Zeynep’le ilgili düşüncelerim gün geçtikçe biraz daha saçma bir hâl almaya başlamıştı. Aslında ortada elle tutulur hiçbir şey yoktu. Zeynep Emre’ye bakmıyordu, Emre de Zeynep’in peşinde değildi. Hatta Zeynep’in Emre’ye karşı ilgisizliği o kadar açıktı ki, bazen kendi kendime “Ben neyin peşindeyim?” diye soruyordum. Ama insanın aklı bir şeye takıldığında, gerçeğin kendisinden çok ihtimaller yoruyordu onu.
O gün okul çıkışı Doğa ve Ada’yla birlikte bahçede oturuyorduk. Hava ne çok soğuktu ne de sıcaktı. Güneş kendini göstermeye çalışıyor ama bulutların arasından tam çıkamıyordu. Doğa telefonunu elinde çevirip dururken bir anda gülümsedi. “Enes geliyor bu hafta sonu,” dedi. Sesindeki mutluluğu saklamaya bile çalışmadı. Ada hemen başını kaldırıp “Sonunda,” dedi. “Kız iki haftadır telefondan çocukla evleniyor zaten.” Doğa kahkaha attı. “Ne yapayım, özlüyorum.” Ben de gülerek omzuna dokundum. “Senin şu şehirler arası aşkını anlamak mümkün değil.” Doğa bana bakıp “Sen Emre’yi bir gün görmeden durabiliyor musun?” dedi. Cevap vermeden önce bir an sustum. “O farklı,” dedim. Ada hemen araya girdi. “Heh, herkesin sevgilisi farklı zaten.”
Üçümüz gülmeye başladık. O an Zeynep’le ilgili bütün düşüncelerim birkaç dakikalığına kayboldu. Çünkü aslında hayatımda o sıralar güzel giden o kadar çok şey vardı ki, tek bir insanın ne düşündüğünü bu kadar önemsemem anlamsızdı. Emre’yle iyiydik. Doğa mutluydu. Ada Deniz’le uğraşıyor, Deniz de Ada’yla uğraşıyordu. Her şey olması gerektiği gibiydi.
Tam o sırada Deniz uzaktan göründü. Ada onu görür görmez yüzünü buruşturdu. “Of, şu denyo da geliyor,” dedi. Doğa hemen gülmeye başladı. “Sen hâlâ çocuğa denyo diyorsun.” Ada hiç bozuntuya vermeden “Alışkanlık,” dedi. Deniz yanımıza geldiğinde ne dediğimizi duymuş olacak ki Ada’ya bakıp “Ben yine denyo oldum herhalde,” dedi. Ada kahkahayı patlattı. “Kendin kabul ediyorsun.” Deniz başını sallayıp yanına oturdu. “Sizin arkadaş grubunuzda saygı diye bir şey yok.” Doğa gülerek “Biz sana ilk günden söyledik,” dedi. “Sonradan alıştın.” Deniz Ada’ya bakıp “Ben sadece bir kişiye alıştım,” dedi. Ada’nın yüzündeki ifadeyi görünce Doğa’yla birbirimize baktık. İkimiz de aynı anda gülmeye başladık. Ada ise “Sus,” deyip Deniz’in koluna vurdu.
O sırada telefonum titredi. Ekranda Emre’nin adı vardı. Mesajı açtım. “Neredesin?” yazmıştı. “Okuldayım, kızlarla oturuyorum,” diye cevap verdim. Birkaç saniye sonra “Ben de çıkıyorum, gelir misin?” yazdı. İstemeden yüzümde bir gülümseme oluştu. Doğa bunu fark etti. “Emre mi?” diye sordu. Telefonu cebime koyup “Evet,” dedim. Ada hemen “Git tabii, yoksa çocuk seni üç dakika göremeyince depresyona girer,” dedi. “Abartma,” dedim. “Ben zaten birazdan gidecektim.”
