Sabah uyandığımda her yerim ağrıyordu. “Hazel hadi uyan, saat dokuzu geçmiş.” Dedim fakat nafile. Yastığımdan birini Hazel’e doğru fırlatıp “Uyansana.” Diye bağırdım. “Uyandım, uyandım.” Dedi ve yastığı geri fırlattı. Hızlıca kalkıp dolapta bizim için hazırlanan yarış üstünü giydim ve saçımı yapmaya koyuldum. Sarı saçlarım ne kadar güzel gözükse de herkesin dikkatini çekmek bana göre değil. Hazel üstünü girdiğinde hızlıca yemekhaneye gidip tabağımıza bolca yemek koyduk ve boş bulduğumuz bir köşeye oturduk. O sırada bir kadın ve yanında bir sürü muhafız geldi. “Hepinize günaydın ben Güzce Doğa. Doğanın varisiyim. Yemeklerinizi yedikten sonra sizi ormana götüreceğiz. Yerinizde olsam daha çok yemek yerdim.” Dedi ve boş bir masaya oturdu. Sanırım hepimizi teker teker inceliyordu. “Hazel, Doğa’nın buraya neden geldiğini biliyor musun? Krallık işlerini halletmesi gerekmiyor mu? ” diye sordum. Hazel’se biraz düşünüp “Son okuduğum kitapta artık Kristal diyarının düzeninin bozulduğu ve erkeklerin daha baskın olduğu yazıyordu.” Dedi. “Çok mantıksız, göklerdeki Nisha bile bu düzen kadınlarındır, bir gün bu değişirse savaşmaktan çekinmeyin, demiş.” Dedim. “Öyleydi.” Dedi umutsuzca.
Yemekleri yerken yanımıza iki kız geldi. Biri benim gibi sarışın, biri ise kızıldı. Sarışın olan kız “Merhaba ben Elvin, yanımdaki ise arkadaşım Naz.” Dedi. Hazel yüzünü buruşturunca ayağına basıp hızlıca ayağa kalktım kıza elimi uzatarak “Ben Alya , o ise arkadaşım Hazel.” Dedim. “Tanıştığımıza çok memnun oldum.” Dedi Naz ve yan masadaki kişilerin yanına doğru yürüdü. “Mara’nın dediklerine uymamız gerek.” Dedim Hazel’e bakarak. “Alya, annem bizi ölüme sürüklüyor, bunu fark etmen gerek.” Dedi sesi çok buruktu. “Hayır, Hazel böyle düşünemezsin. Mara bir şey biliyor ve bunu bizden saklıyor.” Deyi verdim. “Peki, öyle olsun.” Dedi. O sırada beyaz saçlı muhtemelen bizle yaşıt bir kız geldi ve “Merhaba, ben Işılay. Hava’nın varisiyim. Şimdi yemekleri bir yere bırakın ve beni takip edin.” Dedi ve Doğa’yı da yanına alarak koridora çıktı. “Bunların bizimle derdi ne?” dedi Hazel. “Bilmiyorum. Ama Hava’yı sevmedim.” Dedim ve Hava’yı takip etmeye başladım.
Birkaç saat sonra ormana gelmiştik. “Burası çok değişik geliyor.” Dedi Hazel. Bir süre sonra Mara, Işılay ve Güzce önümüzdeki at arabasını içinden çıktı ve Güzce “Evet artık siz kendi başınasınız. Eğer ki geri çekilmek isterseniz çantanızdaki fişeğini patlatın. Son iki kişi ve oyunlar bitene kadar yürümeye devam edin. Bol şanslar.” Dedi. Hazel bir anda Mara’ya doğru koştu. “Anne sen bizi öldürmeye mi çalışıyorsun? Asla hiçbir şeyi anlatmıyorsun.” Dedi kızgın bir tonda. “Hazel sakin ol, her şeyi anlatacağım ama şimdi başlangıç zili çalacak. Lütfen kazanmaya çalış.” Dedi. Mara’ya ne olmuştu? Normalde çok tatlı ve kızının kılına zarar gelmemesi için uğraşan bir kadın kızını ölüme sürüklüyordu. “Umarım kazanamam anne, yoksa bir kızın kalmayacak.” Dedi ve gözü dolmuştu başlangıç yerine doğru yürümeye başladı. “Hazel,” diye bağırsa da Hazel uzaklaşmıştı. “Hazel’in kalbini bu sefer kırdın.” Dedim ve arkamı dönüp Hazel’e doğru koştum. “Böcük, üzülme lütfen.” Dedim ona sarılarak. “Üzülmüyorum.” Dedi ve bir zil yüksek sesle çaldı. Herkes bir anda koşmaya başladı. “Hazel , nereye gideceğiz?” diye sordum. “İleri doğru, akşam olunca bir ağaca çıkmamız lazım.” Dedi ve koşmaya başladık. Eğer ki ilk oyuna kadar yürüyemezsek ölürdük.
