Alya yaklaşık on beş dakikadır yoktu. Bu saatte kadar gelmesi lazımdı. Başına bir şey mi gelmişti? “Seni neden yalnız gönderdim ki?” diye kızdım kendime. “Ya da sadece bir hayvanı seviyordur.” Dedim. Kendi kendimi bu sorularla yerken Alya’nın gittiği yöne doğru koşmaya başladım. Acaba yönünü mü kaybetmişti? Aklımda bin bir soru dönerken Alya’nın sesini duydum. “HAZEL!” diye bağırıyordu. Tanrım bana yardım et. Hızlıca sesin geldiği yöne doğru koşmaya başladım. Birkaç dakika sonra Alya’yı gördüm. Ağaca yaslanmıştı ama sorun bu değil, sorun onu hançeri ile bıçaklayan biri olmasıydı. Ağlıyordu. O an Alya “Seni öldüreceğim.” Dedi. Sen değil ben öldüreceğim o psikopatı. Neon saçlı kızsa “Bu halinle mi?” diye güldü. O an Alya ile göz göze geldim ve dudaklarımı kımıldatarak ‘hançeri fırlat’ dedim. Gözünü kırptı ve o kıza doğru “Bu halimle.” Dedi Ve koluyla hançeri yere fırlattı. O an kıza doğru koşup omzunu kendime doğru çektim ve bana doğru dönmesini sağladım. “Sen kimsin?” diye bağırdı. Bense sadece “Namı değer Hazel.” Dedim ve yüzünün ortasını yumruk attım. Kız afallamıştı. Sonrasında ise beklediğimden daha hızlı kendini toparladı ve bana tokat atmak için elini kaldırdı. Elini tuttum ve döndürdüm. Canı acıyana kadar. “Dur, lütfen.” Diye yalvarıyordu. “Sana çok para veririm bırak beni.” Diye ekledi. “Benim için para bu kadar önemli değil. Arkadaşımı bıçaklayan birini öldürürüm. Kısasa Kısas.” Dedim ve Alya’nın bana uzattığı hançeri aldım. Sonrasında karnına doğru batırdım. Döndürdüm. Sonrasında ise tekme atarak kendimden uzaklaştırdım. Kız yerde acı içinde kıvranırken yüzüne bir kere daha yumruk attım. Burnu kanıyordu. Kırılmalıydı. Tam bir kere daha yumruk atacakken Alya “Bırak gitsin, öldürme onu.” dedi ve kendi çantasından fişeği kıvranarak çıkarttı. Kıza doğru uzattı ve “Git buradan.” Dedi. Kaldırdığım yumruğu sıktım ve boşa doğru savurdum.
“Bu kadar mı yani?” dedim ve “Bu psikopat seni bıçakladı.” Diye ekledim.
“Hazel değmez.” Dedi Alya. Acı çektiği belliydi.
Kız son gücüyle Alya’nın verdiği butona bastı ve bir fişek ile gözden kayboldu.
Alya’nın yanına gidip “Hızlıca gitmeliyiz.” dedim ama o “Biraz ileride Lavin’i öldürecekler ona da yardım et.” Dedi ve yere doğru oturdu. “Onlara yardım edemeyiz, çok kan kaybettin.” Dedim. Alya hayır derce kafasını salladı ve “Lütfen.” Dedi. “Senin için.” Dedim ve ileriye yürüdüm. Yerde cansız yatan bir kız başında ise Lavin vardı ve biraz ilerdi de Naz. “Lavin iyi misin?” dedim. O ise korkarak “Öldürme beni.” dedi. Sanırım belime taktığım hançerden korkmuştu. “Öldürmek için gelmedim. Naz’ı al ve beni takip et.” Dedim. Kafasını salladı ve Naz’ı yerinden zorlanarak kaldırdı. Naz kötüydü muhtemelen iyi pataklanmıştı. Kanayan bir yeri yoktu. Lavin onu kolu ile destekleyip yürümeye başladı. Hızlıca Alya’nın yanına gittim ve gözü kapalıydı. “Alya!” diye bağırdım. Yanına doğru koştum. Nabzına baktım. “Şükürler olsun.” Dedim. Gözüm dolmuştu bu yüzden gözümü kırpıştırdım. Alya’yı kucağıma alıp hızlıca mağaraya yürümeye başladım. Lavin “Alya iyi mi?” diye sordu. “Hayır, değil. Oraya neden gitti ki?” diye sordum.
