On Dördüncü Bölüm
"Yedi"
Yedi kâseyi iç, yedi mührü kazan ve yedi boruyu dinle. Gelecekte insanlığı bekleyen mahşer zamanlarının, tamamlanmışlığın altın çağının yedi işaretini adınla birlikte taşı. Sür ya da öl, kıyametini getir ve yuvanda yeniden başla.
Mahşer Sürüsü Yedi'nin manifestosunun, tıpkı diğer kulüplerinki gibi yalnızca sözlerden ibaret olduğunu düşünmüştüm.
Logan Sin Gowan, chopper'lardan oluşan bir çemberin ortasında; yalnızca gececil hayvanların ötüştüğü bir ormanın içinde dünyanın efendisi gibi omurgası dik bir şekilde dikilirken hata yaptığımı biliyordum.
Bu adam ve sürüsü yalnızca sözlerden ve vaatlerden ibaret değildi.
Bir kafes gibi göğü kaplayan ağaçlar, çizmelerimin altında ezip çıtırdatmaya korktuğum çalılar, reçine ve gece yarısının kendine has kokusu ürperticiydi.
Ancak... yanımda Liena ve Fay'le bir ağacın gövdesinin arkasında sessizce biramı yudumlarken, birkaç metre ötemdeki açıklıkta yalnızca korkutucu cüssesini ve kulüp yeleğinin arkasındaki sürü amblemini görebildiğim adama hayranlık duymadan edemiyordum.
Ona ve sadakatleri sonuna kadar zorlayan yöntemlerine.
Çaylaklardan biri olan Rico az önce bir araçla elleri ve gözleri bağlı bir şekilde bulunduğumuz noktaya getirilip dizlerinin üzerine çöktürülmüştü. Logan sesini tanınmaz hale getiren bir maske takıyordu. Ve tam şu anda, ormanın farklı köşelerinde, diğer çaylaklar da ne olduğundan habersiz aynı durumdalardı. Ducky'nin başında Seth'in durduğunu biliyordum. Dez'in sınavı kulüp için her şeyi yapmayı göze alan genç bir kızlaydı. Kasabalılar bile sınav için seferber olmuşlardı.
Eğer barış anlaşması sayesinde kulüplerin nasıl işlere bulaştığını bilselerdi burada olurlar mıydı merak ediyordum. Her gün birine daha ihanet ediyormuş gibi hissediyordum. En ufak bir işte bile parmağım olduğu için kendimden tiksiniyordum. Özellikle de sürünün ilkeleri ve doğasına ısınmaya başladığımı anladığım zamanlarda. Hepsinin sona ermesi gerekiyordu.
"Bunun ürkütücü olduğunu kabul etmelisiniz," diye fısıldadığımda Liena susmam için böğrüme dirsek attı.
Fay ise kıkırdadı. "Hepimiz bu sınavlardan geçtik kızım, kabul töreni gibi bir şeydir. Gerekli olduğunu, diğer kulüplerde oradan buradan fırlayıp duran çürük yumurtalara bakarak anlayabilirsin."
"Sizin sınavlarınız nasıldı?"
"Liena'nınki her zaman en iyi hikâye olmuştur," dedi Fay ve arkadaşına sırıttı. "Onu son sınavdan geçiren kocasıydı ne de olsa."
Kaşlarımı kaldırarak Liena'ya baktım. Omuz silkti ama birasından bir yudum alırken gülümsüyordu. "Genç ve hırslıydım, Bolin ise benden on yaş büyük yakışıklı ve yalnız bir kurttu. Kulüp için ortadan kaldırılması gereken birkaç malı nehre atarken arkamdan gelip beni bayıltması ve bir hükümet ajanı gibi sorguya çekmesini umursamayacak kadar da aşıktım." Kendini yelledi. "Sınav olduğunu anladığımda önce onu yumrukladım sonra da kollarına yığıldım."
Sesli gülmemek için elimi ağzıma kapattım ama küçük bir domuzcuk nefesi aradan kaçmıştı. Kadınlar bir an durdular sonra onlar da kendi kahkahalarını gizlemek için ağızlarını kapattılar.