Bir süre yürüdükten sonra bir anda anlayamadığım sesler duymaya başladım. Bu sesler arkamdan geliyordu. Arkama doğru baktığımda iğrenç, buruşuk ölü yaratıkları andıran canavarların bize doğru koşmaya başladığını gördüm. Koşarak Hazel’e “İlk oyun, kovalamaca.” Diye bağırdım ve tırmanabileceğimiz bir ağaç aradım. Her yer cehenneme dönmüştü sanki. Yakaladıkları kızları yemekten çekinmeyen canavarlar, bir yandan yeni kurbanlar arıyorlardı. Yenen bir kızı izlerken Hazel bir anda üzerime doğru koşan bir canavara tekme attı. “Daha dikkatli olmalısın.” Dedi. Ne olduğunu anlayamıyordum. Bağırışlar, bir yere çıkamayan kişiler ve ölenler midemi bulandırıyordu. Hazel bir ağaca tırmanmaya başladı. Onunla birlikte bende çıkıyordum ki ayağımdan bir canavar tutana kadar. Çığlık atıyordum bu istemsizdi yapmam lazımdı ama yaratık beni yiyecekti. Midemin fazla sancısı üzerine kustum hem de yaratığın üstüne doğru. Yaratık afallamışken bende beni tutan eline ayağımla basıp beni bırakmasını sağladım ve hızlıca Hazel’e doğru çıktım. Ben çıkarken Hazel’de ağacın dallarını koparıp yaratığa atıyordu. Yanına geldiğimde hızlıca beni dala oturttu ve ayağıma doğru baktı. “İyi misin melek?” dedi. “Midem bulanıyor.” Dedim. Hazel bana acı dolu baktı ve sarıldı. On dakika boyunca sadece oturdum. Hazel ise bacağım morarmasın diye çantadaki kremden biraz sürüyordu. Bu uzun on dakikanın sonunda Hazel’e doğru “Artık gitmeliyiz, ikinci oyuna kadar alanda olmalıyız.” Ve ayaklandım. “Dallardan atlamamız lazım.” Dedi Hazel. Bunun gibi dersleri akademide işlediğimiz için ne yapmam gerektiğini biliyordum. Dallardan dikkatlice geçiyordum. O an Hazel boşluğa bastı ve düşüyordu ki onu tutup kendime doğru çektim “Daha dikkatli olmalıyız.” Dedim. “Teşekkürler.” Dedi ve devam etti. Dallar yüksekte değildi ama düşersek muhtemelen yaralanırdık. İyi olan şuydu ki dallar arası mesafe yok denecek kadar az bir sık ormandaydık.
