23. Bölüm — Merak
Sonraki birkaç gün Zeynep’le aramızdaki garip mesafe devam etti. Aslında aramızda kötü bir şey yoktu. Ne bana ters davranıyordu ne de konuştuğumuzda yüzünü ekşitiyordu. Sadece benim ona gösterdiğim ilgiyi aynı şekilde geri vermiyordu. Ben yanına gidince konuşuyordu, ben soru sorunca cevaplıyordu, bazen güldüğümüzde o da gülüyordu ama hiçbir zaman “Defne, gel” diye beni yanına çağırmıyordu. Bunu başta biraz garip bulmuştum. Sonra onun herkese karşı aşağı yukarı böyle olduğunu fark ettim.
Bir sabah sınıfa girdiğimde Zeynep tek başına oturuyordu. Yanına gidip çantamı bıraktım. “Günaydın.” Başını kaldırıp bana baktı. “Günaydın.” “Nasılsın?” “İyiyim.” “Sen?” “Ben de.” Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra dayanamadım. “Bugün niye bu kadar sessizsin?” Zeynep bana baktı. “Ben her gün böyleyim.” Gülmeye başladım. “Doğru.” O da hafifçe gülümsedi.
Çantamdan telefonumu çıkarıp masaya bıraktım. “Sana bir şey göstereceğim.” “Ne?” Telefonu ona uzattım. “Dün Ada’nın çektiği fotoğraf.” Fotoğrafa baktı. “Güzel.” “Sadece güzel mi?” “Evet.” “Yorum yok mu?” “Yok.” Kahkaha attım. “Sen gerçekten çok garipsin.” Telefonu bana geri verdi. “Bence normalim.”
Tam o sırada Doğa ve Ada geldi. Doğa bizi yan yana görünce durdu. “Yine mi buradasın?” dedi bana. “Ne var?” “Bir şey yok.” Ada sandalyesini çekip oturdu. “Sen Zeynep’i bırakmayacaksın galiba.” Zeynep ikisine baktı. “Ne oldu?” “Defne seni sevdi,” dedi Ada. Zeynep’in yüzünde küçük bir gülümseme oluştu. “Anladım.” Ben hemen itiraz ettim. “Öyle değil.” Doğa güldü. “Aynen öyle.”
Zeynep hiçbir şey demeden telefonuna döndü. Bu da beni yine güldürdü. Kızın gerçekten hiçbir şeyi büyütmeyen bir tarafı vardı. Bizim üç kişi olarak saatlerce konuştuğumuz şeyler onun için birkaç saniyede bitiyordu.
Öğle arasında birlikte kantine indik. Zeynep de bizimle geldi. Doğa onunla okul hakkında konuştu, Ada bir öğretmenin verdiği ödevden yakındı. Ben de arada konuşmaya katılıyordum. Bir ara Zeynep’e baktım. Gerçekten bizimle rahat görünüyordu ama yine de aramızdaki farkı hissedebiliyordum. Biz birbirimizin cümlesini tamamlıyor, aynı anda gülüyor, birbirimizin ne söyleyeceğini tahmin ediyorduk. Zeynep ise bizimle iyi anlaşıyor ama kendi dünyasını çok fazla açmıyordu.
Belki de onu merak etmemin sebebi buydu.
İnsan bilmediği şeyi daha çok merak ediyordu.
O gün okul çıkışında Emre beni bekliyordu. Yanına gittiğimde bana sarıldı. “Nasılsın?” “İyiyim.” “Bugün Zeynep’le miydin?” Sorusunu duyunca ona baktım. “Evet.” “Niye?” “Arkadaş olmaya çalışıyorum.” Emre gülümsedi. “Siz arkadaş mı olacaksınız?” “Neden olmasın?” “Olur.” “Ama?” “Ama bir şey yok.” “Söyle.” “Zeynep biraz kendi halinde.” “Fark ettim.” “Sana kolay kolay yaklaşmaz.” “Ben yaklaşırım.”
Emre güldü.
“Sen herkese yaklaşıyorsun zaten.”
“Ne demek o?”
“Birini sevince hayatına sokuyorsun.”
Bu cümle hoşuma gitti.
“Evet,” dedim. “Ben öyleyim.”
Yürümeye devam ettik. Bir süre sonra konu değişti. O gün Emre’nin arkadaşlarından biri hakkında konuştuk. Sonra okuldan çıktığımızda nereye gideceğimizi planladık. Zeynep konusu tamamen kapanmıştı.