O sırada Logan da omzunun üstünden bize baktı. Beni ağzım kulaklarımdayken yakaladı maskesi ağzını saklıyordu ama gözlerinden anlam veremediğim bir ifade geçip gitti sonra da göz kırpıp Rico'ya döndü.
Kalbim tekledi. Yanımdaki kadınlar ve kulüp için yumuşadı. Vicdanım ördüğüm ağlardan sızmaya çalıştı. Ama izin vermedim.
Liena'nın fısıltısı ise beni tamamen kendime getirdi. "Sana ne sunuyorsa kabul et. Arkasından geleceklere şaşıracaksın Rebel."
Kadının beni ihtiyatla izleyen ifadesine dönmedim. Onun yerine bağırmaya başlayan Rico'ya odaklandım.
Sürünün manifestosu kıyametin habercisi yedi kâse, yedi mühür ve yedi boru inanışının üzerine kurulmuştu. Gerçekten kendi kıyametlerini getirmeleri ve yeni bir yaşama kulüple birlikte başlamaları için.
Yedi sınav, yedi ölümcül günahla birebir örtüşüyordu. Çaylakları sınavlara kulübün Çavuş'u Seth hazırlıyordu. Her defasında yöntemlerini geliştirip, değiştiriyordu. Acımasız, gaddar ve beklenmedikti. Bu sefer çaylaklar tek bir günde sınava sokulacaklarını sanıyorken, sınav zamana yayılmıştı. Aşamaları geçerken farkında değillerdi. Kibir, açgözlülük, şehvet, öfke, haset, tembellik ve oburlukla sınanmışlardı.
Haftalardır burada olmama rağmen Dez bana anlatana kadar yaşandığının farkında bile değildim. Birini hapse göndermişlerdi, birinin eline yüklü miktar para bırakıp ne yapacağını test etmişlerdi; zamanında birinin sevgilisini kaçırmış ve kulüple ilgili öttürmeye çalışıp kız arkadaşının canıyla tehdit etmişlerdi. Herif ötmemişti kız da elbette kıçına tekmeyi basmıştı.
Şu anda son aşama gerçekleşiyordu. Hepsine aynı anda aynı sınav.
"Sana hiçbir bok bilmediğimi söyledim seni aşağılık orospu çocuğu!"
Rico tükürükler saçarak bağırırken Logan bıçağını Rico'nun boğazına sürterek etrafında dönüyordu. "Başkan'ın büyük bir hata yaptı. Kızımı kaçırıp, bundan paçayı kurtarabileceğini sandı Rico..."
Ah, evet. Ürkütücü olmasının en büyük sebebi buydu. Don Viperan gibi davranıyorlardı. Bu senaryonun ufacık da olsa gerçek olabilme ihtimali midemi bulandırıyordu.
"Bana kızımı getir ve gitmene izin vereyim. Özgür bir adam olarak hayatının tadını çıkar." Bıçağın ucunu ensesine bastırdı. "Ya da özgür bir adam olarak Boynuzlu Yılanlar'ın arasına katıl. Para mı istiyorsun, seni paraya boğarım. Ödüllerden daha fazla pay mı istiyorsun, hiç dert değil Rico."
"Siktir git!" diye hırladı Rico.
Logan kahkaha attı. "Hadi bir daha deneyelim."
"Bu adil değil," diye fısıldadım Logan'ın oyunculuğu karşısında titreyerek, "Benim bir yabancı ve Don Viperan'ın kızı olmam harcanabilir olduğumu gösterir. Canları karşısında şansım yok."
Fay başını iki yana salladı. "Bu seninle ilgili değil. Logan herkese bir emir verdi. Eğer kabul ederlerse, ona ihanet etmiş olacaklar."
"Kızımı istiyorum Rico sadece bebeğimi geri almak istiyorum. Eğer bana yardımcı olmazsan, sabaha kadar kırılan kemiklerini birlikte sayar, etinin kaç derecede daha iyi yandığını test ederiz."
"Bebeğim mi?" diye kendi kendime mırıldandım. Rolünü fazla abartıyordu.
