Kimlik son hız büyüyooor. Yetişemiyorum a dostlar!!!
Yeni okurlar görmek çok keyifli. Aramıza hoşgeldiniz hepinizin gözlerinden öperek başlıyorum bölüme.... HAYDİN GİDELİM.
3. GÖZ
Arabanın içine hakim olan sessizliğin aksine şehrin gürültüsü, akan trafikten duyulan korna sesleri, uzun boylu bir simitçinin öğleden önce son simitleri satmak için bağırışı ve az ileride parkta çığlık çığlığa oynayan çocukların seslerini işitirken, Evran'ın gömleğine yaslı burnundan çektiği havada onun kokusu doluyordu ciğerlerine. Henüz sigara içmemiş olmalıydı çünkü sadece parfümünün o odunsu kokusu burnuna geliyor, taze bir sabah rüzgarı gibi genzini yakıyordu. Evran'ın kalbinin vuruşlarını hissetmek, ona kendi varlığını bile unutturuyordu.
Evran, başı, sakinleştiğini nefes alışverişlerinden anladığı kızın boyun boşluğuna gömülü haldeyken, duyduğu o derin nefes alışla birlikte duraksadı. Kendi içindeki o karanlık intikam yeminleri, Lavin'in savunmasızlığıyla çarpışıp yerini tarif edilemez bir çekime bırakıyordu. Yavaşça geri çekildi ama ellerini kızın saçlarından, o ipeksi yumuşaklıktan ayırmadı. Parmaklarını bükerek bir kısmını avuçladığı saçların kum tanesi gibi sıyrılmasının hissiyle elini kızın ensesine yerleştirdi yeniden.
Lavin, başını kaldırıp buğulu kahve çekirdeği gözleriyle ona baktığında, arabanın içindeki hava bir anda ısınmış, dışarıdaki sesler bile tamamen silinmişti. Önceden olduğu gibi... Onunla bir anlık çekimin sonucunda sırf aralarındaki bu gerilimin kaynağını anlamak için öpüştükleri andan beri işler daha da sarpa sarmıştı.
Onu arzuluyordu. Hem de çok. Attığı kaçamak bakışlar, sessizliği, hiçbir şeyi sahiplenemeyişi ama bir o kadar vazgeçmeyip tuhaf bir inatla ısrarlı oluşu... Evran içinde korumacı yanı olduğunu onunla keşfetmişti mesela. Kızın güzel yüzüne eğildiğinde aralarındaki mesafe sadece birkaç santimetreydi. Bakışları, kızın titreyen pembe dudaklarına kaydı; onları kendi dudaklarıyla kapatmak, gözyaşlarıyla yıkanan acıyı oradan söküp almak istedi. Ama yapmadı.
Bu seferki yakınlık, fiziksel bir arzudan öte, ruhsal bir iyileştirme çabası gibiydi. Gözlerini kapatıp burnunu, Lavin'in küçük ve kızarık burnuna yavaşça sürttü. Bu hareketi "ben buradayım" demenin en sessiz, en şefkatli yoluydu. Teninin tenine değdiği her an, Lavin'in içindeki o kimsesizlik hissinin bir parçası daha kopup gidiyordu. Evran, burnunun ucuyla yanağındaki elmacık kemiğine doğru küçük, hayali daireler çizerken kız istemsizce kıkırdadı ve gözlerini araladı. Güneş ışığının vurduğu açık kahve gözlerini gölgeleyen kirpikleri öyle kusursuz görünüyordu ki, gülümsemesi yavaşça soldu.
-Çok güzelsin." Diyiverdi birden. Ağzından kaçan itirafla oturduğu yerde dikelirken, Evran başta kaşlarını çatmış sonra alaycı bir tavırla kıvırmıştı dudaklarını. "Yani gözlerin. Gözlerin çok güzel." kızın tenine değecek kadar yakındı ama o sınırı asla geçmedi.
