09
Bazı tercihler hiç yapılmamalı. Her sonuç iyiye yorumlanmamalı. Yolun sonu hiçliğe çıkıyorsa bile atılan adım devam ettirilmeli.
Hayatım da ne kadar çok seçim yaptığımı ve bunun sonuçlarına ne kadar katlanabildiğimi pek hatırlamam. Seçim yaparken emin olduğum tek bir konu var; seçtiğim sonuç ne olursa olsun, ardımda bıraktığım seçenekleri yok sayarım. Onlar var olmamış gibi hayatıma devam ederim. Bu zamana kadar yaptığım ve pişman olmadığım tek gerçek budur. Pişmanlığa lüzum yok. İstediğin kadar pişman ol, o seçenek geçmişte kaldı. Düşe kalka tecrübe sağlamlaşır. Her bir aydınlanma, yeni seçeneklerin kapısını ardına kadar açar.
Kapısını tıklatmadığın seçenekleri değil, kapısını dahi göremediklerini düşün. İşte hayat o zaman daha anlamlı bir oyun oluyor.
Boks eldivenleri, elimin her bir santiminin terlemesine sebep oluyordu. Karşımda kum torbası ve yarım yamalak spor aleti ile dolu olan odada tek başımaydım. Tavandan sarkan borulardan ses çıktığı ve aydınlatma sistemi bozuk olduğu için genellikle kimse burayı kullanmayı tercih etmiyordu. Benim, mabet sayabileceğim sınırlı yerlerden biri olabilirdi.
Işık'ı, aşağıda kendi seçimi ile baş başa bırakmamın ardından bir saat geçmişti. Yeni talimata ya da göreve kadar kendimi geliştirmek için yukarı çıkmıştım. Açıkçası neyi seçeceğini, neyi seçmeyeceğini kimsenin kestirebileceğini düşünmüyorum. Sağ gösterip, sol vuranlardan bile sayılmazdı.
Yukarı gösterip, tekme atan olabilirdi. Sadece kendine özgü bir karakteri vardı.
Basit biri ya da hafife alınabilecek biri hiç değil. İlk karşılaşmamızda bile beni etkilemeyi başarabilmişti.
İlk karşılaşma denemezdi belki de. Daha önceden karşılaşmış da olabilirdik. Zihnimin özenle sildiği geçmiş anılarımın içinde olabilirdi. Bir insan daha önce hiç tanımadığı birisini nasıl rüyasında görebilirdi? Nasıl ismini bilebilirdi? Bu soruları kafamın içinde bile cevaplayamıyordum. Anılar, bir bir kaybettiğim yapboz parçaları gibi kafamın içini terk etmişti.
Kapının tıklatılması, beni düşüncelerimden çekip çıkarmıştı. Bu spor salonunun yerini bilecek ve girerken tıklatacak tek bir kişi tanıyordum. O kişi, zaten benden cevap beklemeden içeri buyur etmişti. Elinde ki boyu kadar kutuları üst üste dizmiş ve başını kutuların yanından beni görmek için sarkıtmıştı. Neşeli bir ses ile "Ta da!" dedi, Büşra.
Öz kardeşim diyebileceğim, canımdan can ve kanımdan kan saydığım kız kardeşim. On sekiz yaşında olduğunu asla kabul etmeyen ve asla büyümeyen mübarek insan. Onunla patlamadan biraz sonra tanışmıştık. İlk görevlerimden birinde yıkıntının altında bulmuştum. Aslında kamufle olmak için uygun bir yer arıyordum. Ve ne tesadüfse, oda birilerinden saklanırken bana yakalanmıştı. Üstü başı toz ve kir içindeydi. Yer yer yüzünde yara izleri vardı.
Tabi üç yıl önce, on beş yaşında çok cılız ve çelimsizdi. Halen daha, beni ilk gördüğünde ki yüzünde oluşan telaşını hatırlarım. Ona nasıl yaklaşmam gerektiğini bilememiştim. Ama onu, o an orada bırakamayacağımı biliyordum. Benimde içimde bir yerde insanlık namına bir şey kalmış olmalıydı. Gözümü kapatıp onu yok sayamazdım. Silahımı yere bırakışım ve elimi dostane bir tavırla uzatışım, kendimi sakin bir tavırla açıklayışım dün gibi aklımdaydı.
