Nisa’nın adı aklımda kalmıştı ama bunu kendime bile itiraf etmiyordum. Çünkü üzerinde durulacak bir şey yoktu. Bir insanın adını bir yerde görmek, onun hayatında özel bir yeri olduğu anlamına gelmezdi. Hele ki o insan aynı okulda, aynı çevredeyse. Ben de kendime bunu söylüyordum.
Birkaç gün boyunca Emre’yle her zamanki gibi görüştük. Aramızda herhangi bir sorun yoktu. Hatta son zamanlarda birbirimize daha fazla alışmıştık. Onun yanında sessiz kalabilmek bile bana iyi geliyordu. Bazen konuşmadan yürüyorduk, bazen saatlerce saçma şeyler anlatıyorduk. Ben onun hayatımda olmasına alışmıştım. O da benim onun hayatında olmama alışmış gibiydi.
Bir gün okul çıkışında Emre’yi beklerken Doğa yanıma geldi. “Senin çocuk nerede?” diye sordu. “Bilmiyorum, gelecekti.” “Yine bekletiyor mu?” “Yok, işi vardır.” Doğa bana bakıp güldü. “Sen eskiden böyle değildin.” “Nasıl?” “Bu kadar anlayışlı.” Omuz silktim. “Seviyorum.” Doğa birkaç saniye sustu. Sonra “Biliyorum,” dedi.
Bir süre sonra Emre geldi. Elinde telefonu vardı. Yanıma yaklaşırken bir mesaj yazıyordu. Beni görünce telefonu cebine koydu. “Beklettim mi?” diye sordu. “Biraz.” “Özür dilerim.” “Tamam.” Sonra birlikte yürümeye başladık.
Yolun yarısında Emre’nin telefonu tekrar titredi. Cebinden çıkarıp ekrana baktı. Yüzündeki ifade bir anlığına değişti. Çok kısa sürdü ama fark ettim.
“Kim?” diye sordum.
“Arkadaş.”
“Tamam.”
Telefonu tekrar cebine koydu.
Bu kez içimde küçük bir merak oluştu.
Ama merak başka, şüphe başka şeydi.
Ben hâlâ şüphelenmiyordum.
O akşam eve geldiğimde Ada’dan mesaj geldi. “Yarın bizde toplanıyoruz.” Ben de “Olur,” yazdım. Sonra Doğa gruba “Enes de gelecek,” diye mesaj attı. Ada hemen “Sonunda çocuk gerçek hayatta da varmış,” yazdı. Doğa küfürlü bir emoji gönderdi. Ben gülmekten telefonu elimden düşürecektim.
Ertesi gün hep birlikte Ada’nın evinde toplandık. Deniz de geldi. Daha kapıdan girer girmez Ada ona “Denyo hoş geldin,” dedi. Deniz ayakkabılarını çıkarırken “Ben bu evde saygı göreceğimi düşünmüştüm,” dedi. Doğa kahkaha attı. “Yanlış yere geldin.” Deniz bana bakıp “Bunların arasında en normali sensin,” dedi. Ada hemen “Ona güvenme,” diye araya girdi.
Bir süre sonra Enes geldi. Doğa’nın yüzündeki mutluluğu görünce istemsizce gülümsedim. Onu gerçekten özlediği belliydi. Yanına oturduğunda konuşmaya başladılar. Doğa sürekli gülüyor, Enes de onun anlattığı şeyleri dikkatle dinliyordu.
Bir ara herkes kendi arasında konuşurken Yusuf da oradaydı. Doğa bir şey anlatırken Yusuf’un gözünün birkaç saniyeliğine ona kaydığını gördüm. Doğa da fark etmiş gibi başını başka tarafa çevirdi. İkisi de hiçbir şey söylemedi.
Ben bunu sadece küçük bir an olarak gördüm.
Belki de görmek istemediğim şeyleri görmediğim gibi, görmek istemediğim başka şeyleri de anlamıyordum.
Akşamüstüne doğru Emre beni aradı. “Neredesin?” diye sordu. “Ada’dayım.” “Kimler var?” “Doğa, Ada, Deniz, Enes…” Bir an durup “Yusuf da var,” dedim. Emre’nin sesi değişmedi. “Tamam.” “Niye?” “Bir şey yok.” “Kıskandın mı?” diye takıldım. “Hayır.” “Emin misin?” “Eminim.”
Güldüm. “Şaka yapıyorum.”
“Biliyorum.”
Telefonu kapattıktan sonra Ada bana baktı. “Emre mi?” “Evet.” “Ne dedi?” “Hiç.” Ada başını salladı. “Siz gerçekten birbirinizin nerede olduğunu sürekli biliyorsunuz.” “Normal.” “Bence de,” dedi Doğa. Sonra gülümsedi.
O gün eve dönerken Emre’yle tekrar konuştum. Bana gününün nasıl geçtiğini anlattı. Sonra birden “Bugün okulda Nisa’yı gördüm,” dedi.
İçimde bir şey hafifçe durdu.
“Ha,” dedim.
“Ne oldu?”
“Bir şey olmadı.”
“Sesin değişti.”
“Değişmedi.”
Emre birkaç saniye sustu. “Nisa’yla ilgili bir şey mi düşünüyorsun?”
“Hayır.”
“Emin misin?”
“Evet.”
“Tamam.”
Konu kapandı.
Ama bu kez isim kendi kendine gelmemişti.
Emre söylemişti.
Ve bu, benim için küçük de olsa bir ayrıntıydı.
O gece yatağıma uzandığımda uzun süre tavana baktım. Nisa’yı düşünmek istemiyordum. Çünkü daha önce Zeynep yüzünden kendimi gereksiz yere yormuştum. Aynı şeyi tekrar yapmak istemiyordum.
Üstelik Emre bana defalarca güvenmem gerektiğini söylemişti.
Ben de ona güveniyordum.
Telefonumu elime alıp mesajlarımıza baktım. Eski konuşmalarımızı biraz yukarı doğru kaydırdım. Birlikte olduğumuz ilk günlerden kalan mesajlar, saçma fotoğraflar, birbirimize attığımız videolar vardı.
Gülümsedim.
Sonra telefonu kapattım.
Nisa’nın adı yine aklımdaydı.
Ama bu kez korkudan değil.
Sadece meraktan.
Ve merakın insanı nereye götürebileceğini henüz bilmiyordum.
Bazen insan bir kapıyı açmadan önce sadece koluna dokunur.
Ben de henüz kapıyı açmamıştım.
Sadece koluna dokunmuştum.
Ama o kapının ardında, benim sandığımdan çok daha fazla şey vardı.