Nyx
“Bu kız kim?” İncecik bir ses.
Bambaşka bir boğazdan çıkan bir fısıltı daha işittim. “Bilim insanı.”
Göz kapaklarım gözlerime ağırlık yapıyordu. Bir an önce gözlerimi açmalı ve ayağa kalkmalıydım. Ama nedense konuşmanın devamı tuhaf bir yere varacak gibi hissetmiştim. Bilincim ne kadar açıktı bilmiyordum. Belki de kafamda kuruyordum.
Derin bir sessizliğin ardından, sessizlikten rahatsız olmuş gibi konuşmayı ince sesin sahibi olan kız devam ettirdi. “Kim getirdi onu?” Ardından takır tukur sesler geldi. Cevaplanmayacak bir soru olduğunu düşünmeme sebep olacak kadar uzun bir sessizlik oldu.
Erkek olan, “Senin platonik olduğun suikastçı.” diye yanıtladı tok bir sesle. Ardından hızlı adımlar ve tokat sesi. Öfkeli ve artık neredeyse çığıran bir ses tonu, “Platonik falan değilim. Çıldırtma beni, İlyas.” dedi. Muhabbetin saçmalığına katlanamadığım için yeniden bilincimin gitmesine dua ediyordum. Gerçi biraz daha dinlemeye devam edersem uyuklardım zaten. Derin bir nefes vermemek için kendimi zorladım. Ne yazık ki susmuyorlardı.
“Yalan mı? Sen değil misin evlenme teklifi eden, Selin?”
Çüş.
Çüş kere çüş.
Tükürüğüm boğazıma dolanmıştı. Öksürmemek için kendimi sıkıyordum. Yutkunursam uyanık olduğumu anlarlar ve bu saçma konuşmanın sonunu ölene kadar merak ederdim. Suikastçıya evlilik teklifi etmek mi? Onu sırtından bıçakladığımı söylersem nasıl bir tepki alırdım acaba? Evlilik teklifi etmek kadar sırtından bıçaklamak da bir başarıdır sonuçta. Her ne kadar hiçbir etkisi olmasa da. Sinek ısırmış gibi beni aşağılasa da.
“Evet. Cevapsız bırakması reddettiği anlamına gelmiyor. Bu durumda ben de platonik olmuyorum. Eğer bana karşı bomboş olsaydı reddederdi.” Yattığım yerden sırıtmamak için nefesimi tuttum. Bu saf cümleler bir suikastçı için kuruluyordu. Aşk insanın gözünü bu kadar kör edebiliyordu. Neyse ki hayatım boyunca yaptığım planlar arasında suikastçı birine âşık olup evlenme gibi bir şey yoktu. Böyle bir saçmalığı asla kendime yakıştırmam.
Bana doğru yaklaşan ayak sesleri içten içe ürkmeme sebep olmuştu. “Sen benim işime karışma. Bu kız ne zaman uyanacak?” dedi. Benimle ne alıp veremediği varsa anlamamıştım. Kolumda bir sızı hissettim. İlk başta ne olduğunu anlayamadım. Daha baskın bir şekilde hissedince anladım.
Kız dibime kadar gelmiş, kolumu cimdikliyordu. Uyanık olup olmadığımı kontrol etmeye çalışıyordu, kendi aklınca. Hiçbir tepki vermeden öylece nefes alıp veriyordum. Sonra sargılı olan bacağımda bir ağrı hissettim. Adının İlyas olduğunu öğrendiğim adam bir hışımla konuşmaya başladı. “Seni tıp fakültesinden kim mezun etti? Pupilla feneriyle gözlerinden kontrol etsene; bilinci açık mı değil mi diye, niye kızın yaralı bacağını sıkıyorsun?” Son kelimelere doğru kapı açıldı.
Kapının kapanmasını bile beklemeden konuşmaya başlayan kişinin sesini tanıyordum. “Ne oluyor, Selin?” Tunç Karaca odaya teşrif etmişti. Selin sanki kendisine seslenilmemiş gibi elini bacağımdan çekmemişti. Ben ise sanki konunun öznesi değilmişim gibi ölü taklidi yapmaya karar vermiştim. Umarım uyanık olduğumu anlamadan sorunu kendi aralarında hallederlerdi. Kapanan kapının ardından Tunç’un adım sesleri duyuldu.