Patlamada nasıl hayatta kaldı, sonrasında nasıl badireler atlattığını bir bir anlatmıştı. Dışardan sessiz sakin biri olarak görünse de iç dünyası bir hayli canlıydı. Herkese o eşsiz sevecen gülümsemesini bahşedebilirdi. Sadece üç saniye bakıştığı insana bile.
Rahat giyinmeye düşkündü. Çizgili eşofman altı olmazsa olmazı. Bu kıyamette, nasıl oluyor da bir yerlerden çizgili eşofman altı buluyordu bilemiyordum. Acun'un siyah tişört imparatorluğu varsa bu kızın da beyaz çizgili eşofman evreni olmalıydı. Zevklerini ve renklerini hiçbir şeye değişmezdi.
Bir elli beş boylarında, beyaz tenli, hafif beline doğru uzamaya başlamış saçları, küçük yüzlü bir görünüşü vardı. Gözlerine her baktığım da canlanan kahverengi tonu; gördüğüm hiçbir kahverengiye benzemiyordu. Saçı açık ve koyu kestane arası bir renkti. Ona sorsam saçı için açık kahve derdi. Bana sorsa gıcık etmek için siyah bile diyebilirdim.
Gözleri, önümdeki yıllanmış kum torbasın da birde benim üzerimde mekik çekiyordu. Yine de merakla sordu. "Nasılsın?" Elindeki kutuları, ilk gördüğü aletin oturma kısmına bıraktı. Cevap vermemi beklemeden yine konuşmaya başladı. "İstediğin kutuları getirdim. Gerçekten hafifmiş ama içinden çıkan takır tukur sesleri anlamlandıramadım." Sonra düşünceli bir ifade ile başını hafifçe kaşıdı. Kulağım ondaydı ama muhabbet etme havamda hiç değildim.
Boks eldivenlerimden birini dişimle çıkardım. Ötekini, açıkta kalan elimle çıkardım. "Ne kadar süredir buradasın? Baya terlemişsin git bir duşa gir." Ona yan bir bakış attım. Spor aletlerinden birine de kendini bırakmış rahat bir pozisyonda uzanıyordu. Bu evrende ondan rahatını görmemiştim. Tek yaptığı iş dinlenmek olabilirdi.
Boks eldivenlerimi yere fırlattım. İki gözünü kapatmıştı bile. Gözü açık uyuyan bir insan için fazla saçma bir rol izliyordu. Kutulara doğru yöneldim. Tek tek açıp içlerini kontrol ettim. Ben kontrol ederken yan gözle Büşra'ya baktım. Bir gözünü açmış kutuların içini görmeye çalışıyordu. Benim ona baktığımı fark edince gözünü kapatıp ölü taklidi yapmaya karar vermiş gibi, başını diğer tarafa düşürdü.
Normal şartlarda onun bu davranışına gülerdim. Nedenini bilmediğim bir gerginlik buna engel oluyordu. Elim boynuma gitti ve "Ne soracaksan sor artık. Çok kıvrandın." Dedim.
İki gözünü birden açtı ve oturur pozisyona geldi. "Bilim insanı getirmişsin buraya!"
"Evet. Niye senin için barbie bebek getirmişim gibi heyecanlısın?"
"Keşke barbie getirseydin ama şuan konumuz bu değil. Görevin gereği getirdiğini biliyorum. Onunla konuşmak istiyorum. Hayatımda hiçbir zaman bir bilim insani ile konuşmamıştım! Görüşmem lazım, onunla." Anlamsız hevesi beni afallatmıştı. Hiçbir zaman böyle şeylere ilgi duyan birisi olduğunu düşünmemiştim.
Onu anlamadığımı anlamış ve kaşlarını havalandırmıştı. "Bak, bilim insanı ile görüşmedim de demem hem. Hayatımda anı sayabileceğim değerli kazanımlar da biriktirmem lazım." Sesi ciddiydi. Beni ikna etmek için her yolu deneyebileceğini biliyordum.
"İmzada isteyecek misin? Bilim insanından imzada almadım demezsin." Dedim.
"Olur." Ciddi olup olmadığını anlamak için yüzüne dikkatlice baktım. Kafamı hafifçe eğmem gerekmişti. Ciddiliğini bozup benim şaşkın ifademe güldü. "Tamam imzaya gerek yok. Sadece konuşma."
Niye bu kadar direttiğine anlam vermek zordu. Aynı kişi, bit pazarına gitmek için bile diretebilirdi. Şakası yok.
