YAZARDAN.....
3 yıl sonra
Geçen zaman hayatın akışını bütünüyle değiştirmişti. En büyük değişim ise mahalledeki o küçük gecekondunun odalarında yankılanan ablasının ayak seslerinin kesilmesiydi. Seda ablası, yıllardır yolunu gözleyen, her zorluğa birlikte göğüs gerdikleri Aykut ile birkaç ay önce sade ama gözyaşlarıyla dolu bir düğünle evlenmişti. Ablasının gelinliğiyle o dar sokaktan çıkıp Aykut’un tuttuğu iki mahalle ötedeki mütevazı eve taşındığı gün, Hazal ilk kez özgürlüğün ve yalnızlığın o ağır kokusunu ciğerlerinde hissetmişti.
Ablası evlenirken Hazal’a çok ısrar etmişti: "Gel bizimle yaşa, üst katı sana verelim, seni o evde yalnız bırakmam" demişti. Ama Hazal kabul etmemişti. Artık başkalarının kanatları altında sığınacak bir küçük kız değildi. Kendi hayatını kurmalı, kendi sabahlarına yalnız uyanmalıydı. Sonunda, kliniğe ve hastaneye çok da uzak olmayan, tarihi bir apartmanın dördüncü katında, yüksek tavanlı, ahşap parkeleri her adımda hafifçe gıcırdayan küçük bir daire tutmuştu.
Kariyerinde de devasa bir sıçrama yaşamıştı. Eski, dar imkânlı özel klinikten ayrılmış; Levent’teki modern, uluslararası standartlara sahip, Araştırma ve Tıbbi Tanı Enstitüsü'ne kıdemli tıbbi tekniker olarak transfer olmuştu. İşin güzel yanı, Maria da Hazal’ın peşinden aynı enstitünün biyokimya departmanına kapıyı kapaklamıştı. Burçin ve Deniz ise uzmanlıklarını tamamlamak üzere farklı hastanelere dağılmışlardı ama bağları hiç kopmamıştı. Haftada bir akşam mutlaka ya Hazal’ın yüksek tavanlı salonunda ya da Moda’daki küçük bir kafede bir araya geliyor, telefon gruplarından her gün yüzlerce mesaj paylaşıyorlardı.
Eski mahalle, Demir Komiser, Soner Abi ve tabii ki Poyraz Abi... Onlar Hazal’ın kökleriydi. Ne kadar prestijli bir merkezde çalışırsa çalışsın, ne kadar şık kıyafetler giyerse giysin, Hazal o köklerden kopmamıştı. Demir Komiser hâlâ arada bir arayıp "Kızım beslenmene dikkat ediyor musun?" diye soruyor, Soner Abi karakola yoluk düştüğünde ona demli çay ikram ediyordu. Poyraz Abi ise... Poyraz Abi hâlâ aynı yıkılmaz kule gibi mahallenin ve adliye koridorlarının ortasında duruyordu. Hazal onunla bazen bir pazar sabahı mahalle fırınının önünde, bazen de bir hukuki evrak bahanesiyle karşılaşıyor; o tok sesinin ve derin bakışlarının getirdiği o tuhaf güven hissini her defasında yeniden yaşıyordu.
Her şey yolundaydı. Hayat rayına oturmuş, yaralar kabuk bağlamıştı.
Ya da Hazal kendisini buna inandırmıştı.
---
Ayın son çarşambasını perşembeye bağlayan gece, İstanbul’un üzerine bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Rüzgâr, Hazal’ın gecekondu evindeki ahşap pencerelerini zorluyor, camlarda derin izler bırakıyordu.
Hazal, salonundaki eski berjerde oturmuş, dizlerinin üzerindeki tıbbi makaleyi okurken uyuya kalmıştı. Saat gecenin üçünü geçiyordu.
Zihninin perdesi yavaşça kapandı ve yerini o karanlık, sisli ve boğucu rüyaya bıraktı.
Rüya, zamanın ve mekânın yok olduğu, gri bir pusla kaplı bir vadide başladı. Hava dondurucu derecede soğuktu. Hazal ayaklarında çamur hissederken, birkaç adım ötesinde duran silüeti fark etti.
Nedim.
