İçeriğe geç

Kimin Bu Anılar

Bölüm 3 · 23 dk okuma

Kimin Bu Anılar

Bölüm 3

Kurban Ruhlar

Tekrar merhaba sevgili dostum sana söylediğim gibi Aksaray'da mola verdik ve yolculuğa devam ettik. Aksaray'da yol boyunca yanımda oturan, ben yaşlarda bir çocuk vardı o indi. Benim seninle olan sohbetime sürekli göz ucuyla bakmaya çalıştı, ve bence başardı da. Ama bir şey anladığını hiç sanmıyorum. Arkadaş inince Aksaray'da bir başkası bindi yanıma. O da benden biraz daha büyüktü. Ve bu Adem oğlunun daha önce görmediği, ama benim tanıdık olduğum bir sahne yaşandı. Genç adam cebindeki bir şeyden çok az miktarda almaya çalıştığını belli eden hareketlerle, bir toz çıkardı ve burnundan çekti. Aldığı uyuşturucunun etkisiyle Adana'ya kadar uyudu ve Adana'da indi.
Şu anda Hatay'dayım ve geceyi Selim abinin çiftlik evinde geçirdim.
Selim abinin kardeşi Muhammed abi kahvaltı hazırlıyor, mutfaktan gelen sesler buna işaret. Ben de içeride salondayım ve Aksaray'da mola verdiğimizden beri şu ana kadar yazmadığım için, buraya geliş sürecimi anlatmak için, senin karşındayım.
Söylediğim gibi Aksaray'da binen çocuk Adana'da indi. Ben de bu Adem oğlunun, buralara ilk kez gelmesinin verdiği heyecana kapılıp etrafı seyretmesi ve bu Aralık ayında bu kadar yeşil olan bu manzaranın tadını çıkarması için durdum. Adana'nın içinden geçerken Seyhan nehrinin ne hale geldiğini acı ile gördüm. Ama Adem'e sorsan Adana ona büyüleyici güzel gelmişti. Adana'nın doğal güzelliklerine hayran hayran camdan bakarken, bir yandan da Muhammed abiye nerede olduğum hakkında bilgiler veriyordum. Araba Hatay il sınırlarına gelince ineceğim yer olan akaryakıt istasyonunu şoföre internetten gösterdim ve beni orada indireceğini söyledikten sonra, geçip yerime oturdum. Hatay'a girince içimi öyle bir heyecan kapladı ki (ben biraz daha güneşli havaya bağlıyorum ama) terlemeye başladım. Çok geçmeden Erzin'e girmeden otobanda indim. Aracın internetini kullandığım için inmeden son bir mesaj attım Muhammed abiye, indiğime dair. Karşıdaki benzin istasyonuna doğru yürüdüm ve oraya doğru yürürken çalışanlardan birine selam verip, beni almaya geleceklerini ve bu sürede orada oturacağını söyledim, onayını aldım ve geçip valizimi oturacağım sandalyenin yanına bıraktım. Sonra sana yazdığım bu defteri elimde taşımamaya karar verdim ve valize koydum. Beklemeye devam ederken gelen geçen araçların içinde Muhammed abiyi (Selim abinin gösterdiği fotoğraflar yardımı ile tanıyacağımı umarak) görebilir miyim diye baktım. Yaklaşık 20 dakika sonra, yanında bir arkadaşı ile geldi. Ben onu gelmeden ayakta volta atarken, uzaktan tanımış ama tanımamış gibi yerime geçmiştim. O da gelip arkamdan seslendi ve dönüp selamlaştım. Muhammed abi bir de onun yanında gelen ve isminin Cihat olduğunu öğrendiğim arkadaşı, beni iyi ve güler yüzle karşıladı. Onların yolculuğum ve kendim hakkında sordukları sorulara cevap verdim. Araba olmadan gelmişlerdi ve otobanın kenarından biraz yürüdükten sonra, yoldan çıkıp sağdaki hafif yamaçtan çıkarak bir bahçeye girdik. Bahçe içindeki pek de düzgün olmayan yolda ilerlerken, iki yanımızda mandalina, portakal, limon ağaçları uzanıyordu. Muhammed abinin hangi ağacın ne ağacı olduğunu bana anlattığını fark ettim ve ilgiliymiş gibi görünmeye çalıştım. Bu bana antik zamanlardan tanıdık gelen yolda bir süre sohbet ederek yürüdük. Ve eve vardık. Ev tek katlı bana göre iyi görünen çok da eski değilmiş hatta belki yeni sayılabilecek bir izlenim veren ve her yanında uzanan çeşitli meyve ağaçlarının içinde bir an, beyaz bir mantarı andırır gibi karşımızda belirmişti. Sol tarafında kocaman çam ağaçları, ağaçların yanında büyükçe bir sera ve seranın dışında da bir sürü saksı vardı. Her yerde içleri dolu olan, boş olan bir sürü saksı vardı. Ben manzarayı izlemek için oturdum, ve Cihat abi ile Muhammed abi de bir şeyler bulup oturduk bahçede evin önünde.
Kahvaltı hazırmış hemen kalkıyorum. Kurt gibi açım. Sana döneceğim ilk fırsatta.
