İçeriğe geç

KESKİN SUİKASTÇI

Bölüm 6 · 20 dk okuma

KESKİN SUİKASTÇI

Bölüm 6

6. Bölüm: Yürek Sızısı

Nyx

Tunç olduğu yer de çakılı kalmış, keskin bakışlarını asla benden ayırmadan duruyordu. Düşman mı dost mu olduğumu kestirmeye çalışıyordu. Kim bilir şuan aklında neler dönüyordu. Ya da dönmüyor da olabilir. Bomboş gözler ile bakmaya başlamıştı çünkü. Sadece ismini söylemem ile onu bu kadar büyük bir karmaşanın içine sürükleyebileceğimi bilmiyordum. Onun birbirine geçmiş duyguları, boğazıma dolanan yumruyu yutmakta zorluk çekmeme sebep oluyordu.

Temkinli bir şekilde, "Tunç." dedim. Oturduğum banktan destek alarak hafif doğruldum. Yaralı bacağımı umursamadan, ona yaklaşmak için bir adım attım. Eli ile beni durdurdu. Bankı işaret etti ve sessizliğini bozdu.

Sakin bir ses tonu ile "Otur." dedi. Kendinde olduğunu anlamam ile rahatlayıp tekrar banka oturdum. Bir iki adım atarak o da yanıma oturdu. Ben yüzünün her zerresini incelemekten çekinmezken, o; yüzüme bile bakmayı tercih etmemişti.

"Anlat." Konuşma hakkı sınırlıymış gibi davranması, kaşlarımı yukarı doğru kaldırmama sebep oldu.

"Neyi duymak istiyorsun?" Diye sordum.

"Her şeyi." Kısa verdiği yanıta, sinir olmamak için içime derin bir nefes çektim. Nerden başlayacağımı düşünmek için kendime biraz zaman tanıdım. Kuracağım cümleleri ve geçmişi zihnimde tartıyordum. Geçmişi düşündükçe yanık kokusu burnumu sızlatıyordu. Boynumun sol tarafından çeneme doğru uzanan ve sağ elimin avuç kısmında ki yanık izi düşündükçe acıyordu. Geçmişi düşünmek; yanan yara izlerimi deşiyordu.

Gözlerimi yumdum. Başımı biraz daha kaldırıp, kirli havaya rağmen nefes almaya çalıştım. Cümleleri zihnimde toparladıkça dağıldığını fark ettim. Konuşabilmek için büyük bir güç ile yutkundum. En sonunda "Ben..." diye anlatmaya başladığımda sesimi bastıran bir ses aramıza girdi.

"Abi!" Hiç tanımadığım sesin sahibi, şaşkınlıkla yumduğum gözlerimi kırpıştırarak açmama sebep oldu. Tunç, bakışlarını yavaş yavaş benden çekti ve sesin geldiği yöne doğru baktı. Bir kız görüş alanımıza girdi. Bir elli beş boylarında, kahve gözlü, beyaz tenli genç bir kızdı. Altında beyaz çizgili siyah eşofman altı, üstünde siyah bir crop ve cropun üstüne de fermuarlı kapüşon geçirmişti.

Kız dibimize kadar geldi. Ben daha kim olduğunu anlamlandıramamışken, bakışları bir bana birde Tunç'a yöneliyordu. En sonunda bana bakmaya karar verdi ve yüzünde samimi bir tebessüm oluştu. İçten bir ses ile, "Merhaba." dedi. Ben tebessümüne karşılık vermeyip merakla yüzüne bakarken, "Merhaba?" diye mırıldandım.

Kızın yüzündeki tebessüm zorlamaydı. Dudakları gülümsüyor ama gözleri telaşla titriyordu.

“Abi…” dedi nefes nefese.

Tunç’un başı anında ona döndü. O bakış… artık bomboş değildi. Alarmdaydı.

“Sorun ne?” dedi kısa ve keskin.

Bir an bana baktı. Sanki burada olmamam gerekiyormuş gibi. Sonra Tunç’a yaklaşıp sesini alçalttı ama fısıltısı bile sertti. "Turgut Yalçın, geldi."

İsmi duyduğum gibi içimi bir titreme sardı. Kanımın çekildiğini hissettim. Sanki söylenen isim; benim öz babama ait değilmiş gibi tepkisiz bir şekilde durdum. Gözlerimi kapatmak ve olduğum yerden soyutlanmak istiyordum.

Tunç bir anda ayağa kalktı. Bankın tahtası sertçe gıcırdadı. "Ağırlayalım o zaman misafirimizi." Başını iki yana kütletti. Omuzlarının gerginliğini almak için hafif hareket ettirdi. "İçeri aldılar mı?"

"Evet. Büyük salonda bekletiyorlar." Bende ayağa kalktım. Tunç başını salladı ve hızlı bir şekilde içeri doğru yürüdü. Tunç'un arkasından bakakalırken, kendimi çok dağınık hissettim. Birkaç saniye sürdü. Kendimi toplayıp, Tunç'un arkasından gitmek yerine başımda dikilmiş beni izleyen kıza döndüm.

"İsmin ne?" Diye sordum.

