Defne o gün eve döndüğünde Emre Çelik’i düşünmemeye karar vermişti. Karar vermek kolaydı, uygulamak ise beklediğinden daha zordu. Arabanın arka koltuğunda otururken telefonunun ekranını birkaç kez açıp kapattı. Doğa’nın gönderdiği mesajlara cevap verdi, Ada’nın attığı fotoğrafa gülerek karşılık verdi, sosyal medyada birkaç hikâyeye baktı. Sonra telefonu tekrar çantasına koydu. Her şey normaldi. En azından dışarıdan bakıldığında.
Ama zihninin bir köşesinde tek bir cümle dönüp duruyordu.
“Sanmam.”
Defne kaşlarını çattı. Bir insan ona nasıl bu kadar rahat cevap verebilirdi? Üstelik karşısındaki kişi, onun kim olduğunu bile bilmiyordu. Defne buna alışık değildi. İnsanlar genellikle onun adını daha ilk karşılaşmada duymuş olurdu. Karaca soyadının şehirde bilinen bir ağırlığı vardı ve Defne bu ağırlığın farkında olarak büyümüştü. İnsanların davranışlarını değiştirmesine, seslerini yumuşatmasına, bazı şeyleri söylemeden önce iki kez düşünmesine alışmıştı.
Emre ise hiçbir şey yapmamıştı.
Ne etkilenmişti ne de çekinmişti.
Defne eve girerken hizmetlinin uzattığı ceketi aldı, teşekkür bile etmeden merdivenlere yöneldi. Odasına geçtiğinde çantasını yatağın üzerine bıraktı ve aynanın karşısında durdu. Birkaç saniye kendi yansımasına baktı. Sonra saçlarının önüne düşen bir tutamı kulağının arkasına sıkıştırdı.
“Tanırsan seversin.”
Kendi söylediğine hafifçe güldü.
“Tabii seversin.”
Telefonu o sırada titredi. Ekranda Doğa’nın adı vardı.
Doğa: Eve geldin mi?
Defne hemen cevap verdi.
Defne: Geldim.
Birkaç saniye sonra yeni mesaj geldi.
Doğa:Emre’yi buldun mu?
Defne’nin parmakları ekranın üzerinde durdu. Kaşları çatıldı. Sanki Doğa onu görüyormuş gibi bir an telefonu yüzünden uzaklaştırdı.
Defne: Kim?
Cevap neredeyse anında geldi.
Doğa: HHAHAHAHAHAHA
Ardından Ada yazdı.
Ada: Daha eve yeni girdin, yalan söylemeye başladın.
Defne gözlerini devirdi.
Defne: Saçmalamayın.
Doğa bu kez daha kısa cevap verdi.
Doğa: Kimse bir şey demedi ki.
Defne telefonu yatağın üzerine bıraktı.
İkisine de sinir olmuştu.
Daha doğrusu, bu kadar kolay anlaşılmasına sinir olmuştu.
Ortada hiçbir şey yoktu. Emre’den hoşlanmıyordu. Sadece dikkatini çekmişti.
Hepsi buydu.
En azından Defne’nin kendine anlattığı hikâye buydu.
Gece olduğunda odasının ışığını kapatıp yatağına uzandı. Telefonunun ekranı karanlık odada yüzünü aydınlatıyordu. Sosyal medyada amaçsızca dolaşırken arama kısmına birkaç harf yazdı.
Em…
Parmağı durdu.
Ekranı kapattı.
“Ne yapıyorum ben?” diye fısıldadı.
Telefonu komodinin üzerine bıraktı. Gözlerini kapattı. Birkaç dakika sonra tekrar açtı.
Telefonunu yeniden eline aldı.
Bu kez ismi tam olarak yazdı.
Emre Çelik.
Karşısına birkaç hesap çıktı. Defne fotoğraflara bakarken doğru kişiyi bulmaya çalıştı. Sonunda onu tanıdı. Gün içinde gördüğü yüz, ekranın üzerinde karşısındaydı.
Profil açıktı.
Defne önce yalnızca bir fotoğrafa baktı. Sonra bir diğerine. Arkadaşlarıyla çekilmiş fotoğraflar, okuldan görüntüler, doğum günleri, dışarıda çekilmiş birkaç sıradan kare… Hiçbiri özel değildi. Zaten Defne’nin dikkatini çeken de buydu.
Emre’nin hayatı, Defne’nin alıştığı hayatlardan farklı görünüyordu.
Gösterişli değildi.
Bir süre sonra parmağının ekranı aşağı doğru kaydırmaya devam ettiğini fark etti. Hemen durdu.
“Tamam. Yeter.”
Telefonu bıraktı.
Üç saniye sonra tekrar aldı.
Ertesi gün Doğa ve Ada’yla buluştuğunda ikisi de Defne’nin yüzüne bakar bakmaz bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Üçü her zamanki masalarına oturmuş, önlerine içecekleri gelmişti. Doğa pipetiyle bardağındaki buzu karıştırırken Defne’yi süzüyordu.
“Sen dün gece Emre’yi stalkladın mı?”
Defne hiç düşünmeden cevap verdi.
“Hayır.”
Ada kahkahayı bastı.
“Bu kadar hızlı cevap verdiğine göre kesin.”
“Saçmalama.”
“Kaç fotoğrafına baktın?”
“Hiç.”
Doğa başını yana eğdi.
“Defne.”
“Ne?”
“Sen yalan söylerken gözlerini kaçırıyorsun.”
Defne birkaç saniye sustu. Sonra kahvesinden bir yudum aldı.
“Bir iki fotoğrafına baktım. Ne var?”
Ada ile Doğa aynı anda birbirlerine baktılar.
“Ne?” diye sordu Defne.
Ada arkasına yaslanıp gülümsedi.
“Hiç. Sadece senin birinin peşinden gittiğini görmek garip.”
“Peşinden gitmiyorum.”
“Daha dün tanıştığın çocuğun soyadını öğrenip hesabını bulmuşsun.”
Defne cevap vermedi.
Çünkü söyleyecek bir şeyi yoktu.
Doğa gülümsemesini gizleyerek, “Peki ne yapacaksın?” diye sordu.
Defne bardağını masaya bıraktı. Birkaç saniye düşündü. Sonra omuz silkti.
“Hiçbir şey.”
Sesi oldukça sakindi.
Ama kendi içinde bunun doğru olmadığını biliyordu.
Emre’nin onu sevmemesi sorun değildi.
Henüz değildi.
Asıl sorun, Defne’nin ilk kez birinin ilgisini kazanmak için ne yapması gerektiğini bilmiyor oluşuydu.
Ve Defne Karaca, bilmediği şeylerden hiç hoşlanmazdı.