Ama ertesi gün yine aklıma geldi.
Bu kez Zeynep’in Emre’ye bakışını gördüğüm için.
Koridorda Emre yanımızdan geçerken bana gülümsedi. Zeynep de ona baktı. Sadece bir saniyeliğine.
Ben hemen Zeynep’in yüzünü inceledim.
Hiçbir şey yoktu.
Ne heyecan.
Ne utangaçlık.
Ne de gizli bir gülümseme.
Sadece bakmıştı.
Ama benim kafam yine çalışmaya başladı.
Belki saklıyor.
Bu düşünceye kendim bile sinirlendim.
Zeynep açıkça hoşlanmadığını söylemişti. Emre de aynı şeyi söylemişti. Buna rağmen hâlâ başka bir anlam arıyordum.
Akşam Doğa’yla telefonda konuşurken konuyu açtım.
“Bence Zeynep Emre’den hoşlanıyor.”
Doğa birkaç saniye sessiz kaldı.
“Yine mi?”
“Evet.”
“Defne, kız sana resmen ‘hayır’ dedi.”
“Biliyorum.”
“Emre de aynı şeyi söyledi.”
“Biliyorum.”
“O zaman?”
“Bilmiyorum.”
Doğa güldü. “Sen kendi kendine kuruyorsun.”
“Belki.”
“Bence kesin.”
“Ama bir insan hiç mi etkilenmez?”
“Zeynep etkilenmiyor olabilir.”
“Nasıl?”
“Olabilir işte.”
Telefonun diğer tarafından Ada’nın sesi geldi. “Ben de Doğa’ya katılıyorum.”
“Sen niye konuşmayı dinliyorsun?”
“Çünkü görüntülü konuşuyorsunuz.”
“Sen de mi oradasın?”
“Evet.”
Üçümüz aynı anda gülmeye başladık.
Sonra Doğa birden, “Yusuf bugün bana baktı,” dedi.
Ada hemen sustu.
Ben de sustum.
“Sonra?” dedim.
“Sonra ne?”
“Başka?”
“Hiç.”
“Sen de baktın mı?”
Doğa birkaç saniye cevap vermedi.
“Belki.”
Ada kahkaha attı.
“Kesin baktın.”
“Tamam, baktım.”
“Enes biliyor mu?” diye sordum.
“Hayır.”
Bu kez kimse gülmedi.
Doğa’nın sesi biraz ciddileşti. “Zaten bir şey yok.”
“Biliyorum,” dedim.
“Gerçekten yok.”
“Biliyorum Doğa.”
Konuyu değiştirdik.
Çünkü bazı şeyler vardı ve biz onların üzerine çok fazla gitmek istemiyorduk.
Ertesi gün okulda Doğa’nın yüzünde yine bir gülümseme vardı. Enes’le konuşmuştu. Ada Deniz’den bahsediyordu. Ben Emre’den. Her şey normaldi.
Zeynep ise kendi dünyasında yaşamaya devam ediyordu.
Ben ona yaklaştıkça o biraz daha rahatlıyor ama yine de kendinden fazla söz etmiyordu.
Bir gün ona, “Sen neden kimseye kolay kolay yakınlaşmıyorsun?” diye sordum.
“Bilmiyorum.”
“Hiç mi?”
“Galiba gerek duymuyorum.”
“Yani arkadaş istemiyor musun?”
“İstiyorum.”
“E o zaman?”
“Zaten arkadaşlarım var.”
“Kim?”
Zeynep birkaç isim söyledi. Ben hiçbirini çok iyi tanımıyordum.
Sonra bana baktı.
“Sen de artık arkadaş sayılırsın.”
Bir an sustum.
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
İstemeden gülümsedim.
“Sonunda.”
Zeynep başını iki yana sallayıp güldü.
“Sen çok garipsin.”
“Bunu senden duymak komik.”
O gün ilk defa Zeynep’le gerçekten arkadaş olduğumuzu hissettim.
Ama yine de içimdeki o düşünce tamamen kaybolmamıştı.
Emre’nin geçmişte ondan hoşlanmış olması.
Zeynep’in bunu bilmesi.
Ve benim bütün bunların arasında olmam…
Henüz hiçbir şey yaşanmamıştı.
Henüz ortada kavga edecek bir şey yoktu.
Henüz kıskanacak bir şey de yoktu.
Sadece merak vardı.
Ve bazen bir insanı en çok yoran şey, gerçeğin kendisi değil, kafasında cevapsız bıraktığı sorulardı.