-Sadece gözlerim mi?" sesi alaycı olmasının yanında oyunbaz ve bir fısıltıdan çok daha fazlasıydı; Lavin'in tüm savunma mekanizmalarını tek hamlede devre dışı bırakan, kadife gibi ama tehlikeli bir tınıydı bu. Lavin, yaptığı itirafın utancıyla başını çevirmeye yeltense de, Evran'ın ensesindeki parmakları buna izin vermedi. Aksine, onu kendine daha çok çekti.
Aralarındaki o gergin, neredeyse elle tutulur elektrik alanı bir anda patlama noktasına geldi. Evran, gözlerini Lavin'in titreyen pembe dudaklarından ayırmadan hafifçe eğildi. Öpmedi. Bunun yerine, alt dudağını dişlerinin arasına alıp hafifçe, sanki oraya kendine ait bir iz bırakıyormuş gibi ısırdı.
Lavin'in boğazından firar eden o kısık ses, arabanın içindeki havayı tamamen tüketti. Bu bir can yakma eylemi değil, bir hatırlatma biçimiydi. Aralarındaki tutkuyu hatırlatma şekli... Tam o sırada, dışarıdaki gürültülü gerçeklik kapalı camın ardında belirdi.
Tık... Tık... Tık...
Lavin irkilerek geri çekilmeye çalışırken, camın hemen ardında elinde bir demet taze papatya tutan küçük bir çocuk belirdi. Çocuk, içerideki bu boğucu ve yoğun atmosferden habersiz, büyük bir neşeyle camı tıklatıyordu. Evran, gözlerini Lavin'in darmadağın olmuş bakışlarından ayırmadan derin bir nefes aldı. Geri çekilirken yüzünde o bildik, her şeyi kontrol eden maskesi yeniden belirdi ama gözlerindeki o koyu kehribar parıltı hala oradaydı. Camı sadece birkaç santim indirdi.
Her zaman görmezden geldiği çocuklardan biri, "Ağabeyiiim, ablama bir çiçek almaz mısın? Gününüz aydın olsun," diye cıvıldarken, Evran uzanarak torpido gözünden çıkardığı bir deste parayı çocuğun eline tutuşturdu. Şaşkınlıkla kirpiklerini kırpıştıran ufaklık elindeki demeti Lavin'in kucağına atıp hızla uzaklaşırken, sanki Evran'ın fikrini değiştireceğinden korkmuştu, camı kapatıp,
-Hadi gidelim artık." dedi Evran, sesi yeniden o otoriter ve sarsılmaz haline bürünmüştü ama direksiyonu tutan ellerinin parmak boğumları hala beyazdı. Kızın kucağındaki demeti iki eliyle avuçlayıp papatyaları koklamasına baktı göz ucuyla. "Bir şeyler atıştırmak ister misin?" Arabayı şeride geçirerek yola koyulduğunda, şehrin gri binaları ve adliye koridorlarının o rutubet kokan anıları dikiz aynasında hızla küçülmeye başladı. Lavin, hala dudağındaki o sızlayan sıcaklıkla birlikte elindeki çiçekleri izliyordu.
-Olabilir. Ama ben ödeyeceğim." sesi nihayet bilindik haline dönmüştü. Üzerindeki hüzünden bir nebze kurtulmuştu. Evran'ın sessiz kalmasından cevabının olumsuz olduğunu anlarken çiçekleri kaldırdı. "Çok güzeller teşekkür ederim."
-Değiller. Böyle bir çiçeği kim sever ki?" Yer yer solmuş papatyalarla dolu buketin saplarını çevreleyen ambalajı da oldukça uyduruk gri bir paketten yapılmaydı. Lavin ona aldırmadan işaret parmağıyla ezilmiş papatyalardan birinin yaprağını usul usul okşadı.
-Çiçeği kim sevmez ki?"
Adamın yoldan ayırmadığı gözleriyle hafifçe gülümsemesine neden olmuştu. Bu, her zamanki narsist kibriyle karışık ama içinde ilk kez gerçek bir koruma içgüdüsü barındıran bir gülüştü. Lavin'in bu umutlu hali ve iyimserliği ona tuhaf geliyordu. Her haline şükreden ve daha kötüsü olmadığı için sevinen o insanlardan birisi olması can sıkıcıydı. Ancak en ucube şeyde bile bir güzellik bulması da neyin nesiydi?