Üzerinde simsiyah, yıpranmış bir deri ceket vardı. Omuzları çökmüş, saçları alnına düşmüştü. Hazal onu gördüğü an göğsünde devasa bir yangın hissetti. Yıllardır zihninin en karanlık çekmecesine kilitlediği o adam, tam karşısındaydı.
Ancak Nedim’in yüzünde o eski, tanıdık ifade yoktu. Gözlerinde derin bir öfke, kırgınlık ve sanki Hazal’a hesap soran, sitem dolu bir karanlık vardı. Bir kelime bile etmiyordu ama bakışları resmen nefret saçıyordu.
"Nedim.... " diye mırıldandı Hazal. Sesi sisin içinde yankılandı.
Nedim bir adım geriledi. Yüzündeki o öfkeli ifade yerini derin bir soğukluğa bıraktı ve arkasını dönüp sisin içine doğru hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladı.
"Geleceğim sana! Bekle! Gitme, ne olur gitme!" Hazal can havliyle öne atıldı. Çamurlu zeminde ayakları kayıyor, ciğerleri duman felaketindeki gibi yanıyordu. "Nedim, dinle beni!"
Hazal koştukça Nedim daha da uzaklaştı. Mesafeler açıldı, gölgeler büyüdü. Ve sonunda Nedim, sanki sisin ve karanlığın içinde tamamen yutulmuş gibi gözden kayboldu. Hazal arkasından koştu, seslendi, eliyle boşluğu tutmaya çalıştı ama ortalıkta kimse kalmamıştı. Pes etmişti; ona yetişemeyeceğini, adamın kendisinden bilinçli olarak kaçtığını acı bir şekilde kabullenerek dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini çamura batırdı, nefes nefeseydi.
Tam o sırada, tam arka tarafından, kulaklarının dibinde o çok tanıdık, şefkatli ve illüzyon gibi ses yankılandı:
"Hazal… Kızım..."
Hazal’ın kalbi duracak gibi oldu. Annesi.
Gözyaşları içinde başını hızla arkaya çevirdi. Sisin arasından annesi görünüyordu. Üzerinde o eski, çiçekli basma elbisesi vardı. Elleri açık, gülümsüyordu.
"Anne!" diye çığlık attı Hazal. Nedim’in acısını bir anda unutup ayağa fırladı. "Anne, buradayım! Anne gitme!"
Hazal annesine doğru koştu. Tam kollarına sarılacağı, o beyaz sabun kokusunu içine çekeceği an... Annesinin bedeni bir toz bulutu gibi dağıldı. Hazal’ın elleri boş havayı kavradı. Hiçlik. Yine büyük bir hiçlik.
"Anneee!" diye inletti vadiyi.
Henüz annesinin yok oluşunun dehşetini atlatamadan, çevresindeki sis bir anda çekildi. Kendini çocukluğunun geçtiği o karanlık, kasvetli mahallede, gecekonduların önünde buldu. Yeryüzü kapkaraydı.
Evin tam önünde bir silüet duruyordu.
Babası.
O uzun, heybetli ama uğursuz beden... Babası, elleri cebinde, arkası dönük bir şekilde kara kara, ifadesizce eve bakıyordu. Evin pencerelerinden dışarıya ışık değil, simsiyah bir duman sızıyordu. Babasının varlığı, geçmişin tüm kâbuslarını tek bir noktada topluyordu. Hazal donakaldı. Bacaklarının bağı çözüldü.
Ve tam o anda...
Hazal’ın tam arkasından, sanki birkaç santim ötesinden, kulak zarlarını patlatacak kadar devasa, sağır edici bir KORNA SESİ ve gözleri kör eden bir far ışığı patladı! Bir tırın ya da dev bir kamyonun metalik, dehşet verici sesi!
Hazal kan ter içinde, nefes nefese, göğsünden fırlayan çığlıkla yataktan sıçrayarak uyandı!
---
"Hahh... hahh... hahh..."
Hazal berjerin üzerinde dikleşmiş, elleriyle göğsünü tutuyordu. Kalbi sanayideki bir piston gibi küt küt vuruyor, şakaklarından aşağı soğuk terler süzülüyordu.
Salon zifiri karanlıktı. Dışarıdaki rüzgâr camları dövmeye devam ediyordu. Korna sesi hâlâ kulaklarında çınlıyordu ama sokaktan geçen hiçbir araç yoktu. Rüyanın yarattığı o sentetik dehşet, oda sıcaklığına karışmış ama Hazal’ın ruhundan sökülmemişti.
