Ertesi sabah Defne uyandığında aklındaki ilk şey alarm değildi.
Telefonuydu.
Daha doğrusu, telefonunun ekranında görmeyi umduğu tek bir isim vardı.
Emre.
Gözlerini açar açmaz elini komodinin üzerine uzattı. Ekranı açtı. Bildirim yoktu.
Bir saniye boyunca ekrana baktı.
Sonra telefonu yüzüstü bıraktı.
“Saçmalama.”
Kendi kendine söylediği bu cümle, birkaç saniye sonra hiçbir işe yaramadı.
Telefonu tekrar eline aldı.
Yine hiçbir şey yoktu.
Defne yatağından kalkıp aynanın karşısına geçti. Saçlarını eliyle düzeltti. Yüzüne baktı. Sonra istemsizce telefonuna bir kez daha baktı.
Hâlâ yoktu.
Dudaklarını birbirine bastırdı.
Emre’nin dün gece söyledikleri aklına geldi.
Belki seni merak ediyorumdur.
O cümlede garip bir şey vardı.
Defne hayatı boyunca insanların onu merak etmesine alışmıştı. Nerede olduğunu, ne yaptığını, ne giydiğini, kiminle olduğunu soran insanlar hep vardı. Ama Emre’nin merakı farklıydı.
Sanki onun hakkında bir şey öğrenmek istiyor ama bunu belli etmekten özellikle kaçınıyordu.
Defne bundan hoşlanıyordu.
Ve bundan hoşlanıyor olması canını sıkıyordu.
Telefonunu eline alıp mesaj ekranını açtı. Emre’nin isminin üzerine geldi.
Bir şey yazdı.
Günaydın.
Bir süre baktı.
Sildi.
Tekrar yazdı.
Uyandın mı?
Onu da sildi.
Sonra telefonu yatağın üzerine attı.
“Ben niye mesaj atıyorum ki?”
Cevap yoktu.
Çünkü Defne’nin bildiği bir şey vardı: İlk adımı atan taraf olmak onun için kolay değildi.
Ama Emre söz konusu olduğunda, ilk defa bunu yapmak istiyordu.
Tam o sırada telefon titredi.
Defne bir anda yatağa döndü.
Ekranda tek bir bildirim vardı.
Emre Çelik.
Kalbi, kendi isteği dışında hızlandı.
Mesajı açtı.
Emre: Günaydın.
Defne birkaç saniye cevap vermedi.
Sanki hemen cevap verirse fazla beklemiş gibi görünecekti. Geç cevap verirse de umursamıyormuş gibi.
Sonunda yazdı.
Defne: Günaydın.
Üç nokta belirdi.
Kayboldu.
Tekrar belirdi.
Defne istemsizce gülümsedi.
Emre: Dün erken uyudun mu?
Defne: Hayır.
Emre: Ne yaptın?
Defne yatağın kenarına oturdu.
Normalde bu kadar basit bir soruya düşünmeden cevap verebilirdi. Ama Emre sorunca, verdiği cevabın nasıl görüneceğini düşünmeye başlamıştı.
Defne: Hiç. Sen?
Emre: Ben de bir şey yapmadım.
Defne kaşlarını çattı.
Defne: O zaman neden sordun?
Mesajın yanında birkaç saniye boyunca “yazıyor…” ibaresi göründü.
Sonra cevap geldi.
Emre: Konuşmak için bahane aramış olabilirim.
Defne’nin yüzündeki ifade değişti.
Bu sefer gülümsemesini saklayamadı.
Telefonu göğsüne doğru çekti.
Bir süre hiçbir şey yazmadı.
Çünkü ilk defa Emre’nin ondan hoşlandığını düşünmek, sadece hoşuna gitmiyordu.
Onu heyecanlandırıyordu.
Tam cevap yazacakken kapı açıldı.
Doğa içeri girdi.
“Hazır mısın?”
Defne telefonu hemen kilitledi.
Doğa birkaç saniye ona baktı.
Sonra gözlerini kıstı.
“Ne oldu?”
“Hiç.”
“Telefonu niye sakladın?”