-Aa Evran!" Aniden aklına gelen yerle ona çevirdi gövdesini. "Bir gözlemeci var oraya gitsek olur mu? Ortaköy sırtlarında bir yerde, Eva bahsetmişti, manzarası da çok güzelmiş." Gözlemeci dediği anda kaşları çatılmasından cevabının olumsuz olacağını düşünürken, Evran direksiyonu çevirerek onayladı.
-Olur bana uyar." gaza bastığında, sahil yolundan sapıp İstanbul'un o dik ve dar yokuşlarına tırmanmaya başlamıştı. Telefonuna Peyda'dan gelen mesajları yanıtlarken -ki kız Evran'ın yanında olduğunu öğrenince daha hızlı cevaplar vermiş adamın göz ucuyla oraya bakmasına neden olmuştu- iş saatleri içinde olmanın verdiği sakinlikle gittikleri yer, lüks restoranların aksine, devasa çınar ağaçlarının altına gizlenmiş, denizi yukarıdan gören oldukça salaş ama ufacık olmasına rağmen ruhu olan sevimli bir mekândı. Kapının hemen önündeki ufak masalarla dolu bahçenin biraz ilerisine arabayı park ettiğinde Lavin kucağındaki çantasını koluna geçirene ve çiçekleri aradaki bölmeye şimdilik bırakana kadar kıza kapıyı açmıştı bile.
Yan yana yürüdükleri yolda Evran'ın bir kez daha sokakla tezatlığı gülümsetti Lavin'i. Böyle yerlerde, tıpkı en son fırın sokağında olduğu gibi uzaylı etkisi yaratıyordu adam. Üzerindeki takım elbise, kol düğmeleri hatta koyu kestane biçimli saçının o kendine has parlaklığı bile yaşadıkları hayatın farklılığını ortaya koyuyordu. Lavin'in internetten aldığı ve gün sonunda bileklerini acıtan topuklularının yanında onun ayakkabıları aynı kaldırımda yan yana yürürken, başını eğen kıza göz ucuyla baktı Evran.
O anda aralarındaki bu ufak farkların büyük yaşamlarında kaybolan küçük detaylarına takılan kızın aksine onun kafasında çok daha farklı şeyler geçiyordu. Lavin'in ne düşündüğünü bilmeyi çok isterdi. Ama bilseydi ya alay eder ya da doğuştan sahip olduğu bu varlıklı ailenin o kadar da önemli olmadığını söylerdi büyük ihtimalle.
Üzerine pötikareli örtüler serilmiş ahşap masalar ve havada asılı duran taze hamur kokusu Lavin'i bir anlığına çocukluğundaki o güvenli günlere götürdü. Annesi de hamur işlerine bayılır evlerinde mutlaka her hafta sonu pasta börek pişirilirdi. Küçüklüğünden beri yemediği otlu gözlemeyi şimdi de yiyemeyecekti. Onun sadece annesinin ellerinden yediği bir yiyecek olarak kalmasını sağlamaya çalışıyordu aklınca.
En uçtaki, maviliği oldukça kucaklayan bir gerdanlık gibi konumlanmış masalardan birine yerleştiler garsonun yönlendirmesiyle. Yaşlıca tonton ve göbekli bir amca yanlarına yaklaştı. Üzerindeki gömlek de aynı masa örtüsü gibi kareli ve soluktu.
-Hoş geldiniz gençler." dedi babacan bir sevecenlikle. "Sizi buralarda görmek ne güzel. Ben iki taze çayınızı hemen gönderiyorum, yalnız az biraz bekleteceğim sizi, hanım hamuru şimdi açıyor ama çok sürmez siz bol bol düşünün." Evran başıyla onayladığında elindeki ufak iki menüyü masaya bırakıp hızla başka masaya koşarken haykırdı. "RASİM ŞURAYA İKİ ÇAY." Lavin gelen çay için teşekkür ederken, Evran onu, o ise hayranlıkla etrafını izliyordu. Ortaköy'ün o kalabalığından eser yoktu burada; sadece kuş sesleri ve uzaktan gelen vapur düdükleri vardı.
