Hafta sonu Enes’in gelmesi Doğa’nın bütün haftasını değiştirmişti. Daha önce sabahları okula geldiğinde ilk işi çantasını bırakıp bizim yanımıza oturmak olurdu; şimdi ise telefonunu elinden düşürmüyor, her birkaç dakikada bir ekrana bakıyordu. Ada’yla ben bununla dalga geçmekten kendimizi alamıyorduk. “Çoçuk beş dakika önce yazdı” dedim bir sabah. Doğa telefonu göğsüne çekip, “Ne var?” diye karşılık verdi. Ada hemen güldü. “Bir şey yok, sadece telefonla evlenmeni bekliyoruz.” Doğa gözlerini devirdi ama gülüyordu. Enes’in başka şehirde olması onu gerçekten zorluyordu. Bazen gün içinde onu özlediğini açık açık söylüyor, bazen de hiçbir şey demeden telefonundaki eski fotoğraflara bakıyordu. Onun yanında olduğunda ise sanki haftalardır özlediği bütün şey yerine oturuyordu.
Ada’nın hayatı da Deniz’le beraber başka bir hâl almıştı. Biz hâlâ ona arada “denyo” diyorduk ama artık Ada da buna alışmıştı. Hatta bir gün Deniz’in yanımızdan geçtiğini görünce Ada arkasından, “Denyo!” diye seslendi. Deniz dönüp baktı. Ada kahkahayı patlatınca çocuk ne olduğunu anlamadan yoluna devam etti. “Bir gün anlayacak,” dedim. Ada, “Anlasa da umurumda değil,” diye cevap verdi. “Bizi böyle seviyor.” Doğa hemen, “Kendinizi kandırmayın,” dedi. Üçümüz yine gülmeye başladık.
Benim hayatımda ise Emre vardı. Onunla artık daha sık görüşüyorduk. Bazen okul çıkışında birkaç saat beraber yürüyor, bazen sadece bir şeyler yiyip dağılıyorduk. İlişkimiz hâlâ yeni sayılırdı ama ben kendimi onun yanında rahat hissediyordum. Emre’nin beni gerçekten sevdiğine inanıyordum. Ben de onu seviyordum. Bazen hiçbir şey yapmadan yan yana oturmak bile yetiyordu. Bir gün okul çıkışında bana küçük bir şey almak için ısrar etmiş, ben de “Gerek yok,” demiştim. “Ben istiyorum,” deyip almıştı. Eve dönerken elimde tuttuğum o küçücük şeyi bile uzun süre saklamıştım.
Ama hayatım sadece Emre’den ibaret değildi. Bunu özellikle son zamanlarda daha fazla fark ediyordum. Doğa ve Ada’yla geçirdiğim zamanlar hâlâ benim için en rahat olduğum anlardı. Onlarla birlikteyken kim olduğumu düşünmeme gerek kalmıyordu. Üçümüz birbirimizi yıllardır tanıyormuşuz gibi davranıyorduk. Birimizin morali bozuksa diğer ikisi anlıyordu. Birimiz susuyorsa, “Ne oldu?” diye sormadan önce birkaç dakika bekliyorduk. Bazen birbirimizin canını sıkıyor, sonra beş dakika geçmeden hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam ediyorduk.
Yusuf konusu ise aramızda açık açık konuşulmuyordu. Doğa’nın ona karşı bir şeyler hissettiğini biliyorduk ama Enes’le ilişkisini de biliyorduk. Yusuf’un da Yaren’le beraber olduğunu biliyorduk. Bu yüzden o konuyu büyütmüyorduk. Yine de bazen istemeden fark ediyorduk. Yusuf sınıfa girdiğinde Doğa’nın bakışının birkaç saniyeliğine ona kayması, Yusuf’un da bazen Doğa’ya bakıp sonra hemen başka tarafa dönmesi… Bunlar hiçbir zaman konuşulacak kadar büyük şeyler değildi. En azından şimdilik.
Bir gün teneffüste üçümüz sınıftan çıkarken Yusuf karşıdan geldi. Yanında Yaren vardı. Yaren bir şey anlatıyordu, Yusuf da onu dinliyordu. Doğa bir an baktı, sonra Ada’ya dönüp ders programını sordu. O kadar hızlı konu değiştirmişti ki gülmemek için kendimi zor tuttum. Ada da fark etmişti ama hiçbir şey söylemedi.
Benim için o dönem hayat böyleydi. Herkesin kendine ait küçük bir dünyası vardı ama yine de hepimiz aynı yerde buluşuyorduk. Bazen Emre’yle, bazen Doğa ve Ada’yla, bazen hep beraber. Her şeyin ileride bu kadar karmaşıklaşacağını düşünmüyordum. Zaten insan mutlu olduğu bir dönemin ortasındayken sonunu düşünmez.
O hafta bir gün Emre beni okul çıkışında bekledi. Yanına gittiğimde “Bir yere gidelim mi?” diye sordu. “Nereye?” “Fark etmez.” “Sen çağırdın.” “O zaman sen seç.” Gülerek, “Ben niye seçiyorum?” dedim. “Çünkü sen daha güzel yerler buluyorsun.” “Yalaka.” “Evet.” Beraber yürümeye başladık.
Yol boyunca okuldan, arkadaşlarımızdan ve hafta sonu planlarından konuştuk. Bir ara bana, “Doğa’nın sevgilisi geldi değil mi?” diye sordu. “Evet.” “Mutlu.” “Hem de çok.” “İyi.” Sonra birkaç saniye sustu. “Ada’nınki de var.” “Deniz.” “Evet.” Gülerek, “Denyo,” dedim. Emre de güldü.
Sonra bana baktı. “Siz üç kişi çok yakınsınız.”
“Evet.”
“Güzel.”
“Niye?”
“Bilmiyorum. Güzel işte.”
O an bunu fazla düşünmedim. Emre’nin arkadaşlarımla olan ilişkimi desteklemesi hoşuma gitmişti.
Akşam kızlarla konuşurken bunu anlattım. Ada hemen, “Bak sen, ilişki uzmanı olmuş,” dedi. Doğa güldü. “Emre seni seviyor.”
“Biliyorum.”
“Emin misin?”
“Evet.”
Bu cevabı hiç düşünmeden vermiştim.
Çünkü o zamanlar bazı şeylerden emindim.
İnsanların söylediklerinden.
Bakışlardan.
Sessizliklerden.
Ve en çok da sevdiğim insanın bana söylediklerinden.
Henüz hiçbirinin arkasına bakıp başka bir anlam aramıyordum.
Sadece yaşadığım şeyi yaşıyordum.
Ve o dönem, belki de hayatımın en kolay dönemiydi.