. Maria, kendi evi istikametine gideceği için Hazal’a arabayla bırakmayı teklif etti.
Ancak Hazal hafifçe gülümseyerek başını salladı. "Yok Maria, sen git canım. Ben bu akşam yürümek istiyorum. Hava o kadar güzel ki, biraz sahil boyu yürüyüp ablama uğrayacağım. Yürüyüş kafamı dağıtır, çok iyi gelir."
Maria anlayışla gülmsedi. "Okay, as you wish my sweet friend! Ama geç kalma, dikkat et kendine!" diyerek arabasına bindi ve el sallayarak uzaklaştı.
Hazal, stiletto topuklarının taş yollarda çıkardığı hafif tıkırtılar eşliğinde, Boğaz’ın o ferahlatıcı yelini içine çekerek eski mahallenin ve ablasının evinin bulunduğu istikamete doğru yürümeye başladı. Yürümek gerçekten de zihnindeki tüm yorgunluğu alıp götürüyordu.
Ablasının mahallesine vardığında sokaklar sessiz ve huzurluydu. İki mahalle ötedeki o mütevazı ama sıcak iki katlı evin önüne geldiğinde ışıkların hâlâ yandığını gördü. Kapıyı çaldığı an, içeriden gelen tıkırtılar ve ablasının o neşeli sesini duydu.
Kapı açıldığında Seda, karın bölgesinin o belirgin, kocaman olmuş hamilelik haliyle gülümsüyordu. Üzerinde geniş, rahat ev kıyafetleri vardı; yüzünde ise anneliğin getirdiği o eşsiz, yumuşak bir nur parlıyordu.
"Hazal!" diye sevinçle bağırdı Seda, kardeşini görür görmez kollarını boynuna doladı. "Bu saatte, bu kıyafetlerle... Ay, çok şık olmusun! Enstitü yemeği mi vardı?"
Hazal ablasına sarılırken kokusunu içine çekti. "Evet ablacım, geleneksel yaz yemeği vardı. Bitince eve geçmek yerine sana uğrayım dedim, içimden bir ses gel dedi."
"İyi ki de dedin, koca evde Aykut’la sıkılmıştık zaten, ilaç gibi geldin!"
İçeri girdiklerinde ev mis gibi tarçın ve çay kokuyordu. Enişte Aykut, salonun bir köşesinde evraklar, laptop ve telefonlar arasında adeta boğuşuyordu. Bir yandan işin getirdiği sorumluluklar, diğer yandan ilk kez baba olacak olmanın o tatlı, sevimli telaşı adamın yüzünden okunuyordu.
"Ooo Hazal Hanım! Hoş geldiniz!" dedi Aykut başını ekranından kaldırarak, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle. "Baktın ablanın hali kalmadı, yardıma mı geldin?"
"Yardıma geldim tabii enişte," dedi Hazal gülerek çantasını koltuğa bırakırken. "Ama önce yeğenimi görmem lazım."
Hazal hemen ablasının karnına doğru eğildi. Ellerini nazikçe Seda’nın büyümüş karnının üzerine koydu. Bu evdeki en tatlı gerçeklerden biri buydu: Bebek erkek olacaktı ve adı şimdiden belliydi.
"Eren..." diye fısıldadı Hazal, karnına doğru eğilerek. "Küçük prens... Sesimi duyuyor musun bakayım sen? Teyze geldi, duyuyor musun minik adam?"
Seda ve Aykut bu manzara karşısında içtenlikle gülümsediler. Karnın içinden gelen o minik kıpırtı, sanki Hazal’ın sesine verilmiş bir cevap gibiydi.
"Bak hele, teyzesini duyunca nasıl da tekme atıyor!" dedi Seda gözleri dolarak. "Şimdiden sesine tepki veriyor sıpa."
Aykut laptopunu kapatıp masaya yaklaştı. "Valla Hazal, bu çocuk doğduğunda kesin senin gibi inatçı ve çalışkan bir şey olacak. Baksana, ben burada işlerle boğuşurken o içeriden parti veriyor."
Sohbet koyulaştı. Mutfaktan gelen demli çaylar yudumlandı, ablasının hamilelik süreçleri, Aykut’un babalık heyecanı, enstitüdeki komik olaylar derken saat gecenin ilerleyen vakitlerini buldu. Hazal, ablasının o huzurlu yuvasında, sevgiyle sarıp sarmalanmış bu ailenin içinde kendini son derece güvende hissediyordu.
Gece yarısını geçerken Hazal artık kalkması gerektiğini söyledi. Seda onu kapıya kadar geçirirken sıkıca sarıldı. "Yine gel Hazal, yalnız bırakma bizi."
"Geleceğim ablacım, söz," dedi Hazal gülümseyerek.
Dışarı çıktığında gece serindi ama içi sıcacıktı. Adımlarını kendi evine doğru yönlendirirken gökyüzündeki yıldızlara baktı. Artık geçmişin kâbusları yoktu; gelecekte ise yeğeni Eren’i bekleyen, upuzun, umut dolu bir hayat vardı. Hazal kendi ışığını bulmuştu ve bu ışık, onu ömrünün sonuna kadar taşıyacak kadar güçlüydü.
----
Hazal, ablasının evinden ayrılıp mahallenin loş sokaklarında kendi evine doğru yürürken, gece serin bir sonbahar esintisiyle yüzünü okşuyordu. İçindeki o huzur, adımlarını her zamankinden daha hafif kılıyordu. Gökyüzündeki yıldızlar parlıyor, geleceğe dair inancı adeta içini ısıtıyordu.
Tam o sırada, sokağın köşesinde tanıdık bir motor sesi yankılandı. Poyraz, mesaisini bitirmiş, siyah arabasını kendi evinin önüne park ediyordu. Direksiyonu çevirip farları söndürecekken, arabanın ön camına yansıyan ve far ışığının aydınlattığı zarif bir silüet dikkatini çekti.
Poyraz, başını kaldırıp baktığında gördüğü manzara karşısında bir an için olduğu yerde kaldı.
Sokağın hafif loş ışığında, üzerinde siyah uçuşkan elbisesi, omuzlarına dökülen saçları ve zarif duruşuyla Hazal yürüyordu. Uzun zaman sonra onu bu kadar dingin, bu kadar kendinden emin ve olağanüstü bir zarafetle gören adamın resmen nutku tutuldu. Poyraz, arabanın kontağını kapatıp koltuğunda öylece kaldı; gözlerini Hazal’ın üzerinden bir saniye bile ayıramadı. İçindeki o keskin ve korumacı avukat kimliği, yerini anlık bir hayranlığa bırakmıştı. Hazal’ın o halindeki büyüleyici duruş, Poyraz’ın zihnine kazınırken, adam sadece sessizce ve uzaktan bu anın ne kadar inandırıcı ve güzel olduğunu izlemekle yetindi.