Kız yine tebessüm etti. "Büşra." Dedi.

Tunç'un bir kardeşi olduğunu bilmiyordum. Ona, abi diye sesleniyordu. Öz olduğu için mi, yoksa büyüğü olduğu için miydi öğrenmem gereken başka bir sırdı. Elimi uzattım. "Benim ismim Işık... Işık Yalçın." İsmim ve soy ismimin üstüne basa basa vurgu yapmıştım. Elini uzattı ve elimi sıktı.

"Tanıştığımıza memnun oldum." Dedi, içten bir ses ile.

"Soy ismin nedir Büşra?" Dedim.

Kaşları havalandı. Elini elimden çekti. Sanırım sorgulamamdan rahatsız olmuştu. Ya da böyle bir bilgiyi benimle paylaşmak istemiyordu. Alt tarafı soy ismini sormuştum. Verdiği tepki normal değildi.

"Soy isim kullanmıyorum ben." Diye çıkıştı. Gözünde gördüğüm ifade afallamama sebep olmuştu. Ama onu bozuntuya uğratmak istemedim. Başımı anladım dercesine salladım. Yutkundum ve başımı yere eğdim. Hareket kabiliyeti sınırlanınca, ne yapacağını şaşırıyordu insan.

"Büyük salona gitmek istiyorsun... Yardımcı olabilirim." Bana yaklaşmak için bir adım attı. Başımı yerden kaldırdım. Mahcup bir şekilde başımı salladım.

Sorgulamadan koluma girdi ve bana destek verdi. Yürürken oldukça yavaş, dikkatli davranıyordu. Büyük salona varana kadar, iyi olup olmadığımı sorup durmuştu. Neyse ki zemin kattaydı bu salon. Ve varmamız uzun sürmemişti. Salona adım attığımız gibi babam görüş alanıma girmişti. Bir seksen boylarında, açık yeşil gözlü, beyaz tenli, simsiyah arkadan topladığı saçı, saçında ve sakalında yer yer çıkan beyazlıklar, çerçevesiz dikdörtgen gözlükleri ve her zamanki takım elbisesi ile karşımda oturuyordu; babam.

Çok kısa bir an, bakışları kapıda dikilen varlığıma kaydı. Sonra çok yanlış bir şeyle bakışmış gibi başını çevirdi. Tunç diğer koltuğa oturmuş, rahat bir şekilde karşısında ki adama bakıyordu.

"Senin gelişin gibi olmasa da buradayım işte. Işık Hanımı kaçırdın. O benim kıymetli çalışanlarımdan birisiydi. Ve duyduğum kadarıyla size hizmet etmeyi seçmiş." Aslında neyi seçtiğimden emin değildim. Ortada bir seçim yapmıştım evet. Ama bu seçim, ne kapı olmuştu ne de masa. Yerde siyah bir çıkıntı keşfetmiştim. Çıkıntıyı yukarı kaldırdığım gibi yer altına uzanan karanlık bir merdivenle yüz yüzeydim.

Merdivenden indiğim gibi, sensörlü ışık yanmıştı. Karşımda bir tabut, tabutun üstünde bir mektup vardı. Mektubu açtığım da zihnim, ne okuduğunu bir anlığına kavrayamamıştı.

Büşra'dan kolumu kurtardım ve kendimi zorlayarak tekli koltuklardan birine oturdum. Salonda babam, Tunç ve ben oturuyorduk. Ayakta iste babamın adamları vardı. Büşra ortamın gerginliğinden rahatsız olduğu için hızlı adımlarla salondan çıktı. Tunç oturduğu yerden sırıttı.

"Misafir olmaktan, oldum olası nefret ederim ama misafirimi de iyi ağırlamasını bilirim. Turgut Bey... " Salonun ortasında duran, yuvarlak masaya uzandı. Meyve tabağından elma alıp sesli bir ısırık aldı.

"Kızınızı almaya gelirsiniz diye düşünüyordum. Aksine iş konuşmaya gelmiş gibi bir haliniz var." Kızınız kelimesini bilerek ve üzerini çizmek ister gibi bastıra bastıra söylemişti. Tunç elmasından sesli bir ısırık daha aldı.

Babam, Tunç'un bu aşağılayıcı tavrını ve beni yok sayarak; ondan beklediğim cümleleri dile getirdi. "Benim kızım patlamada ölmüş olmalıydı." Sağ bacağını sol bacağının üstüne attı. "Eğer yaşıyor olsaydı, bizzat benim yanımda dururdu. Ve bu saçma ortamda bulunmazdık bile. Tercih meselesi." Sonra sesli bir nefes verdi. Kafasında bir şeyleri tartar gibi bir hali vardı.

Onun ağzından çıkan cümleler için kırıldığım yaşta değildim artık. En son on dört yaşımda sırf sözünü dinlemedim diye; su içtiği bardağı yere fırlattığını, bardak yerde parçalanırken bana hakaretler yağdırdığını hatırlıyordum. O zaman yüreğim sızlamıştı. Yere savrulan cam bana dokunmamıştı. Fiziksel değil içten içe parçalanmıştım. O an ve ondan öncesi benim için boğazıma batan bir bıçaktan farksızdı. Babam bana dokunmazdı, hakaret ederdi. Bir kere bile vurduğunu hatırlamıyorum; aynı zamanda bir kere bile sevdiğini.