Eli titreyerek sehpadaki bardağa uzandı. Bir yudum su aldı ama boğazı kuruluktan kenetlenmişti.
Gözlerini kapatıp başını geriye yasladı. Annesi... Babası... Ve Nedim.
Sihirli bir değnek değmişçesine geçen üç yıl, aslında hiçbir şeyi silmemişti. Nedim’in rüyadaki o uzaklaşan silüeti zihnine bir çivi gibi çakılmıştı.
"Neden kaçtın?" diye fısıldadı karanlığa doğru. "Neden benden kaçıyorsun Nedim?"
O an içindeki bir şey patladı. Yıllardır bastırdığı, "O gitti, kendi yolunu çizdi, artık geçmişte kaldı" diyerek üstünü örttüğü o merak, birden devasa bir saplantıya dönüştü. Nedim’in nerede olduğunu, ne yaptığını bilmek zorundaydı.
Ayağa kalktı. Banyoya gidip yüzüne soğuk su çarptı. Aynadaki yansımasına baktı. Gözaltları morarmıştı.
Odaya dönüp dizüstü bilgisayarını açtı. Gecenin dördünde, ekranın soğuk beyaz ışığı yüzüne vururken parmakları klavyede hızla hareket etmeye başladı.
Hazal, zihninde kalan ismi tuşladı: Nedim Şen.
Nefesini tutarak arama tuşuna bastı. Ekran birkaç saniye yenilendi ve karşısına birkaç sonuç çıktı. Profillerin arasında gezinirken, bir tanesinde durdu. Profil fotoğrafında gayet şık, günlük kıyafetleriyle çekilmiş net bir karesi vardı. Hakkında kısmına bakıldığında ise şu kısa ibare yer alıyordu:
“Endüstri Mühendisi- İstanbul Teknik Üniveristesi Mezunu"
Hazal ekranı inceledi. Birkaç saniye boyunca ekrana bakarak öylece kaldı. İçinde büyük bir şaşkınlık ve hafif bir gülümseme dalgası yayıldı.
Derin bir iç çekerek ekrana baktı. "Endüstri mühendisi olmuş..." diye mırıldandı.
İçindeki o ilk anın şaşkınlığı geçtikten sonra, yüzünde normal, doğal bir ifadeyle profili incelemeye devam etti. Adam gerçekten de okulunu bitirmiş, düzgün bir kariyer kurmuş gibi görünüyordu. Fotoğraflarına baktı; iş arkadaşlarıyla çekilmişçesine neşeli olmasa da sakin görünen kareler vardı.
Ancak bir süre sonra kafasında soru işaretleri belirmeye başladı. Tamam, Üniversite mezunu bir endüstri mühendisiydi ama... Acaba şu an nerede yaşıyordu? Hangi şehirdeydi? Evli miydi, barklı mıydı? Hayatında biri var mıydı? Sosyal medyadaki bu yüzeysel bilgiler onun merakını gidermeye yetmemişti; aksine, yıllar sonra adını gördüğü bu adamın bugün tam olarak nerede durduğunu, hayatının nasıl şekillendiğini öğrenmek için içindeki o merak duygusu giderek büyümüştü. Bu sıradan profil, Hazal’ın aklındaki tüm soruları yanıtlamaktan çok uzaktı.
---
Ertesi sabah enstitüye gittiğinde Hazal’ın gözlerindeki yorgunluk dışarıdan farksız değildi.
Laboratuvarın steril, beyaz ışığı altında santrifüj cihazının başında dururken zihni hâlâ o sosyal medyadaki profil sayfasındaydı.
"Hey! Hazal!"
Maria, elinde iki kupa filtre kahveyle laboratuvara daldı. Üzerindeki beyaz önlüğü her zamanki gibi tam iliklenmemiş, yakasına renkli bir rozet takmıştı.
"Good morning my friend! Look at you... Sen yine bütün night uyumamak? Yüzün renk... Nasıl demek, çok pale! Solgun!"
Hazal zoraki bir tebessümle kupayı kabul etti. "Günaydın Maria. Biraz uykusuzum sadece. Kötü bir rüya gördüm."