Kahvaltımı yaptım sevgili dostum. Muhammed abi mandalina sıkmıştı ve gerçekten çok lezzetliydi. Buralarım bu kadar büyüleyici gelmesinin sebeplerinden birinin de, bu turunçgil bolluğu ve çeşitlerinden kaynaklı olduğunu düşünmeye sebep olacak kadar. Çıkıp bir sigara içtim ve bu arada Muhammed abiden bugün bir işimiz olmadığını sevinçle öğrendim. Çünkü gece güzelce uyuyup vücut yorgunluğumu atmış olarak uyandıktan sonra, yazma sancılarım başlamıştı ve hala devam ediyor.
Cihat abinin İmam olduğunu öğrendiğim sohbetimizde, onun iki gün sonra Isparta'ya gideceğini atamasının çıktığını öğrendim. Dörtyol'a gidip oradaki önceden çalıştığı caminin lojmanından eşyalarını toparlamak için arabaya bindik. Yolda geldiğimden beri olduğu gibi Selim abinin bana gerçekten büyük bir iyilik yaptığını düşünmemin verdiği mutlulukla, portakal, ve limonların olduğu bahçeli evleri seyrettim. Selim abi Muhammed abiyi aradı ve onlar konuştuktan sonra beni de telefona istedi. Geldiğimi ve şimdilik mutlu olduğumu söyledim. Onun da nöbette olduğunu ve biraz da sıkılmış olduğunu öğrendim, vedalaştık ve kapattı. Dörtyol çarşıda durduk ve Cihat abi dürüm yaptırdı. Lojmana gittik ve televizyon izleyerek yemeğimizi yedik. Kalkıp evi toplamaya başladık, birçok dini kitabı Muhammed abi ile koliledikten sonra benlik bir şey kalmadığı için geçip televizyon izledim. Ardından onlar toplamaya devam etti. Sigara için dışarıya çıktım ve caminin bahçesinden, benim için bir ilk olan dalından mandalinayı güzelce yedim. Sonra lojmana geri döndüm. Toparlanma işi bitince hava kararmaya başlamıştı. Erzin'e doğru yola çıktık. Erzin'e vardığımızda Cihat abi bizi bir başka arkadaşları olan Abdullah abinin yanına bırakıp gitti. Abdullah bizi arabası ile çiftlik evine getirdi ve eve geçtik. İçeride biraz boş oturup sohbet ettikten sonra, Muhammed abi yemek yapmak için mutfağa geçti makarna suyu koyup geldiğini söyleyince, sosunu yapmayı teklif ettim.
Bu ademoğlunun içinde benim olduğumdan haberi varmış gibi, benim zamanında iyi olduğum her şeyi yapabileceğini, hayretle izledim yıllar içinde. Tabii bir çoğunda benim de ruhuna yardım ettiğimi söylemekten hiç çekinmeyeceğim.
Kalkıp tarifini kimin verdiğini bilmediğim güzel bir domatesli sos yaptım. Basit olsa da lezzetli olan bu sosu pişen makarnaya ekledim ve masayı Muhammed abi ile hazırladık. Makarnayı beğendiler, bu beni şaşırtmadı. Ama ben askerde iki aydan beri güzel bir makarna yemediğim için, iştahla yedim. Aç olduklarını düşündüğüm için bir tabak yiyip, tam doymasam da doydum deyip çekildim. Ve fazla belli etmeden onları izledim.
Söylediğim gibi dostum, ademoğlu Adem bazen benden haberdarmış gibi davranıyor. Dün akşam yemeğine yaptığı sosa sarımsak ekleseydi, bir kaç yüz yıldan uzun süredir tatmadığım, İtalya Peragio'daki çocukluğumdakinin neredeyse aynısıydı. Orada büyük babam ve anneannem ile birlikte yaşıyordum. Büyük babamın şehir merkezinde küçük bir dükkanı vardı ve anneannemin yaptığı makarnaları satarlardı. Anneannem o kadar lezzetli makarnalar yapardı ki yaparken onu izlemesem, ve yüzündeki sadece iyi bir sosun tadına bakarken beliren, o hafif gülümsemeyi fark etmesem, onun yaptığına inanamazdım. Hamurunu kendi açar, bazen iki gün dinlendirirdi. Sosları için malzemeyi özenle seçerdi, bazen zeytin bazen tereyağı kullanırdı. Ama bana kalırsa sonuç hep mükemmel olurdu. Onlarla ne zamandan beri birlikte yaşıyorum bilmiyordum, kendimi bildiğimden beri oradaydım. Bir gün ben bu uğursuz günü her ayrıntısıyla hatırlayacak yaşlardayken. Akşama kadar dükkanda çalışmış ve kapatmak üzereyken, son anda