En ufak hatam da hakaret eder ve beni azarlardı. Bu hayatı onun isteklerine göre yaşamamı bekliyordu. Benim hayatımda, kendi isteklerim önemsiz bir detaydı. O andan sonrası ise hiçbir şey demeden yerde dağılan cam kırıklarını toplamam ve kendimi odama kapatmam. Ben toplamasaydım annem toplayacaktı, onun eline benim yüzümden cam batmasını istemezdim.

On dört yaşımdan sonra daha da kötü anlarımız oldu. On dört yaşıma kadar alıştırdığı için sonrası, bana pek koymadı bile. Hatta çoğunu unutmuşumdur belki. Baba kız ilişkisin de sevgi ne kadar normal bir şey ise, bizim normalimiz hakaret ve gürültü olmuştu.

Bakışlarımı babamdan çekip Tunç'a yönelttim. Rahat bir tavır takınmıştı, kaşları hafif çatıktı ve muhtemelen baba kız ilişkimizi sorguluyordu. "Siz gelmeden önce hakkınızda çok şey duydum." Dedi. Kollarını birbirine bağladı ve başını yana yatırdı. "Geleceğin adamı, kör gözlü dahi, büyük adam..." Tunç saydıkça babamın göğsü kabarıyor gibiydi.

Tunç başını yatırdığı yerden kaldırdı ve "Oysa karşımda duran kişi, kızını yok sayan; evrimini tamamlayamamış maymundan hallice bir erkek çocuğu." Babamın ağzı bir karış açıldı. Benimde beklemediğim bir çıkış olduğu için kaşlarım havalandı. Arkada ayakta dikilen adamlar, hayatlarında ilk defa hakaret işitmiş gibi Tunç'a bakıyorlardı.

"Sen hangi cüretle bana-" Babamın yüksek çıkan sesini, Tunç sakin bir tonda böldü.

"İş konuşuyorduk ya Turgut Bey. Madem buradasınız, konuya dönün."

Babam gerildi. Hiddetle doğrulduğu koltukta arkasına yaslandı. "Tasması olan bir köpek ile iş görüşecek değilim. Bana sahibini çağır." Dedi.

Bu konuşmanın sonu cinayetle bitecek gibiydi. İkisi de birbirine bıçak çekiyor ve geri adım atmaya niyetlenmiyordu. Tedirginlikle Tunç'a baktım. İfadesi sabitti. Hatta babamın kurduğu cümleler yüzünde tebessüm oluşmasını bile sağlamıştı. Elinde yarım kalan elmayı sıkıca kavradı. Meyve tabağına uzandı. Tabağın kenarında duran bıçağın sapından kavradı. Odada bütün gözler üzerindeydi. Pek umurunda değilmiş gibi elindeki elmadan bir dilim doğradı. Bıçağın ucunu, doğradığı dilime geçirdi.

Bıçağın ucundaki elma dilimini babama uzattı. Bunu yaparken bakışlarını bir an olsun elma diliminden ayırmıyordu. Babam ne yapacağını bilemez bir şekilde; bir elmaya bir de Tunç'a bakıyordu. Tunç birkaç saniye sabırla bekledi. Babamdan herhangi bir tepki alamayınca, bakışlarını elma diliminden yavaşça kaldırarak kurbanına yöneltti. "Turgut Bey.... Elma sevmiyor musunuz yoksa?" Sesi çok derin ve içten çıkmıştı. Benim bile tüylerim diken diken olurken, odada dikilen adamların akıllarını okumak pek zor değildi.

Tunç peki dercesine dudağını büktü, uzattığı elma dilimini uzaklaştırıyordu ki babam, Tunç'un gözünde ne gördüyse hafif eğildi "Çok severim... Alıyım ben onu." dedi aceleyle. İlk defa, babamın gözünde gördüğüm duygu karşısında duruşumu zar zor düzelttim. Babam Tunçtan korkuyordu.

"Şuan oturduğun bina, binanın içinde gördüğün her detay... elinde tuttuğun elma bile bana ait. Kimin yerinde kiminle konuştuğunun bilincinde ol. Meclisin, rastgele bir üyesi değilim. Onlardan emir almam, onlara itaat ettiğim anlamına gelmiyor." Elinde kalan elmanın çekirdeğini, kenarda duran poşete koydu. Ardından bıçağı, sakin bir ifade ile masaya sapladı.

"Ben istediğim için karşımda oturuyorsun. Sabrımı zorlamak ve kendini küçük düşürmek istemezsin." Sona doğru sesinin desibelini düşürmüştü. Babam, Tunç'un; onu adam yerine koymayacağını anladı ve bana döndü.

"Işık Hanım ile konuşmam lazım."