-Çok güzel değil mi?" Dedi aniden döndüğü sırada adamın çoktan kendisine bakıyor olduğunu fark edip gözlerini menüye çevirmişti yeniden. "Gerçi sen çay sevmiyorsun ama.. Gözlemeler buna değer eminim." masaya dumanı tüten iki ince belli bardak bırakılmıştı bile, ortalarındaki şekerlikten paket şekerleri açıp bardağına atarken Evran kaşığını çıkarmış çay tabağına yaslamıştı, sıcak bardağı yavaşça dudaklarına götürdü.
-Fena değil." Lavin gülerek çayını karıştırdığında bardağını kızınkine tokuşturup masaya doğru eğildi hızla. "N'oldu komik bir şey mi söyledim?"
-Yok sadece... Ne bileyim. Burası pek senlik değil ya sanki." Yanlış bir şey söylememek için dikkat ettiği sesine öyle yansıyordu ki kaşlarını çattı Evran.
-Evalar geliyor dedin. Onlara göreyse neden bana göre olmasın ki?" Lavin, menüden ayırdığı gözlerini ona çevirmek zorunda kaldı. Açık kahveler yine kısılmış bakıyordu işte, yüzündeki ifadeden söylediğine alındığını düşünerek açıklama ihtiyacı hissetti.
-Yani onlar biraz daha şeyler... Samimi ve önyargısız. Senin bu tarz yerleri sevebileceğini tahmin edemezdim hiç... Sahiden gelir misin böyle yerlere?" Gelmezdi. Evran soruyu görmezden geldi.
-Sen de önyargılı oluyorsun bu durumda." Lavin başını sallayınca ekledi. "Bir şeyi sevip sevmeyeceğini görmeden bilemezsin."
-Haklısın. Belki de ben de önyargılıyım." Kendi hakkındaki fikri bu kadar çabuk kabullenmesi kaşlarını daha çok çatarken omuz silkip menüdeki gözlemeleri gösterdi kız. "Patlıcanlı ve patatesli söyleyelim mi? İkisi de güzel olur genelde."
-Olur sen seçebilirsin." Onlara çay gönderme talimatı veren adam sanki karar verdiklerini hissetmiş gibi hızla yanlarına geldiklerinde siparişini vermiş aynı dakika içinde garsonun "gözlemeler hazırlanıyor" deyip uzaklaşmasıyla Lavin heyecanla Evran'a döndü.
-Bir patlıcanlı, bir de patatesli söyledim ama... Paylaşırız değil mi? Patlıcanı közde yapıyorlarmış, Eva'nın yalancısıyım." Evran, bardağı tabağında hafifçe döndürürken yüzünde o bildik, alaycı ifade belirdi. Patlıcanın közde yapılması bir anlam ifade etmiyordu onun için.
-Olur." dedi sadece. Ama garsonlar uzaklaşınca ekledi. "Ama ben yemeyeceğim."
Lavin'in eli havada kaldı. Kaşlarını çatarak ona baktı.
-Nasıl yani? Yemeyecek misin? E o zaman niye geldik buraya? Sen aç kalacaksın, ben tek başıma mı yiyeceğim koca gözlemeleri?" Adam çayını yudumlayınca ofladı. "Aşk olsun. Neden en başta 'olur' dedin ki o zaman?"
Evran, Lavin'in bu her şeyi mantık çerçevesine oturtmaya çalışan ama içten içe onun için endişelenen tavrını izledi. Bakışları, kızın hala biraz kızarık olan burnunda ve dudağındaki o hafif izde gezindi. Sesindeki o narsist tınıyı hiç bozmadan, sanki çok normal bir şey söylüyormuş gibi konuştu.