Maria kahvesinden bir yudum alıp tezgâha yaslandı. "Rüya mı? Yine mi o duman felaketi? Hazal, sen üç yıl oldu oradan çıkalı, okay? Sen artık Levent’in en süper teknikerisin!"
"Duman değildi Maria," dedi Hazal, gözlerini elindeki kupaya dikerek. "Başka bir şeydi. Eski... Çok eski bir hesap."
Maria gözlerini kıstı. Hazal’ın ruh halindeki bu dalgalanmayı seziyordu. "Nedim?" diye fısıldadı birden.
Hazal irkildi. Maria’ya Nedim’den geçmişte birkaç kez bahsetmişti.
"Onu bulmaya çalıştım," dedi Hazal sessizce. "Sosyal medyada bir profiline denk geldim. Endüstri mühendisi olmuş. İTÜ mezunu... Gördüğümde şaşırdım açıkçası. Ama... Sadece mesleğini görmek yetmedi. Şimdi merak ediyorum; acaba nerede yaşıyor, evlendi mi, yoksa hâlâ aynı yerde mi? Hayatının geri kalanında neler olduğunu bilmek istiyorum."
Maria omuzlarını silkti. "So... Ne yapacaksın? Adamı bulup kahveye mi davet edeceksin?"
"Bilmiyorum Maria," dedi Hazal düşünceli bir sesle. "Sadece... Parçaları tamamlamak istiyorum."
---
Hazal’ın aklındaki bu soruları yanıtlayabilecek en doğru yerler, mahallenin ve geçmişin sokaklarıydı. Cuma günü akşamüstü, mesai bitimine yakın Hazal Levent’ten çıkıp Fatih’teki eski karakolun yolunu tuttu. Karakolun o tanıdık, çay ve rutubet kokan koridorlarından geçerken polis memurları Hazal’a selam verdi. Herkes onu tanıyordu; o, karakolun "Hazal Kızı"ydı.
Demir Komiser odasında, önündeki dosya yığınlarının arasında oturmuş, sigarasından derin bir nefes çekiyordu. Kapı tıklandığında başını kaldırdı. Hazal’ı görünce yüzündeki o yorgun, sert ifade bir anda yerini babacan bir tebessüme bıraktı.
"Ooo! Tıbbi Tekniker Hanımefendi!" Demir masanın arkasından kalkıp Hazal’ın doğru yürüdü, kocaman sarıldı. "Hangi rüzgâr attı seni buraya? Uğrar mıydın sen bu garip karakola?"
"Aşk olsun Demir Abi," dedi Hazal gülerek. "Seni ve Soner Abi’yi görmeye geldim. Fırsat buldukça geliyorum işte."
"Geç otur şöyle," dedi Demir, köşedeki deri koltuğu göstererek. Dışarıya seslendi: "Soner! Bize iki demli çay getir, Hazal geldi!"
Birkaç dakika sonra Soner Abi elinde tepsiyle içeri girdi. Kucaklaşmalar, hal hatır sormalar, ablası Seda’nın evliliği ve Aykut’un dükkânı üzerine yapılan sıcak sohbetler ortamı ısıttı. Ama Hazal’ın içindeki o merak duygusu bir türlü dinmiyordu.
Soner dışarı çıktıktan sonra Demir Komiser çayından bir yudum aldı, gözlerini Hazal’a dikti. Polis tecrübesi affetmezdi.
"Sadede gel bakalım Hazal kızım," dedi Demir, sesini biraz düşürerek. "Senin yüzünde bir dert var. Sadece çayımı içmeye gelmediğini anlayacak kadar tanıdım seni. Bir şey mi oldu? Mahallede bir sıkıntı mı var?"
"Hayır hayır!" dedi Hazal hızla. "Mahalleyle ilgili hiçbir şey yok Demir Abi. Çok şükür oralar sakin."
"Eee? Ne bu halin o zaman?"
Hazal ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. "Demir Abi... Sana bir şey danışacağım ama aramızda kalacak. Çok şahsi bir şey."
Demir sandalyesinde öne doğru eğildi. "Dinliyorum."
"Nedim Şen. Geçenlerde sosyal medyada bir profiline denk geldim. İTÜ endüstri mühendisi bitirmiş, düzgün bir hayatı var gibi duruyor. Ama... Açıkçası merak ediyorum. Acaba şimdi nerede yaşıyor? Evli mi, barklı mı, yoksa hâlâ buralarda mı? Sadece nerede olduğunu, hayatının yolunda gidip gitmediğini bilmek istiyorum. Başka bir niyetim yok."
