Gökçe’nin acısı gittikçe büyüdükçe, kendisini daha da çaresiz hissediyordu. Bu acı, yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda duygusal olarak da onu yıpratıyordu. Boran’ın kapıyı tıklatması, ona bir nebze olsun rahatlama hissi verse de, hala duygusal bir mesafe vardı aralarında. Gökçe, bir süre daha kapıyı açmaya cesaret edemedi. Ama sonra, ağrıları dayanılmaz seviyeye ulaşınca, istemeye istemeye kapıyı araladı.Boran, kapının arkasında telaşla bekliyordu. "Gökçe, gerçekten seni görmek zorundayım, bir şeyler yapmalıyım. Çok korkuyorum," dedi, gözleri endişe içinde. Gökçe’nin hala kendisine cevap vermemesi, onu daha da çaresizleştiriyordu.Gökçe, kapıyı bir aralık açtı, ancak başını yere eğmişti. "Boran, git," diye mırıldandı. "Beni böyle görmek istemezsin. Zaten sen de hastasın. Ben hallederim."Boran, ona yavaşça yaklaştı ve Gökçe’nin omzuna dokundu. "Hayır, sana nasıl yardımcı olabileceğimi bilmem lazım. Ağrı kesici falan getireyim mi?" diye sordu, ama Gökçe ona direnç gösterdi."Hayır, bunları ilk defa yaşamıyorum. Git, yat. Ben sana zarar vermem," dedi ve gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. Boran’ın yanında olmak, hem bir rahatlama hem de bir yükümlülük hissi yaratıyordu.Boran, ona karışmak istese de, bunun Gökçe’nin daha fazla zorlanmasına neden olup olmayacağını düşünerek geri çekildi. "O zaman şunları düşün," dedi yumuşakça. "Benim burada olmam sana zarar veriyorsa, yalnız kalmanı sağlayabilirim ama… her zaman hazır olacağım. Yardım edebilirim."Gökçe, bir süre daha kapının arkasında bekledikten sonra derin bir nefes aldı ve yavaşça kapıyı açtı. Yüzü hâlâ solgundu, gözleri ağlamaktan kızarmıştı ama kendini toparlamaya çalışıyordu. Boran endişeyle ona bakarken Gökçe başını yere eğdi.“Boran… git yat diyorum, hastasın sen,” dedi yorgun bir sesle. “Lütfen… kendine dikkat et. Ben iyiyim.”Boran, onun bu haline daha fazla dayanamasa da ısrar etmedi. Gökçe ise sessizce adımlarını sürükleyerek onun yanına geldi, bir şey demeden Boran’ın yatağına kıvrıldı. Karnını tutmaya devam ediyor, ama ses çıkarmıyordu. Boran şaşkınlıkla ona baktı.Gökçe, yorgun düşmüş gibiydi, gözlerini kapadı. Acıdan bitap düşmüş bedeni sonunda dayanamamış, onun yanına sokulup bir anda uyuya kalmıştı. Boran da sessizce ona döndü, nazikçe sarıldı. Parmakları Gökçe’nin saçlarına karıştı, alnına hafifçe bir öpücük kondurdu.Kalbinden geçen tek cümle şuydu: “Böyle kıvranırken bile güçlü kalmaya çalışıyorsun… ama artık yalnız değilsin.”
Gece ağır ağır ilerlerken, odanın içi sessizlikle dolmuştu. Sadece Gökçe’nin zaman zaman derin nefes alışları ve Boran’ın kalbinin çarpışı duyuluyordu. Boran, gözlerini kapatmamıştı hâlâ. Gökçe'nin yüzüne baktı uzun uzun. Yüzü solgundu, kaşları hâlâ ağrıdan biraz çatılmıştı. Uykusunda bile huzursuzdu.Boran, onu izlerken içindeki koruma hissi daha da büyüdü. Bir eliyle onun saçlarını okşarken, mırıldanır gibi fısıldadı:“Keşke her acını alabilsem…”Gökçe, uykusunda hafifçe kıpırdandı. Gözleri tam açılmadı ama ağrıdan yüzü bir an buruşturuldu. Boran hemen daha sıkı sarıldı ona, bir şey olmayacakmış gibi. O anda Gökçe’nin gözlerinden bir damla yaş süzüldü, belki acıdan, belki de yanında güvende hissetmenin verdiği rahatlamadan.Boran’ın gözleri doldu ama sessiz kaldı. Bir anlık rüyasında Gökçe’yi yine kıvranırken gördü. Bu sefer yalnızdı rüyada, ulaşamıyordu ona. Ter içinde uyanır gibi oldu. Hemen başını kaldırdı, Gökçe’nin hâlâ yanında olduğunu görünce derin bir nefes aldı.Yavaşça yanağına dokundu.“Ben buradayım… Gitmeyeceğim,” dedi fısıltıyla.Gökçe, uykusunda mırıldanır gibi bir ses çıkardı:“Boran…”Boran, başını onun yanına yasladı. Sabah olmadan, belki ağrılar geçmeyecekti. Ama sabah geldiğinde birlikte uyanacaklardı.