İzmir’in limanındaki karargahta sular henüz durulmuşken, İstanbul’dan gelen şifreli bir acil durum sinyali, Cihangir’in zihnindeki tüm tehlike çanlarını yeniden çalmaya yetmişti. Uluslararası fonları çökertmiş, hainleri masada dize getirmişlerdi; ancak hesaba katmadıkları tek bir detay vardı: Gölge.
Asya, deponun büyük harita masasının başında ekranları incelerken, sistemde aniden beliren tuhaf bir veri akışı fark etti. Kodlar, standart bir siber saldırıdan çok daha farklıydı; bu, son derece profesyonel, kimliği gizli bir hacker grubunun iziydi ve hedefte doğrudan Cihangir değil, Asya vardı.
"Cihangir, buraya gelmelisin," dedi Asya, sesi her zamankinden daha sert ve temkinli çıkıyordu. "Bu IP adresi... Daha önce akıl hastanesindeki sistemde de iz bırakmıştı. Bizi oradan beri takip eden biri var."
Cihangir, elindeki kahve kupasını masaya bırakıp hızla Asya’nın yanında bitiverdi. Ekrandaki karmaşık kod dizilimlerine baktığında, gözlerindeki o tehlikeli parıltı yerini buz gibi bir öfkeye bıraktı.
"Bu iz... yabancı değil," diye fısıldadı Cihangir, dişlerinin arasından. "Babasının ölüm gecesi sırra kadem basan o eski güvenlik müdürü... Selim."
Asya kaşlarını çatdı. "Selim mi? Hani hastanede kaza geçirdiği söylenen adam?"
"Kaza falan geçirmedi," dedi Cihangir, ceketinin içindeki silahını kontrol ederken. "O, masadaki hainlerin en kurnazıydı. Ve şimdi, senin benim yanımda olduğumu gördü. Seni zayıf noktası sanıyor, Asya."
Tam o sırada deponun tüm ana elektrikleri aniden kesildi. Etrafı kapkaranlık bir sessizlik bürüdü. Acil durum jeneratörleri devreye girene kadar geçen o birkaç saniyede, deponun çatısından gelen hafif bir metal sürtünme sesi duyuldu.
Cihangir bir an bile tereddüt etmeden Asya’yı arkasına çekti ve silahını yukarı doğrulttu. "Sakın benden uzaklaşma," diye emretti.