Bir süre yavaşça dalları geçmiştik ki aynı anda dört fişek sesi duyuldu. Hazel durup yerdeki bedenleri saymaya başladı. “İlk oyunda en az 7 hatta 8 kişi öldü, 4 kişi ise ayrılıyor.” Dedi. “Bundan sonrası çok daha zor olacak. Dün binlerce kişi varmış gibi gelmişti.” Dedim. Bacaklarım ve boynum çok ağrımıştı. “İyi misin?” diye sordu Hazel. “Oldukça iyiyim, sen nasılsın. “ dedim. Hayır oldukça iyi değildim. Az daha yaratıklara yem oluyordum, neden burada olduğumu bilmediğim için korkuyordum, midem bulanıyordu ve her yerim ağrıyordu. Bunları demek yerine sadece iyiyim. “Sen iyi oldukça bende oldukça iyiyim.” Dedim ve “Burada duralım, gayet kalın bir dal. Yarın aşağıya iner devam ederiz.” Dedi. Tamam dermişçesine kafamı salladım ve Hazel’in ağacın gövdesine yaslandığını görünce ona doğru gidip oturdum. “Saçını öreyim mi?” diye sordu. “Tek örgü ama,” dedim gülerek ve arkamı döndüm. Saçımı açtı ve eliyle taradı sonrasında örmeye başladı.
“Bazı yerlerde savunma aletleri olmalı, onları nasıl bulacağız.” Dedi saçlarımı örerken.
“Hiçbir fikrim yok. Sabahtan beri ağaçtayız ve hiçbir silah bulamadık.” Dedim .
“Belki de yerdedir.”
“Nasıl yani?”
“Kitapta ağaçtaydı çünkü kızlar ağaçta değil yerde duruyorlardı ama burada herkes ağaca çıktığı için muhtemelen yere ağaçlardan daha çok koymuşlardır.” Dedi.
“Çok mantıklı.” Dedim gülerek. “Kabul ediyorum zeki birisin.” Diye ekledim. Güldü ve “Saçın hazır.” Dedi ve örgüyü önüme doğru bıraktı.
“İyi geceler melek.”
İyi geceler böcük.” Dedim ve onun karnına doğru yaslanarak uyudum.
Uyandığımda güneş daha aydınlanmamıştı, bu bize zaman kazandıracaktı. Doğruldum ve aşağı doğru bakarak “Düşmeden uyanmamız mucize.” Dedim. Sonrasında ise Hazel’i sarsarak “Hazel, hadi uyan.” Dedim ama bu sefer sessizce. Hazel kendini esneterek “Ağaçtan inmeliyiz” dedi ve ayağa kalkarken “Alya, şu ağacın dalına bak.” Dedi. Çanta vardı, bu içinde silah olabileceği anlamına geliyordu. Hızlıca o dala doğru geçtik ve Hazel çantayı hızlıca açtı. “Kahretsin.” Dedi. Ne olduğunu anlamak için ilerledim ve “Almışlar.” Dedim. Bu hiç iyi bir haber değildi. Çünkü bu bazılarında silah var demekti. “Hadi aşağı inelim.” Dedi Hazel ve ayağını sarmaşıkların olduğu bir dala ayağını koydu.
Aşağı indiğimizde toprağa basmanın ne kadar güzel olduğunu fark ettim. Hazel “Biraz yürüyelim, sonra yemek yeriz.” Dedi. “Tamam.” Dedim ve sessiz ve dikkatlice yürümeye başladık. Nereye gittiğimizi bilmiyorduk fakat ormanları tanıyorduk bu sayede nerenin kuzey olduğunu anlıyorduk. Hava olması gerekenden çok soğuktu ve orman çok sessizdi. Fakat bu sessizlik huzuru değil fırtına öncesi sessizliği anımsatıyordu. “Burada yemek yesek iyi olacak.” Dedi Hazel ve çantasındaki ekmekleri çıkardı. Bir ağacın köşesinde oturup ekmekleri yemeye koyulduk.
Gülerken “Sincaba benziyorsun.” Dedi.
“Asıl sen sincaba benziyorsun.” Dedim.
Çıt, çıt, çıt.
Ses geliyordu, biri bize geliyordu. Hazel’e baktım. Bana gözü ile kalk işareti yaptı ve ayağa kalktık. Hazel çantasını omzuna geçirdi ve sessizce karşımıza gelecek şeyi beklemeye başladık.
