Karanlığı yırtan tek şey, deponun acil durum lambalarının yaydığı kızılötesi ışıktı. Çatıdaki havalandırma kapagının gürültüyle açılmasıyla birlikte, içeriye siyah giysili, yüzü maskeli bir adam sarktı. Elindeki susturuculu silahın namlusu doğrudan aşağıya, Cihangir ve Asya’nın olduğu yöne çevrilmişti.
Ancak Cihangir ondan daha hızlıydı. Patlayan tek bir el silah sesi, deponun beton duvarlarında yankılandı. Maskeli adamın omzundan vurulmasıyla elindeki silah yere düştü ve ağrıyla demir merdivenlere yığıldı.
Cihangir hızla merdivenlerden yukarı tırmandı, adamı yakasından tutup beton zemine savurdu. Maskesini sıyırıp çıkardığında, karşısındaki yüzde o soğuk sırıtış hala duruyordu: Selim.
"Çok geç, Kuzgun," dedi Selim, ağzından sızan kanlara rağmen alayla gülerek. "Sen burada kraliçeni koruduğunu sanırken, Ankara'daki ana sunucularımıza çoktan sızdılar. Senin o akıl hastanesindeki geçmişin, Asya'nın tıp lisansı... Hepsi iptal edildi. Artık sadece birer kanun kaçağısınız."
Cihangir adamın boğazına yapıştı ama Asya hızla araya girip elini tuttu.
"Cihangir, dur," dedi Asya, sesi kusursuz bir soğukkanlılıkla çıkıyordu. "Onu öldürürsen arkasındaki anahtar koda asla ulaşamayız. Selim akıllı bir adamdır; ölüm korkusu, her şeyi itiraf etmesi için yeterlidir."
Selim, Asya'nın bu kadar sakin ve korkusuz duruşu karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. "Sen... Sen gerçekten o doktor musun? Yoksa o delinin zihni seni de mi zehirledi?"
Asya hafifçe eğildi, Selim’in gözlerinin içine baktı. "Ben yıllarca hastaların karanlık zihinlerini tedavi ettim, Selim. Senin gibi korkak bir fareyi çözmek benim için sadece çocuk oyuncağı."