-Senin için geldik, Lavin." söylediğiyle birlikte kızın çay bardağını tutan parmakları sıkılaştı camın etrafında. Kendisi her zaman "fark etmez" insanıydı ve genelde uyum sağlayan tarafta olurdu. Bir öneri sunduğunda "ben ondan yemem" diyen olursa önerisini değiştirirdi. Şimdi ise karşısında senin için geldik diyen bir adam vardı. Evran gibi bir narsistin, kendi konforundan –hele ki yemek gibi temel bir şeyden– ödün vermesi, Lavin'i tuhaf hissettirmişti. İlk defa uyum sağlayan karşı taraftı ve onun istekleri öncelikti.
-Ama... Bu olmadı şimdi, dedi mahcup kısık bir sesle. "Sen de acıkmışsındır."
-Önemli değil bu saatlerde pek yemem, dedi Evran, bakışlarını tekrar denize çevirirken. "Hem bu közlenmiş patlıcan seni kendine getirecekse, sadece senin yemen daha iyi." Alaylı sesi sadece nezaketini önemsizleştirmek içindi. Alınmak yerine gülerek ellerine baktı Lavin.
-Hamur işi çok yemiyorsun sanırım. Börek de yememiştin şimdi de gözleme..." çayından yudumlarken adam alt dudağını büktü düşünür gibi.
-Eh. Gözleme denemedim önce." Bu zenginler ne yiyordu acaba? Gözleme yemeyen mi kalmıştı? Lavin şaşkınlıkla düşünmeden konuştu.
-Ne? Hiç mi?" Kafasını sağa sola sallayan adama güldü istemsizce. "Siz sadece glutensiz muffin falan mı yiyorsunuz, insan nasıl gözleme yemez?" Evran'ın yüzündeki alaylı ifadenin silindiğini fark etmedi.
-Yaban mersinli muffin severim doğru. Çocukken çok sık yerdim." Lavin bir an onun çocukken nasıl göründüğünü merak etti. Aslında Birce Hanım'ın sosyal medya hesabını Peyda bulmuştu. Acaba... Orayı kurcalarsa bulabilir miydi? Sanki Evran zihnini okumuş gibi kızardı.
-Doğru tutturdum desene. Birce Hanım da senin için yapmıştır eminim." Diye aniden ağzından çıkınca yüzü daha da kızardı. "Yani tahminimce."
-Onun mutfakla arası pek yok." Evran onun bu utancından habersiz dalgınlaşmıştı. Lavin, muffinleri annesinin yapıp yapmadığını merak etti. Acaba Evran annesinin ölümünden sonra nasıl hissetmişti? Birce Hanım onun atölyesini neden torunundan saklıyordu?
-Annen.. Annen mi yapardı?" Lavin'in sesi, Ortaköy'ün o efsunlu rüzgârıyla dağılıp gitmek yerine, masanın tam ortasına bir bulut gibi yavaş yavaş çöktü. Soruyu sorduğu an pişmanlık, boğazına dizilen kuru bir ekmek parçası gibi kaldı. Evran'ın dalgın bakan gözlerindeki o belli belirsiz yumuşama, bir saniyeden kısa bir sürede buz tuttu. Bakışları keskinleşmiş, omuzları dikleşmişti. Az önceki o "senin için" diyen adamın yerini, her an saldırıya geçmeye hazır, tetikte bir yabancı almıştı sanki.
-Birce Hanım bir şey mi dedi?" Diye sordu sakince, sesi o kadar soğuk ve düzdü ki, Lavin üşüdüğünü hissetti. Evran bardağını masaya sertçe bırakmak gibi bir tepki göstermemişti ama parmaklarının bardağı kavrayışındaki o boğumların beyazlaması, içinde kopan fırtınanın gizli habercisiydi.
-Hayır... Demedi, neden desin ki? Sadece muffin falan deyince, hani çocukluk dönemi... Tahmin ettim sadece." alaycı bir tavırla başını yana eğdiğinde susmak zorunda kaldı. Gözlerindeki o şüpheci parıltı, Lavin'i bir suçlu gibi hissettiriyordu. Aniden şimşekler çakan zihninde, en masum sorunun altında bile bir zayıflık arama çabası hemen devreye girmişti.
