Defne, Emre’nin yanından ayrıldıktan sonra birkaç saniye boyunca nereye gittiğini bile fark etmeden yürüdü. Elinde su şişesi vardı ama onu almak için çıktığını çoktan unutmuştu. Aklında yalnızca Emre’nin son söylediği cümle vardı.
“Seni henüz sevmedim.”
Defne’nin dudaklarının kenarı istemsizce kıvrıldı.
Henüz.
O kelimeyi zihninde tekrar etti. Sonra bir daha.
Emre onu reddetmemişti. Defne’nin kendisine anlattığı şey tam olarak buydu. “Seni sevmiyorum,” dememişti. “Asla sevmem,” hiç dememişti. Sadece henüz tanımadığını söylemişti.
Ve Defne için bu yeterliydi.
Masaya döndüğünde Doğa ile Ada’nın bakışları daha sandalyesine oturmadan üzerine çevrildi. Defne su şişesini masaya bıraktı ve hiçbir şey olmamış gibi yerine geçti.
Ada gözlerini kıstı.
“Niye gülüyorsun?”
Defne kaşlarını kaldırdı.
“Gülmüyorum.”
“Gülüyorsun.”
“Gülmüyorum.”
Doğa kahvesinden bir yudum alıp sakince konuştu.
“Emre’yle konuştun.”
Defne’nin bakışları bir anda ona döndü.
“Sen nereden biliyorsun?”
Doğa omuz silkti.
“Yüzünden.”
“Yüzümden ne anlıyorsun?”
“Bir şey olmuş.”
Ada kahkahayı bastı.
“Kesin konuştu.”
Defne ikisine de birkaç saniye baktı. Sonunda dayanamayarak gözlerini devirdi.
“Evet, konuştuk.”
Ada hemen öne eğildi.
“Ne dedi?”
“Bir şey demedi.”
“Defne.”
“Gerçekten.”
“Seninle konuştuysa bir şey demiştir.”
Defne birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra sanki çok önemsiz bir şey söylüyormuş gibi su şişesinin kapağını çevirdi.
“Beni henüz sevmediğini söyledi.”
Ada’nın yüzündeki ifade değişti. Doğa da kahvesini masaya bıraktı. İkisi birkaç saniye birbirlerine baktılar.
Sonra aynı anda gülmeye başladılar.
Defne’nin kaşları çatıldı.
“Neye gülüyorsunuz?”
Ada gülmekten konuşmakta zorlanıyordu.
“Çünkü… çünkü sen bunu gerçekten olumlu bir şey olarak algıladın.”
“Olumsuz mu?”
Doğa gülümsemesini bastırmaya çalışarak başını salladı.
“Defne, çocuk resmen seni sevmediğini söylemiş.”
“Henüz dedi.”
Ada bir anda sustu.
Doğa da Defne’ye baktı.
Defne kendinden emin bir şekilde arkasına yaslandı.
“Henüz.”
Ada dudaklarını birbirine bastırdı.
“Sen kafanda çocuğa düğün bile yaptın galiba.”
“Saçmalama.”
“Bence üçünüzün çocuklarının isimlerini bile düşündü.”
Defne elindeki peçeteyi Ada’ya doğru attı. Ada gülerek peçeteyi yakaladı.
“Abartmayın. Sadece konuşuyoruz.”
Doğa bu kez daha ciddi bir ifadeyle Defne’ye baktı.
“Peki sen gerçekten ondan hoşlanıyor musun?”
Soru basitti.
Cevabı ise Defne’nin beklediğinden daha zor geldi.
Hoşlanıyor muydu?
Emre’yi tanımıyordu bile. Nasıl biri olduğunu bilmiyordu. Nelerden hoşlandığını, neye sinirlendiğini, arkadaşlarıyla nasıl konuştuğunu, yalnız kaldığında nasıl biri olduğunu bilmiyordu.
Ama onun dikkatini çektiği kesindi.
Defne birkaç saniye düşündükten sonra başını iki yana salladı.
“Hayır.”
Ada kaşını kaldırdı.
“Emin misin?”
“Eminim.”
“Peki neden bu kadar uğraşıyorsun?”
Defne cevap vermedi.
Çünkü bunun cevabını kendisi de tam olarak bilmiyordu.
Belki de mesele Emre değildi.
Belki mesele, ilk kez birinin ona karşı kayıtsız kalmasıydı.
Defne hayatı boyunca insanların dikkatini çekmeye alışmıştı. Bir ortama girdiğinde bakışların üzerine dönmesini, söylediği bir şeyin günlerce konuşulmasını, istediği şeyin kısa sürede önüne gelmesini normal kabul etmişti.
Emre ise onu gördüğünde yalnızca bakmıştı.
Sonra da hayatına devam etmişti.
Bu, Defne’nin gururuna dokunuyordu.
Ve Defne’nin gururuna dokunan şeyler kolay kolay unutulmazdı.
“Ben sadece merak ediyorum,” dedi sonunda.
Doğa gülümsedi.
“İşte bu daha mantıklı.”
Defne telefonu eline aldı.
“Ne daha mantıklı?”
“Merak etmen.”
Defne ekranına bakarken farkında olmadan Emre’nin profiline girdiğini fark etti. Hemen geri çıktı.
Ada bunu görmüştü.
“Yine mi?”
“Yanlışlıkla.”
“Tabii.”
“Gerçekten.”
Üçü de gülmeye başladı.
