Bugün sabahtan beri oldukça sakin ve sıradan geçti. Biraz önce yemek yedim ve dışarıda bir sigara içip yanına geldim. Muhammed abi mercimek çorbası yaptı. Yemeğin ardından ceviz ve mandalina yiyip, dünya ülkeleri hakkında kısa belgeseller izledik. Biraz da sohbetle birbirimizi yeni yeni tanımaya başladığımızı, Muhammed abi ile arkadaşlığımızın gelişmeye başladığını fark ettim. Arkadaşlık kurmak hiçbir zaman korkutucu gelmemiştir. İlkokuldan başlayarak liseye kadar okuduğum okullarda hiç sağlam arkadaşım olmadı. Bunu bazı sebeplere bağlıyorum. Biri benim sınıftaki emsallerimden daha çok çalışkan olmam, diğeri de neden bilmem onların yaptığı hiçbir şeyin bana çekici gelmemesi. İlkokulda sıfır olan yakın arkadaş sayım ortaokulda 2'ye yükseldi sanırım. Ama bu arkadaşlarımdan veya okuduğum okullarda tanıdıklarımdan hiçbiri, sanırım bu kitaba ismen girecek kadar hayatımda yer etmedi. Yaşıtlarım ile olan uyuşmazlığımın aksine, öğretmenlerim ile ilişkilerim genel olarak iyiydi ve daha iyi anlaştığımı düşünürdüm. Bu lisede de böyle devam etti. Ergenliğimin verdiği cahillik olarak değerlendirebileceğim sebeplerden ötürü zaman zaman onlarla da tartıştım. Ama bu insanlara da kendimi affettirmenin yollarını hep buldum. Okul yıllarıma değinmişken sana geçen gün bahsettiğim şiir yazmaya nasıl başladığımı anlatmak istedim.
Ortaokul 6. sınıftayken Türkçe öğretmenim Seda Hoca derste bizden Mustafa Kemal Atatürk hakkında şiir yazmamızı istedi, yazdığımız şiirlerden ikisini seçip yarışmaya göndereceğini söyledi. Bunu söylediğinde sanırım pazartesi idi ve o hafta cuma, yatılı kaldığımız okuldan, eve gitme haftasıydı. Bütün hafta ödev hiç aklıma gelmedi. Cuma akşamı eve gittim ve benim için sıradan bir hafta sonu geçirdim. Pazar gecesi tam uyuyacakken ödevim aklıma geldi ve kalkıp annemden ışığı yakmasını istedim. Daha önce söylediğim gibi evimiz iki oda bir de koridordan oluşuyordu. Biz kardeşlerim ve abimle soba yanmayan ve daha az kullandığımız odada, annem ve babam televizyon olan oturma odasında kalıyordu. Annem gidip koridorun lambasını yaktı. Ve ben derslerden tanıdığım kadarıyla Atatürk hakkında bir şiir yazdım. Henüz uyumamış ama uykulu olan anneme verip, nasıl olmuş diye sordum. Annem şiiri okuduktan sonra "hocan kopya çektiğini anlayacak" dedi. Ben de kendim yazdım deyince dudak büküp, "iyi olmuş git uyu" dedi. Pazartesi sabahı abimle ben yatılı kaldığımız okula gittik. Ve ben ilk derste şiirleri isteyen Seda hocaya diğer arkadaşlarım gibi şiirimi verdim. Hoca gelmeden önce arkadaşlar sıra ile tahtada kendi yazdığı şiiri okudu. Ve içlerinden ikisinin çok iyi olduğuna karar verildi. Ben okumamıştım bile, çünkü gerçekten kötüydü bana kalırsa. Dediğim gibi Seda Hoca ilk dersten şiirleri topladı ve öğlenden sonra olan dersine, içlerinden iki şiir seçmiş olduğunu söyleyerek geldi. Ben de dahil herkes daha önce karar verdiğimiz gibi, Birkan ve Kevser'in şiirlerinin seçildiğini düşünürken, Seda Hoca Birkan'ın ve benim adımı söyledi. O kadar şaşırdım ki anlatamam. Seda Hoca benim şiirimi okutup, beni alkışlattı. Ve gerçekten beğendiğini söyledi. Birkan'ın ve benim yazdığım şiirler yarışmaya gönderildi, ve bir hafta sonra da ikinci olduğum haberi geldi. Sevinçten havalara uçuyordum. Çünkü daha birkaç ay önce resim yeteneğim olduğunu keşfetmiştik. Ve şimdi de şiir çıkmıştı. O yaşıma kadar hiçbir vasfı olmayan ve kötü ebeveynler sayesinde, hiçbir işimden sonra takdir edilmeyen ben bu yetenekler sayesinde ödüllendiriliyordum. Sonra resimde olduğu gibi şiirde de babamın yasağı gelene kadar eser vermeye devam ettim. Dikkat ettiysen daha o zamanlar çizip yazdıklarıma eser diye biliyorum dostum. Çünkü onlar şimdikinden farklı olarak bir çocuğun engin hayal gücünün ürünleriydi. Rüzgarı görebilen bir çocuğun.