"Kim söyledi sana?" Bu sefer ben cevaplamasını beklemeden devam ettim. "Selin yetiştirmiştir kesin." Dedim. Nedense Selin ismini duyunca rahatsız olmuş gibi kıpırdandı. Kaşlarını çattı.
"Selin, bu yerin haber güvercini mi? Ayrıca bu aralar biraz tuhaf davranıyor. Pek konuşmuyorum onunla." Cümleleri kurarken yanlış bir şey söylemekten kaçınır gibi bir hali vardı. Buda benim tuhaf karşılayabileceğim bir durumdu. En son Selin ile aralarının iyi olduğunu hatırlıyordum.
Selin ile benim aramda ise hiçbir şey yaşanmamıştı. Sadece arada sırada revirde karşılaşıyorduk. Sanırım benden hoşlandığını hissetmiştim. Ona hiçbir şekilde pas vermiyordum, flört etmiyordum, imada bulunmuyordum. Duygularını incitmemek namına bu konuda bir kere bile ağzımı açmamıştım. Sanırım oda bundan cesaretlenerek bana evlilik teklifi etmişti. Diz çökmedi, çökseydi utançtan yerin dibine girecek kişi ben olurdum. Ayak üstü, duygularını açıklamak adına yanlışlıkla edilmiş bir evlilik teklifi.
Kimsenin bilinçli bir şekilde suikastçı olan adama; ayak üstü, öylesine bir şeyden bahsedermiş gibi evlilik teklifi edeceğini düşünmüyordum. Yaptığı saçmalığı düşünmesi ve bir daha aklından geçirmemesi için onu cevapsız bırakmıştım. Eğer cevap verseydim, kalbini kırardım. Ağır konuşmak ve onu rencide etmek istememiştim sadece.
Kutuları kenara koydum ve koltuğa oturdum. "Ne gibi bir tuhaf davranış?" Diye sordum. Teklif etmeden önce davranışları gayet normal olan, cevapsız kaldı diye kardeşime tuhaf tuhaf davranmaya başladıysa; kalbini kırmamın vakti gelmişti demek.
Kararsız bir ses tonu ile "Yani bilemiyorum." dedi. Sonra nasıl devam edeceğini bilemez bir şekilde bana baktı. "Onu kötülemek istemiyorum. İyi bir kız. Sadece eskisi gibi değil. Bakışları bile değişti diyebilirim." Gözünü, gözümden kaçırıp etrafa bakındı. "Canımı sıkan bir davranışı olsaydı sana söylerdim zaten. Niye böyle bir şeyi senden saklayım? Sadece aranızdaki ilişkiyi anlamlandıramıyorum?" Kafasını çok yanlış yerlere yoruyordu. Bunun için verebileceğim cevap çok kısaydı.
"Aramızda bir ilişki yok. Olsaydı da böyle şeyleri, niye ergenler gibi saklayayım? O bir doktor, ben suikastçıyım. Sence böyle bir ihtimal mümkün mü?" Sesli bir nefes verdim ve ayağa kalktım. "Ben, ona karşı hiçbir şey hissetmiyorum." Diye konuyu noktaladım. Bir daha da üzerine konuşmak istemiyordum. Benim için çok boş, konuşma değeri bile olmayan bir konuydu.
Sanki benim ayağa kalkmamı bekliyormuş gibi o da ayaklandı. "Bilim insanı peki?"
Kutulara uzanırken yakalandığım soru beni bozguna uğratmıştı. Olduğum yerde kala kaldım. Birisi başımdan aşağı buzlu su dökmüş gibi içim titremişti. Kendimi tutamamış ve ağzım açılırken tek bir kelime edebilmiştim. "Ne?"
"Bilim insanı ile görüşmeme yardımcı olacak mısın manasında sormuştum..." Sonra gözlerini kıstı ve beni baştan aşağı süzdü. "Sen ne anladın ki?" Dedi gülmemeye çalışarak.
Sırıtan yüzüne bakarken ani bir nida çıktı boğazımdan. "Ha?"
Yeni yeni anladığım da jetonun çok geç düşmesine sinirlenmiştim. "Haa... Evet evet ondan." Elim anlıma gitti ve durumu düzeltmek adına, "O dediğinden anladım işte. Bir daha yarım yamalak cümle kurma bana." dedim. Kutuları kucaklayıp bir hışım kapıya yöneldim. Kapının kulpuna doğru uzandım.