“Doktor olarak kontrollerimi yapıyorum. Ne var bunda?” Sanki kurşun yediğim bacağımdan çimdikleyen o değilmiş gibi normal bir şey yaptığını savunuyordu. Sabrımın sonuna geldiğimi hissettim. Hiç kimsenin konuşmasını beklemeden ben konuşmaya girdim. “Bilim insanı olarak hiçbir deneğimin üzerinde böyle saçma kontroller yapmıyorum.” Gözlerimi açtım. Selin denen sarışın kızla göz göze geldik. İrkilip geriye doğru sıçradı. Selin ile göz temasını kesmeden devam ettim. “Ve yine bilim insanı olarak; doktor olan senin de yapmamanı tavsiye ediyorum. Aksi takdirde pişman olabileceğin şeyler yaşarsın.” Selin kaşlarını çattı ve ne diyeceğini bilemez bir şekilde bana baktı.
Ağzını açıp konuşmaya çalışsa bile bakışımdaki ciddiyeti fark etti. Konuşamadan geri ağzını kapadı. Odanın içine yayılan gerginlik sadece Selin için geçerliydi. Tunç’un bakışlarını üzerimde hissetsem de asla ona bakmıyordum. Ben ne kadar onu görmezden geliyorsam Selin bakışlarını Tunç’a dikmiş, adeta yardım dileniyordu. En sonunda sesli bir nefes verdi. “Selin, dışarı çık.” dedi sakin bir tonla.
Selin’in ağzı bir tutam açıldı. Benim tehdidim üzerine bir de sözde iş yaptığı yerden kovulmak zoruna gitmiş olmalıydı. İtiraz edercesine, “Bu kız beni tehdit etti—” dediğinde sözünü kesen yine Tunç oldu.
“Beni de sırtımdan bıçakladı, Selin. Ben senin gibi çemkirmedim.” Selin, Tunç’un ne dediğini algılayamamış gibi bana döndü. Benimle yeni yeni tanışmanın verdiği hayretler içerisinde beni inceledi. Gözünü kıstı, yabancı bir cisimle çarpışmış gibi bir hâle büründü. Sol tarafımda duran İlyas’ı fark etmemiştim, sesini işitene kadar.
“Tehdit değil, gayet yerinde bir uyarı. Sen bu uyarıyı hak ettin, Selin. Çık bir hava al, kendine gel.” dedi. Sanırım İlyas da Selin’in çemkirmesini yersiz bulmuştu. Selin en son İlyas’a bakıp öfkeli bir nefes verdi. Kapıya yöneldi, dışarı çıkar çıkmaz kapıyı sertçe kapattı. Kapının çıkarttığı gürültüyü umursamadan İlyas’ın tarafına doğru başımı çevirdim. İlyas; siyah saçlı, beyaz tenli, orta yaşlı bir doktordu. Gözleri de siyahı aratmayacak bir renkti. Kaşlarını çatmış, kapıya doğru bakıyordu. Hayretler içinde, “Bu kızın yerli yersiz davranışları beni bitiriyor!” dedi.
Kız umurumda bile değildi. Ağzımdan kesik bir nefes verdim. “Bacağım ne durumda? Ayağa kalkabilirim diye düşünüyorum?” dedim. İlyas bana doğru döndü, ilk başta sorumu anlamadı. Sanırım onunla muhatap olmamı beklemiyordu. Bacağıma baktı ve birkaç saniye düşündü.
“Buraya gelene kadar bayağı bir kan kaybetmişsin. Önceden atılan dikişlerin patlamış ve iltihap kapmış. Neyse ki durumu toparlayabildik. Bir süre bacağının üzerine basmazsan daha iyi olur. Yeniden dikişlerinin patlamasını ve iltihap kapmasını istemeyiz.”