-Tahmin etme o zaman, dedi Evran kestirip atarak. "Benim hayatımla ilgili çıkarımlar yapman hoşuma gitmiyor." Lavin savunma yapacakmış gibi dudaklarını araladı önce sonra sessiz kaldı. Kabuğuna çekilip kaşığıyla bardağın içinde gezinirken Evran da sessizleşmişti. Bir an önce kurulan o incecik köprü, yine tek bir kıvılcımla havaya uçurulmuştu. Bu ani tersleme ve o ördüğü duvar, kızın içindeki savunma mekanizmasını tetiklemişti.
Madem sınırları bu kadar sert çiziyordu, o zaman neden o sınırları ilk ihlal eden kendisi oluyordu?
-Sana bir şey sorabilir miyim?" sesinde aniden başveren hırçınlık iyiye işaret olmadığını haykırırken içgüdülerine güvenerek kafa salladı Evran.
-Hayır." Lavin ona aldırmadan cevabını alır almaz sorusunu sormuştu bile.
-Beni neden öptün?" Soru, bir tokat gibi çarptı ikisinin de suratına. Lavin sorduğu an öfkesi kendiliğinden geçti, çenesi titredi ama geri adım atmadı. Evran, bu beklemediği atak karşısında bir an duraksasa da, o her zamanki hazır savunmasıyla hemen karşılık verdi. Yüzüne o sinir bozucu, üstten bakan gülümsemesini yerleştirdi.
-Aynısını sana sormalıyım." dedi imrenilesi sakinliğini hiç bozmadan. "Sen de karşılık verdin sonuçta. Ayrıca aramızdaki bu çekimin benim hayatımla ne alakası var?" Sonlara doğru masaya iyice yaklaşmış ellerini Lavin'in ellerine yakın bir yere koymuştu.
-En ufak sorumda bu kadar tepki gösteriyorsun ya. Madem hiç güvenmiyorsun bu kadar yanına kimseyi yanaştırmıyorsun, o zaman neden tek soru sordurtmadığın kişiyle arandaki bu çekimin peşinden gidiyorsun ki?" Sorduğu soru mantıklı olsa da Evran tüm dürüstlüğüyle cevap vererek şaşırttı onu.
-Ben kimseye güvenmiyorum." Birce Hanım'a bile mi? Lavin'in şaşkınlıkla kalkan kaşlarına aldırmadan ekledi. "Hem senin de daha önce bir tutkunun peşinden gittiğin ilişkin hiç olmadı mı?" Kız gözlerini kaçırdığında açık kahveleri ısrarla ona bakmayı sürdürdü.
-Hayır." Lavin'in göz ucuyla kendisine bakıp yeniden uzaklara bakmasıyla gülmemek için kendini tuttu. Alaycı görünmek en son istediği şeydi, hele daha bir dakika önce zıtlaşmışlarken.
-Olmadıysa bir insan başka ne sebeple evlenir?" Bu soruyu gerçekten saf bir merakla sorması ve içtenliğini görünce kızamadı Lavin. Evran bekar bir erkek olarak evlilik fikrini anlamamış olabilirdi. Belki onun kafasında evlilik Evayla Rüzgar'ınki gibi saf bir aşktan ya da ancak vazgeçilmez bir tutkudan ibaretti.
-Hayat kurmak için. Birlikte devam etmek, birbirinin ailesi olmak, destek olmak için..." Can'ın yaptıkları aklına gelince yanaklarını şişirdi. "Yani en azından benim için öyleydi."
Evran tam bir şey söyleyecekken, garson elinde dumanı tüten iki tabakla masaya gelmişti.