Demir Komiser’in yüzü ciddileşti. "Hazal," dedi otoriter bir sesle. "Sen benden sistemden adam sorgulamamı mı istiyorsun?"
"Abi ben..."
"Kızım sen biliyor musun GBT’ye keyfi isim girmenin cezasını? Suç bu!"
"Biliyorum abi, çok özür dilerim," dedi Hazal mahcup bir şekilde ayağa kalkarak. "Yanlış yaptım. Unut lütfen söylediğimi. Ben sadece... Çok merak ettim. Kusura bakma."
Hazal kapıya doğru yöneldiğinde Demir Komiser derin bir iç çekti.
"Dur orada!" dedi arkasından.
Hazal durdu, geri döndü.
Demir ayağa kalktı, camın kenarına gidip dışarıya baktı. "Bana bak Hazal... Seni öz kardeşimden ayırmam. O... Nedim Şen... Doğru mu bu isim?"
"Evet abi. Sosyal medyada öyle yazıyordu. Sen tanıyor musun? "
"Soru sorma!" dedi Demir sertçe. "Resmi sorgu yapmam. Ama Emniyet’te Bilgi İşlem’de devrem var. 'Gayriresmi, tanıdık biri merak etmiş' der, üstü kapalı sordururum. Ama bana söz vereceksin; çıkan sonuç ne olursa olsun, kendi hayatına bakacaksın!"
"Söz veriyorum abi! Yemin ederim sadece nerede yaşadığını ve evli barklı olup olmadığını öğrenmek istiyorum!"
Hazal hemen masaya yanaştı. Demir kâğıda not aldı.
"Ben sana haber ederim. Şimdi git evine, dinlen."
---
Demir Komiser’den gelen bu umut kırıntısı Hazal’a bir nebze olsun rahatlatmıştı.
Cumartesi günü, havanın kapalı olduğu bir öğleden sonra Hazal, eski mahallesine, ablası Seda’yı ziyarete gitti. Ablasının Aykut’la kaldığı ev son derece sıcak, huzurlu bir yuvaydı. Mutfakta pişen kekin kokusu, ablasının o tanıdık neşesi Hazal’a iyi gelmişti.
"Kızım senin bu halin ne?" dedi Seda, Hazal’ın önüne bir dilim tarçınlı kek koyarken. "Yine zayıflamışsın sen! O yalnız yaşadığın evde yemek yemiyor musun doğru düzgün?"
"Yiyorum abla, işler çok yoğun bu aralar enstitüde," dedi Hazal tebessüm ederek.
"Bırak şimdi işi gücü," dedi Seda, karşısına oturup Hazal’ın ellerini tutarak. "Senin gözlerinde bir gariplik var. Bana bak... Yine o eski günleri mi düşünüyorsun?"
Hazal keki çatallarken duraksadı. Ablasına rüyayı anlatıp onu endişelendirmek istemiyordu. Ablası hamileydi; ona stres yükleyemezdi.
"Yok ablam," dedi yalan söyleyerek. "Sadece biraz uykusuzum. Yeğenim nasıl bakayım?"
Seda elini karnına götürüp gülümsedi. "İyi çok şükür... Aykut üzerine titriyor zaten."
Ablasının bu mutlu halini görmek Hazal’ın içindeki o yükü hafifletti. En azından ablası kurtulmuştu.
Akşamüstü ablasının yanından ayrılan Hazal, mahallenin dik yokuşundan aşağı doğru yürümeye başladı. Soğuk rüzgâr yüzünü donduruyordu. Şalını boynuna daha sıkı doladı.
Tam Mahalle Çarşısı’nın çıkışındaki tarihi çeşmenin yanından geçerken, karşıdan gelen o heybetli silüeti gördü.
Poyraz Abi.
Üzerinde uzun, siyah bir palto, boynunda gri kaşmir bir atkı vardı. Elinde bir dosya çantasıyla adliyeden dönüyor gibiydi. Adımları her zamanki gibi yere son derece sağlam ve ağır basıyordu.
Hazal’ı gördüğü an durdu. O koyu kahverengi, derin gözlerinde anında bir sıcaklık belirdi.
"Hazal," dedi sesi o her zamanki gibi tok ve pürüzsüzdü.