"Göz rengi çok güzel öyle değil mi?" Büşra'nın kendi kendine sorduğu soru, hayretle ona dönmeme neden olmuştu. Bir kaşımı kaldırdım ve Büşra'nın çehresine baktım.
"Onu gördün mü?"
"Evet, İlyas ile karşılaştım. Havdan sudan bahsederken onu gördük işte." Demek ki her şeyi İlyas anlatmıştı. Ve daha da mühimi, Işık seçimini yapmış rahat rahat etrafta dolaşabiliyordu. Onu cezalandıracaklarını söylemişlerdi. Zindana kadar atabileceklerini ima etmişlerdi. Şimdi elini kolunu sallayarak gezmesi, burnuma tuhaf kokuları beraberinde getiriyordu.
Hoşnutsuz bir tavırla, "Nerde Gördün?" diye sordum.
"Bahçede." Diye yanıtladı beni. "Uzaktan bir kaç saniyeliğine göz göze geldik. Göz göze geldiğimizin farkında değilmiş gibi etrafına bakıyordu."
Bu ne anlama geliyordu şimdi. Cezasını nasıl bir anda kesmişlerdi.
Ne yaşanmış olabilirdi? en fazla bir buçuk saattir onun yanında değildim.
Başımı anladım dercesine salladım. Hızla spor salonundan çıktım. Kendi odama uğrayıp kutuları bırakacak vaktim yokmuş gibi hissediyordum. Direkt asansörün oraya yöneldim. Tuşa bastım. İçime anlamsız bir şey oturmuştu ve ben ne olduğunu anlamıyordum. Asansörü de beklemeye sabrım yetmemişti. Yangın merdivenlerine doğru ilerdim. Zemin ile aramda beş kat vardı. Asansör beklemekten daha hızlı bir tercihti. Ömrüm boyunca hiç yüzüne bakmadığım, yangın merdiveninin bulunduğu acil çıkış kapısına yöneldim.
Elimde kutular ile bahçeye doğru çıkan çıkış kapısından geçtim. Havanın yüzüme sert bir şekilde çarpmasını umursamadan, bahçenin iç kısmına geçtim. Adımlarım bankta oturan simasını görmem ile yavaşladı. Oturmuş öylece önüne bakıyordu. Ben yanına yaklaşmak için bir iki adım atmışken, ayaklandı ve koltuk altına sıkıştırdığı değnekle binaya doğru yürürken bile önünde duran beni fark etmedi. Burnu göğüs hizamın altında kalacak bir şekilde bana çarpmak üzeriyken son anda kendini frenledi.
İrkilip geriye doğru adımladı. Beni yeni fark ediyordu. Afallamış bir ifade ile bana baktı. "Ne zamandır bahçedesin?" Dedi anlamsız bir ses tonu ile. Gri gözleri, gözlerime kilitlenmişti. Sanki bilinci yeni yeni geliyormuş gibi bir adım daha geriye gitti.
"Kısa bir süredir." Dedim. O karşımdayken nasıl davranmam gerektiğini bilmiyordum. Birisi elimi kolumu bağlıyordu sanki. Sağ elini kaldırıp boynuna götürdüğünde sağ elinde ki yanık izine gözüm çarptı. Daha önceden fark etmiştim zaten. Sanırım boynundaki ve elindeki, kim bilir vücudunda başka nerde yanık izi varsa; dünya üzerinde merak edip soramayacağım tek soru olarak kalacaktı.
Kim bilir belki de kendisi anlatmak isterdi?
"Neden elinde kutularla, önümde durmuş bana bön bön bakmayı tercih ediyorsun peki?"
Bakışımı ve duruşumu düzeltme gereği duydum. Ben ne kadar içimde ki soruları yutuyorsam, o da o kadar dışarı vurmayı tercih ediyor olmalıydı.
"Bu kutulardan birisi senin." Dedim. En üstteki kutuyu diğer elimle tutup ona uzattım. Bana sorgulayan gözler ile bakmaya başladı. Israrla uzatsam da açıklamamı duymadan elimden almayacağını biliyordum. "İçinde senin eşyaların var. Önlüğün, önlüğünden çıkan flash bellek, dosyalar, imzalaman gereken belgeler." Aslında bu kutuyu, seçim yaptıktan sonra ona vermem için beni araç ilan etmişlerdi. İçinde imzalamasını istedikleri çok önemli dosyalar olduğunu söylemişlerdi.