gelen bir müşteriyle ilgilenmek için tekrar işe koyulmuştuk. Adam orta yaşlarda ve çirkin yüzlü uzun kaba bir adamdı. İri burnu ve buralarda görmeye pek alışık olmadığım büyük bıyığıyla biraz korkunç görünüyordu. Kıyafetlerini sanki yüzlerce terzi bir araya gelip dikmiş gibi, ihtişamlı ve özenli taşıyordu. Bana bu genç sayılabilecek kızın bedenindeyken bir ürperti yaşatmıştı. Makarnayı söyledi ve büyükannem özenle pişirdi. Ancak adam tuhaf ve zengin görüntüsüne rağmen bana çok tanıdık ve korkunç gelen gözlerle bakıyordu. Adam makarnasını yedi, beni çağırdı ve hesabı ödedi, bahşiş de bıraktı. Bir bardak da su istedi ve gidip getirmek için anneannemin yanına girdim. Bu adam geldiğinden beri tek kelime konuşmamış anne annem ve Büyükbabam sessizce oturuyorlardı. Parayı büyük babama verdim, o da bana adamın verdiği bahşişi verip geri vermemi söyledi. Şaşırdım çünkü o güzel makarnayı yiyen hemen herkes, biraz fazla ödemeye zaten hazır olurdu. Bardağa suyu doldurdum ve içeride oturan iri kıyım adamın masasına yöneldim ve onun göz hapsindeyken bardağı masaya bırakıp arkamı döndüm. Tam bu esnada adam o iri elleriyle tüm bileğimi tek hamlede kavradı. Ve kendine doğru çekti. O anda o narin vücut içinde bileğim tıpkı bir serçenin ayağı gibi incecikti ve tıpkı bir serçe gibi de tiz bir çığlık attım. Sesimi duyan büyük annem ve büyük babam hemen içeri koşmuşlardı, yüzlerinde inanılmaz bir öfke vardı. Ardından bileğimi kavrayan adam beynime kan hücum etmesine ve bu iri kıyım adama benzer birini en son ne zaman gördüğümü hatırlamama sebep olacak bir isim söyledi. Sultan Selim. İsim Aurora aldı bu küçük kız için bir şey ifade etmiyordu ve bir şey de anlamadı. Ama ben anladım ve hatırladım. Çünkü ben de en son bu ismi ve bu tanıdık gibi gelen suratı en son gördüğümde Yunan diyarında bir genç kızdım. Osmanlı için beni kaçırmış o soğuk kış aylarında gemiyle yola çıkmışlardı. Ve ben geminin alt katındaki hapishanem de soğuktan hasta olmuştum. Sultan Murat için götürüldüğümü duymuştum, ama gidememiştim. Çünkü daha saray görmeden o gemide hastalıktan ölmüştüm. Şimdi de bir sultan için kaçırılmak isteniyordum. Osmanlı zamanında paşaların padişahlarına yaranmak için çok uzak diyarlardan çok güzel kadınları hediye olarak getirmesi, bir nevi adete dönüşmüştü. Sultanın çeşitli diyarlardan gelen sayısız kadınlardan oluşan haremlerine, birçok hayat girip çıkmıştı. Ben de birkaç kez onlardan olmak üzere kaçırılmıştım. Aurora'nın kaderi de ona dönüşmek üzereydi. Büyük babam beni yakalayan bu adama doğru elinde büyük bir mutfak bıçağı ile atıldı ve adam onu boşta olan eliyle attığı bir tokatla yere serdi. Büyük annemin ona doğru atıldığını gördüm. Ve adam beni tek hareketle ustaca omuzuna kaldırıp sıkıca tuttu. Debeleniyor ağlıyor ve adama tüm gücümle vuruyordum. Ama bu adamın umrunda bile değildi. Adam bir kese altını çıkarıp masaya koydu ve kapıya yöneldi. Bu esnada tam çıkmak üzereyken büyük annem adamın üzerine hücum etti, adam dengesini kaybetti ve üçümüz düştük. Adam bu kargaşa da ne ara gerçekleşti bilmiyorum ama yine bir eliyle beni tutarken, diğer eliyle büyük annemin boğazını sıkmaya başladı. Büyük annemi kurtarma isteğiyle onun üzerine doğru atıldım ve o da büyük babamın daha önce elinde gördüğüm bıçakla benim kolumun altından, adama vurmaya çalıştı. Çabasının boşuna olduğunu anlamış olacak ki öylece durup gözlerimin içine baktı. Adam beni hiç umursamıyordu ve büyük annemin boğazını sıkmaya devam ediyordu. Bu yaşlı kadının yüzü morarmaya başladı ve son bir çabayla yana düşen kolunu kaldırıp bana doğru bir hamle yaptı.