Sıkıntılı bir nefes verdim. “Tamam, tekerlekli sandalye verin bari. Bütün gün burada uzanmak istemem.” dedim. İlyas gözlerini benden alıp Tunç’a dikti. Sanırım tam olarak kim olduğumu bilemediği için ne yapılması gerektiğini gözleriyle Tunç’a soruyordu. Tekerlekli sandalyeyle ortalıkta terör estirebileceğime inanıyorsa, İlyas için özel bir akıl hastanesi yaptırmalıydım.
İlyas, Tunç’tan herhangi bir cevap alamayınca bana baktı. Dikdörtgen, ince çerçeveli gözlüğünü hafifçe itti ve bana nihayet bir cevap verdi. “Tekerlekli sandalye elimizde yok. Koltuk altı değneği var. Onunla idare edeceksin mecbur.” Dolaba doğru yürüdü. İçinden değneği çıkarırken bile Tunç’tan yana bakmıyordum. Değneği yatağın bana yakın olan kısmına yasladı. Uzandığım yerden hafifçe doğruldum. Sargılı bacağıma bakmamaya çalışarak yatağın kenarında oturur pozisyona getirdim kendimi. Tabii sargılı bacağımı iki elimle yataktan ancak sarkıtabilmiştim.
Odadan birisi çıktı. Kimin olduğuna dönüp bakmadım. Aklım ve gözüm değnekteydi. Daha önce hiç denememiştim. Her şeyin bir ilki varmış, demek. Elimle başımı kaşıdım. Değnekle bakışmamızın on ikinci saniyesinde, ona tutunmak için uzandım. Tam bu esnada saniyelerdir sessizliğini koruyan Tunç karşıma doğru geçti. Ben ne yaptığını anlamazken o; önümde bir dizini kırarak diz çöktü. Dudaklarımı ne yaptığını sormak için aralamışken ayaklarıma uzanması ve ayakkabımı giydirmesi, dudaklarımı kapatmama, küçük dilimi yutmama sebep olmuştu.
Ayaklarımda sadece beyaz çoraplarımın olduğunun farkında bile değildim. Ve o ayakkabımı giydirmeye kalkışmasa bile fark etmezdim.
En önemlisi, bunu söylemek yerine neden üstüne vazifeymiş gibi ayakkabılarımı giydiriyordu?
Siyah topuklu botlarım yerine, nereden bulduğunu bilmediğim beyaz spor ayakkabıları büyük bir özenle giydiriyordu. Ciddi bir iş yapıyormuş gibi bir yüz ifadesi vardı. Giydirdikten sonra bağcığımı da bağladı. Ayağa kalkarken, “Soru sorma. Peşimden beni takip et.” dedi. Acele bir şekilde nereye gitmem gerekiyordu, bilmiyordum. Sanırım bunu ancak onu takip edersem öğrenebilirdim. Düşmek üzere olan değneği yakaladı. Bana doğru uzattı.
Üç saniyeliğine gözlerimi, lacivertin bin bir tonunu taşıyan gözlerine diktim. İçinde geçen karanlığı görebiliyordum. Öylesine bir renk değildi.
Değneği elinden aldım. Koltuk altıma baş kısmını yerleştirdim ve dikkatli bir şekilde ayağa kalktım. “Umarım beni bir zindana kapatmaya karar vermemişsinizdir.” Şakadan uzak ve alaycı bir tavırla söylemiştim. Ciddiyetle yüzüme bakıyordu. Ağzından çıkacak sözleri tartar gibi bir hâli vardı. Gerildiğini hissettim. Arkasını dönüp ilerlemeden önce yüzüme son kez baktı ve “Bu, senin vereceğin cevaplara bağlı bir sonuç olabilir... Bil diye de ekliyorum; cevap vermeme gibi bir aptallık yapma.” dedi.
Ardından sessiz dakikalar boyunca geniş bir koridorda ilerledik. Asansöre binip aşağı tuşlardan birine basarken görüntüsü sakindi. Asansörün bir kısmı camla kaplıydı ve aşağı inerken bahçenin muazzam manzarası karşılıyordu bizi. Ben zemin katta ineceğimizi düşünürken, asansörün yer altına girdiğini camdan anlamıştım. Toprak manzarası aşırı rahatsız ediciydi. Tamam, belki ben de yer altında çalışıyordum ama bizim asansör, yerin altında olduğumuzu bu kadar belli etmiyordu.
