Ertesi gün okula girdiğimde her şey normal görünüyordu. Koridorda her zamanki kalabalık vardı; birileri sınavdan yakınıyor, birileri kantine yetişmeye çalışıyor, bazıları da daha ders başlamadan dedikodu yapıyordu. Ben ise çantamı omzuma atmış, Doğa ve Ada’yı arıyordum. Onları sınıfın önünde bulduğumda Ada elindeki telefonu Doğa’ya gösteriyordu. Yanlarına gidip “Ne bakıyorsunuz?” diye sordum. Doğa telefonu hemen kapattı. “Hiç.” Kaşlarımı kaldırdım. “Hiç ne?” Ada gülmeye başladı. “Enes yine romantikleşmiş.” Doğa’nın yüzü bir anda kızardı. “Söyleme öyle.” Ada telefonu ona uzatıp “Kızın sevgilisi iki şehir ötede ama mesajları buradan hissediliyor,” dedi. Doğa telefonu alıp ona vuracakmış gibi yaptı. Ben de ikisine bakıp güldüm.
O günün ilk dersinde fazla konuşmadık. Öğretmen tahtaya bir şeyler yazarken ben defterime bakıyor, arada bir saate göz atıyordum. Emre’yle görüşecektik. Ne zaman onunla buluşacak olsam derslerin bitmesini beklemek bana gereğinden uzun geliyordu. Eskiden böyle değildim. Bir insanın gelmesini beklemektense kendi başıma bir şeyler yapmayı tercih ederdim. Şimdi ise onunla geçireceğim birkaç saat bile günümün en önemli kısmı gibi geliyordu.
Teneffüste telefonuma mesaj geldi. Emre’ydi. “Çıkışta bekleyeyim mi?” diye sormuştu. “Bekle,” yazdım. Sonra bir süre ekrana bakıp hiçbir şey yapmadan durdum. Doğa yanımdan geçerken “Yine mi?” dedi. “Ne yine mi?” “Şu telefona bakıp gülme hâlin.” “Gülmüyorum.” Ada arkadan seslendi: “Gülüyorsun.” İkisine de göz devirdim. “Siz kendi sevgililerinize bakın.” Doğa “Ben bakıyorum zaten,” dedi. Ada da “Ben de,” diye ekledi. Sonra üçümüz aynı anda gülmeye başladık.
Öğle arasında okulun bahçesine çıktığımızda Zeynep de birkaç kişiyle birlikte dışarıdaydı. Onu gördüğümde istemsizce bir an baktım. Sonra kendi kendime kızıp başka tarafa döndüm. Doğa bunu fark etti. “Hâlâ mı?” dedi. “Ne hâlâ mı?” “Zeynep.” “Yok artık.” Ada da konuşmaya katıldı. “Sen bu kızı kafanda Emre’yle evlendirdin.” “Saçmalamayın.” “Kızın Emre’yle alakası yok,” dedi Doğa. “Sen de biliyorsun.” Başımı salladım. “Biliyorum.”
Gerçekten biliyordum. Zeynep’in Emre’yle ilgilenmediğini artık anlamıştım. Hatta bu konuda kendimi gereksiz yere yorduğumu bile düşünmeye başlamıştım. Yine de insanın kafasından bir düşünceyi tamamen çıkarması, onun yanlış olduğunu anlamasından daha zor olabiliyordu.
Emre’yi okul çıkışında yine kapının önünde buldum. Bu kez yanında birkaç kişi vardı. Beni görünce konuşmayı bıraktı ve yanıma geldi. “Nasılsın?” dedi. “İyiyim.” “Bugün çok yoruldun mu?” “Biraz.” Çantamı almak istedi. “Ver, taşıyayım.” Çantayı ona vermedim. “Kendim taşırım.” “Tamam, hanımefendi.” Gülerek yanımda yürümeye başladı.