İnanılmaz bir acı duydum ve yere yığıldım. Ben kesik kesik nefes almaya çalışırken ve boğazımdan kan fışkırırken, adam bizi bıraktı ve hızla çıktı. Aurora'nın o küçük bedeninde benim varlığım onun varlığından ayrıldı. Ve ben zaman ve mekandan âzat oldum. Yükselen ruhumla odaya şöyle bir göz attım. Ve yerde Aurora'nın ve ismi Rochella olan biraz önce büyük annem olan yaşlı kadının ölü bedenlerine baktım. Aurora'nın kanı morararak şişmiş olan büyük annesinin yüzüne sıçramıştı. O küçük bedenden o kadar kan çıkmıştı ki iki metre ötede baygın yatan ve ismi Aldo olan bir az önceki büyük babama kadar ulaşmıştı. Aurora'nın bedenine yaklaştım ve boynuna saplanmış olan en baştaki mutfak bıçağını gördüm. Dehşetle kocaman olan ve içlerine kan girmiş olan gözlerine rağmen, oldukça güzel görünüyordu. Ona duyduğum şefkat ve acıma duygusu ile Rochella'ya öfkelendim ve onun bunu neden yaptığını anlamak isteyerek ona yöneldim. Huzur içinde ve hafif tebessümle, sanki biraz önce iyi bir sos tatmış gibi uyuyor görünüyordu. Ölü bedenlerinden ruhları çıkmak için kımıldanmaya ve benim alışık olup daha önce sayısız kez duyduğum homurttuları ve sesleri çıkararak hazırlık yapmaya başladılar. Ben de hızla ölü bedenin zihnine daldım. Ve Rochella'nın zihninde gördüklerimden, bunu neden yaptığını anladım. Aurora'nın onları tanımaya başladığından beri yaşlı olan Aldo ve Rochella çifti aslında çocuk sahibi olamayan ama mutlu bir çiftdi. Doğan birkaç çocukları olmuştu, ama onlarda hastalıktan ölmüştü. Rochella defalarca evlat acısı yaşamıştı. Bir gün Aldo'nun tavsiyesiyle çocuk evlat edinmek istemişler ve annesi tarafından terkedilen daha birkaç aylık bizi evlat edinmişler, yaşlı oldukları için bu fikir onları oldukça korkutup, hatta çelişki de bırakmıştı. Çünkü o yaşlarda küçücük bir çocuğa bakıp, aynı zamanda onu sağlıklı bir şekilde yetiştirecek olmak büyük bir sorumluluktu. Bize yani Aurora'ya bu ismi onlar vermişlerdi. Aurora onlara büyük anne ve büyükbaba demesine rağmen, onlar onu kızları olarak sevmiş ve büyütmüştü. Dükkana giren Türk'ü benim bile aksime tek görüşte tanımış ve minik Aurora' ları için endişelenmeye başlamışlardı. Aurora elinde bahşişle mutfağa girince endişeleri doğrularmıştı. Aldo'yu uyarmıştı ve o da hazır beklemeye başlamıştı. Aurora'nın çığlığı ile hızla yerinden kalkan ikili kızları için her şeyi yapmaya hazırdı. Adamın karşısında dikildiler ve korku ile Sultan Selim ismini duydular. Kocası kızlarını kurtarmak için bir hamle yaptı, ama o Aldo'nun bu adam karşısında hiçbir çaresi olmadığını görüyordu. Adam Aldo'ya bir tokat attı ve eşi savrulup yere yığıldı. Rochella eşinin üzerine atıldı ve bayıldığını anlamıştı. Kızını kucaklamış giden adama bir göz atıp Aldo'nun elinden bıçağı aldı. Sonra bizim de bildiğimiz kavga yaşanmaya başladı. Ve Rochella bir kez daha evlat acısı çekecek olmanın verdiği korku ile, kızından ayrılınca ve onun bu adamla gitmesine izin verince başına gelecek felaketleri düşündü. Adamın eli boğazında onu boğmak üzereyken, kızı üzerinde, adamın onu bırakması için ağlıyor, vuruyor ve yalvarıyordu. Ama o sadece öylece öldürmek için doğmuş gibiydi. Kızı bir an için onun gözlerine baktı ve öylece bu kısa anda Rochella kararını verdi. Kızını bilinmeze uğurlamaktansa, bir kez daha evlat acısı yaşamaktansa, kızını kendi elleriyle sapladığı bıçakla öldürdü. Kendisi kızının can çekiştiğini tam görmeden, Aurora'dan Aldo'ya bir bakış attı ve öldü. Ben bütün bunlara insanoğluna yine hayretler ederek ve acıyarak Rochella 'nın bedeninden çıktım. Ve yaşlı yorgun ruhuna da küçük bir yol gösterdim. Ruhlar sadece sevgi ve mutluluk olan yerde genç kalırlar. Onlar için en iyi ev tanrılarının katıdır. Orada gençlik ve ışıklarını korurlar, ama dünya da bunu sağlayamazlar. Çünkü dünya da kötülük var. Rochella'nın ruhu yaşadığı onca acı ile yaşlanmış ve solmuştu. Aurora'nın büyük annesinin yaptığı fedakarlığı göstermek için, zihnine girdim ve ona biraz önce gördüklerimi aktardım. Sonra genç acemi ruhunu ellerinden yakalayıp, soğumaya başlayan o bedenden kılavuzluk yaparak çıkardım. Aurora'nın zihni bir insan olarak beni fark edemeyecek kadar ilkeldi. Ama ruhu ruhumu tanıyordu. Bu üç ruh bu ölüm ve vahşet kokan odada, sevgi ile kucaklaştık. Ve kendi iman ettikleri tanrıya ulaşmak üzere, gökyüzünde bir yıldıza kadar onlara eşlik ettim. Odaya geri döndüğümde, öfkelenmemi sağlayacak bir gelişme yaşanmıştı. Aldo'nun cansız bedeni, kızını ve karısını taşıdığı odanın ortasında, ikisinin arasında yatıyordu. Bıçağı, mutfaktan kendi getirdiği, karısının elinde kızını öldüren bıçağı, tam kalbine saplamıştı. Daha şimdi ve ilk kez çıkmış olan ruhu başlarındaydı. Ve sahip olduğu bedenin intihar ettiği her ruhta olduğu gibi, sağ eli siyahtı. Bu şaşkın ruha öfke yerine acıma duygusu ile kısa bir bakış attım ve yukarıyı gösterdim. O zaten nereye gideceğini hatırlamış olacak ki hızla yükseldi. Ben de bir sonraki yaşamım için bir yer ve beden aramaya başladım.