Gece olduktan sonra sana yukarıdaki son cümlelerimi yazıp uyumak için yatağımı sarmaya başladım. Muhammed abi gelip hemen uyumaktansa sohbet etmemizi söyledi. Kek yapmayı bilip bilmediğimi sordu. Bildiğimi söyledim. O da o duşa girip çıkana kadar kek yapıp çay koymamı istedi, hemen kabul ettim. Ve mutfağa geçip bana kek için gerekli olan istediğim malzemeleri verdi, fırının nasıl çalıştığını gösterip, duşa girdi. Ben de mandalina kabuklu, hamuru lezzetli bir kek çırptım, tepsiye koyup fırına sürdüm ve çayı koydum. Kek kabarmadı ama bence güzel ve hafif bir tadı vardı. Çayı ve keki alıp Muhammed abinin odasına geçip internetten bir şarkı açtık ve sohbete koyulduk. Ona Selim abi ile ve Ali abi ile nasıl tanışıp samimi olduğumuzu anlattım. Selim abi ile ortaklık planlarımızın nasıl geliştiğinden bahsettim. O da kendi hayatından konumuza uygun olduğunu sandığı kesitler anlattı. Üzerinde bitmeyeceğini zamanının öldüremeyeceğini fark ettiğim bir enerji gördüm, ve zeki olduğunu anladım. Bana Selim abinin beni gönderdiğini söylediğinde çok şaşırdığını, hatta Cihat'la beni almaya gelirken Cihat'ın benim bir katil bile olabileceğimi söylediğini bana dair endişeleri olduğundan bahsetti. Haksız sayılmazdı, günümüzde birini özellikle tanımadığın birini evine almak büyük bir risk. Ve beni hiç tanımayan bu insanlar büyük bir riske girdi. Sevgili dostum senin de fark ettiğin gibi, bu risk benim için de vardı iki ay içinde tanışıp, çok güvendiğim birinin lafı ile hiç bilmediğim, görmediğim bu topraklara, bir bağ evine gelmiştim. Başıma her şey gelebilirdi. Ama dostum bunları yol da ve burada hiç aklıma getirmeden sadece geldim işte. Hayatın bana ne vereceğini görelim bakalım. Selim abinin yönlendirmesi ile yeni ve tanımadık bu sayfada, ömrümün geçmişinde olduğu gibi şimdi de iyi veya kötü olabilecek her şeyi tecrübe etmeye hazırım. Hem seninle konuşmama sebep olan, çekirdeğimi kırmaya başlayan bu tetikleyici gelişmenin, nerede ve nasıl sonlanacağı çok da umrumda olmamaya başladı. Derdim sen ve sana anlatabildiklerim sadece. Muhammed abi bana Selim abinin insan sevmeyen biri olduğunu, kişilere güvenmediğini söyledi. Zaten şaşırdığı da bana güvenmiş olmasıydı. Selim abinin tamamen kapalı kutu olduğunu hatta bence açılamayacak bir sandık olarak köşede beklediğini anlamıştım. Ama Muhammed abinin söylediğine göre anlaştığı tek insan kendisiydi. Selim abi ile iki aylık arkadaşlığımızın son 20 gününde ben de bunu fark etmiştim. Çünkü başlardaki sohbetlerimiz değişmeye ve birbirimizi tanımaya yönelik olmaya başlamıştı. Bana o zamanlarda anlattıklarından, ilk 40 gün sadece sohbet ettiğimizi, ama aslında şimdi tanışmaya başladığımızı anladım. Benimle konuşurken yanımıza biri geldiğinde, konuyu değişirdi. Ve sanki karşımda bir anda