Tekrar o ses geldi fakat bununla beraber fısıldaşmalar da vardı. Ağacın gövdesi oldukça kalındı, muhtemelen çınar ağacıydı ve arkasına sığabileceğimiz bir yer olmuştu. Bira yürüyüp ağacın arkasına baktım, kimse yoktu. “Burada kimse yok.” Dedim, önüme doğru dönerken. Tam o sırada yüzümü bir ok sıyırdı. “Silahı varmış.” Diye fısıldadı Hazel. Oku hızlıca yerden aldı ve keskin ucunu aşağı getirerek hançer gibi tuttu. Bana bakıp “İyi misin.” Diye sordu. Gözlerimi kırpıştırdım ve belki işe yarar diye taş aramaya çalıştım. O an koşma sesi geldi, dallar teker teker kırılıyordu. Hemen elimdeki taşlar ile beraber Hazel’in arkasında kalan kayanın yanına geçtim. Biri tekrar bir ok atmıştı. Bu sefer ağaca isabet eti. Ne olduğunu anlamadan biri Hazel’in üstüne doğru atladı ve Hazel’i boğmaya başladı. Hazel nefes alamıyordu. Onlara doğru koşup elimi saçına kavrayıp yukarı doğru çektim, “Sen nereden çıktın?” diye bağırdı. Hazel altından sıyrılınca ise onun karnına elindeki oku soktu. Gözümü kapattım ve tuttuğum saçların sahibini bıraktım. Gözlerimi açtığımda Hazel hızlıca nefes alıp veriyordu, ellerimde ise kan ve saç vardı. Kıza baktım. Ağzından kan geliyordu. Hazel ayağa kalktı ve yerde yatan kızın üstünü yoklamaya başladı. Çantası yoktu.
Bize ok atılan yere doğru yavaşça yürüdüm ve çantasını aradım. “İşte oradasın.” Dedim dalda duran ok ve çantayı alırken. Hazel’de yanıma geldi ve “İyi misin?” diye sordum. “İyiyim ama sen olmasaydın ne yapardım bilmiyorum. Teşekkür ederim melek.” Dedi. Bana tokalaşmak için yumruğunu uzattı. Bende onunla tokalaşıp “Sana bir şey olacak diye o kadar korktum ki.” Dedim. Hazel bana sarılıp, “Hiçbir şey olmadı hadi çantaya bakalım ve daha güvenli bir yer arayalım. “
Çantayı açtım ve içindeki ekmek, su ve birkaç pansuman aletini çantama attım ve ok ve yayı Hazel’e uzattım. “Akşam olmadan bir yere çıkmalıyız.” Dedim. “Diğer oyunu atlana kadar ağaca çıkmamalıyız. Eğer ki körebe olursa, kör yaratıklar ağaçlardan doğuyor.” Dedi. Ona hak vermiştim çünkü, körebe cidden çok zordu. Kör olmalarına rağmen ağaçlarda çok iyi geziyorlar ve sesi çok iyi duyuyorlardı.
Yürümeye başlayalı bir saat olmamıştı. Yürüdüğümüz süre boyunca kimse ile karşılaşmamıştık. Zaten saatte öğle vaktiydi. Belki bazıları yeni uyanıyorlardır diye kendime hatırlattım. Her adımımdan ses çıkmaması için yavaş hareket ediyordum. “Artık çok dikkatli olmalıyız, ilk sefer kurtulduk ama ikincisi bir felaketle sonuçlanabilir.” Dedi fısıldayarak. “Lütfen sende dikkat et.” Dedim. Sonuçta kedi değildik ve dokuz canımız yoktu.
Birkaç saat sonra önümüzde büyük bir göl vardı. “Balık tutabilirsek, bu akşam aç kalmayız dedi ve “Ekmek ve pansuman aletlerini verir misin?” deyince hızlıca çantamdan çıkarıp ona uzattım. Hazel verdiğim pansuman eşyalarından ipi aldı ve okun ucuna bağladı. “Alya göle doğru biraz ekmek kırıntısı atar mısın?” dedi. Balıklar için ekmeği harcıyorduk fakat bir ekmektense balığı tercih ederdim. Ekmekleri göle doğru ufalayıp attım. Gölde bir hareket olunca Hazel bir balığı nişan aldı ve yayı serbest bıraktı. İpi kendine doğru çekti ve “Tam isabet.” Dedim onu alkışlarken. Büyük bir balık tutmuştu. Buralarda bir yerde ağaçlık veya bir mağara varsa çok iyi olacak.” Dedi Hazel. “Mağara varsa ateş yakabiliriz.” Dedim. Açık bir havada ateş yakamazdık çünkü bunu yapmak ben buradayım diye bağırmakla aynı şey olurdu. Hazel elini gölde yıkarken bende ipliği ve geri kalanları çantama soktum ve balığı elime alıp mağara aramaya başladım.