Yani dostum lezzetli bir makarnanın bana hatırlattığı bu anımda, yediğim en güzel sosu yapanın Aurora'nın annesi olan Rochella'nın yaptıkları olduğunu, biraz üzüntü biraz da tebessümle sana aktarmış oldum. Söylediğim gibi makarna yedik ve ardından Cihat abi evi taşımak için bizi çağırdı. Ben Abdullah ve Muhammed abi Abdullah'ın arabasına binip yola çıktık. Cihat abi bizi yolda kendi arabasıyla aldı ve yoldan başka arkadaşlarını da alarak, cami lojmanına geri döndük. Bir kamyoneti olan arkadaşları ve birkaç tane de daha yeni gördüğüm arkadaşları ile eşyaları taşıyıp yükledik. Erzin'deki evlerine gitmeden önce eşyaların birkaçının o esnada orada bizimle çalışan Mahmut isimli arkadaşlarına bırakılacağı söylendi ve oraya gitmek için araçlara bindik. Muhammed abi kamyonete bindi ve ben de daha şimdi tanıştığım isminin Hakan olduğunu hatırladığım kişinin arabasına bindim. Hakan konuşurken ki ses tonundan anladığım kadarıyla iyi ve öyle kolay kolay herkesi kıramayacak bir insan. Sanki konuşmaya hasret kalmış gibi beni soru yağmuruna tuttu. Ve kendisi de hayatı hakkında birkaç bilgi verdi.
Keşke insanlar bunu yapmasa diyorum kendi kendime şu an. Çünkü her ne kadar ben de kendi hayatım hakkında konuşmaktan çekinmesem de, başkaları kendi hakkında konuşurken ben onların en derin arzularını görür gibi olurum. Ve bu beni bazen insanlardan soğutur.
Hakan'a karşı bir duygu değişimi yaşamadım, anlattıklarını dinledim. Yola çıktığım gün sabah 6.00'da uyandım ve otobüste de gece sadece iki saat uyuduğum için, arabada aşırı uykum geldi. İlk durağımız olan Mahmut'un evinin önüne biz daha önce geldik ve beklerken Hakan abinin ne anlattığını hatırlayamayacağım kadar uzun olan konuşmasına, arada dinliyormuş gibi sesler çıkararak eşlik ettim. O da bunu anlamış olacak ki bana uyuyabileceğimi söyledi. Dediğini yaptım uyandığımda araç gelmiş ve burada inmesi gereken malzemeler indirilmişti. Cihat abilere doğru yola çıktık ve evlerine vardık, hep beraber eşyaları boşalttık ve çaya davet edildik. Cihat abi Muhammed abi ve Hakan abi kaldık. Çay içmeye çıktık ve Cihat abinin annesinin yaptığı tatlıları servis ettiğini gördüm. Mutfağa girdik, odaları küçük şirin bir evdi. Mutfağı görünce evin genel düzeni hakkında kısa bir tahminde bulundum ve bu temiz evin temiz mutfağında, bize hoşgeldiniz diyen ve gülümseyen Cihat abinin annesine, ben de aynı tondan teşekkür edip gülümsedim. Oturup çaylarımızı içtik, güzel tatlılardan yedik. Ardından Cihat'ın annesi Hatay'a özgü kömbe denilen kurabiyelerden ikram etti. Onları da yedik ve biraz daha sohbet ettikten sonra kalkıp çıktık. Çıkarken ev sahiplerine teşekkürlerimi sundum ve Cihat abinin arabasına binip bağ evine geldik.
Uzunca oturmuş olacağız ki saate baktığımda saat gece üç olmuştu. Oturup bulmaca çözmeye çalıştım. Bu esnada uyumamak için inanılmaz bir çaba gösteriyorum. Muhammed abi yatağımı sardığını söyledi ve kalkıp iyi geceler diledikten sonra odaya geçtim. Telefonla uğraşmadan direk yatağa girdim. Kulaklığı taktım ve uyumuşum.
Sonra kahvaltı ettik sana da söylediğim gibi dostum. Epey bir süre gelen giden kimse olmadı, ben de o arada seninle konuştum işte. Öğlenden sonra kahvaltı yapmıştık ve saat üç gibi Cihat abi geldi, ne zaman gideceğini bildirdi ve çıktı. Ben de Muhammed abi o gittikten , yaklaşık bir saat sonra hadi gidelim diyene kadar yazmaya devam ettim. Muhammed abi çıkalım dedi ve üzerimdeki eşofmanları değişip hazırlandım. Bahçede dün evin arkasında bir kez fark ettiğim Muhammed abilerinin arabasının yanına geldik ve arabayı ben ittim, yoksa çalışmıyormuş. Araba çalıştı ben de bindim ve cihatlara geçtik. Bahçe duvarının dışında oturmuş zeytin toplayan Mecit amcaya selam verdik, durdum onu izledim. Ve etrafa dağılan zeytinleri topladım, ardından az olduğunu söylediği zeytini bir çuvala koyduk. Bahçede biraz oyalandıktan sonra eve girdik ve bizi dün çok sevecen karşılayan Cihat abinin annesiyle selamlaştık. Oğlu gideceği için gelecek olan misafirlerine yemek yapmış olan annesi, mutfaktan çıktı ve Cihat abi yemekleri servis etti. Hatay'a özgü börek çorbasını yine ilk kez bu kadının evinde yedim ve çok beğendim. Hatta bana ikinci tabağı da servis etti, yemekten sonra gelen başka bir