Tunç sağ bacağını, sol bacağının üstüne attı. Keyifli bir ses tonu ile "Işık Hanım, bizim çalışanımız. Kafanıza göre, görüşme talep edemezsiniz." dedi. Kısa bir ara verip devam etti. "Görüşme istediğinize dair bir talep oluşturup bize iletin. Bir ay içinde cevap gelmediyse, ikinci talepte bulunmaya teşebbüs bile etmeyin." Ardından ayağa kalktı.

"Başka söyleyecek bir şeyiniz yoksa..."

Babam ayağa fırladı ve "Kızım ile görüşmek istiyorum." dedi.

Sinema izler gibi tanıklık ettiğim anın içinde olduğumu, yeni yeni farkına varıyordum. Koltuğun kenarına, kolumun dirseğini yaslamış ve çenemi avcuma koymuş öylece oturduğumun bilincinde değildim. Kızım kelimesini duymam, oturduğum yerden irkilmeme sebep olmuştu.

Tunç bakışlarını en sonunda bana çevirdi. Anlayamadığım bir ifade vardı yüzünde. Tunç'a bakarak ayağa kalktım. Kalkarken koltuktan destek almıştım. Hiçbir şey söylemeden sadece yüzünü izledim. Yüzümde ne gördü bilmiyorum ama başını olumlu anlamda salladı.

"Sadece beş dakika." Dedi ve hızla salondan çıktı.

İstemsizce, görüş açımdan çıkan varlığının bıraktığı boşluğa baktım.

"Annenin yolundan gitmeye mi karar verdin?"

Gözlerimi bir kaç saniyeliğine yumdum. Yanık olan elimi sıkıca yumruk haline getirdim. Derin bir nefes verdim. "Kendi yolumu çizebilecek yaşta olduğumu düşünüyorum." Dedim gözümü açarak. Bana aşağılayıcı bir bakış attı. Sen mi yapacaksın der gibi başını eğdi.

"Sen, bizim ayak izimiz olmadan kaybolursun." Dedi net bir ifade ile.

Ben zaten kaybolmuştum. Gözüme bakarken anlamıyor muydu bunu?

Yok olmam mı tatmin ederdi onu?

Bakışlarım boşluğa daldı. Nefesim içime kaçtı. "Neden geldin?"

"Sana bir ay müddet veriyorum. Bir ay için de bu meclise ait bütün bilgileri ele geçir. Laboratuvarlarına sız, gizli bölgelerini tespit et. Dışardan yıkamadığımız meclisi, içerden çürütmemiz için büyük bir fırsat elimize geçti." Sonra yanıma yanaştı. Bir elini omuzuma koydu. Yüzüme doğru eğdi başını. "Babanın yüzünü kara çıkartmayacağını biliyorum evlat. Her ne kadar itiraz etsen de benim kızımsın. Bana benziyorsun." Dedi büyük bir özgüvenle. Yüreğime oturan taştan bir haber omuzumu daha çok sıktı. Sanki başka seçeneğim yokmuş gibi. Bunu bana hatırlatmak için canımı yakmaktan vazgeçmiyordu.

Etimden, kemiğimden tiksindim. Damarlarımda akan kan, midemi bulandırdı.

Omzumdaki eli ile omzuma iki kere vurdu. Dalgın gözlerim, açık yeşil gözleri ile buluştu. Gözündeki nefreti kazanacak ne yapmıştım, bilmiyordum. Değil meclisin bilgileri, dünyanın en kadim bilgisini eline versem; gene aynı bakardı biliyordum. Ve bu bakışları, her seferinde beni yok ediyordu.

Ağzımı açmadan, gözündeki yansımamı izledim. Nefret ettiği kızına, en çokta onun gözlerinden bakıyordum. Görmeye çalışıyordum, anlamayı istiyordum, duymayı bekliyordum sebebini. Boşluk ile çarpışıyordum her seferinde. Buz gibi çarpıyordu bu boşluk. İçimi titretip, sürünmeme sebep olacak türden bir histi.

Onu onaylamamı bekliyordu. Benim bu cihanda tek gayem onun isteklerini yapmaktı. Öyle olmalıydı. Başımı, varla yok arası aşağı yukarı salladım. Tatmin olmuş gibi gülümsedi. Benden hiçbir karşılık almayınca elini omzumdan uzaklaştırdı. Salonda beni bir başıma bırakıp gitti. Öylece durup gidişini izledim. Gözümün sulandığını hissettim. Başımı yukarı kaldırıp, gözümü yumup açtım.

Hızlı adımlarla artık boş olan salondan çıktım. Nereye gideceğimi ne yapacağımı bilemeyen adımlar ile yürüdüm. Hiç kimse ile göz teması kurmadan çıkışa doğru yöneldim. Önüme bakmadan koşuyor gibiydim. Hiçbir şeyi umursamamak, içimde ki yükü hafifletiyordu.

Başım sert bir cisme çarptığında sarsıldım. Geriye doğru sendeledim. Refleks ile başımı tutup, acı içinde inledim. Bacağımın sargılı olduğunu, yeni yeni acısını hissettiğimde hatırladım. Yüzümü buruşturdum. Başımı kaldırdığımda hiç tanımadığım bir sima ile yüz yüzeydim. Bir iki adım daha geri gittim. Adamın göğsünün ne kadar sert olduğunu idrak etmem, şaşırmama sebep olmuştu. "Sende kimsin?" Diye sordum hayretle.