Bir süre okuldan konuştuk. Sonra Emre birden “Bugün Zeynep’le konuştun mu?” diye sordu. Adımlarım yavaşladı. “Niye sordun?” “Öylesine.” Ona baktım. “Sen niye Zeynep’i soruyorsun?” Emre hafifçe güldü. “Sen sürekli onu soruyorsun ya. Merak ettim.” “Ben artık sormuyorum.” “İyi.” “Niye iyi?” Omuzlarını kaldırdı. “Çünkü gereksiz bir konu.”
Cümlesi o kadar normaldi ki üzerinde durmadım. “Ben de öyle düşünüyorum zaten,” dedim. Sonra başka bir şeyden konuşmaya başladık.
Bazen insanın hayatında bazı konuşmalar vardır; o sırada duyduğun cümlelerin hiçbirini önemli bulmazsın. Hatta üzerinden birkaç saat geçince ne söylendiğini bile hatırlamazsın. Ama aylar sonra aynı cümleyi düşündüğünde, içinden bir şey geçer: Keşke o zaman fark etseydim.
Ben o gün hiçbir şey fark etmedim.
Emre’yle geçirdiğim zaman arttıkça ona olan bağlılığım da artıyordu. Onun yanında kendimi daha rahat hissediyordum. Başlarda sürekli güçlü görünmeye çalışan, kimseye ihtiyacı olmadığını düşünen Defne gitgide değişiyordu. Onun yanında ağlayabiliyor, sinirlenebiliyor, saçmalayabiliyor, hiçbir şey düşünmeden sadece oturabiliyordum. Bu bana güven veriyordu.
Bir akşam Doğa’yla telefonda konuşurken bana “Sen bayağı değiştin,” dedi. “Nasıl?” diye sordum. “Eskiden birine bu kadar bağlanacağını söyleseler gülerdin.” Birkaç saniye sustum. “Emre farklı.” Doğa “Bunu herkes kendi sevgilisi için söylüyor,” dedi. “Ama sende gerçekten farklı bir şey var.” “Ne gibi?” “Bilmiyorum. Onu kaybetmekten korkuyorsun.”
Bu kez cevap veremedim.
Çünkü doğruydu.
Emre’yi kaybetmekten korkuyordum. Hem de bunu kendime itiraf etmekten bile hoşlanmayacağım kadar çok. Onun benden uzaklaşması ihtimali bile içimi sıkıştırıyordu. Bazen bir mesajına geç cevap vermesi bile aklımda onlarca ihtimal yaratıyordu. Sonra kendime kızıyor, “Abartıyorsun,” diyordum. Birkaç dakika sonra Emre mesaj atınca bütün düşüncelerim dağılıyordu.
O gece Emre’yle mesajlaşırken bana “Beni seviyor musun?” diye sordu. Gülerek “Hayır,” yazdım. Hemen ardından “Çok komiksin,” diye cevap verdi. “Sen?” diye sordum. Birkaç saniye sonra “Hem de sandığından fazla,” yazdı.
Telefonu elimde tutup ekrana baktım. Gülümsedim.
O cümle bana o kadar iyi gelmişti ki, başka hiçbir şeyi düşünmedim.
Ertesi gün okulda Emre’yi birkaç kez gördüm. Bir ara koridorun sonunda Zeynep de vardı. Emre onun yanından geçerken hiçbir şey olmadı. Ne durdu, ne konuştu, ne de dönüp baktı. Ben bunu gördüğümde içimden garip bir rahatlama geçti.
Belki de gerçekten gereksiz yere düşünüyordum.
Belki de bazı şeyler sadece benim kafamdaydı.
Ve o sıralar en büyük yanılgım buydu.
Çünkü ben Emre’nin bana söylediği her şeyi gerçek kabul etmeye başlamıştım. Onun cümlelerinin arkasında başka bir anlam aramıyor, bazı şeyleri sorgulamıyor, gördüğüm kadarıyla yetiniyordum.
Çünkü seviyordum.
Ve insan sevdiği birine güvendiğinde, bazen gerçeği değil, inanmak istediği şeyi görüyordu.
Ben de görüyordum.
Henüz hiçbir şey bilmiyordum.