dışarıdaki Selim'e dönüşürdü. Ben de başka arkadaşları yanında konuşurken gülümsemesi bile değişen, bu benden yaşça büyük arkadaşıma gerçek manada oldukça hassas davranırdım. Çünkü Selim abinin hayatına benim gibi bir arkadaş girmesi olasılığının olmadığını, anlattıklarından anladım. Onun hayatında dostluktan çok çıkara önem veren, yeri geldiğinde zarar vermekten çekinmeyen pamuk ipliğine bağlı arkadaşlıkları olmuştu. Ama ben onu yarı yolda bırakmamaya kararlıyım. Ve önce ben ona güvendim. Yanında 10 yıllık tanıdığım gibi davrandım. Anlattığı her şeyi gerçekten ilgiyle dinledim. Çünkü başlarda ara ara açılan bu kutunun ağzı, benim karşımda yavaş yavaş gevşemeye başlamıştı. Ve son birkaç günümde yeterince açıktı.
Ben sevgili dostum diğer tüm arkadaşlıklarımda, karşı taraf beni çok kıracak veya ona değer verdiğime değmediğini gösterecek bir harekette bulunana kadar, oldukça fedakar ve bazen de anne gibi davrandım. Hareketlerim hep ölçülü ama karşı tarafı düşünerek gelişirdi. Bazı arkadaşlarımdan bahsederken anlayacaksın, zamanı geldiğinde. Ama ne yazık ki ben hep en çok güvenen oldum ve defalarca aldatıldım. Benim de Selim ağabeyi bugün, onların evinde, yalnız başıma otururken düşündüğümde fark ettiğim gibi, o benden fazla bana güvenmeye başlamıştı. Üstelik dediğim gibi zor olan da buydu. Anlattığına göre hayatı insanların gerçekten hala hayvan içgüdüleri ile bağlanma ve sevgi duygusu olmadan, sadece menfaatler çerçevesinde kurdukları yakınlıkların dağıldığında, kendisinin insana olan güveni yok olmuştu. Ama bana güvendi. Ve dostum ben burada kaldığım sürece Selim abi ile bir iş açmasak bile, yetecek kadar çalışıp, hayatın beni sürüklemesine meydan okuyarak, onun yanında duracağım dostum, ta ki o benim arkadaşlığımdan vazgeçtiğini gösterinceye kadar. Ben asla ihanet etmeyeceğim dostum. Her arkadaşımla olduğu gibi elimdekini paylaşacağım ve onunla gülüp ağlayacağım. Ama dostum, bu dostum benden vazgeçerse gideceğim. Vazgeçmezse her yere onunla gideceğim, zaten ileriye dönük planlarımızda bu yönde, ama zaman bakalım neler gösterecek.
Söylediğim gibi dostum akşam uzunca sohbet ettik ardından ben masayı topladım gidip yattım. Sabah 9'da uyandım ve yazmaya başladım. Bir mola verdim ve bu arada bulaşıkları yıkamaya başlamıştım ki Muhammed abi annesi, teyzesi ve ablasının geldiğini söyledi. Biraz acele edeyim derken kaseyi kırdım. Ve elim kesilince bulaşığı Muhammed abi yıkadı Muhammed abinin ablası ben gelmeden iki gün önce doğum yapmıştı ve annesi de bu yüzden onun yanındaydı. Muhammed abinin odasından çıkmadım ve bu yüzden sadece teyzesi ve annesiyle tanıştım. Bu arada ablasının ikinci çocuğu olduğundan, büyük olan, Ali İhsan ile de tanıştım daha bir buçuk yaşında ve çok tatlı bir çocuk. Tıpkı Yusuf gibi güzeldi.