En sonunda asansörden inip koca koridorda tek kapı olan yere ilerledik. Adımlarını bilerek yavaş tutuyordu. Ona yetişmem için.
Kapıya yanaşmıştık. Şifre gireceğini ya da bir şey okutacağını düşünüyordum. Fakat o, adımlarını bozmadan ilerleyince afallamıştım. Kapı, adımlarımıza eşlik edercesine otomatik açılmıştı.
Karşımda bir...
Bir oda değil.
Bir katman vardı.
Duvarlar yoktu; en azından alıştığımız anlamda. Mekân, karanlığın içinde yüzüyordu. Zeminin nerede başladığını, tavanın nerede bittiğini ayırt etmek imkânsızdı. Sanki biri bir düşünceyi alıp mimariye çevirmişti. Havada, çok zayıf bir ozon kokusu vardı. Elektrikten sonra gelen o metalimsi tat.
Ortada tek bir şey duruyordu. Bir masa. Sorgu masası da değil. Masanın yüzeyi cam gibiydi, altından yavaşça akan soluk mavi çizgiler vardı. Çizgiler parlıyor ve etrafı aydınlatıyordu. Nabız gibi atıyordu. Canlıydılar.
Tunç durdu. Ben de durdum. Bir süre onun konuşmasını bekledim. Fakat o, gözlerini boşluğa dikmişti.
Masaya yaklaştım. Cam yüzeyin altında… Bir şey hareket etti. Başta kendi yansımam sandım. Ama bir gölgeye benziyordu. Boğazım düğümlendi.
“Bu…” dedim, sesim ilk kez kontrolümden çıktı, “Bu gölge nedir? Ben değilim, benim gölgeme de benzemiyor.”
“Hayır,” dedi Tunç. “Bu, senin bastırdığın versiyonun.”
Başımı ona çevirdim.
Gözlerimiz buluştu. “Ben bastırmam,” dedim. “Ben silerim.”
Hiçbir tepki göstermeden beni izledi. “Silemedin,” dedi. “Sadece kilitledin.” Neden bu kadar emin konuşuyordu, anlamamıştım. Konu neydi, onu bile çıkaramamıştım.
İçimde soğuk bir şey yayıldı.
“Beni buraya ne için getirdin?”
Bana bakmaya devam etti. Ardından gözlerini ani bir şekilde benden çekti. Arkamda bir yerlere baktı. “Seni buraya seçim yapmak için getirdim.”
Arkamda bir gürültü duydum. Arkamı dönmeden önce onun ifadesini inceledim; hiçbir açık vermiyordu. Arkamı döndüm ve karşıma baktım. Masanın ilerisinde iki kapı vardı.
Sarı loş ışıklı kırmızı kapıyı gösterdi. “O kapının ardında,” dedi Tunç, “sana teklif edilen bir iş var. Temiz. Resmî. Kuralları olan.”
Sonra masayı işaret etti.
“Burada kalırsan… geçmişinle çalışırsın. Kuralsız. Görünmez. Ama geri dönüşü yok.”
Değneği sıktım. Yaptığım herhangi bir seçimin iyi ya da kötü bir sonucu olacaktı. Ve ben emindim; benim için bütün iyi sonuçlar geçersizdi. Her türlü yakacaklardı beni. Sadece oyun oynamayı ve sonucu ertelemeyi tercih etmişlerdi.
Yine de sordum. “Mavi kapı ne peki? Süs için konulmadı herhâlde?” Kırmızı kapının yanında duran mavi kapıdan bahsediyordum. Nedense onu, bana sunduğu tercihlerin arasında söylemek gereksinimi bile duymamıştı.
Başımı ondan yana çevirdim. Gözlerini bu sefer mor loş ışıkla aydınlatılmış mavi kapıya dikti. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu. Bu tebessüm, beni bilinmezliklerin içine sürüklerken sonunda konuştu.
“Mavi kapı,” dedi, sesi neredeyse bir itiraf kadar alçak çıkarak, “bu binadan sağ çıkan herkesin, aslında hiç çıkamamış olmasının sebebi.”
...