Logan bıçağı bastırdı, Rico'yu yumrukladı ve etrafına benzinmiş gibi davranarak su dökmeye başladı. Zipposunun sesi ormanı doldurdu. Rico bu sırada hâlâ inkâr ediyor küfrediyor, bağırıyordu. Hakkını vermeliydim Rico gerçekten yürekli bir adamdı.
"Pekâlâ, eğer konuşmayacaksan, hayatının bir değeri yok. Son duanı alayım Rico."
Rico her bir kelimenin üstüne basarak bağırır ve tükürükler saçarken yüz üstü yere düştü. "Seni. Sikeyim. Siktir. Git!"
Logan maskesini çıkardı ve Rico'yu öylece bırakarak bize doğru yaklaştı. Suratında yakışıklı ve adi bir sırıtış vardı.
"Adamı çözmeyecek misin? Bunu kesinlikle hak etti," dedim elimi Rico'ya doğru sallayarak.
"Bu en eğlenceli kısmı tatlı yalancı."
Elimden biramı kapıp dudaklarına götürdüğünde yaklaşık otuz santimlik boy farkımızdan bana attığı karizmatik gülümsemeyle bacaklarımı birbirine sürtmemek için direndim. Göt herif.
Kızlarımla dostluğumu çözmeye başlamıştı, Sawyer yaptıkları konuşmayı bana anlatmıştı. Zamanımız daralıyordu, ifşa olmaktan korkmuyordum gerçekten neyin peşinde olduğumun üzerini kolayca örtebilirdim ancak o gece yaptıkları...
O gece yaptıklarının bende bıraktığı izleri örtemezdim.
Bebeğimin adını koluna kazıması, ağlayışım ve gerçek tensel bir yakınlığa, onun yakınlığa ihtiyaç duyup üstüne tırmanışımla, beni sorgulamak ve istediğim şekilde becermek yerine bir randevu teklif etmesi...
Kafamın karışmasını istemiyordum. Gittiğimde arkama dönüp bakma sebeplerim artsın istemiyordum. O sebeplerin ortasında Logan Sin Gowan'ın yüzü dursun istemiyordum.
Beni kandırmaya çalıştığını, zayıflıklarımdan faydalandığını biliyordum ama ben de ona aynı şekilde davranmıyor muydum? Kuyusunu kazarken bir yandan da... onu keşfetmek istiyordum. Bu yüzden lanet olası herifle neredeyse empati kurabiliyordum.
Gözlerine baktığımda arzuyu ve ölümü aynı anda görüyordum. O yanımdayken yüz ifademe bakma şansı yakalarsam ne göreceğimi de çok iyi biliyordum. Arzu, nefret, ölüm ve adını koymak istemediğim başka bir duygu. Beni çileden çıkartan da buydu.
Rico hâlâ görünmez bir düşmanla savaşıp yerde bağırırken yaklaşan dört aracın farlarına gözlerimi kıstım. Araçları yan yana park edip ormanın bulunduğumuz kısmını ışığa boğduklarında Rico arkasına bakmaya çalıştı.
Seth, Dez, Axel, Bolin, Cleo ve Cooper, diğer gözleri ve elleri bağlı çaylakları araçlardan indirip sürüklemeye başladılar. Hepsini yan yana dizdiklerinde birbirilerinin seslerini tanıyıp kafa karışıklığıyla kıpırdanıp bağırdılar.
"Hepsi sınavı geçmiş," dedim Logan'a, "Geçemeselerdi ne olurdu?"
Biramı sahiplenip bir yudumda kalanını da bitirmesine burun kıvırdım. "Ottalane sınırlarına yaklaşamayacaklarını bilirlerdi."
"Ya diğer kulüplerde şanslarını deneselerdi?"
Bana yandan bir bakış attığında, yarım gülümsemesiyle birlikte kurtları andıran keskin gözleri parladı. "Deneyemeyeceklerini bilirlerdi."
Araçlardan birinden Wren indiğinde gözlerim irileşti. Parmağını dudağına bastırarak sessiz olmamızı işaret ederken bir yandan bize koşuyordu. Logan onu yarı yolda kucağına alıp zıplattığında küçük kahkahalarını adamın omzunda bastırdı.