arkadaşları ile salona geçtik, ve evdeki kadınlar yemek için mutfağa geçti. Salonda namaz vakti olduğu için Cihat ve arkadaşı namaz kılmak istedi ben ve Muhammed abiye de teklif etti, ben kabul ettim ve kalkıp abdest aldım. Geçip namaz kıldık. Bu ibadet daha yeryüzüne yayılmaya başlarken Arabistan yarımadası olarak bilinen coğrafyada, bir hurma ağacında uzun bir istirahatte olduğum için, her detayını tam manasıyla aklıma kazımıştım. Dallarımın altında serinlemek için oturan her insanın o zamanlarda böyle hızlı büyümeye başlayan bir din hakkında anlatacak çok şeyi vardı. Ve ben de hepsine tanıklık ediyordum. Öyle ki zaman zaman Muhammed'in de bulunduğu meclislere ruhen katılıyor ibadetlerini izliyordum. Kendi tanrısı tarafından her türlü üstün güçle donatılmış olan bu peygamber, beni birkaç sohbetiyle büyülemeyi başarmıştı. O dönemler gözüme kusursuz görünen bu dininin, şimdi bu hallere dönüşmüş olması ne acı. Uzun zamandır namaz kılmadığım için, tam manası ile özen göstermediğimi itiraf etmem lazım dostum. Aklımda çocukken ezberlediğim birkaç dua vardı ve bunlarla namazı tamamladım. Namazdan sonra Cihat abinin gidişine dair birkaç sohbet yapıldı ve ben de dinledim. Ardından dışarıya çıkıp hepimiz Cihat abi ile vedalaştık. Cihat'ın annesi ağladı, onun dışında zor ve duygusuz tanıdık bir vedalaşmaydı. Biz de eve dönmek için arabaya yönelmiştik ki Mecit amca topladığımız zeytinleri bir yere bırakmamızı istedi. Muhammed abi ile zeytin çuvalını bagaja attık ve benim yeniden arabayı itmemle arabayı çalıştırdık. Arabaya binince Muhammed abiye sigaramın bitmek üzere olduğunu söyledim. Ve önce bir markete uğraya bileceğimizi söyledi, markete gittik ve sigara aldım. Muhammed abi de ekmek aldı, ekmeği ben almak istedim ama en fazla bir sigara daha alacak param ancak kaldı ve henüz ne iş yapacağıma karar bile vermedik. Muhammed abi buraların işlerini yapamayacağıma inanıyor, bense bana gösterilen her işi yapabileceğime eminim. Sadece biraz seçiciyim. Marketten çıkınca zeytinleri bırakacağımız eve gittik ve zeytinleri bıraktık, eve döndük. Gelir gelmez dostum hemen defteri ve kaleme elime alıp yazmaya devam ettim. Sonra başım ağrımaya başladı ve Muhammed abiye İyi geceler diledikten sonra yatağımı sarıp uyumak için uzandım. Biraz telefonla oynadıktan sonra uyumuşum.
Sabah düne göre epey erken uyandım, yatağımı toplayıp sigara için dışarı çıktım. Muhammed abinin hala uyuduğunu düşünüyordum çünkü hiç ses yoktu, sessizce çıktım. Hava çok güzeldi hafif serin ve güneşli, sigaramı içip içeri girdim ve Muhammed abiyi uyanmış gördüm. Günaydınlaşıp mutfağa geçtim. Dünden kalan bulaşıkları yıkamaya başladım. Muhammed abi de dışarıdaki köpeklerine yemek hazırlayıp onları beslemeye geçti. Bulaşık bitince patatesli yumurta yapmaya karar verdik ve Muhammed abi benim yapmamı istedi. Yumurtayı yaptım, Muhammed abi de mandalina sıktı ve masayı kurduk. Kahvaltıya oturduğumuzda Muhammed abi bir belgesel açtı ve onu izleyerek biraz da sohbetle kahvaltımızı yaptık. Belgesel de bana çok eskileri hatırlatan bir çölden bahsedildi, Sahra. Oraların üstünden uçarken, altımda hiç bitmeyecekmiş gibi görünen denizin uzandığı zamanları ve yine bir dönemde bu denizin kıyılarında bir yengeç olduğumu hatırladım. Sonra bu deniz zamanla kuruyup çekildiği ve geriye tabanında ölü milyarlarca balıkla bir çöle dönüştüğü zamanda ben yine yeryüzündeydim. Bazı yerlerde Can Denizi bazı yerlerde Sonsuz Su anlamına gelen isimlerle anılırdı, o zamanın yaşayan varlıkları tarafından. Bu gün tıpkı o canlılar gibi Sonsuz Su ismini verdikleri bölge bir çöl olup çıktı. Tıpkı onlar gibi onunda sonu geldi. Buna mutlak şahitler olan ben ve benden daha eski olan zaman var bir tek geride. Dışarıya çıkıp bir sigara daha içtim ve gelip masayı topladım. Ardından dostum tekrar yazmak ve yetişmek adına sana koştum. Sevgili dostum buraya kadar fark ettiysen konunun akışını değiştirmeyecek veya yazarken boşa vakit kaybettirecek sohbetler esnasında geçen lafları, lazım olmadıkça yazmıyorum. Çünkü benim olabildiğince hızlı bir şekilde anlatabileceğim kadar çok anlatmam lazım. O yüzden o onu dedi, bu bunu dedi, gibi uzun sohbetlerimiz yerine kısa cümlelerimizi kullanmayı tercih ediyorum.
