İçeriğe geç

Kendimden sonra

Bölüm 18 · 4 dk okuma

Kendimden sonra

Bölüm 18

Aramızda

18. Bölüm — Aramızda

Ada’nın Deniz’le sevgili olduğunu öğrendiğimiz günden sonra hiçbir şey aslında değişmemişti. En azından dışarıdan bakınca. Yine aynı masada oturuyor, aynı şeylere gülüyor, aynı insanları konuşuyor, aynı derslerden şikâyet ediyor ve teneffüslerde nereye gideceğimize karar vermek için gereğinden fazla zaman harcıyorduk. Ama insan bir şeyi öğrendikten sonra, daha önce fark etmediği ayrıntıları görmeye başlıyordu. Ada’nın telefonu eline geldiğinde yüzünün değişmesi, Deniz’in adı geçtiğinde istemsizce gülmesi, onunla konuşurken ses tonunun birkaç derece yumuşaması… Meğer bütün bunlar gözümüzün önündeymiş.

“Şunu hâlâ atlatamadım,” dedim bir gün, Ada’nın telefonuna bakıp. “Biz çocuğa aylardır denyo diyoruz.”

Doğa kahkahasını tutamadı. “Aylardır değil, bildiğin ilk gördüğümüz günden beri.”

Ada yüzünü buruşturdu. “Çocuk sizi duyarsa bir gün hepinizden nefret edecek.”

“Etsin,” dedim. “Biz de ona neden denyo dediğimizi anlatırız.”

Ada telefonu masaya bırakıp bize baktı. “Aslında o kadar da kötü biri değil.”

Doğa hemen kaşlarını kaldırdı. “Aaa, savunmaya bak.”

“Savunmuyorum.”

“Savunuyorsun.”

“Hayır.”

“Savunuyorsun Ada.”

Ada gülerek başını öne eğdi. “Tamam, belki biraz.”

İkimiz aynı anda kahkaha attık. Ada da sonunda dayanamadı, bize katıldı. O an fark ettim; bazı şeylerin değişmesi, aradaki bağı bozmak zorunda değildi. Hatta bazen insan arkadaşını daha önce hiç görmediği bir hâliyle gördüğünde ona daha da yakın hissedebiliyordu.

Doğa’nın telefonu masanın üzerinde titreşti. Ekrana bakmasıyla yüzünde küçük bir gülümseme belirdi. Telefonu hemen eline aldı ama biz ikimiz de görmüştük.

“Enes mi?” diye sordum.

“Evet.”

Ada başını kaldırdı. “Görüntülü arayacak mı?”

“Akşam arayacak.”

Doğa telefonu kapatıp çantasına koydu. Enes’ten bahsederken yüzündeki ifade her zaman farklı oluyordu. Başka şehirde olması bazen onu yoruyordu. Özlediğini saklamıyordu zaten. Bazen teneffüste telefonu açıp birkaç dakika konuşuyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi bizim yanımıza dönüyordu. Ama biz onun sesindeki özlemi duyuyorduk.

“Ne zaman gelecek?” diye sordum.

“Bilmiyorum,” dedi. “Biraz işi varmış. Belki hafta sonu.”

“Belki mi?”

“Evet.”

Ada, “Sen kesin hafta sonuna kadar takvim yaparsın,” deyince Doğa ona yastık fırlatacakmış gibi elini kaldırdı. “Kes sesini.”

Güldük. Sonra konu başka yerlere kaydı. Bir ara sınıftan biri hakkında konuşmaya başladık, sonra öğretmen, sonra sınavlar, sonra yazın ne yapacağımız… Konularımızın birbiriyle hiçbir ilgisi yoktu ama üçümüzün konuşmalarında böyle bir düzen vardı zaten. Bir konu biterken diğerinin nasıl başladığını çoğu zaman biz bile anlamıyorduk.

Tam o sırada koridorun diğer tarafından Yusuf geçti.

Doğa’nın bakışı istemsizce birkaç saniyeliğine ona kaydı.

Ben gördüm.

Ada da gördü.

Ama ikimiz de bir şey söylemedik.

Yusuf’un yanında birkaç kişi vardı. Bir anlığına Doğa’ya baktı. Bakışı kısa sürdü ama Doğa’nın gözleri hemen masaya döndü. Sanki hiçbir şey olmamış gibi çantasının fermuarıyla uğraşmaya başladı.

Ada bana baktı.

Ben Ada’ya baktım.

İkimiz de sustuk.

Çünkü bazı şeyleri hemen söylemek gerekmiyordu.

Doğa’nın Yusuf’a karşı ne hissettiğini biliyorduk. En azından bize söyledikleri kadarıyla. Ama hayatında Enes vardı. Yusuf’un da Yaren vardı. Bu yüzden o bakışların ne anlama geldiğini sorgulamak yerine, olduğu yerde bırakmayı seçiyorduk.