Karşımda ki gencin kaşları havalandı, bir süre beni inceledi ve "Aras ben." Dedi. Sesinin kalın tonu onu daha çok garipsememe sebep olmuştu. Koyu kahve gözleri, kemerli burnu, üç numara traşlı saçı, gergin bakışları vardı. Bebek yüzlü tabiri, bu yüz için yazılmış olabilirdi. Sakalı ya da bıyığı yoktu. Üzerinde jilet gibi bir takım vardı. Gören her genç kızın, hayalini süsler türden olan çekiciliği; ilk bakışta anlaşılıyordu.

Onun bu meclisteki yerini sorguluyordum. Büşradan başka bir genç görmemiştim. Geneli ya benimle yaşıt ya da benden büyüktü. Hadi Büşra sözde abisi dediği adamın yanında kalıyordu. Bu kim olarak buradaydı?

Benden daha kibar bir üslup takınarak, "Siz kimsiniz?" dedi. Tek kaşımı havaya kaldırdım ve yüzünü inceledim. Anlının sol kısmında hafif bir yarık izi vardı. İlk bakışta göze bile batmıyordu.

Işık ismimi kullanmak çoğu zaman zoruma gidiyordu. Annem Işıl olsun istemiş, babam ise her zaman ki gibi kendi bildiğini okumuş ve Işık koymuştu. Tek harf ne fark ederdi. Ama sırf babam istedi diye Işık ismini hayatımın sonuna kadar götürmek zorundaydım.

"Işık." Dedim tek nefeste.

Aras, başını salladı ve "Kim oluyorsunuz?" diye sordu. Onunda benim yerimi sorguladığını fark ettim.

"Bilim insanı." Ardından tereddüt ile yüzüne baktım. "Peki siz?" Diye sordum. Onun gibi resmi konuşmaya geçerek.

Gülümsedi ve "Bomba imha uzmanı." dedi. Gözlerim kısılırken, ağzımın bir karış açılmaması için yutkunmak zorunda kaldım.

"Anlamadım. Kaç yaşındasın sen?"

"Yirmi bir."

Aslında benden sekiz yaş küçüktü. Ama benden daha olgun bir duruşu vardı. Yüzümde istemsiz bir tebessüm oluştu. Bomba imha uzmanı olacak ne yaşamış olabilirdi; tahmin etmesi zor, belki de gerçekten ilgi duyduğu içindir. "Tamam. Çekil önümden." Dedim ve çekilmesini beklemeden yanından geçmeye yeltendim. Tekrar önüme geçip beni durdurdu.

"Işık Yalçın. Dünya tepe taklak olmadan önce araştırma yazılarınızı çok okumuştum. Takdir edilesi bir bilim insanısınız. Beni aydınlatmanız gereken mühim konular var. Bomba için önemli maddeler ve bileşenler hakkında yaptığınız seminere katılmıştım. Teoriniz çok kuvvetliydi. Sizden ilham alarak bomba imha uzmanlığı alanına yöneldim." Ardı ardına sıraladığı cümleleri, büyük bir iştahla açıklıyordu. Bir eli sürekli, sağ eline taktığı siyah kol saatine gidiyordu. Söyledikleri boğazımda ki tükürüğü zar zor yutmama neden olmuştu.

“Seminer mi?” diye tekrarladım, inanmakta zorlanarak.

Aras başını hızlıca salladı.

“Evet. Patlayıcı bileşenlerin reaksiyon süreleriyle ilgili olan. Hani şu… yanlış hesaplanan yarım saniyenin bir şehri yok edebileceğini anlattığınız.”

Söylediği cümle, zihnimde bir kapıyı araladı. Hatırlıyordum. Yıllar önce verdiğim onlarca seminerden yalnızca biriydi ama yüzündeki heyecan, sanki o gün söylediğim her kelimeyi ezberlemiş gibi görünüyordu.

Onu baştan aşağı süzdüm.

“Beni durdurmanın sebebi bu mu?” dedim.

Aras bir an duraksadı. Gözleri yüzümde dolaştı. Ardından dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi.

“Hayır.”

Bu sefer ben durdum.

“Hayır mı?”

Başını iki yana salladı.

“Yani… bu da var.” dedi. “Ama asıl sebep başka.”

Dışarısı sessizdi. Uzaktan konuşma sesleri geliyordu ama bulunduğumuz yerde yalnızdık. Sargılı bacağımın sızısı yavaş yavaş geri dönmeye başlamıştı. Sabırsızca kaşımı kaldırdım.

“Peki nedir asıl sebep?”

Aras birkaç saniye cevap vermedi. Sanki söyleyeceği şeyin doğru kelimelerini arıyordu. Sonra gözlerini doğrudan benimkilerin içine sabitledi.

“Burada olmamanız gerektiğini düşünüyorum.”

Bir an ne dediğini anlamadım.

“Ne demek istiyorsun?”

Aras omuzlarını hafifçe gerdi.

“Bu meclis…” dedi, kelimelerini seçerek. “Size göre bir yer değil.”