İlişkileri kalbimi ısıtıyordu. O dövmeli kolların ve şeytanımsı yakışıklılığın arasında dünyanın en masum varlığını sevgiyle kucakladığı görmek biraz başımı döndürüyordu.
Ama şu anın yanlışlığı beni öfkelendiriyordu.
"İndir beni Logan, Rebel'a sarılmak istiyorum," dedi Wren.
İtiraf etmeliyim, Logan yavru köpek bakışları konusunda şaşırtıcı derecede iyiydi. "Pabucum dama mı atıldı yani?"
Wren sadece kıkırdadı ve onu kucaklarken yanaklarına iki sulu öpücük kondurdum. "Selam bebeğim."
"Selam bebeğim," diye beni taklit ederek karşılık verdiğinde boğazım ve kalbime kıymıklar battı.
Onu annesine götürmeliydim. Wren'in bizimle büyümesi gerekiyordu ve yapacaklarım arasında Logan benden en çok bu sebeple nefret edecekti.
Bize bakışı çok savunmasızdı. Yarı kaş çatar yarı gülümser, arafta kalmış kararsız bir ifade... Sanki ikimizi birden sonsuza kadar kendine saklamak istiyormuş gibi.
Boğazımı temizledim ve Wren'i indirdiğimde dudaklarımı oynatarak tısladım. "Onun burada ne işi var Tanrı aşkına!"
Logan ellerini ceplerine soktu. "O sürünün bir parçası Rebel. Eğer isterse, eğer kendini yetiştirebilir ve kararlı davranırsa yaşlandığımda ya da öldüğümde yerimi bile alabilir. Erken öğrenmesi onun yararına olur. Hakkımızda her şeyi güzeli ve çirkiniyle görüyor, ileride seçimlerini kendisi yapacak."
Avuçlarımı yerde dolaştırsam çenemi orada bir yerde bulabilirdim. "Yerimi bile alabilir derken ne demek istiyorsun?"
"Şimdiye kadar fark etmediysen diye söylüyorum. Ben Mahşer Sürüsü'nün Başkan'ıyım. Yerimi almak koltuğuma oturmak ve Başkan olmak demek."
O kadar monoton, kayıtsız ve olağan bir şeymiş gibi söylemişti ki bir süre söyleyecek bir sözcük bulamadım.
Dez kendi maskesini çıkararak yanımıza geldiğinde Wren'in saçlarını karıştırdı Logan'a başını salladı ve bana o uzuv titreten gülümsemelerinden birini verdi. "Gösteriden keyif aldın mı mıcır?"
Boğazımı temizleyip Seth'e döndüm. "Almadığımı söylersem Seth üzülür müydü?"
Seth'in kalın dudaklarını aralamasını ya da en azından omuz silkmesini bekledim ancak elbette, ikisini de yapmadı. Bakışları bir an bana takılsa da koyu teninin üstündeki karmaşık dövmelerle dolu kollarını kaslı göğsünde kavuşturup açıklıktaki çaylaklara baktı.
"Tamam, onlara acımaya başladım artık," dedi Dez.
Logan işaret verdiğinde araçlardan bangır bangır "Welcome to the Jungle" şarkısı yükseldi.
Çaylaklar kafalarını hızla çevirip etrafa baktıklarında kasabalılar ormanın dört bir yanından ellerinde şişelerle doluşmaya başladı.
Sürünün rütbelilerinin çaylaklara yaklaşıp ağızlarına viski şişeleri dayamalarını, zorla içirmelerini tezahüratların yükselmesini heyecanla izledim.
Gözlerindeki bağlar çıktığında Ducky'nin ağladığını gördüm. Diğerleri küfrediyor ve başlarını geriye atıp derin rahat nefesler veriyordu.
Logan motosikletlerin ortasına geçtiğinde farlardan süzülen ışıkları vücuduyla kesiyordu. Bir elinde viski şişesi, diğerinde sigarasıyla kollarını havaya kaldırdı.
"Mahşer Sürüsü Yedi'ye hoş geldiniz kardeşlerim!"