-Buyurun gençler, kusura bakmayın az geciktim afiyet olsun! Patlıcanlı ve patatesli..." Garson tabağı Lavin'in önüne bıraktığında, kız konunun sakız misali uzamaması için tabağına döndü. Evran kendisi için bırakılan servise dokunmamış sadece çayını içiyor, bakışlarını denizin hırçın dalgalarına dikmiş, Lavin orada yokmuş gibi sayıyordu. Lavin, zihnindeki o gürültüyü susturmak için önündeki gözlemeden ufak bir parçayı tutup büyük bir lokma ısırıverdi.
Ancak dişleri o hamurun içindeki malzemeye değdiği an, dünyası başına yıkılmıştı. Ağzına gelen o yoğun ot, taze nane ve çökelek... Bu gözleme patlıcanlı değildi. Bu, annesinin her hafta sonu pazar sabahları elleriyle açtığı, o meşhur otlu gözlemesinin aynısıydı. Lavin'in annesinin ölümünden beri ağzına sürmediği, kokusunu bile anca kendini zorlayınca hatırladığı o yaslı lezzet.
Boğazına bir yumru oturdu. Yutkunamadı. O lokma, ağzının içinde devasa bir taş parçasına dönüştü, çiğnedikçe çiğnedi. Annesinin unlu elleri, o mutfaktaki sıcak gülümseme ve o kazadan önce yaptıkları son kahvaltı... Hepsi bir saniyede zihnine hücum etti.
Tam o sırada garson telaşla masaya geri koşmuş Evran'ın dönmesine neden olmuştu.
-Aman kardeşim, çok özür dilerim! Yan masanın otlu gözlemesini sana vermişim, seninkiler şimdi çıkıyor. Dur ben hemen değiştireyim..." Lavin'in gözleri dolu doluydu. O hıçkırığı lokmasıyla beraber yuttu. Ellerinden biri tabağın kenarına kenetlenmişti almasına izin vermedi, çatalı hala havadaydı.
-Sorun değil, dedi güç bela gülümsemeye çalışırken, sesi hıçkırık kaçmasın diye boğuk ve titrek çıkmıştı. "Gerçekten... Kalsın bu da güzel."
Evran, kızın sesindeki o ani yıkılmışlığı hemen fark etti. Bakışlarını adamdan çekip Lavin'e odakladığında, kızın gözlerindeki o dipsiz kederi gördü. Bir şey olmuştu. Ama ne? Bu sadece yanlış bir siparişin yaratacağı tepki hiç değildi.
-Olsun ben yine de sizinkileri göndereyim kardeşim bu benden olsun!" Tam bir dakika içinde yeni gözlemeyi de bırakırken Evran, onun o çaresizliğini, omuzlarının çöküşünü izledi dikkatle.
Ona otlu gözlemeyi rahmetli annesinin yapıp yapmadığını sormak isterdi.
Ama Lavin'i eleştirdiği şeyleri kendisinin sorması ne kadar adildi? Lavin, var olduğunu bile bilmediği yaralara dokunduğunda pençelerini hiç düşünmeden çıkarırken kıza ne hakla soru soracaktı? Sıkıntıyla iç çekti.
Kendi kendiyle savaşmaktan yorulmuştu.
Sessizce uzandı, Lavin'in önündeki tabağı kendine doğru çekti şimdi tabak ikisinin tam ortasında duruyordu. Lavin şaşkınlıkla ona bakarken, Evran kızın tabağın kenarına bıraktığı çataldaki o otlu gözlemeyi ağzına attı. Onu şaşırtarak yüzündeki hüznün silinmesini sağlamıştı. Bu da bir şeydi.
Hayatında ilk kez bir gözleme yiyordu, üstelik hiç bilmediği, alışık olmadığı bir tattı bu. Ama sevmediği çökelek tadına rağmen yüzünü ekşitmedi. Aksine, sanki dünyanın en normal şeyini yapıyormuş gibi ağır ağır çiğnedi.