İçimde büyük bir kuşkunun tohumu yayıldı. “Bunu söyleyen kişi,” dedim yavaşça, “yirmi bir yaşında bir bomba imha uzmanı.” Aras bu sözlerime alınmadı. Aksine daha da ciddi bir ifade takındı.

“Yaşımın küçük olduğunu söyleyebilirsiniz,” dedi sakin bir tonla, “ama patlayıcılar yaş sormaz.” Söylediği cümle beklediğimden daha ağırdı. Gözlerimi kısıp ona baktım.

“Ne demeye çalışıyorsun? Bu konuşmanın sonu nereye çıkacak?”

Birkaç adam binanın içine girdi. Aras bir an o yöne baktı, sonra tekrar bana döndü.

“Bu bina sandığınızdan daha tehlikeli.” dedi alçak bir sesle.

Benim dudaklarımda alaycı bir tebessüm oluştu.

“Aras Bey.” dedim, “tehlikenin ne olduğunu bana anlatmaya çalışman gerçekten etkileyici.” Başımı yana eğdim.

Yüzümde silik bir tebessüm oluştu. İçimde bir şeylerin parçalandığını hissettim. “Ben tehlikeyi yaratan insanlardan biriyim.” Dedim düz bir sesle.

Aras’ın gözlerinde kısa bir şaşkınlık parladı.

Ama bu ifade bir saniye bile sürmedi.

“Biliyorum.” dedi.

Bu cevap beklediğim türden değildi. Kaşlarım çatıldı. “Ne demek biliyorum?” Aras birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.

“Size hayran olduğumu söylemiştim.” dedi. Kol saatine bir kez daha baktı.

“Ve hayran olduğum insanların geçmişini araştırırım.”

İçimde tuhaf bir his kıpırdadı.

Şüphe.

“Ne biliyorsun?” diye sordum sertçe.

Aras cevap vermedi. Sadece başını hafifçe yana çevirdi. Binanın diğer ucuna bakıyordu. Bakışlarını takip ettiğimde Tunç’u gördüm. Bize doğru yürüyordu. Adımları yavaştı ama o yürüdükçe hava değişiyor gibiydi.

Aras tekrar bana döndü. “Sanırım konuşmamızın geri kalanı başka bir zamana kalacak.”

Tunç birkaç adım uzağımızda durdu. Bakışları önce bana, sonra Aras’a kaydı. Kaşları hafifçe çatıldı. “Aras.” Sesinde uyarı vardı. Aras başını eğdi.

"Işık Hanımı ilk günden daraltmayalım. Değil mi?" Tunç üstünü değiştirmişti. Siyah pantolonun üstüne beyaz bir tişört giyinmiş. Beyaz tişörtle daha çok belli olan vücudu, görenin iştahını açacak türdendi. Ağzımın hafif açıldığını fark ettiğim gibi geri kapattım. Vücudumu tamamen ona döndürdüm. Tam karşısında göz teması kuruyordum. Başını eğip, o da gözlerini gözlerime kilitledi.

"Abi, kusura bakma. Bir anda karşımda kanlı canlı görünce, kendimi tutamadım." Abartılacak kadar ünlü değildim. Birkaç seminer vermişliğim var evet ama onun dışında, fazla kalabalık içine çıkmamaya çalışırdım. Nasıl bir konuşma yapmışsam, biri benim yüzümden bomba imha uzmanı olmuştu. Sebebini, farklı bir zaman da olsaydık sorgulardım.

"Anlıyorum. Üst kata çık, en son seni arıyorlardı." Dedi. Halen bakışları benim üzerimdeydi.

"Tamamdır abi." Dedi Aras. Ardından yanımızdan geçip binaya girdi.

Kaşlarımı hafif çattım. Ve anlamsız bir ses tonu ile "Burada ki herkes sana abi mi diyor?" Diye sordum. Bana bir iki adım daha yaklaştı ve üstten üstten bakmaya başladı. Dudaklarını büktü ve "İsteyen abi der, isteyen sıfır dokuz." Dedi.

Bir iki adım da ben yaklaştım. Başımı kaldırdım ve yüzüne odaklandım. "Ben, Tunç Bey diye hitap etmek istiyorum. Sorun olmaz değil mi Tunç Bey?" Dedim isminin üstüne basarak. Önce kendisini ima ettiğimi algılamadı. Yüzümü incelemeye devam ederken, dudağımın sol kenarı kıvrılırken; jetonun geç düştüğünü yüzünün aldığı halden anladım. Sonra hızlı adımlar atarak aramızda ki mesafeyi aştı. Koluma yapıştı ve yüzüme doğru eğildi.

"Bir daha sakın. Bana o isim ile hitap etme. Unut o ismi." Dedi büyük bir öfkeyle. Lacivert gözlerinde dalgalanan siniri iliklerime kadar hissediyordum. Tutuşu kolumu acıtmıyordu ama bıraksalar, beni bir kaşık suda boğacak gibiydi. Tamam dercesine başımı salladım. Ardından kolumu bıraktı ve arkasını döndü. Bir kaç adım atmıştı ki arkasından bağırmam, adımlarını bıçak gibi kesilmesine sebep oldu.