Ulumalar, ıslıklar ve haykırışlar yükseldiğinde kalbim deli gibi atıyordu.
Seyircileri coşturan rock yıldızı bir canavar gibiydi. Tek tek çaylakların elini sıktı ve sarıldı. Kulübün kalıcı birer parçası oldukları için duygularla dolup taşıyorlardı. Artık aileye katıldıklarını biliyorlardı.
Evet, bütün kulüpler aile olduklarını iddia ederlerdi. Ancak sürü, üyeleri için gerçek bir yuvaydı.
İnsanlar birbirleriyle dans etmeye, ormanın ortasında kutlama havasına kapılmaya başladığında kendimi geriye çektim. Gölgede kalan bir ağacın gövdesine yaslandım ve onları izledim.
Bu aileyi paramparça edecektim. Aksi yoktu, başka ihtimal, başka bir yol yoktu. Sadece bir yanım zamanı geldiğinde beni anlamalarını umut ediyordu.
Kutlamanın odak noktası kendisiyken, gözleri yalnızca beni arayan adamın anlamasını diliyordum çaresizce.
Yırtıcı bakışları beni bulduğunda bedenimde bir ürperti gezindi. İşaret parmağıyla yaklaşmamı işaret etti. Başımı iki yana salladım.
Boynunu büktü. Yine başımı iki yana salladım. Bunu bir meydan okuma kabul ettiğini biliyordum ancak değildi.
Araçlardan birine gidişini kaşlarımı çatarak izledim. Bir şeyin peşindeydi.
Bana doğru yürürken... Siktir, hayır.
O salınıyor muydu?
Arabalardan Edwyn Collins'in A Girl Like You şarkısı yükselmeye başladığında dudaklarına tekinsiz bir gülümseme yerleşti.
Damgrave'de vaiz rolü keserken, duşlarda şarkı söyleyişinin de rolünün bir parçası olduğunu sanmıştım. Logan Sin Gowan seksi bir şekilde, dans etmeye çok yakın, ağır hareketlerle salınamazdı.
Elime uzanıp beni açıklığa çekmeye çalıştığında geriye kaçtım. "Siktir git, hiçbir yolu yok."
"Hadi ama eğlenceyi öldürme Rebel."
Bir kere daha uzandığında sırtım ağaca çarptı. "Sarhoşsun..."
"Tabii ki sarhoşum. Az önce bir şişe viskiyi tepeme diktim. Bu güzel bir gece, kutlamaya ve her şeyi unutmaya değer bir gece."
Sarhoştu ama aklı yerindeydi. Bana attığı ihtiyatlı bakış ve kelime seçimi tam olarak bunu gösteriyordu. Aramızdaki uçurumları kapatmaya çalışırken bir yandan tuzaklar döşüyordu. Omzunun üstünden Dez'in de kalabalığa oynayarak kalçasını salladığını gördüm.
Bu iki kardeşin seksiliği evrenin kalanındaki erkek nüfusuna yapılan en büyük haksızlıktı.
Avcunu uzattığında kaşlarımı çattım. "Senden nefret ediyorum," derken sesim bana bile inandırıcı gelmemişti. Elimi avcuna bırakırken gözlerim kolundaki Max dövmesinde dolaşıyordu.
Beni sıkıca tutup kendine çektiğinde göğsüne çarptım. Saçımı olması gerekenden daha özenli bir şekilde kenara itip kulağıma eğildiğinde vücudum titredi. "Benden daha sonra nefret etmeye devam et. Şimdi iki yabancıymışız gibi, buradaki en güzel kadının tadını çıkaracağım."
Sesimi çıkarmadım. Çünkü hadi ama... o sıkı kalçaların hünerlerini daha yakından görmek istiyordum. Elindeki şişeyi kaptım, "Buna ihtiyacım olacak," derken kalanı bir yudumda içtim.
"İşte benim kızım."
"Ben senin kızın değilim," derken dirseğimden tutup beni çevirdi.