Ayağa kalktığımda bahçenin diğer tarafında Zeynep’i gördüm. Tek başına yürüyordu. Çantası omzundaydı, telefonuna bakıyordu. Bir an duraksadım. Doğa bana bakıp “Ne oldu?” dedi. “Bir şey yok,” dedim. Sonra Zeynep’e doğru yürüdüm.
Yanına yaklaştığımda telefonunu cebine koydu ve bana baktı. “Ne oldu?” diye sordu. “Bir şey soracaktım,” dedim. Zeynep başını hafifçe eğdi. “Sor.” Birkaç saniye ne diyeceğimi düşündüm. Sonunda “Sen… Emre’yle hiç konuşuyor musun?” dedim. Soru ağzımdan çıkar çıkmaz kendime kızdım. Zeynep’in yüzünde çok kısa süren bir şaşkınlık belirdi. Sonra sakin bir şekilde “Hayır,” dedi. “Niye?” “Öylesine sordum.” Zeynep birkaç saniye bana baktı. “Sen hâlâ bunu düşünüyor musun?” dedi. Bu kez şaşıran bendim. “Neyi?” “Emre’yi.” Sonra omuz silkti. “Gerçekten ilgilenmiyorum onunla.”
Ses tonunda en ufak bir kıskançlık, öfke ya da savunma yoktu. Sanki benim sorduğum şey onun için gerçekten hiçbir anlam taşımıyordu. “Tamam,” dedim. “Ben sadece…” Cümleyi tamamlayamadım. Zeynep hafifçe gülümsedi. “Bence fazla düşünüyorsun.” Sonra yürümeye devam etti.
Arkasından bakarken ilk kez gerçekten kendimi sorguladım. Belki de sorun Zeynep değildi. Belki sorun benim bir şeyi kaybetmekten korkmamdaydı. Emre’yi o kadar önemsemeye başlamıştım ki, onun etrafındaki her şeyi de önemser hâle gelmiştim. Kim konuşuyor, kim bakıyor, kim ne düşünüyor… Sanki bütün dünya Emre’nin etrafında dönüyormuş gibi davranıyordum.
Okuldan çıktığımda Emre kapının önünde beni bekliyordu. Beni görünce gülümsedi. “Sonunda,” dedi. Yanına gidip “Ne sonunda?” diye sordum. “Yarım saattir bekliyorum.” “Abartıyorsun.” “On yedi dakika.” Gülmeye başladım. “On yedi dakika için mi bunu yaptın?” Emre başını salladı. “Senin için on yedi dakika bile fazla.”
Birlikte yürümeye başladık. O gün nereye gittiğimizin, ne yaptığımızın aslında çok önemi yoktu. Bir kafeye oturduk, bir şeyler içtik, okuldan konuştuk, arkadaşlarımızdan konuştuk. Emre arada bir bana bakıp gülümsüyordu. Ben de ona bakıyordum. O sırada içimde hiçbir şüphe yoktu. Ya da varsa bile üstünü kolayca kapatabiliyordum.
Bir ara telefonunu masanın üzerine bıraktı. Ekran aşağı bakıyordu. Ben farkında olmadan telefona baktım, sonra gözlerimi hemen başka tarafa çevirdim. Emre bunu görmüş olacak ki “Ne oldu?” diye sordu. “Hiç.” “Telefonuma baktın.” “Bakmadım.” Gülümsedi. “Baktın.” “Ekran kapalıydı zaten.” Emre güldü. “Tamam, suçsuzsun.” Ben de gülüp kahvemi içmeye devam ettim.
O gün eve dönerken nedense içim rahattı. Zeynep meselesini tamamen kapattığımı düşünüyordum. Çünkü bazen insanın bir şeyi bırakması için büyük bir cevap gerekmiyordu. Sadece karşısındaki insanın gerçekten umursamadığını görmek yetiyordu.
Ama bazı tesadüfler vardır; o an hiçbir şey ifade etmez. Sonradan dönüp baktığında, hayatındaki büyük bir olayın aslında çok küçük bir anla başladığını fark edersin.
Benim için de öyle oldu.
O gün masanın üzerinde ters duran o telefon, o an hiçbir anlam taşımıyordu.
Henüz.