Başını varla yok arası salladı. Ona uzattığım kutuyu, değneği tutmayan diğer eliyle aldı. Ben açmasını beklerken, önemsiz bir şey almış gibi yanımdan geçip gitmek istedi. Kolunu rahatsız olmayacağı bir biçimde yakaladım ve yanımdan geçip gitmesine engel oldum. "Konuşmak için ayırabileceğin vaktin yok mu?" Öylesine bir soruydu. Ne yapmayı planladığını kestiremiyordum. Ve sanki giderse kontrolüm dışında bir şeyler yaşanabilecek gibi hissediyordum.
Başını bana çevirip, kolunu tutan elime baktı; sakin bir ifade ile "Ne konuşacağız?" diye sordu.
"Bana anlatmak istediğin bir şeyler yok mu?" Diye ağzını yoklamaya çalıştım. Fakat bu sorum dünyanın en saçma sorusuymuş gibi yüzümü inceledi.
Bir uzaylıyla muhatap oluyormuşçasına "Sen kimsin?" Dedi. Haklıydı. Ben kimse değildim, anlatmak isteyebileceği. Elektrik çarpmış gibi elimi kolundan çektim. Sanki söyledikleri ondan bağımsız çıkmış gibi gözlerini yumdu.
Net bir ifadeyle "Haklısın." Dedim. Başka soracak ya da söyleyebilecek sözüm kalmamıştı. Yüzüne bakmadan, arkamı döndüm ve binanın başka bir girişine yöneldim. Kolumda belli belirsiz bir dokunuş hissettim fakat durmadım. Sonra bir ses. Arkamı döndüm.
Arkamı dönmem, Işık'ın yere düşmüş bedenini görmemi sağlamıştı. Elleri ile yüzünü yere çarpmaktan kurtarmıştı. Yaralı bacağını da son anda kurtarmışa benziyordu. Yüzünde acı namına bir şey yoktu. Değnek farklı bir yana savrulmuştu. Elinde tuttuğu kutu açılmış, içindekiler yere dağılmıştı. Tereddüt etmeden ona doğru yanaştım.
Kalkması için kolundan tutup yardımcı oldum. Yutkunup, değneğin olduğu yere baktı. Bende bakışlarını takip ettiğimde değneğin kırıldığını fark ettim. Sıkıntılı bir nefes verip, değneğine diktiği bakışlarını umursamadan, elimdeki kutuları yere bıraktım. Hafif eğilip bir kolumu bacağına, diğer kolumu sırtına yerleştirdim. onu kucağıma aldım. Kesik bir nefes verdi ve ellerini, kollarını nereye yerleştirmesi gerektiğini bilemeden kendine sardı. Çocuk taşır gibi banklardan birine oturttum. Dağılan eşyalarını, kutunun içine toplayı yanına koydum.
Kırılan değneğe ters ters baktım. Elime aldım, zaten kırık değilmiş gibi ortadan ikiye ayırdım ve çöp konteynırlarından birine fırlattım. Bir değnek neden beni bu kadar sinirlendirmişti bilmiyordum.
"Tunç, seni terslemek değildi niyetim. Ben sade-"
Kaşlarımı öyle bir çatıp arkamı döndüm ki cümlesini devam ettiremedi. "Sen kiminle konuşuyorsun? Tunç kim?" İlk defa ondan duyduğum isim ile etrafıma bakındım.
Ağzı bir tutam açıldı. Kirpiklerini üç kez art arta kırptı. Gözleri benim üzerimdeydi ama başkasının ismini zikrederek konuşmuştu az önce.
Omuz silkti ve tek nefeste, "Sensin." dedi.
İsmimi hatırlamıyordum evet. Ama onun, benim hatırlamadığım ismimi söylemesi ve dünyanın en normal şeyinden bahsedermiş gibi; ağzından bir cümle içerisinde çıkması, kaskatı kesilmeme sebep olmuştu.
Dehşet yüzüne ilmek ilmek işlerken, dile getirmekten korktuğu ve duymak istemeyeceğim o soruyu sordu. "Tunç Karaca, beni yangından kurtardığını hatırlamıyor olabilirsin ama... Kendi ismini de mi hatırlamıyorsun?"
Kaderin attığı düğümler bir bir boğazıma dizilirken, kurduğu kelimeler tek tek beynimde yankılanıyordu. Demek ki ben hiç kimse değildim.
...