Mağaranın girişine geldiğimizde hızlıca içeri çantaların yanına gittim. Onu yere doğru yatırdım ve yarasını açtım. Hala kanıyordu. “Ben size yardım edebilirim.” Dedi Lavin. “Pansuman aletiniz var mı?” diye sordu hızlıca çantanın içinden çekip ona verdim. İçinden birkaç malzeme çıkardı ve önce yarayı iyice temizledi ve dikmeye başladı. Bense Naz’ın yaralarına krem sürdüm.
“Bu kadardı.” Dedi Lavin. “Teşekkür ederim.” Dedim. Gülümsedi ve “Ben en iyisi ateş yakayım sende arkadaşınla ilgilen.” dedi ve son kez Yerde uzanan Naz’a bakıp dışarı çıktı. Sanırım bu kızı sevmeye başlamıştım. Alya’nın yanına doğru çömelip alnından öptüm. “Sana bir şey olacak diye çok korktum.” Dedim. “Bunu normalde itiraf etmeyi sevmem ama cidden çok korktum.” Dedim gözümden gelen yaşları sildim ve “Hadi saçlarına ince örgü yapayım.” dedim. Saçını açtım üzerine çok az su döktüm ve elimle taradım. Sonrasında küçük bir parça alıp “Sen uyanana kadar öreceğim.” Dedim. Sonrasında ise ördüm.
Son örgüyü bitirmiştim. “Uyanman gerekti, mızıkçılık yapma.” Dedim. “Ben mızıkçılık yapmıyorum.” Dedi gözü yarı açık bir şekilde. “Ne zaman uyandın?” diye sordum. “Bir süre oldu ama saçımın bitmesini bekledim.” Dedi ve gülümsedi. “Acıyan bir yerin var mı?” diye sordum. “Biraz acıktım onun dışında iyiyim. Dedi. “Lavin ateş yakmıştı muhtemelen balığı pişirmiştir ben sana biraz getireyim.” dedim. Hızlıca kalkıp mağaranın girişine doğru yürüdüm ve Lavin’i ve ben saç örerken uyanan hatta Lavin’in yanına giden Naz’ı gördüm. “Balık pişti mi?” diye sordum. “Pişti sizin için büyük bir kısmı ayırdık deyip bana neredeyse bütün bir balık verdi. “Keşke biraz daha alsaydınız.” Dedim. “Gerek yok, teşekkürler.” Dedi Lavin. Gülümsedim ve mağranın içine doğru yürüdüm. Mağara gördüğüm çoğu mağaradan farklıydı. Sanki iki odalıydı çünkü bizim olduğumuz yer ve Lavin’in olduğu yer arasında büyük bir kaya vardı.
“Balık hazırmış.” Dedim. Alya karnını göstererek “Bir kurt kadar açım.” Dedi. Onun yanına oturdum ve balığı kılçığından ayırmaya başladım. Ayırdığım parçaları da Alya’ya veriyordum. “Lavin ve Naz iyi mi?” diye sordu.
“İyiler, ben yanlarına gittiğimde Lavin birini öldürmüştü.” Dedim. “Onlara güvenmeli miyiz?” dedi. “Güvenmeli miyiz emin değilim ama şunu biliyorum ki buradan iki kişi çıkacak ve bu iki kişi ya biziz yada onlar.” Dedim. “Yani onlar bizim düşmanımız mı?” diye sordu tekrardan. “Rakip.” Dedim ve soluğumu verdim. “Onlar rakibimiz.” Dediğimde arkadan Naz içeri girdi. “Bu oyunu kuran kişiler hep rakibimiz olacak, buradan kurtulursak yani.” Dedi Alya. Lafı iyi toparlamıştı. “Değil mi Naz?” diye sordu. Naz çok durağan biriydi. Korkaktı. Buraya gelmesi bile belki de hataydı. “Şey, ben bilmiyorum. Aslında iyi misin diye sormaya gelmiştim.” Dedi. Bizden mi korkuyordu? “İyiyim, yarına kadar kendimi toparlamış olurum.” Dedi. “Geçmiş olsun tekrardan.” Dedi ve bana bakarak “Sana da teşekkür ederim Hazel. Bizi sen kurtarmışsın.” Dediğinde hızla bizden uzaklaştı.
“Doydun mu?” diye sordum. “Ben doydum ama sen hiç yemedin.” Dedi ve ona verdiğim bir parça balığı bana geri uzattı. Elindekini alıp ağzıma attım ve “Sana sürdüğümüz krem hızlı iyileştirmek üzerine büyülüymüş. Pharmacie Krallığından getirmişler.” Dedim ve “Yani yarın ayağa kalktığında acı hissetmeyeceksin.” Dedim. Yarasına dokundu ve “Şimdiden acısı azaldı.” Dedi.
