Ertesi sabah okula normalden biraz daha erken geldim. Doğa’nın “erken gel” demesi yüzünden alarmı iki kere ertelemek yerine gerçekten kalkmıştım. Koridorlar daha tam dolmamıştı. Sınıfa girdiğimde Ada çoktan gelmiş, sırasına oturmuş telefonuyla uğraşıyordu. Beni görünce telefonu hemen kapattı. “Sonunda,” dedi. “Seni bekliyorduk.” Çantamı sıraya bırakıp ona baktım. “Doğa nerede?” Ada omuz silkti. “Birazdan gelir.” Tam oturacakken kapıdan Doğa girdi. Elinde telefonu vardı ve yüzünde garip bir gülümseme vardı. “Ne oldu?” diye sordum. “Hiç.” “Doğa.” “Gerçekten bir şey yok.” Ada hemen araya girdi. “Yüzüne bakınca belli oluyor.” Doğa çantasını bırakıp yanımıza oturdu. “Enes hafta sonu gelebilirmiş.” İkimiz de aynı anda sevindik. “Ciddi misin?” dedim. Doğa başını salladı. “Evet. Henüz kesin değil ama büyük ihtimalle.” Onun adına ben bile heyecanlanmıştım. Çünkü Enes’ten bahsettiğinde Doğa’nın nasıl değiştiğini biliyordum. Uzakta olduğu için bazen çok özlüyordu. Bazen telefonu kapattıktan sonra hiçbir şey söylemeden birkaç dakika sessizce oturuyordu. Şimdi onu görebilme ihtimali bile yetmişti.
“Peki senin göstereceğin ne?” diye sordum Ada’ya. Ada önce Doğa’ya, sonra bana baktı. “Benimki daha önemli.” “Söyle.” “Yok.” “Ada.” “Yok.” “Söyle lan.” Gülmeye başladı. “Deniz dün bana bir şey verdi.” Kaşlarımı kaldırdım. “Ne verdi?” Çantasını açıp küçük bir poşet çıkardı. İçinden minik bir anahtarlık çıkardı. Üzerinde bizim okulun küçük bir figürü vardı. “Bunu nereden bulmuş?” dedim. “Bilmiyorum. Bana aldı.” Doğa hemen anahtarlığı eline aldı. “Aşırı tatlı.” “Değil mi?” Ada’nın yüzündeki gülümsemeyi görünce ikimiz de güldük. “Sen fena düşmüşsün,” dedim. Ada gözlerini devirdi. “Sus.”
Dersler başlayınca konuşmalarımız kesildi ama teneffüslerde yine bir araya geldik. O gün her şey normaldi. Hatta fazlasıyla normaldi. Öğretmenlerden biri sınav tarihini değiştirdi, sınıftan birkaç kişi buna sinirlendi, Ada kantine gitmek istedi, Doğa kahve almak istedi, ben de ikisini takip etmek zorunda kaldım. Hayatımızın büyük meseleleri sanki hep böyle küçük şeylerin arasına saklanıyordu. Kimin kiminle konuştuğu, kimin mesaj attığı, kimin hafta sonu kimi göreceği… O yaşlarda dünyanın tamamı bunlardan ibaretmiş gibi geliyordu.
Kantinden dönerken koridorun sonunda Emre’yi gördüm. Yanında birkaç kişi vardı. Beni görünce kısa bir an durdu ve gülümsedi. Ben de ona gülümsedim. Yanımdaki Doğa hemen dirseğiyle koluma dokundu. “Bakışlara bak.” “Ne bakışı?” “Hiç.” Ada da güldü. “Bırak kızı.” Emre yanımızdan geçerken bana sessizce, “Sonra görüşürüz,” dedi. “Tamam,” dedim. Sadece iki kelimeydi. Ama ikisi de yüzümü güldürmeye yetmişti.
Öğle arasında telefonuma bir mesaj geldi. Emre, “Bugün çıkışta bekle,” yazmıştı. “Neden?” diye sordum. “Sürpriz.” Ekrana bakıp gülümsedim. Doğa telefonu elimden almaya çalıştı. “Ne yazdı?” “Hiçbir şey.” “Göster.” “Hayır.” Ada hemen güldü. “Bunlar birbirlerinden bir şey saklamaya başladılar.” “Saklamıyorum.” “Telefonunu saklıyorsun ama.” “Size ne?” dedim gülerek.
Bir süre sonra konuşma başka bir konuya geçti. Yusuf sınıfa girdiğinde Doğa’nın gözleri yine istemsizce ona kaydı. Bu kez Yusuf da ona baktı. Birkaç saniyelik bir şeydi. Sonra Yusuf Yaren’in yanına geçti. Doğa’nın yüzündeki gülümseme çok hafifçe kayboldu. Bunu fark etmemek mümkün değildi ama yine bir şey söylemedim. Ada da susuyordu. Sanki ikimiz de aynı şeyi düşünüyor ama dile getirirsek Doğa’yı köşeye sıkıştıracakmışız gibi hissediyorduk.