Biraz önce Ali abiyle Selim abi Muhammed abiyi aradılar ve benimle görüntülü konuşmak istediler, keyifli bir konuşma oldu. Ali abi de askerliğini bitirdi. Evine dönmüş, o küçük kızından ayrı askerlik yapmak onu çok zorluyordu. Neyse ki bitti. Zaten iki aylığına gelmişti. Çünkü o da bundan birkaç yıl önce astsubaylık okuluna girmiş ve bir buçuk sene eğitim alıp da mezun olmasına çok az kaldığında, ülkede gerçekleşen sözde darbe girişiminden sonra, okulun kapanması sonucu, meslekten atılmıştı. O kadar emek verip de neyin kimi indirmek için olduğu bile belli olmayan, birilerinin ekmeğine yağ süren bu girişimden dolayı, meslek olarak kendini hazırladığı bu işten atılmış ve psikolojik olarak bir dönem zorlu bir süreçten geçtikten sonra, üniversite okumaya karar vermiş ve üniversiteyi bitirmiş. Arada geçen süreçten haberim yok ama Antepli ve orada belediyede çalışıyor. Evli ve bir de kızı var dediğim gibi. O askere geldiğinde daha iki aylık bile değildi. Bölüğe benden bir gün önce katılmıştı. Devletin onu mesleğinden hayallerinden ettiği yetmiyor gibi bir de sırf iki ay askerliğe çağırmış, Ali abiyi de çalıştığı yer ücretsiz izinle çıkarmıştı. Ali abii küçücük çocuğunu da bırakınca, iki ayın onun için ne kadar uzun geçtiğini tahmin etmen hiç de zor değil dostum. Onunla da başlarda fazla samimi olmasak da, verilen işleri hep beraber yaptığımız ve ikimiz de işimizi disiplinli ve titizlikle yaptığımız için, anlaşmaya başlamıştık. Bizi Selim abinin yanına ona günlük bahçe ve yol temizliğine yardım etmemiz için bırakmaya başladılar. Sonra Selim abi ile de asıl samimiyetimiz günlerimizi üçümüzün birlikte geçirmeye başlaması ile oldu.
Dediğim gibi keyifli sohbet ettik. Ben buradaki rahatlığımdan havaların güzelliğinden ve meyve bolluğundan bahsettim. Ali abi evinde olduğu için mutluydu. Selim abi de biz ikimiz de gidince sıkılmış görünüyordu. Neyse ki çok uzun bir zamanı kalmadı. 40 günden az var. 40 gün sana belki fazla gelir dostum. Hatta Selim abiye de fazla geliyor. Ama ben bunca hayat içinde sadece 40 gün, hatta daha az yaşadığım hayatları da seçtim. Tabii seçerken hangi hayatın nasıl sonlanacağını bilmiyorum. Ve müdahale etmiyorum. Ama bazen erken sonlanacak veya acılar içinde ölmemi sağlayacak hayatları da tecrübe ettim. Seçtiğim hayatlar ya hastalıkla ya başkasının eliyle ya da zamanın çağırmasıyla sonlanır. Ve hiçbirine benim bir etkim olamaz, bazen istesem de. Bir hayvanı, ağacı veya bitkiyi seçtiğim zamanlarda, onların bedenlerinden, ruhlarından kendimi istediğim zaman âzat edip başka bir bedene geçebilirim. Ama bir insanı tercih ettiğimde, doğduğu anda onunla aynı bedene girer ve kendimi aşırı zorlamamı gerektirmeyecek durumlar dışında o bedenden sadece öldüğümde çıkabilirim. Hayvanların veya bitkilerin hayatlarına ufak dokunuşlar yapabilirim. Hatta bazen etkili dokunuşlarda olabilir. Ama insanlara daha sonra bahsedeceğim bir kaç manevi dokunuş dışında maddi bir faydam dokunamaz.