"Tunç Bey, işimi detaylı konuşmadık daha." Ardından bana döndü. Ben onu umursamadan devam ettim. "Ben nerede kalacağım, maaşım ne kadar, sigortam var mı? Bunlar önemli konular. Atlamamak lazım Tunç B-" Bana doğru hızla adımladı ve kolumu tuttu. Beni peşinden sürüklemeye başladı. Öfkeli nefesini duyuyordum. Sağıra yatıp duymazlıktan gelmek daha çok işime yarardı.

Binanın içine girdiğimiz de insanların tuhaf bakışları üzerimizdeydi. Tunç, bir an olsun kolumu bırakmıyor zorla peşinden yürütüyordu. Bacağım zonkluyordu, acısına alıştığım için fazla kafaya takmamaya çalışıyordum. Asansöre bindik ve en üst katı tuşladı. Sanırım beni, çatıdan aşağı fırlatma gibi planları olmalıydı. Gözlerimi bana bakmayan yüzüne çevirdim.

"Neden çatıya çıkıyoruz?" Diye sordum.

Hiç düşünmeden, "Tek dinlenmeyen yer orası." dedi. Zihninde bir karar aşamasındaymış gibi yere bakıyordu. Yerden bakışlarını kaldırıp bana baktı. "Konuşmamız yarım kalmıştı... bir şeyi yarım bırakmayı sevmem." Dedi net bir ifade ile. Aramıza giren sessizlik asansörün kapısı açılana kadardı. Kapı açıldı ve bu sefer önden geçmem için beni bekledi. Asansörden çıktık, direkt çatıya açılan demir kapı ile karşılaştık.

Tunç önüme geçip demir kapının şifresini girdi. Demir kapı açıldı, geçmem için kapıyı tuttu. Çatı katı o kadar muazzamdı ki bir dakika boyunca duraksayıp, etrafa bakmak zorunda kaldım. Yeşillerle süslenmiş üç kişilikli beyaz salıncak, kahverengi tahtadan çardak, çatının kenarlarında led ışıklar, taş ile döşenmiş zemin, rengarenk çiçeklerle süslenmiş vazolar, küçük boy siyah sokak lambaları bile vardı. O kadar estetik ve renkli duruyordu ki her şey, gözlerim hayranlıkla bakmaya doyamıyordu.

"Anlat bana olan biteni. Burada kimse bizi rahatsız etmez." Dedi. Ardından çardağa geçti. "Umarım." Diye düzeltme gereğinde bulundu. Ben yerimden kıpırdamadan etrafı incelemeye devam ettim. En tepeden baktığımız için manzara; yıkıntı ve döküntüye rağmen çok güzeldi. Dalgın bakışlarımı manzaradan çekip, Tunç'un karşısına oturdum.

"Neyi merak ediyorsan sor. En baştan anlatmak istemiyorum." Dedim. Başımı bir sağa, bir sola yatırarak kütlettim. Çok feci uykum gelmişti. Umarım bu binada güzel bir oda vardır. Uyumam için.

"Bacağın nasıl?" Diye sordu. Bir kaşımı ciddi misin der gibi kaldırdım. Sert bakışlarında gördüğüm şey beni bozguna uğratmıştı. Omuz silktim ve gözümü açtım.

"Yani... İyi gibi." Dedim.

Dudaklarını birbirine bastırdı. "Seni yangından kurtardığımı ve hatırlamadığımı söyledin. Bu olay ne zaman yaşandı?"

Elim refleks ile boynumda ki yanık izine gitti. Karşımda durmuş her tepkimi analiz ediyor gibiydi. Bakışlarımı ondan kaçırdım. Yangın kelimesini duymam bile içimde, farklı duygularla yanmama sebep oluyordu. Ne zaman bu saçma korkuyu aşardım, hiçbir tahminim yoktu. Laboratuvar da çalışmak, yangını göze almak demekti. Hayatım da ikinci bir yangını kaldırabilecek güce sahip değildim. Kafama sıkar kurtulurdum. Düşüncesi bile korkunçtu.

"Dokuz yıl önce." Dedim ve başımı eğdim. "Ben yirmi yaşımdayken, okuduğum üniversitede yangın çıktı." Gözümü yummamak için başımı hafif silkeledim. "Laboratuvar kısmında." Acı içinde yutkundum. Bakışlarım ayaklarıma kilitlendi. "Tek başımaydım. Sabah arkadaşlarımla girer, akşama kadar orada kalırdım. Akşam tek başıma çalışmaya devam ederdim. Yine laboratuvar da çalıştığım akşamlardan birinde..." Derin bir soluk verdim. Devam etmek için duraksadım.

Başımı kaldırdım ve lacivertin en koyu tonu olan gözleri ile çarpıştım. Tunç’un gözleri… Sanki söylediklerimin içinden geçip doğrudan geçmişime bakıyordu. Bakışlarımı kaçırdım. Soğuk zeminine diktim gözlerimi. Tunç hiçbir şey söylemedi. Ama suskunluğu, devam etmemi beklediğini açıkça belli ediyordu.