“Saklamadım.”
“Defne.”
“Doğa.”
İkisi birkaç saniye birbirlerine baktı.
Doğa yatağın üzerine oturdu.
“Emre mi?”
Defne cevap vermedi.
Bu sessizlik Doğa için yeterliydi.
“Allah’ım.”
“Ne?”
“Gerçekten hoşlanıyorsun.”
“Hayır.”
“Az önce yüzünün aldığı şekli gördüm.”
“Ne şekli?”
“Böyle…” Doğa ellerini birbirine kenetleyip aptalca bir gülümseme yaptı. “Telefonuna bakıp salak salak sırıtma şekli.”
Defne yastığı alıp ona fırlattı.
“Kes sesini.”
Doğa gülerek yastığı yakaladı.
“Ne yazdı?”
“Bir şey yazmadı.”
“Yalan.”
Defne dayanamadı.
Telefonunu tekrar açtı.
Doğa yanına eğildi.
Mesajı gördüğü anda gözleri büyüdü.
“Bahane aramış olabilirim mi dedi?”
Defne dudaklarını ısırdı.
“Evet.”
Doğa birkaç saniye sessiz kaldı.
“Bence bu çocuk senden hoşlanıyor.”
Defne hemen itiraz etti.
“Bilmiyorum.”
“Defne, sana konuşmak için bahane aradığını söylüyor.”
“Belki arkadaşça söylemiştir.”
Doğa başını iki yana salladı.
“Sen normalde insanların sana ne söylediğini iki saniyede çözüyorsun. Şimdi neden anlamıyorsun?”
Defne gözlerini telefondan ayırmadı.
“Çünkü…”
Cümlesi yarıda kaldı.
Çünkü Emre’nin gerçekten ondan hoşlanıyor olma ihtimali, düşündüğünden daha önemli hale gelmişti.
Bunu yüksek sesle söylemek istemedi.
Doğa da zorlamadı.
Sadece gülümsedi.
“Tamam. Hadi hazırlan.”
Defne ayağa kalktı.
Ama odadan çıkmadan önce telefonu tekrar kontrol etti.
Yeni mesaj vardı.
Emre: Bugün görüşecek miyiz?
Defne durdu.
Ekrana baktı.
Sonra Doğa’ya.
“Doğa.”
“Ne?”
“Bir şey soracağım.”
“Ne?”
Defne telefonu ona uzattı.
Doğa mesajı okudu ve kahkahayı bastı.
“Sen hâlâ hoşlanmıyorum mu diyeceksin?”
“Kes.”
“Cevap ver.”
Defne telefonu geri aldı.
Parmakları klavyenin üzerinde bekledi.
Olur.
Yazdı.
Sildi.
Görüşürüz.
Onu da sildi.
Sonunda:
Defne: Görüşürüz.
Gönderdi.
Emre hemen cevap verdi.
Emre: Nerede?
Defne bir an düşündü.
Defne: Sen seç.
Emre: Tamam.
Defne: Neyi tamam?
Emre: Yeri seçiyorum.
Defne gülümsedi.
Defne: Çok gizemlisin.
Emre: Sen de çok meraklısın.
Defne: Belki seni merak ediyorumdur.
Bu mesajı gönderdikten sonra Defne’nin kalbi hızlandı.
Bir saniye.
İki saniye.
Üç saniye.
Emre cevap yazıyordu.
Emre: Belki ben de bundan hoşlanıyorumdur.
Defne telefonu yavaşça indirdi.
Bu kez hiçbir şey söylemedi.
Doğa onun yüzüne baktı.
“Ne dedi?”
Defne başını kaldırdı.
“Hiç.”
Doğa güldü.
“Senin şu ‘hiç’lerin var ya…”
Defne cevap vermedi.
Çünkü gerçekten de hiçbir şey “hiç” değildi artık.
Öğleden sonra buluştuklarında Defne’nin içinde garip bir huzursuzluk vardı.
Emre’yi uzaktan gördüğünde, bütün o huzursuzluk bir anda daha belirgin hale geldi.
Emre onu görünce hafifçe gülümsedi.