Hangi hayatım sonlanıp da şimdi anlatacağım hayatı seçmiştim hatırlayamayacağım kadar eskiden, tarihe Hititler olarak geçen devlet semaları üzerinde, zamandan ve mekandan bağımsız, saf bir enerji olarak süzülürken, kerpiçten bir evden çığlıklar yükseldiğini duydum. Hemen orada bulundum. Bir kadın doğum sancıları çekiyor iki küçük kız da başında korku ile bekliyordu. Başka kimse yoktu. Evin durumu o dönemin evlerine göre fakir sayılmayacakları kadar iyiydi. Ama baba evde değildi, kadın o kadar zorlanıyordu ki ne zaman öleceği ruhunu duymaya başlamanla biraz belli olmaya başladı. Baba yanında doktorlarla hızla içeri girdi. Doktor kadını sakinleştirmek üzere söylediğine göre, bizzat kral'a hizmet ediyormuş. Ama durumun ciddiyetini fark eden bir tek ben değildim, ve de doktor hemen çeşitli otlardan hazırlanmış ilaçlarla dolu, vaşak derisi çantasını açtı. İçindeki boy boy şişelerden birini seçti, bir kaseye biraz boşalttı sonra bir diğerinden de iki damla ekledi ve acı içindeki kadına verdi. Doktorun gerçekten niçin krala çalıştığını kanıtlar nitelikte ustaca ve korkusuzca, Ben kadınla birlikte bebeğin de ruhunu duymaya başlamışken doğumu yaptırdı. Ve ikisinin de durumunun iyi olduğunu söyleyip gitti. Ben bir süre bu aileyi izledim ilk iki çocuğu kız olduğu için, şimdi doğan oğluna şefkatle bakan ve onu kucağına alan baba, emzirmesi için annesine verdi, ve o da biraz önce acıdan akan gözyaşları yerine sevinç gözyaşlarına boğuldu. Ve oğlunu göğsüne bastırdı. Küçük kızlar sevinçle yeni gelen kardeşlerinin yüzünü görmeye çalışıyorlardı. Ben de bu anda yeni gelen bu kardeşi kendi ruhum için seçtim ve bedenine girdim. O annenin göğsünden akan ilk sütün tadını uzun süre unutmayacağım. Babam adımı Anitta koydu. Ve kralın yemeğini yapmak için mutfağa geçti. Evet bu yeni babam kralın aşçılarındandı ve bu da evin iyi durumda olmasını ve muhtemelen gelmezse ölümle sonuçlanacak olan doğumu, kralın doktorunun yaptırmasını açıklıyordu. Bu yeni hayata henüz gelmiş ve daha 15 gün yaşamışken, bir gün evi kralın askerleri bastı ve bizi hızla mahzenlere kapattı. Aynı mahzende babam da vardı, ve ağlıyordu. Annem beni ağlayan küçük kız kardeşlerimin kucağına bıraktı ve babamın yanına gidip ona sarıldı. İkisi ne olduğunu bile konuşmadan bir süre ağladılar ve babam anlattı. Söylediğine göre krala yemeğini yapıp da takdim ettikten on dakika sonra hemen tutuklanmış. Ve arası iyi olan bir askerden aldığı cevaba göre de, yaptığı yemekten kıl çıkmıştı. Bu sözü üzerine annem öyle acı bir çığlık attı ki, Anitta'nın o küçük bedende sarıp sarmaladığım ruhu bile korktu. Ve ağlamaya başladı. Annem beni ve kardeşlerimi göğsüne sokmak ister gibi sarıldı ve öpücüklere boğdu. Babam ağlıyordu. İki saat geçmemişti ki askerler gelip bizi aldı ve o küçük sarayın bahçesinde, sırf adam öldürmek için konmuş olan, her tarafını kan boyamış olan taşın önüne getirdi. Suçumuz daha doğrusu babamın suçu okundu. Krala yaptığı yemekten kıl çıkmıştı . Ve Hitit kanunları gereği suçu kendi soyunu da bağladığı için ölüme mahkum edilmiştir. Önce babam zorla zapt edilip başı taşa koyuldu, etrafa emri kimin vereceğini bulmak için baktım ve bu emri verecek olanın Kral olduğunu anladım. Anitta'nın ruhundan ayrıldım. Ve kralın bedenine girdim . Yaşına ve yetkisine rağmen, sefil ve güçsüz olan ruhu bana karşı koyamadı. İçinde bir şefkat kırıntısı aradım. İnsan öldürmekten ruhunun ışığı azalmış ve bu hilkat garibesi bedende. Zihninde hızla bir tur attım ve elimden bir şey gelmeyeceğini bildiğim halde, bu hayatları en azından kurtarmaya çalışmış olmanın verdiği huzurla Anitta'ya geri döndüm. Söylediğim gibi babamın kafasını taşa koydular ve cellat ustalıkla baltasını babamın boynuna indirdi. Ardından beni annemin kucağından alıp yere bıraktılar, sırt üstü yere konduğum için göremedim. Ama seslerden anladığım kadarıyla, önce annem ardından da kardeşlerim öldürüldü. Askerlerden biri beni de taşın üzerine koymak için kucağına aldığında, tüm ailemin ölü bedenlerini gördüm. Başsız gövdelerinden hala kanları akıyordu. Anitta'nın ruhuna sıkıca sarıldım ve tüm şefkatimle onun bu acıyı hissetmesini engellediğimi sandım. Zaten bebek ruhu yaşanan hiçbir şeye anlam veremiyordu. Bizi de taşın üzerine koydular ve cellat bu küçük bedene balta ile vurulamayacağına karar vermiş olacak ki, bir kılıç çıkardı. Kılıcı kaldırdı, tam o anda gözlerimiz kapandı ve cellat kılıcı boynumuza indirdi. Neredeyse hiç acı hissetmedik. Anitta'nın ruhunu hemen o bahtsız daha 15 günlük bedenden çekip çıkardım. Bu manzarayı daha fazla görmemesi için onu yukarıya, çok yukarıya çıkardım. Ve orada beklemesini söyledim. Aşağıya inip ailenin geri kalanının bedenlerini yeni terk etmiş ruhlarını da alıp, Anitta'nın yanına getirdim. Biraz önceki ailem ve ben bu altı ruh uzun bir süre bahtsız hayatlarımız için ağladık. Ve onlara güneşe kadar eşlik edip bir süre uzayda gezindim. İşte sevgili dostum, insanların yaşamlarına etki edemiyorum. Eğer etki edebilseydim o bebeğin ailesi ile 15 günden fazla yaşamasını sağlardım. Bizim gözümüze az görünen kırk günün, Anitta'nın tüm hayatından fazla olduğunu şimdi dinledin dostum. Ama merak etme yaşadığım her hayat böyle kötü bitmedi, sana daha iyilerini de anlatacağım. Sayıları az olsa da, sayısız hayatın içinde epey mutlu sayılacak hayatta yaşadım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.