“Şimdi uyumalısın melek.”
“İyi geceler böcük.”
Sabah uyandığımda ilk işim Alya’ya bakmak oldu. Hala uyuyordu. Yarasına baktığımda tamamen kapanmış olduğunu gördüm. Sanırım kremin gücü cidden fazlaydı. Orada iyi büyücüler olmalıydı. Haritayı gözümün önüne getirmeye çalıştım. En ortada elementlerin krallıkları ve yanlarında ada şeklinde krallıklar ve elementlerin altında ise kara sayfalar. “Uyanmışsın.” Dedi bir ses. Bu Lavin olmalıydı. “Günaydın sana da.” Dedim. “Şimdi çıkarsak diğer oyuna yetişebiliriz.” Dedi. Geç mi kalmıştık? Alya’ya “Alya hadi buradan gitmeliyiz.” dediğimde gözlerini açtı ve esnerken “Şimdi mi?” diye sordu. “Ayağa kalkabilecek durumdaysan şimdi.” Dedim. Ayağa kalktım ve elimi Alya’ya doğru uzattım. Benden destek alarak ayağa kalktı ve “Ben sanırım iyileştim.” Dedi ve gülümsedi. “Sanırım iyileştin.” Dedim ve gülümsedim. Alya’nın çantasındakileri kendi çantama koydum ve “Sen kendini bile zor taşırken bunları sana taşıttıramam.” Dedim. “Peki.” Diyebildi sadece.
Yolculuğa çıkalı bir saatten fazla olmuştu. Dört kişiydik ve biz dışında kimse yoktu. Yani biz öyle düşünüyorduk. Yürürken bir yandan kalan ekmeklerimizi yiyorduk. “Şuradan ses mi geliyor?” diye sordu Lavin. Ses geliyordu. Konuşma sesleri. “Oraya mı gitmeliyiz?” diye sordu Naz. “Canınızı sokakta bulduysanız gidebilirsiniz.” Dedim. “Aslında gidebiliriz, yani oyunlar ya bizimde oraya gitmemizle başlarsa?” diye sordu Alya. “Ya başlamazsa.” Dedim. Sesim olduğundan daha katı çıkmıştı. “Gitmeliyiz.” dedi Lavin ve Alya’nın elini tutarak oraya doğru yürümeye başladı. Naz’da onları takip ediyordu. Ne yapmaya çalışıyordu? Alya’yı benden mi uzaklaştırıyordu yoksa kendini lider mi yapmak istiyordu? Belki de Alya’yı bana düşman yapmaya çalışıyordu, bana rakip. Onları takip etmek istemezsem de sessizce yürüdüm. Belki onlar bile geldiğimi fark etmiyordu. O an bir çığlık olunca hızlandım. Alya, Naz, Lavin ve önlerinde beş kız vardı. Alya’nın arkasına gittim ve hançerimi elime alıp bir tam tur döndürdüm. Sırtımdaki ok ve yayı çıkardım ve Alya’ya uzattım. Aldı ve nişan aldı. Ok kullanmayı sevmiyordu hatta isabet ettirmekte zorlanıyordu ama nişan almıştı. “Beş kişiye dört kişi. Bu adil bir savaş değil. Biriniz dışarıda kalın.” Dedi Lavin. “Adil oynamamız gerekmiyor ki.” Dedi alaycı şekilde saçları yeşili anımsatan kişi. Prenses olmalıydılar. “Adil olmazsak hepiniz ölürsünüz.” Dedi Lavin.