Defne yanına yürüdü.
“Beklettim mi?”
“Hayır.”
“Ne zamandır buradasın?”
“Beş dakika.”
Defne kaşlarını kaldırdı.
“Beş dakika uzun.”
“Senin için beklemek uzun olabilir.”
“Sen beklemeyi sevmiyor musun?”
“Normalde sevmem.”
“Benim için?”
Emre ona baktı.
Bir an cevap vermedi.
Sonra omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Bilmiyorum.”
Defne gülümsedi.
“Yine mi bilmiyorum?”
“Her şeyi bilmek zorunda değilim.”
“Ben bilmek istiyorum.”
“Sen her şeyi bilmek istiyorsun.”
“Evet.”
“Kontrol edemediğin şeylerden hoşlanmıyorsun.”
Defne’nin yüzündeki gülümseme hafifçe silindi.
Emre’nin bunu fark ettiğini anlaması uzun sürmedi.
“Yanlış mı?”
Defne birkaç saniye ona baktı.
“Belki.”
“Belki?”
“Senin kelimen.”
Emre güldü.
Defne de istemeden gülümsedi.
Birlikte yürümeye başladılar.
Konuşmaları bazen kesiliyor, sonra yeniden başka bir yerden başlıyordu. Defne ilk defa sessizlikten rahatsız olmadığını fark etti.
Emre yanında yürürken sürekli konuşması gerekmiyordu.
Bu onun için yeniydi.
Çünkü Defne, insanların yanında kendisini sürekli göstermeye alışmıştı.
Buradaysa Emre ona bakmadığında bile kendisini kanıtlamak istemiyordu.
Bir süre sonra Emre ona döndü.
“Bir şey soracağım.”
“Sor.”
“Sen neden bana ilk gün gelip kendini tanıttın?”
Defne yürümeyi yavaşlattı.
“Çünkü tanışmak istedim.”
“Niye?”
“Bilmiyorum.”
Emre gülümsedi.
“Benim kelimemi kullanıyorsun.”
“Belki senden bulaştı.”
“Belki.”
İkisi de güldü.
Sonra Emre biraz daha ciddi bir ifadeyle konuştu.
“İlk başta seni farklı sanmıştım.”
Defne kaşlarını çattı.
“Farklı derken?”
“Bilmiyorum. İnsanların seni tanımadan önce senden çekindiğini fark ettim.”
Defne sessiz kaldı.
“Benden çekiniyor musun?”
“Hayır.”
“Hiç mi?”
“Hayır.”
Defne başını hafifçe yana eğdi.
“Niye?”
Emre ona baktı.
“Çünkü sen düşündüğün kadar korkutucu değilsin.”
Defne’nin içinden bir şey geçti.
Belki de ilk kez biri onun parasını, ailesini, çevresini ya da sahip olduklarını düşünmeden konuşuyordu.
Sadece Defne’yi görüyordu.
Bu düşünce hoşuna gitti.
Tehlikeli bir şekilde hoşuna gitti.
“Sen de düşündüğüm kadar sıkıcı değilsin,” dedi.
“Bu iltifat mı?”
“Bilmiyorum.”
Emre güldü.
“Yine mi?”
Defne de güldü.
“Alışırsın.”
O gün ayrılırken Emre birkaç saniye olduğu yerde durdu.
“Defne.”
“Efendim?”
“Yarın da görüşelim mi?”
Defne’nin içinde küçük, sıcak bir şey yayıldı.
Ama yüzüne yansıtmamaya çalıştı.
“Olur.”
“Tamam.”
Emre arkasını dönüp yürümeye başladı.
Defne birkaç saniye onu izledi.
Sonra kendi kendine, neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir sesle konuştu.
“Ben galiba gerçekten…”
Cümleyi tamamlamadı.
Çünkü henüz söylemeye hazır değildi.
Ama ilk defa, bunu söylemekten korktu.
Emre’ye yaklaşmak kolaydı.
Asıl zor olan, ona yaklaştıkça kendisinden uzaklaşmaya başladığını henüz fark etmemesiydi.