-Hiç fena değil." dedi hızla yuttuğu lokmasının ardından, sesi bu kez şaşırtıcı bir şekilde yumuşarken. Lavin'in "denemezsin ki, sen sevmezsin" demesine fırsat kalmadan yapmıştı bunu, Evran patlıcanlı gözlemeden kestiği parçayı bıçakla büküp çatala taktı. Kızın dudaklarına doğru uzattı çatalı. "Patlıcanlıyı dene." Yavaşça ağzına aldığı patlıcanlı gözleme paniklediği için hızla yuttuğu otlu gözlemenin tadını damağından silerken, yan masadaki kızların Evran'a göz ucuyla baktığını görmesi üzerine kızardı.
-Çok güzelmiş." dedi çay bardağını eline alarak gözlerini kaçırırken.
-Gözlerim gibi." Söylediği imalı cümleyle aniden kafasını kaldıran kız onun kendisiyle uğraştığını anlayınca masa altından ayakkabısının ucunu onunkine vurdu hafifçe.
-İyi ki bir şey söyledim!" Getirilen servisten çatal bıçağı kapıp patlıcanlı gözlemeyi yerken parmağıyla gösterdi dumanı tüten yiyeceği. "Sen de dene istersen."
-Yok ben otluyla devam." Lavin şüpheci bakışlarla onun gözlemeyi yemesini izledi gerçekten sevip sevmediğini anlayabilirmiş gibi. Ya iyi bir oyuncuydu ya da gözlemeyi gerçekten beğenmişti. Kendisi çatala taktığı parçağı yerken adamın sanki restorandaymış gibi dikkatle özenli kesişini ve dik duruşunu görünce sırtını dikleştirdi. Sonra gözleri yeniden otlu gözlemeye takıldı.
Evran, o gözlemeyi yiyerek aslında bilmeden Lavin'in yasını paylaşıyordu. Onun annesizliğini, o yaralı geçmişini, o lokmayı tek başına yutmasına izin vermeyerek hafifletiyordu. Onun gibi dikkatli bir adam elbette dolan gözlerini fark etmişti ama hiç soru sormamış irdelememişti. Belki umursamazlığındandı belki saygısından. Ancak Lavin onun sorduğu soruya neden kızdığını şimdi anlıyordu.
Her şeyi bilmek zorunda değildi. Evran onun hakkında ne biliyordu ki sanki? Can'ı tanıyordu sadece ve boşandığını biliyordu. Kendisinin Eylül'ü ve Birce Hanım'ı bilmesinden farksız değildi bu. Dengeler eşit sayılırdı ve otlu gözlemenin üzerine düşmeden normal davranmaya devam etmesi ihtiyacı olan şeydi. Belki de kendisinin yapması gereken de takınması gereken tavır da buydu. Anlatmadan anlaşmak, anlaşmadan paylaşmak.
Görüşüne giren çatalla kafasını kaldırıp kıza baktı Evran. Tabağındaki otlu gözlemeye ortak olan Lavin iç çekerek ufak bir parça kesti kendisi için.
-Birlikte yiyelim." Evran, tabağı rahatça uzanması için fikri değişen kızın tarafına ittirerek kafa salladı.
-Olur. Ama otlar yüzünden zehirlenirsem, avukatımın muhatabı sensin." Lavin istemsizce kıkırdadı. Söylediği şeyi ciddi söylese de oldukça "Evranvari" imalı bir tehditti.
Yanındaki adamın varlığı, o otlu gözlemenin içindeki hüznü biraz olsun dağıtmıştı. Evranla o ufacık mekanda karşılıklı otururken, bu anormal duruma rağmen uzun zamandan sonra kendini ilk kez bu kadar normal ve bu kadar Lavin hissediyordu.
♟️
Böyle böyleeee. Güzel bitireyim dedim çünkü biraz aksiyonlu bölümlere geleceğiz. Yeni bölüm BU PAZARTESİ* . YILDIZLAR gelsin lütfen.
Alıntılar, bilgilendirmeler ve daha fazlası için,
INSTAGRAM: tutkudevran
Takipte kalıınnnn. Bilgilendirmeler yapıp soru cevap alacağım. Kendinize çoook iyi bakın, unutmadann,
Sevin,sevilin.❤️❤️❤️