Tam o an gerici bir ses duyuldu “Tüm yarışmacıların dikkatine, 15 dakika.” Dedi ve saymaya başladı “1,2,3…” etrafıma bakındım ve Alya’yı kendime doğru çekip koşmaya başladım. “Nereye gidiyoruz?” diye sordu bağırarak. “Ağaç, ağacın kavuğu olması lazım kapı gibi.” Diyebildim. Gözümle teker teker ağaçlara bakıyordum. Dakikalar saniye gibi geçiyordu ve hala aağacı bulamamıştık. “Şuradaki ağaç.” Dedi elini göstererek. Saklambaç için saniyeler birer birer eksilirken biz sığınılacak alan bulmuştuk. “601, 602, 603…” durmuyordu. Arkamızda Lavin ve Naz’a gel işareti yaptım ve ağacın gövdesini yokladım. Ta ki kapı açılana kadar, ağaç genişti ve muhtemelen beş kişi sığabilirdi. “Çiçek lazım.” Diye bağırdım. “Çiçeği ne yapacağız?” diye sordu Lavin. “Üzerimize sürersek bizi bulması gereken hayvanlar kokumuzu bulmakta zorlanır.” Dedim ve yerden bulduğum çiçekleri kopardım. Bir kısmını Alya’ya ve Lavinlere verdim, elimde kalanlarıysa üzerime sürdüm. “Ben bunları sürmem.” Diye iğrenircesine bağırdı. “Sürme de seni kokundan bularak diri diri yesinler.” Dedim ve devam ettim “Eğer ki sürmeyeceksen çık.” Diyerek ormanı gösterdim. Oflayarak üzerine sürmeye başladı. “853,854,855…” ağaç kavuğuna girdik ve kapıyı kapattık. Çok geçmeden güçlü bir zil çalmaya başladı. İşte cehennem diye buna denirdi, hayvanlar doğmaya başlamıştı tabi bunlara hayvan denirse. Duyabildiğim kadarıyla biri çığlık atıyordu. Ağaca doğru bir hayvan kükredi. Alya avcu ile ağzını kapadı. Ona sarıldım ve örgülü saçlarını okşamaya başladım.
Aradan çok süre geçmemişti, şimdiye kadar sadece bir kişi fişeğe basmıştı. Belki oyun bitmişti çünkü her şey olması gerektiğinden sessizdi. “Bu kadar mı?” diye sordu Naz. “Bu kadar erken değildir.” Diyebildim. O an ağaca doğru biri bağırdı. Ağacın kapısını eliyle yumrukluyordu, açamıyordu. “Lütfen açın, lütfen.” Diye bağırdı ağlayan ses. Sonrasında ise bir kükreme yükseldi. “Kapıyı aç,” dediği an elim ile ağzını kapattım ve diğer elimi sus işareti yaparak dudağıma değdirdim. “Bu bir kız değil.” Dedim fısıldayarak. Dışarıdan hala “Lütfen açın!” diye sesler geliyordu. Alya “Ne?” diye sordu. Ona dönüp “Akademideki ders, yaratıklar. Octapus kuşu en yırtıcı kuştur ve insan, hayvan gibi çoğu sesi taklit edebilir.” Dedim. “Aç kapıyı yalvarırım.” Diye bağırdı dışarıdaki ses ama sonrasında kalın ürkünç bir sese dönüştü “İçeride olduğunuzu biliyorum.” Dedi. Ses beni bile ürkütmüştü. Alya sıkıca bana sarıldı ve ağlamaya başladı. “Öleceğiz.” Diye fısıldadı. “Ölmeyeceksin.” Dedim.
Yüksek zil sesiyle irkildim. “Oyunlar bitti. Son 15 yarışmacı.” Dedi. Toplam otuz kişi olmalıydık ve daha ikinci oyundan on beşi elenmişti. “Çıkıyor muyuz?” diye sordu Lavin. “Çıkmalıyız.” Dedim ve elimi kapıda gezdirdim. Dışarı çıktığımda her yerde ölü bedenler, kanlar vardı. “İleriye gitmeliyiz.” dedim. Hızlıca yürümeye başladım.
YILLAR ÖNCE
(ALYA)
“Ejderha görmek için sabırsızlanıyorum.” Dedim heyecanla. “Burası.” Dedi ve önümdeki büyük kapıyı iterek açtı. O sırada yanımıza minik ejderhalar geldi. Hazel onlara doğru çömelip “Bakın size kimi getirdim.” Dedi ve bana da “Korkma, hadi gel de sev.” Dedi. Yavaşça dizlerime çömelip “Ne kadar tatlısınız.” Dedim. “Adları ne?” diye sordum Hazel’e. “Rafadan,” diyerek siyah olanı gösterdi sonrasında “Lop” dedi ve griyi gösterdi son olaraksa “ Cıvık.” Dedi ve beyazı gösterdi. “Ne ejderhası?” diye sordum. Acaba çok mu soru soruyordum. “Ateş krallığındakiler bakıyor yani ateş ejderhası.” Dedi.” Ateş halkının hala yaşıyor olması mucize.” Dedim Hazel’se bana hak vererek baktı ve “O krallığın başına ben geçseydim devrim yaratırdım.” Dedi gülerek. Bense “Yüce kraliçemiz Hazel ATEŞ!” diye bağırdım. “O zaman bende suyu yönetirdim. Hem meleklerde suyu temsil ediyor.” Dedim. Güldü ve aniden ciddileşti “Hey, benim böceklerim şeytan mı?” dedi sahte bir drama ile “Onu kastetmiyorum.” Dedim omzuna vurarak. “Hadi kalk babalım suyun kraliçesi Alya SU.” Dedi ve yürümeye başladı.