Günün geri kalanında konu birkaç kez değişti. Mezuniyetten, yaz planlarından, kimlerin hangi üniversiteye gideceğinden bahsettiler. Defne zaman zaman konuşmaya dalıyor, sonra birkaç saniye sonra aklına Emre geliyordu. Bunu fark ettikçe kendine kızıyordu.
Akşam eve döndüğünde ise günün bütün gürültüsü arkasında kalmıştı.
Odası sessizdi.
Defne yatağına oturdu, ayakkabılarını çıkardı ve telefonunu eline aldı. Birkaç mesajı cevapladıktan sonra ekranın üst kısmında bir bildirim belirdi.
Yeni takip.
Defne bildirime bastı.
Bir saniye sonra gözleri ekranda kaldı.
Emre Çelik seni takip etmeye başladı.
Defne birkaç saniye hiçbir şey yapmadı.
Sonra yüzündeki şaşkınlık yerini yavaşça gülümsemeye bıraktı.
Telefonu kapattı.
Açtı.
Tekrar baktı.
Bildirim hâlâ oradaydı.
Bu kez profilini açtı. Emre’nin hesabına girdiğinde takip kısmında artık kendi adı da vardı.
Defne’nin kalbi hızlanmıştı ama bunu kendine itiraf etmek istemedi.
“Ne var yani?” diye fısıldadı.
Telefonu yatağın üzerine bıraktı.
Birkaç saniye sonra tekrar aldı.
Emre’nin profilinde yeni bir hikâye vardı.
Defne hikâyeyi açtı.
Emre arkadaşlarıyla dışarıdaydı. Arkadan müzik sesi geliyordu. Birkaç kişi kameraya bakıp gülüyordu. Defne videoyu iki kez izledi. Üçüncü kez açmak üzereyken kendini durdurdu.
“Yeter.”
Telefonu bıraktı.
Ama bu kez yüzündeki gülümsemeyi saklayamadı.
Ertesi gün karşılaştıklarında Emre’nin davranışında küçük bir değişiklik vardı. Defne bunu hemen fark etti. Önceden yanından geçerken yalnızca başıyla selam veren çocuk, bu kez birkaç saniye yanında durdu.
“Dün eve gittin mi?”
Defne şaşırdı.
“Gittim.”
“İyi.”
“Niye?”
Emre omuz silkti.
“Merak ettim.”
Defne’nin bakışları onun yüzünde kaldı.
“Sen beni mi merak ettin?”
Emre hafifçe güldü.
“Bir insanı tanımaya çalışıyorsam merak ederim.”
Defne’nin içindeki o tanıdık his yeniden ortaya çıktı.
Kazanma isteği.
Ama bu kez biraz farklıydı.
Emre’nin dikkatini çekmek hoşuna gidiyordu.
“Peki,” dedi Defne. “Ne öğrendin benim hakkımda?”
Emre düşündü.
“Çok konuşuyorsun.”
Defne’nin yüzü düştü.
“Bu mu?”
“Bir de istediğini elde etmeye alışkınsın.”
Defne bu kez cevap vermedi.
Emre’nin yüzündeki ifade ciddileşti.
“Yanlış mı?”
“Değil.”
“Bunu değiştirmeye çalışacak mısın?”
Defne kaşlarını çattı.
“Neyi?”
“Beni etkilemek için.”
Defne birkaç saniye ona baktı. Sonra gülümsedi.
“Belki.”
Emre başını iki yana salladı.
“İşte tam olarak bundan bahsediyorum.”
“Neyden?”
“Senin her şeyi bir yarış gibi görmenden.”
Defne’nin gülümsemesi biraz azaldı.
“Sen yarışmak istemiyorsan yarışma.”
“Ben yarışmıyorum zaten.”
“Ben de.”
Emre güldü.
“Daha dün tanıştık.”
“Biliyorum.”
“O zaman neden böyle konuşuyorsun?”
Defne cevap vermeden önce birkaç saniye düşündü.
“Çünkü seni anlamıyorum.”
Emre’nin yüzündeki ifade değişti.
Defne ilk kez tamamen dürüst bir şey söylemişti.
“Benimle ilgilenmiyorsun,” diye devam etti. “Ama sonra beni takip ediyorsun. Benimle konuşuyorsun. Merak ettiğini söylüyorsun. Sonra da hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorsun.”
Emre başını eğip kısa bir süre düşündü.
“Belki de ilgilenmeye başladığım içindir.”
Defne’nin kalbi bir anlığına hızlandı.
Ama Emre hemen ardından ekledi:
“Bu, senden hoşlandığım anlamına gelmez.”
Defne gülümsedi.
“Ben de öyle bir şey söylemedim.”
“Yüzünden belli oluyor.”
“Sen de çok kendine güveniyorsun.”
“Sen de.”
İkisi birkaç saniye birbirlerine baktı.
Sonra Defne güldü.
Emre de güldü.
İlk defa aralarındaki sessizlik rahatsız edici değildi.
Defne o gün eve dönerken bir şeyi fark etmişti.
Emre artık onun için yalnızca merak ettiği bir çocuk değildi.
Onun dikkatini çekmek istiyordu.
Hem de gerçekten.
Ve bunun için ilk kez parasının, soyadının ya da çevresinin hiçbir işe yaramayacağını anlamaya başlamıştı.
Belki de Emre’nin istediği şey, Defne’nin sahip olduğu hiçbir şey değildi.
Belki yalnızca Defne’nin kendisiydi.
Ama Defne henüz bunun ne kadar zor bir şey olduğunu bilmiyordu.