Yusuf kuyuya atıldığında, ben sonlanan bir hayatım ardından Ay'dan dünyayı izlemek üzere orada konaklarken, Onun kendi öz peygamber çocuğu kardeşleri tarafından, kuyuya atılmasından. Yükselip Mısır'ın sultanı olması, kardeşleri ile yüzleşmesini ve Züleyha ile aşkını izlemiştim. Ay'a bakıp tanrısına ağlayarak dua ettiği vakitlerde, ben de orada onunla ağlıyordum. Derken kendi Tanrısı onun dualarını kabul etti. Benimkinin aksine, ve istediğini verdi.
Şermin Teyze bize kahvaltı hazırladı ve Muhammed abi ile kahvaltı ettik. Kahvaltı bitince bir arkadaşlarının babasının öldüğü söylendi. Muhammed abi annesi ile gideceğini söyleyip beni de davet etti. Ve kalkıp cenazeye gittik. Cenaze alanı oldukça sakindi, hatta bazı insanlar neşeli sayılırdı. Ben de geçip bir yerde Muhammed abiyle oturdum. Kur'an okundu ve dinledik. Ardından yemek geldi ve dağıtıldı. Bu esnada ben hem dağıtılmasına hem de kalan çöplerin toplanmasına yardım ettim. Biraz orada vakit geçirip cenaze anlayışımızın ne ara bu kadar değiştiğini düşündüm. Ardından Şermin teyze arabaya gitmek üzere taziye evinden çıktı. Muhammed abi ölen adamın oğlunu bulup taziye verdikten sonra geleceğini söyledi. Ben de bu baş başa kalma fırsatını değerlendirip hemen Şermin teyzenin ardından gittim. Arabada buraya gelirken sorduğu soruların devamı olduğunu hissetmiştim, yanılmamıştım. Şermin Teyze hemen lafa girdi ve konuşmaya başladık. Selim abi ile ne iş yapacağımızı sordu, kısaca anlattım. Onun da buna benzer birkaç işe olumlu baktığını gördüm. Ona gerçekten iyi yetiştiğine inandığım evlatlarını övdüm. O da annelik duygusunu okşamış olduğundan hoşlanmış olacak ki, beni sevindireceğini düşündüğü birkaç güzel laf etti, bu kısa konuşma süresinde, bu iyi kadını, Selim abinin annesini mutlu edip, kendi hakkımdaki birkaç sorusuna cevap verebildiğim için gerçekten içim rahatladı. Sonra Muhammed abi geldi ve arabaya binip yola çıktık. Önce benim de orada kalacağım çarşıdaki eve uğradık. Ben de yukarı çıkıp evi gördüm ve beğendim. Şermin teyze oradan birkaç kavanoz kışlık konserve aldı ve tekrardan arabaya binip bir marketten de ekmek aldıktan sonra eve geldik. Geçip bir süre oturdum ve telefonla oynadım. Ardından Ali İhsan odaya geldi ve uzanıp sütünü içmeye başladı. Bir yandan da Muhammed abi ile oynuyordu. Kendimle ilgilenmeye ikna etmeye çalışırken nasıl oldu anlamadım camdan dışarısını göstermeye ikna ettim ve kucağıma aldım. Henüz sevmeye başlamıştım ki Selim abi aradı. Bir süre Muhammed abi ile konuştuktan sonra beni de telefona istedi ve Muhammed abi telefonu getirdi. Çıkıp bahçede bir sigara yaktım ve görüntülü konuştuk. Biraz sohbet ettikten sonra vedalaştık ve ben telefonu Muhammed abiye bırakıp senin yanına geldim.
Bugün cenazeye gittiğimi söylemiştim dostum. Sana şimdi dünyada gördüğüm sayısız defin işleminden birinden bahsetme isteği uyandı içimde.
ilk insanlar cinayet işleyip de nereye gömeceğini bilmediğinde, bir karganın gelip arkadaşını gömdüğü ve Kabil'in de böylece kardeşi Habil'i gömdüğü hikayeyi bilirsin. Bu hikaye tek bir farkla doğrudur. Kabil defnetmeyi bir hayvandan öğrendi. Ama o bir karga değildi bir atmacaydı. Nereden mi biliyorum daha önce söylediğim gibi dostum. Ben sayısız hayat içinde sayısız hayat yaşadım. Konuyu daha iyi anlaman adına önce siz insanların dünyaya tanrınız tarafından gönderilişine değinmek istiyorum kısaca.