Dersin sonuna doğru Doğa telefonuna baktı. “Enes kesin geliyor,” dedi. Bu kez yüzü gerçekten ışıldıyordu. “Ne zaman?” “Cumartesi.” “Çok iyi.” Ona sarıldım. “Sonunda.” Doğa başını omzuma yasladı. “Çok özledim.” “Belli.” “Dalga geçme.” “Geçmiyorum.” O an Yusuf’un adı bile konuşulmadı. Çünkü Doğa’nın mutluluğunu gölgelemek istemiyorduk.
Okul çıkışında Emre beni kapının önünde bekliyordu. Yanına gittiğimde elinde küçük bir kutu vardı. “Bu ne?” diye sordum. “Aç.” Kutuyu açtığımda içinden küçük, sade bir bileklik çıktı. Birkaç saniye hiçbir şey söylemeden baktım. “Bunu sen mi aldın?” “Evet.” “Niye?” “Canım istedi.” Bilekliği elime alıp ona baktım. “Teşekkür ederim.” “Beğendin mi?” “Hem de çok.” Bileğime takarken bana yardım etti. Sonra beraber yürümeye başladık.
“Bugün çok mutluyum,” dedim.
“Neden?”
“Bilmiyorum. Her şey güzel.”
Emre bana baktı. “Böyle kalmasını istiyorum.”
“Ben de.”
Bir süre sessiz yürüdük. Sonra Emre, “Bazen fazla düşünüyorum,” dedi.
“Neyi?”
“Bizi.”
“Ne düşünüyorsun?”
“Bir gün her şeyin değişmesinden korkuyorum.”
Gülümsedim. “Değişmez.”
“Bunu nereden biliyorsun?”
“Çünkü istemiyorum.”
Emre de gülümsedi ama cevap vermedi.
O gün onu bırakıp eve dönerken bileğimdeki bilekliğe birkaç kez baktım. Küçük bir şeydi. Değeri önemli değildi. Ama benim için o an anlamı vardı. İnsan bazen bir hediyeyi eşyanın kendisi için değil, o an hissettiği şey için saklıyordu.
Eve geldiğimde Doğa görüntülü aradı. Açtığımda Ada da ekrandaydı.
“Cumartesi ne giyeceğim?” diye sordu Doğa.
“Sen mi soruyorsun bunu?” dedim.
“Evet.”
Ada kahkaha attı. “Enes geliyor diye panikledi.”
“Paniklemedim.”
“Panikledin.”
Üçümüz yaklaşık bir saat boyunca kıyafet konuştuk. Sonra konu saçlara, makyaja, ayakkabılara ve en sonunda tamamen alakasız bir şekilde okulda yaşanan bir tartışmaya geldi. Saat ilerledikçe sohbet daha da uzadı. Kimse telefonu kapatmak istemiyordu.
Bir ara Doğa sustu.
“Ne oldu?” dedim.
“Hiç.”
“Yine mi hiç?”
Gülümsedi. “Bazen düşünüyorum da… çok garip değil mi?”
“Ney?”
“Bunca şeyin arasında hâlâ böyle oturup konuşabiliyoruz.”
Ada başını salladı. “Çünkü biz varız.”
Doğa gülümsedi.
Ben de onlara baktım.
O an üçünün de hayatının başka bir yöne doğru gittiğini bilmiyordum. Doğa’nın bir yanda Enes’i, diğer yanda kimseye söylemek istemediği duyguları vardı. Ada’nın Deniz’i vardı. Benim Emre’m vardı. Hepimiz mutluyduk. En azından mutluluğun neye benzediğini bildiğimizi sanıyorduk.
Telefonu kapattıktan sonra yatağıma uzandım. Emre’den mesaj gelmişti.
“Bilekliği çıkarmadın değil mi?”
Gülerek cevap verdim.
“Hayır.”
“İyi.”
“Niye?”
“Çünkü sana yakışıyor.”
Telefonu göğsümün üzerine bıraktım.
Gözlerimi kapattım.
O günlerde bana göre hayatın en güzel tarafı, her şeyin yerli yerinde olmasıydı.
Henüz kimsenin kimseye gerçekten zarar vermediği, söylenen sözlerin sorgulanmadığı, küçük yalanların bile yalan gibi görünmediği bir zamandı.
Ve bazen insanın hayatındaki en tehlikeli dönem, her şeyin yolunda olduğuna en çok inandığı dönemdi.