"Poyraz Abi," dedi Hazal, adımlarını yavaşlatarak. "İyi akşamlar."
Poyraz, Hazal’ın yanına kadar geldi. Soğuk havada nefesi buharlaşıyordu.
"Seda’dan dönüyorsun sanırım?" diye sordu Poyraz, gözlerini Hazal’ın yüzünde gezdirerek.
"Evet, ablamı ziyaret ettim. Sen de adliyeden mi?"
"Evet, ağır cezada uzun bir duruşma vardı, yeni bitti." Poyraz duraksadı. Bakışları derinleşti. Hazal’ın üzerindeki o ince montu ve yüzündeki o yorgun ifadeyi süzdü. "Hava çok soğuk. Yürüyerek mi gidiyorsun durağa?"
"Evet, biraz yürümek istedim."
"Gel," dedi Poyraz, yan taraftaki tarihi kahvehanenin bahçesini göstererek. "Şurada iki dakika oturalım. Sana bir sıcak ıhlamur ısmarlayayım."
Hazal itiraz edemedi. Kahvehanenin ahşap, korunaklı bahçesine oturdular. Yaşlı kahveci hemen iki sıcak ıhlamur getirdi.
Poyraz paltonun önünü açtı, ıhlamurundan bir yudum aldı. Gözlerini Hazal’dan bir an olsun ayırmıyordu. O keskin avukat zekası, Hazal’ın duruşundaki frekans değişikliğini anında yakalamıştı.
"Nasılsın Hazal?" diye sordu.
Hazal bardağı iki eliyle kavradı. "İyiyim Poyraz Abi. İş güç işte... Biliyorsun Levent’teki enstitüdeyim artık."
"İşini biliyorum," dedi Poyraz sakince. "Ben senin ruh halini soruyorum. Yüzünde yine o arayış var. Bir şey mi oldu?"
Hazal yutkundu. "Poyraz Abi... İnsan... Geçmişte tanıdığı, sonra izini kaybettiği birinin yıllar sonra ne yaptığını, nerede yaşadığını merak eder mi? Mesela sosyal medyada karşısına mühendis olarak çıkan biri... Acaba evli mi, nerede yaşıyor, hayatı nasıl gidiyor diye bilmek istemek normal mi?"
Poyraz gözlerini hafifçe kıstı. Bardağını masaya bıraktı. Kimden bahsedildiğini anında anlamıştı; konunun Nedim etrafında döndüğünü biliyordu.
"Yine o adam değil mi? ," dedi Poyraz, düz ve tok bir sesle. "Nedim Şen."
Hazal şaşıradı. "Sen... Sen adını bile biliyorsun."
"Benim işim hafızadır Hazal," dedi Poyraz, öne doğru eğilerek. "O zaman bana gelip söylemiştin hani ya kızım? Ve sen hayatının dengesini altüst eden, sonra ortadan kaybolan o adamın izini sürmeye şuan devam etmeye mi karar verdin?" diye sordu Poyraz abisi.
Hazal ilk once basini eğdi utanç ve çaresizliktendi bu sessizliği ayrıca Poyraz abisi de anlamıyordu bu aniden arayışını. Dogal olarak boyle bir tepki veriyordu.
Sessizlik biraz daha devam edince Poyraz kafenin o sicak havasında tekrar konusmaya başladı.
"Sosyal medyada mühendis olduğunu mu gördün?"
Hazal başıyla onayladı. "Evet. Üniversite mezunu endüstri mühendisi yazıyor profilinde. Görünce şaşırdım. Ama sadece mesleğini görmek yetmiyor işte... Şimdi nerede yaşıyor, hayatında biri var mı, bunları merak ediyorum."
Poyraz derin bir nefes aldı. Bakışlarındaki o sertlik yerini derin bir koruma içgüdüsüne bıraktı.
"Hazal," dedi Poyraz, sesi yumuşayarak. "Merak ediyorsan... Adli ve resmi olmayan bazı kanallardan nerede yaşadığına, en azından genel durumuna baktırabilirim. Tabii buna gerçekten değeceğine inanıyorsan."
Hazal şaşkınlıkla bakakaldı. "Poyraz Abi... Sen... Benim için bunu yapar mısın?"