Benim bir zamanlar sevgilim olan Tanrım, daha önce söylediğim gibi yeryüzünü yaratıp sayısız canlı ile donattıktan sonra benim ona ulaşmak dışında bir amacı olmayan çabalarımı isyan saydı. Ve diğer canlılara ölümü verdiği gibi, açlığı ve hırsı da verdi. Böylece canlılar benim de üzüntüyle izlediğim ve müdahale etmesi için yalvardığım halde, tek bir olaya karışmayan tanrımın göz yummalarıyla birbirini öldürmeye başladı. Bazıları av oluyor, bazıları avcı oluyordu bazıları, korunmak bazıları korumak için öldürüyordu. Ama tanrının öyle uygun görüp de sivri dişler, büyük pençeler ve iri cüsseyle yarattığı canlılar, yine tanrının öyle uygun gördüğü korumasız ve savunmasız birçok hayvanı ihtiyacından fazla olmasını bırak, hunharca öldürüyordu. Kendi bedeniyle bir canlıyı öldürenden tanrının ışığı kesildiği için, tanrının sayıları giderek azalan av canlılarından başka ibadetçisi kalmamıştı. Onların da birçoğu tüm yalvarmalarına rağmen Tanrıdan cevap ve korunma göremeyince, kendiliğinden tanrıyı terk ediyordu. Tanrım kendine bağlı olanlarla var olduğu için, giderek güçsüzleşti ve sona geldi. Son bir gayretle avcı hayvanları öldürmek için bir kıyım yaptı. Ama dediğim gibi gücü azalan Tanrım kendi gazabını kontrol edemeyip yeryüzünde yaşamı neredeyse sonlandırdı. Geriye en derinlere ve suların en aşağılarına saklanmayı başaranlar kaldı. Sonra tanrım bu halde iken daha önce dünyaya gönderdikten sonra yanına gelen ruhlara dönüp, dünyaya inmeleri ve onun için ibadet eden canlılara dönüşüp çoğalmalarını emretti. Ancak dünyada olanlardan haberdar olan ve tanrılarının gazabını gören ruhlar ona asi olup terk etti, ta ki yeryüzünde başka bir tanrı tasavvur edilip de, o var olup güçlü olmaya başlayana kadar. Boşlukta ruh aleminde gezindiler ve yeni tanrılarına hizmetlerini sundular. Yeni tanrıları dünyayı av ve Avcı hayvanlardan soyutlamadı, sadece avcıları eskisine oranla çok daha güçsüz kıldı ve yeni hayatlar gönderip, onların yeryüzünde gerçek bir denge ile artmasını sağladı. Bu öyle bir denge oldu ki bir yerde bir can öldüyse iki can doğdu. Bir yerde deniz kuruduysa öbür yanda göl oldu. Yeni tanrının hep artmak ve güzelleşmek eğilimi gösteren dünyası bu haliyle kusursuz bir bahçeydi. Ancak Tanrı'nın o yüce katında bir de Cennet vardı. Cennetinde benim bile kendi tanrımda görmediğim güzellikler olduğunu daha sonra oradan gönderilen Adem'den öğrendim. Adem tanrısının yarattığı seçme yani irade ve Akıl sahibi olan tek varlıktı. Meleklerin de böyle bir hakkı vardı ama dediğim gibi Adem cismani bir varlıktı. Adem cennette çok zaman yalnız yaşamıştı ve yalnızlıktan şikayet ettiğinde Tanrısı bu isteğini dinleyip ona Havva'yı yarattı, dost ve sevgili olarak. İkisi cennette o kadar uzun zaman var oldular ki, onların yaratıldığı gün asi olan meleklere şeytan dendiğini unuttular bile. Onlar