Üç minik yumurcak ve ben Hazel’i takip ediyorduk. Hazel beni bir odaya soktu ve donup kaldım. “Hazel, bu çok büyük. Ben dışardan baksam daha iyi olur aslında.” Dedim ve kapıyı açmaya çalıştım. “Hadi ama seni yemeyecek.” Dedi Hazel gülerek ve “Akyaz hadi uyan kızım.” Dedi. Bense en köşede nefes almadan duruyordum. Ejderha uyandı ve Hazel’e doğru kafasını getirdi. Hazel eli ile onu sevdi ve bana gel işareti yaptı. Ayaklarım geri kaça kaça ona doğru yaklaştım. Sonra Hazel elimi tutup Ejderhanın kafasına doğru koydu. Derisi bir yandan sert, bir yandan ise pürüzsüzdü. “Ben burayı temizleyene kadar bebekleri getirir misin?” dedi ve bende “Tamam ama sen temizleyene kadar ben ejderhaları nasıl içeride oyalayacağım?” dedim. O ise gülerek “Sen ben temizleyene kadar getir de bakarız ona.” Dedi ve eline bir süpürge alıp temizlemeye başladı. Ne kadar zor olabilir ki diyerek kendimi rahatlattım ve “Hadi bakalım gelin buraya.” Diye bağırdım. Cıvık hemen yanıma geldi ve yanımda durdu. Bu kadar kolaydı işte. “Lok, Rafadan neredesiniz?” dedim ve samanlıkların oraya doğru gittim. Örtünün altında bir şeylerin oynadığını görünce hemen koştum ve örtüyü açtım. “İşte buradasın Lok” dedim ve kucağıma alıp onu da Cıvık’ın yanına koyacaktım ki Cıvık’ın arkamda olmadığını görünce “Nereye kayboldunuz?” diye bağırdım. Lok’u örtüye bıraktım ve diğerlerini aramaya başladım.
Ardan geçen on beş dakikanın sonucu Lok ve Cıvık’ı kucağıma alıp yorgun bir şekilde geliyordum. Cidden ejderha bakmak çok zordu. Hazel beni kapıda bekliyordu. “Temizliği bitireli beş dakika oldu.” dedi gülerek. “Gülme ya, hem Rafadan kaybolmuş.” Dedim. Hazel ellerine birbirine çırpıp “RA-FA-DAN” diye bağırdı. O an hızlıca siyah ejderha geldi. “Bu kadar mıydı?” dedim ve oda gülerek “Evet.” Dedi. Arkada bir tıkırdama duyunca kapıya doğru baktık ve Müdür Avon Bey olduğunu görünce şaşkınca Hazel’e baktım. O da şaşırmışa benziyordu. “Hazel, ateş halkı anneyi ve bebek ejderhaları istiyor. Buradan çıkın birazdan gelecekler.” Dedi. Hazel “Hayır, daha olmaz.” Dese de adam yürümeye başladı. “Hayır vermeyeceğim.” Dedi Hazel fısıldayarak. İçeri birkaç vampir girdi. Vampirler kitaplardaki kadar korkunç olmasalar da çok soğuklardı. Vampirlerle beraber bir adam geldi. “Merhaba kızlar, ben Kasırga HAVA. “ dedi yanımıza yaklaşırken. Hazel adama doğru bakıp “Size ejderhaları vermeyeceğim.” Dedi adamsa gülerek sen kim oluyorsun der gibi bir bakış attı. “Hazel.” Dedi adama bakarak. “Ve bu kız size ejderhasını vermeyecek.” Dedi. Kasırga “Senden istemiyorum, ver diyorum.” Dedi ve “Artık anca ateş kraliçesi olursan görürsün bu ejderhayı.” Dedi ve Hazel’in elinden ejderhayı aldı “O da gerçi senin gibiler için zor.” Dedi ve kapıya doğru yürüdü. “Soylulardan nefret ediyorum.” Dedi ve çıkışa doğru yürüdü. Çıktığımızda at arabaları ve Kasırga duruyordu. Hazel’e bakıp göz kırptı ve dudakları kenara doğru kıvrıldı. Hazel’in gözünden bir damla yaş süzüldü ve “Senden nefret ediyorum.” Dedi fısıldayarak. Yine. Koşarak uzaklaştı. Bense Kasırga denen herife bakıp “Göklere dua et ki bir daha ayı ortamda bulunmayalım.” Dedim ve koşarak Hazel’i talip ettim.