Bir süre sonra Doğa başını kaldırdı. “Niye öyle bakıyorsunuz?”

“Nasıl bakıyoruz?” dedim.

“Bilmiyorum. Öyle işte.”

Ada gayet ciddi bir ifadeyle, “Hiçbir şey yok,” dedi.

Doğa şüphelenmiş gibi gözlerini kıstı. “Kesin bir şey var.”

“Yok.”

“Var.”

“Yok.”

“Tamam.”

Konuyu kapattı ama yüzündeki ifade, bizim sustuğumuzu anladığını gösteriyordu.

O gün okul çıkışında üçümüz beraber yürüdük. Hava soğuktu. Doğa montunun cebine ellerini sokmuş, Ada telefonundan bir şeylere bakıyor, ben de Emre’den gelen mesajlara cevap veriyordum. Emre’yle aramızdaki şeyler o dönem hâlâ yeni sayılırdı. Bazen onun mesajını gördüğümde içimde garip bir heyecan oluşuyordu. Bazen de sadece telefonu kapatıp arkadaşlarımla yürümeye devam etmek istiyordum. İkisi aynı anda olabiliyordu.

“Emre ne diyor?” diye sordu Doğa.

“Akşam buluşalım diyor.”

Ada hemen, “Sen gidecek misin?” dedi.

“Bilmiyorum.”

“Niye?”

“Canım istemeyebilir.”

Doğa şaşkınlıkla bana baktı. “Sen bunu gerçekten söyleyebiliyor musun?”

“Ne?”

“Emre buluşalım diyor ve sen ‘canım istemiyor’ diyorsun.”

Omuz silktim. “Canım istemiyorsa istemiyordur.”

Ada gülerek, “Defne kendine geliyor,” dedi.

Bu cümle hoşuma gitti.

Çünkü gerçekten de son zamanlarda kendimde bir şeylerin değiştiğini hissediyordum. Emre’yi seviyordum. Bunu inkâr etmiyordum. Ama hayatımın tamamının onun etrafında dönmesini istemiyordum. Arkadaşlarım vardı. Kendi planlarım vardı. Kendi istediğim şeyler vardı. Ve bunların hiçbirini bir ilişki yüzünden kaybetmek istemiyordum.

Doğa koluma girdi. “Bugün bizimle geliyorsun.”

“Nereye?”

“Bir yere.”

“Bu nasıl cevap?”

“Gidince görürsün.”

Ada da diğer koluma girdi. “Kaçış yok.”

“Benim fikrimi soran yok mu?”

“Yok.”

İkisine birden baktım. “Siz ikiniz çok tehlikelisiniz.”

“Biliyoruz,” dedi Ada.

Akşamı beraber geçirdik. Çok özel bir şey yapmadık. Bir yerde oturduk, bir şeyler yedik, saatlerce konuştuk. Ada bize Deniz’le yaşadığı küçük bir tartışmayı anlattı, Doğa Enes’le yaptığı görüntülü konuşmadan bahsetti, ben de Emre’yle aramızda geçen saçma bir şeyi anlattım. Bir ara hepimiz sustuk.

Üçümüzün de telefonu masanın üzerindeydi.

Üç farklı hayat.

Üç farklı ilişki.

Üç farklı sır.

Ama aynı masada, aynı anda birbirimize bakınca hiçbirinin önemi yokmuş gibi geliyordu.

Doğa sessizliği bozdu. “Bir gün hepimiz ayrılırsak ne olacak?”

Ada güldü. “Ne alaka şimdi?”

“Bilmiyorum. Aklıma geldi.”

Ben ona baktım. “Ayrılsak bile biz ayrılmayız.”

Doğa gülümsedi. “Söz mü?”

“Söz.”

Ada elini ortaya koydu. “O zaman anlaşma.”

Üçümüz ellerimizi üst üste koyduk.

O an bunun basit bir arkadaşlık sözü olduğunu sanmıştım.

İnsan bazı anların değerini yaşarken anlamıyordu. Bazı cümleler söylendiği anda sıradan geliyordu. Sonra hayat değişiyor, insanlar değişiyor, aynı yerler aynı kalmıyor ve sen dönüp geçmişe baktığında o küçük anın aslında ne kadar büyük olduğunu fark ediyordun.

O gece eve döndüğümde telefonumda Emre’den birkaç mesaj vardı. Son mesajı diğerlerinden farklıydı.

“Uyudun mu?”

Telefonu elimde tutup birkaç saniye ekrana baktım. Sonra cevap yazdım.

“Hayır.”

Mesajı gönderdikten sonra birkaç saniye içinde cevap geldi.

“Konuşabilir miyiz?”

Ekrana bakarken yüzümdeki gülümseme yavaşça kayboldu.

Çünkü bazen bir insanın yalnızca dört kelimesi bile, gecenin geri kalanının nasıl geçeceğini değiştirebiliyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.