cennette dolaşa dursun Şeytan tanrılarının onları Adem kadar sevmemesine çok içerleyip dünyada var olan diğer canlılara musallat oldu. Onları da sapkılaştırdı öyle ki Adem'le Havva cennetteyken Cehennem yaratılmış ve dünyada büyük bir kaç yok oluş yaşanmıştı. Tanrıları beğenmedi nesli siliyordu yeryüzünden. Derken şeytan asıl düşmanı hatırladı ve ona mekan olarak verilen cennetin komşusu cehenneme girdi. Orada cennet kapılarını koruyan ve o zamanlar muhteşem güzelliklerde olan yılanların birini kandırıp onun bedeninde cennete girdi. Adem ile Havva'yı tanrılarının cennette yasakladığı tek şeye doğru çağırdı, yasaklı elma ağacı. Evet dostum bu hikayede tamamıyla gerçek. Adem ile Havva şeytanı tanımadı ve yılan olarak tanıdıkları varlığın vesvesesiyle ağaca doğru çekilmeye başladı. Yılan meyvelere hiç dokunmadan ağaca tırmandı ve istediği her forma girdiğinden, bir elle en üstte duran ve aşağıdaki Havva ile Adem'in istediği en parlak elmaların olduğu dalı yakalayıp aşağıya doğru eğdi. Ve onların yakalayacağı mesafede bekletti. Bir an her ikisi de elmayı almakta tereddüt etti, ama şeytan elmaya bir koku üfleyince bu koku onları baştan çıkardı. İkisi de hemen göz hizalarındaki iki elmayı aldı. Onlar elmayı koparır koparmaz Cennet ağlamaya ve feryat etmeye başladı. Öyle ki yer sarsılmıyor adeta Adem ve Havva'yı biraz sonra yapacakları şeyden alıkoymak için, altını üstüne çıkarıyordu. Gökyüzü ilk ve son kez karardı, uğuldadı ve bağırdı. Cennetteki her varlık o yüce tanrı katındaki her melek, her ruh, cennetin ağaçları ve ırmakları kayaları ve çiçekleri feryatlar halinde o ağaca doğru akın etti. O ne korkunç ne heybetli manzaraydı. O sayısız varlığın göğün ve yerin tek amacı Adem ve Havva'ya engel olmaktı. Ancak yılan bedeni içinde olmanın her kudretini kullanan şeytan, zaten bu zamandan azade tek bir anda gerçekleşen manzarayı, Adem ve Havva'dan elmalarını ısırana kadar gizlemeyi başardı. O lanetli elmalar dudaklarına değer değmez onlara doğru hücum eden her varlık, hatta şeytan bile korku ile kaçıştı. Adem ile Havva elmayı ısırır ısırmaz bedenlerine arzu ve utanma duygusu girdi. O an hiç yaşamadıkları şekilde, hep çıplak gezdikleri cennette birbirlerini arzulayıp bundan utandılar. Hemen yapraklarla kendilerini örtmeye çalıştılar, zaten en başından o ana kadar her şeyi bilen tanrıları bu duruma hiç müdahale etmedi. Sadece ikisini kendi katından atmakla, dünyaya göndermekle cezalandırdı. Böylece sevgili dostum sana söylediğim gibi siz Adem oğulları dünyaya gönderilmiş oldunuz. Adem ile Havva dünyada tarifsiz acılar çekti, benimkine benzer. Ben hikayenin Sadece onlar geldikten sonraki kısmını biliyorum. Öncesini ise biraz Adem'den, biraz da o an orada biri şeytana araç olduğu için, tamamı dünyaya gönderilen yılanlardan, hele ki beni tanımış kadim arkadaşım Şahmeran'dan öğrendim.