“Bir deney üzerinde çalışıyordum. Normalde iki kişi yapılması gereken bir deneydi ama…” Omuzlarımı hafifçe silktim. “Ben tek başıma yapmayı seviyordum.”

Avuç içimdeki yanık izine parmağımı bastırdım. Acı çoktan geçmişti ama hatırası hâlâ canlıydı. Sanki her seferinde yeniden yanıyor gibiydim. Bu sefer yakan ateş değil duygularımdı.

“Önce bir koku geldi.” dedim. “Tuhaf bir koku.”

Tunç’un kaşları çok hafif çatıldı.

“Başta önemsemedim. Laboratuvarda bazen çıkar böyle garip kokular, diye düşündüm. Sonra çok ağır bir şekilde hissedince yanık bir kablodan geldiğini anladım. Kabloyu aradım ama bulamadım. Bütün kabloları kontrol ettikten sonra çıkmak için kapıya yöneldim.” Derin bir nefes aldım. “Sonra ışıklar titredi… ve patlama oldu.”

Kelime ağzımdan çıktığı anda zihnim de yankılanmış gibi hissettim.

“Camlar kırıldı. Raflar devrildi. Birkaç saniye ne olduğunu bile anlayamadım.” Gözlerimi kısa bir an kapattım. “Sonra ateşi gördüm.”

Tunç hâlâ bana bakıyordu. Ama bu sefer gözlerindeki ifade daha sertti.

“Kapıya koşmaya çalıştım.” dedim. “Ama alevler çok hızlı yayılmıştı. Duman… her yeri kaplamıştı.”

Boğazım kurudu.

“Bir noktada nefes alamamaya başladım. Dizlerimin üstüne çöktüm.” Dudaklarım istemsizce titredi. “Orada öleceğimi düşündüm.”

Sessizlik ağırlaştı.

Tunç ilk kez konuştu.

“Sonra?” dedi kısa ve sert bir tonla.

Başımı biraz kaldırdım.

“Sonrasını tam hatırlamıyorum.” dedim dürüstçe. “Sadece… birinin kapıyı kırdığını hatırlıyorum.”

Tunç’un gözlerinde bir şey kıpırdadı.

“Beni kollarımdan tutup dışarı sürükledi. Bir noktadan sonra, beni kucağına almak zorunda kaldı.” diye devam ettim. “Yarı baygındım. Gözlerim kapanıyordu.”

Avucumu açtım. Yanık izine baktım.

“Uyandığımda hastanedeydim.”

Başımı tekrar Tunç’a çevirdim.

“Doktorlar, tesadüfen çıkan bir yangından kurtulabildiğim için şanslı olduğumu söyledi.” dudaklarım acı bir tebessümle kıvrıldı. “Ama ben o yangının tesadüf olduğuna hiçbir zaman inanmadım.”

Tunç’un bakışları keskinleşti.

“Birisi mi çıkardı diyorsun?” diye sordu.

Başımı yavaşça iki yana salladım.

“Bilmiyorum.” dedim. “Ama o gece… laboratuvarda olmaması gereken bazı şeyler vardı.”

Tunç bu sefer gerçekten ilgilenmişti. Öne doğru hafifçe eğildi. “Ne gibi şeyler?”

Bir an duraksadım. Sonra fısıldar gibi konuştum. “Deney tüplerinin yerleri değişmişti… ve benim o gün kullanmadığım kimyasallar açık bırakılmıştı.” Duruşumu düzelttim. Ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum. "Hiç kimsenin kullanmadığı kimyasallar." Diye düzelttim.

“Ve dokuz yıl boyunca kimse bu olayı araştırmadı mı?”

Başımı hafifçe salladım. “Araştırılmadı. Üniversite yönetimi, yangını kaza olarak kapattı. Ben ise… kendimle baş başa kaldım.” Sonra üşüyormuş gibi kollarımı kendime sardım. Aldığım nefes ciğerime batıyordu.

"Benim kurtardığımı iddia ediyorsun, yarı baygın halin ile nasıl hatırlıyorsun?" Diye sordu inanmaz bir sesle. Bakışlarımı yüzünde, yeni uzamış sakallarında, teninde, dudaklarında gezdirdim. En sonunda gözlerine odaklandım. Bir kaç saniye verdim kendime.

"Gözlerinden." Dedim tek solukta. Sonra başımı kararlı bir şekilde salladım. Gözlerinden, gözlerimi çekmeye niyetim yokmuş gibi ona baktım.

"Gözlerimden?" Diye tekrarladı beni.

"Ölsem de unutmam o günü. Üzerime düşen ateşi, cayır cayır yanan derimi, burnuma gelen yanık et kokusunu, dumanını soluduğum zehri." Sonra dudağımı büktüm. "Belki bu saydıklarımı bile unuturum ama o gün, beni yangından kurtaran adamın gözünün tununu, unutmam." Dedim kararlı bir tavırla.

"İsmini de unutmam. Çünkü yıllardır o isim sayesinde ayaktayım. Dinle, ismini unutmamı veya söylemememi istiyorsan ya beni öldür ya da kendi kulaklarını kes."

...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.