Çok geçmeden bir mağara bulmuştuk, çok yüksekte değildi hem de göle yakındı. “Hazel içeriye bunları bırakır mısın ben biraz dal ve kozalak alıp geliyorum.” Dedim ve Hazel’in koluna elimde ne varsa doldurup “Biraz fazla oldu sanırım.” dedim gülerek. “Biraz ya, ben içeriye gidiyorum, çok uzaklaşma.” Dedi ve gülerek mağaraya doğru girdi.
Elime bulabildiğim tüm dal ve kozalakları aldım. O an bir ses duydum. “BIRAK!” biri bağırıyordu. Yapmamam gerektiğini bilsem de sese doğru gittim. Yerde yatan biri vardı ve diğerini de öldürmeye çalışıyorlardı. “Bırak beni!” diye bağırdı yine. Olamazdı, değil mi? Yerde yatan kişi Naz’dı, boğulan kişi ise Lavin. Etrafıma bakındım ve birinin arkamdan koştuğunu duyunca hızlıca arkamı döndüm. Pembe saçlı bir kız beni ağaca doğru itip “Görüşürüz tatlım.” Dedi ve karnıma doğru bir hançer yasladı. Yutkunamıyor, nefes dahi alamıyordum. Hançeri derime doğru soktu. Acı tüm bedenimi sarmıştı. Diri diri yanıyordum sanki. Hançeri çıkarttı ve ayağıma vurarak yere doğru düşürdü. Elimle ona yumruk atmaya çalışsam da acıdan kolumu dahi kımıldatamıyordum. Gözümden bir damla yaş süzüldü. “Bana dokunamazsın.” Dedim ağlarken. Kız yanıma yaklaşıp “Neden? “ dedi küçümseyici bir sesi vardı. “Çünkü, bu yüzden.” dedim ve son gücümü kullanıp ona sert bir yumruk attım ve bu yumruk onu afallatınca hızlıca ayağa kalkmaya çalıştım. Hazel acaba yokluğumu fark etmiş miydi? Şuan ona çok ihtiyacım vardı. Kendimi biraz toparlamaya çalıştım ve elimle karnıma bastırdım. Yerden de toplayabildiğim her taşı aldım ve zorlukla ilerledim. Kız ise hızlıca kendini toparladı ve bana doğru koşmaya başladı. Ona elimdeki taşları attım, bazıları boşluğa denk geliyordu fakat bazıları ise kafasına veya karnına denk geliyordu. Bu onu daha çok sinirlendirse de yapacak bir şeyim yoktu.
Elimde taş kalmayınca ise kız bana bakarak sinsice güldü ve yanıma doğru geldi beni tekrar bir ağaca yasladı ve elindeki hançeri yüzüme sürttü “Senin yüzün ne kadar da güzel.” Dedi ve “Ama her şey güzellikle olmuyor.” Dedi ve saçımdan bir tutam kesti. “HAZEL!” diye bağırdım tek ve son gücümle. Eli ile ağzımı kapadı ve hançeri bu sever ağzımın üstüne getirdi. “Bir daha konuşmak istersen, sus.” Dedi. Gökler bana yardım edin. Gözümden tekrar yaş süzüldü. “Prenses hanım üzülmeyin bu kadar.” Dedi. Bu kadın cidden psikopattı. Gözü dönmüş bir manyaktı. Artık öleceğime emindim ve şuan böcüğümün beni kurtarması lazımdı. “Seni öldüreceğim.” Dedim. Kızsa gülere bu halinle mi?” diye sordu bense hiç düşünmeden “Bu halimle.” Dedim…