Adem ile Havva'nın hikayesi böyle kalsın. Gel zaman git zaman ikisinin çocukları olmaya ve artmaya yeni başlamışlardı. Ben o zaman bir Atmaca bedeninde bu yeni varlığı seyrediyor, bazı hallerini ilk kez dünyada görüyordum. Ve hayret ediyordum. Bir gün bu ilk insanların yaşadığı ve orman içinde olan bu bölge üzerinde uçarken. Kabil ve Habil'i ağaçların arasında kavga eder herhalde gördüm. Bir ağaca kondum ve izledim. İkisi de şu an yeryüzünde yaşayan insanlardan o kadar büyük ve güçlüydü ki, kavgaları ormanda yankılanıyordu. Evlerinin olduğu bölgeye çok uzaktık. Kavgaları büyüdükçe büyüdü ve yüzleri, elleri parçalandı. Kanları birbirine karıştı. Bu iki kardeş öfkeli iki Tanrı gibi uzun süre kapıştı. Habil Kabil'i yere serdi. Eline öyle büyük bir kaya aldı ki, tek darbede Kabil'i ezip öldürebilirdi. Ama Habil babasının ona öğrettiği tanrının buyruğunu hatırladı. Ve insan insanı öldüremez yasağını çiğnemedi. Kaya'yı bıraktı ve gitmek için arkasını döndü. Buradan sonrasını Atmaca yüreğin parçalanacakmış gibi büyük bir dehşetle izledim.
Habil kardeşine sırtını dönmüşken, Kabil Habil'in bıraktığı kayayı aldı. Ve iki kolu ile başının üstünde kaldırıp, korkakça, haince ve kalleşce, kardeşinin kafasına arkadan çok sertçe vurdu. Kafasının arkası parçalanan ve oracıkta yığılıp ölen koca Habil bana unutulmaz bir dehşet manzarası olarak kaldı.
Kabil'in elleri ve yüzü kardeşinin kanı ile boyanmıştı. Zaten o da kavga yüzünden perişan ve yaralıydı, ama ilk cinayeti Habil işlememişti ne de olsa. O an orada var olan tek canlı bendim diğer hepsi daha kavga başladığında kaçmıştı. Hemen uçup Adem ile Havva'nın evlerine gittim. Dışarıda öttüm de öttüm ama kimse çıkmadı. Hemen geriye Kabil'in yanına geldim. Ölü olan kardeşinin başında ağladıkça ağladı ne yaptığını biliyordu, daha önce hayvan öldürmüştü. Ama onu da yemişlerdi. Yemeyeceği kardeşine ne yapacağına dair en ufak bir fikri yoktu. Günler geçti bu şekilde. Adem ve Havva, Habil ve Kabil'i arıyordu. Ama tam tersi yönde gittiklerinden artık bulamazlardı. Derken Habil'e ve ölü bedenine acıyarak baktığım günlerin ardından. Kardeşini haince öldüren bu Kabil'e hala yapılabilecek bir iyilik olduğu fikrine kapıldım. Ve atmaca doğamda olduğu üzere, hızla küçük bir kuş avladım. Getirip Kabil'in gözü önünde yere attım ve ta ki Kabil o küçücük bedenimden çıkan sesten rahatsız olup başını kaldırana kadar öttüm. Kabil bana baktığında ayaklarımla hafifçe yeri eşeledim ve avım olan kuşu o yere ittim. Ardından üzerine ayaklarımla toz, toprak ittirdim ve yaprak ve dallar attım. O canice kavgadan bir canavar olarak çıkacağını beklediğim Kabil, günlerce yas tutmuştu. Ve yeni doğmuş bir bebek saflığı ile beni izlediğini, ürperti ile hatırlıyorum. Benim ardımdan o da tıpkı benim gibi bir çukur kazdı, tırnaklarıyla. Ardından Habil'in ölü bedenini o çukura sürükleyip, toprak ve taş attı. Ertesi gün, güneş doğana kadar orada kardeşinin mezarında bekleyip, güneş doğarken orayı terk etti.
İnsanoğlunun işlediği ilk cinayete böylece şahit oldum. Ve ilk defin işlemini gördüm. Habil'in ruhu daha henüz çıkmamıştı. Günlerdir sadece benim duyacağım ama çok yüksek bir şekilde bağırıyordu. Kabil gittikten sonra tanrının ölüm meleği geldi. Ve Habil'in ruhunu alıp gitti. O kuş bedenime attığı bakışla tanıklığımı ister gibiydi, Ölüm Meleği Azrail. Ben onaylar gibi tiz ve sükunla öttüm. Azrail Habil'in ruhuna sarılıp, tanrısının yanında bugünün hesabı görüleceği ana kadar istirahat edeceği yere götürdü.
Bölüm 4
Kötülüğe Şahitlik
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.