Poyraz hafifçe gülümsedi. "Ben senin için çok şey yaparım Hazal. Yeter ki sen o kafandaki sorularla tek başına boğuşma. Bilgileri bana ver, küçük bir araştırma yapalım."
---
Aradan üç gün geçti.
Hazal hem Demir Komiser abisin’den hem de Poyraz Abi’den gelecek haberi bekliyordu. Enstitüdeki laboratuvarda çalışırken bile aklı telefonundaydı.
Salı günü öğleden sonra, Hazal’ın telefonu çaldı.
Ekranda yazan isim: Demir Abim.
Hazal’ın kalbi hızla atmaya başladı. Nöbetçi dinlenme odasına koştu, kapıyı kapatıp telefonu açtı.
"Demir Abi?"
"Hazal..." Demir’in sesi telefonda biraz cızırtılı geliyordu. "Müsait misin?"
"Müsaitim abi, yalnızım. Ne oldu? Bir şey buldun mu?"
Demir derin bir nefes aldı. "Sana söylediğim gibi, devrem vasıtasıyla gayriresmi bir kontrol yaptırdım. Sosyal medyadaki o profili de incelettik. Bak kızım... Söylentilere girmem. Bana verilen net bilgiyi söylüyorum."
Hazal nefesini tuttu. "Dinliyorum abi."
"Bu bahsettiğin şahıs... Nedim Şen. Nüfus kayıtlarında temiz görünüyor. Aranması yok. Hakkında açılmış doğrudan bir adli dosya falan yok."
Hazal rahat bir nefes aldı. "Yani...?"
"Üniveriste mezuniyeti doğru; adam gerçekten zamanında iyi bir mühendislik eğitimi almış. Şu an nerede yaşadığına gelince... İstanbul içinde farklı projeler yürütüyor, bazen şehir dışına çıkıyor ama genel olarak burada. Evlilik konusuna gelince; sistemde bekar görünüyor, yani resmi nikahlı biri değil."
Hazal’ın gözleri hafifçe büyüdü. "Bekar mı..."
"Evet," dedi Demir Komiser. "Kısacası, kendi halinde işinde gücünde görünen bir adam. Sana tavsiyem kızım, öğrendin işte; adam hayatta, mesleğini yapıyor, bekar ya da en azından resmi olarak tek başına. Artık bu defteri kapat ve önüne bak."
"Çok teşekkür ederim Demir Abi. Çok sağ ol. Sana minnettarım."
Telefon kapandığında Hazal sırtını duvara yasladı. Nedim hayattaydı. Sosyal medyadaki o mühendislik kimliği yalan değilmiş; adam gerçekten o eğitimi almış ve mesleğini yapıyor, ayrıca bekar görünüyordu.
---
Aynı günün akşamı, Hazal evinde otururken telefonuna bir mesaj geldi.
Gönderen: Poyraz Abi.
*“Hazal, sorduğun şahısla ilgili yaptığımız gayriresmi araştırmalar neticesini verdi. Nedim Şen’in endüstri mühendisliği geçmişi resmi olarak doğru. İstanbul merkezli çalışıyor, çeşitli projelere danışmanlık yapıyor. Resmi kayıtlarda evli değil, hayatını kendi başına sürdüren biri. Hukuken temiz ve mesleğini yapıyor. Artık bu merakı bitirip kendi hayatına odaklanman en doğrusu olacaktır.”*
Hazal mesajı defalarca okudu.
Poyraz Abi de, Demir Abisi de aynı kapıya çıkmıştı.
Nedim hayattaydı. Bir mühendisti, İstanbul’daydı ve evli değildi. Hazal’ın rüyasındaki o uzaklaşan silüet sadece geçmişin bir yansımasıydı.
Hazal ayağa kalktı. Yüksek tavanlı salonunun penceresine yanaştı. Dışarıda İstanbul’un ışıkları, boğazın karanlık sularına vuruyordu.
Rüyadaki o sağır edici korna sesi tamamen kesilmişti. Şehir sessizdi.
Hazal derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan soğuk hava artık yakmıyordu. Yürümeyi öğrendiği bu yolda, ilk kez arkasına bakmadan geleceğe doğru gülümsedi.
Yaşamanın, direnmenin ve kendi ışığını yaratmanın güzelliği paha biçilemezdi.
Bölüm 14
14. BÖLÜM: GEÇMİŞE BIR ADIM
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.