Kendi etrafımda bir tur attığımda çizmelerimin sivri uçları birbirine dolanmadan belimden yakaladı ve vücudumun yumuşaklığını kendi sert bedenine bastırdı. Müzik kulağının iyi olduğunu zaten biliyordum. Avuçları kalçalarıma kayarken aynı ritimle hareket etmemizi, küçük adımlarla olduğumuz yerde dönmemizi ve birbirimize karışırken yavaşça dans etmemizi sağlamaya çalışıyordu.
Ancak etrafımdaki kıskanç ve düşmanca bakışlar yüzünden kaskatı kesilmiştim. Onun kim olduğunu biliyorlardı, benim de öyle.
"Kontrolü bana bırak," diye fısıldadı dudaklarını yanaklarımda ve kulağımda dolaştırırken.
İçimdeki ürperti dalgalar halinde büyüye büyüye her yerime yayılıyordu.
"Asla."
Erkeksi gülüşüne gözlerimi yumdum, neyse ki bunu görmedi.
"İşte bu yüzden benim kızımsın."
Bir eli saçlarımın uçlarında ve omurgamın üstünde gezinirsen, beni kışkırtıyor, yola getirmeye çalışıyordu.
"Senin kontrol manyağı bir psikopat olduğunu sanıyordum."
"Öyleyim," dedi, "Ama benim gibiler bile kontrolü paylaşmaya değecek birini gördüklerinde neler olabileceğini izlemek isterler."
Müzik devam ediyordu, etrafımızda gürültü kesilmiyordu, kalabalığın içinde yutuluyorduk yine de sanki koca ormanda sadece ikimiz varmışız da bu an sadece bize özel yaratılmış gibi hissediyordum.
Arkamı dönüp bir elimi ensesine götürdüğümde, yüzünü boynumda ellerini de kolayca erişebildiği her yerde gezdirdi. Bacaklarımda, kalçalarımda, belimde ve karnımda. Dokunuşundan hoşlanıyordum kaba ve aynı zamanda meraklıydı. Hareket eden tek bir bedenden ibarettik.
"Seni anlamakta güçlük çekiyorum Logan. Ne yapmaya çalıştığını kestiremiyorum. Ve bundan hoşlanmıyorum."
Avcunu karnıma bastırıp, diğer elini tamamen kavramadan boğazıma sardığında tehlikeli sulara girdiğimi anladım. Aramızdaki sessizlik bile çatırdayan bir uğultuydu.
"Ben de ne yaptığımı bilmiyorum Rebel."
Tırnaklarımı ensesine sürttüm, elimi uzanabildiğim kadar saçlarının arasından geçirip sıktım ve parmaklarımın ucuna yükselip kalçalarımı onunkilere ittim. Belimle bir yay çizerken kulağıma doğru tısladı. Tişörtümü yırtıp atmak istercesine, tenimle arasındaki her engele lanet edercesine etimi sıkıyordu.
"Bu bir itiraf mıydı?"
"Henüz değil."
Ne demek istediğini anlamayı reddediyordum.
Bazı insanlar öfkelerini, nefretle dışa vururdu. Ben nefretimi, şehvete dönüştürmeyi seçiyordum. Çünkü çalkantılı kızıl duygulara ara verirsem o dinginlik sırasında bu bambaşka bir şeye dönüşürdü. İstemediğim bir şeye.
İkimiz de birbirimizin dikkatini arzularımızla dağıtmaya çalışıyorduk. İnsan olmanın en temel güdüleriyle. Bu şekilde savaşıyorduk. Ama hangimizin nasıl kazanacağı meçhuldü. Ya da hangimizin neleri kaybedeceği...
Ben kesinlikle kaybetmeyecektim.
Kalçamı sertçe ona temas ettirdiğimde gözlerini bulmak için başımı çevirip yukarıya baktım. "Seni hiç mi etkilemiyorum Logan? Ben mi yeteneğimi kaybediyorum yoksa senin alt takımlarda bir sorunun mu var?"
Gülümsemedi ama kirli sakallarının gölgelediği yanağında tuhaf bir gamze belirdi. Bu bulunduğumuz durumdan keyif aldığını gösteriyordu, ona sataşmamdan.
Tanrı aşkına. Bu iyi değildi. Onu yüzündeki ufacık belirtileri fark edecek kadar tanımaya başlamıştım.
Kollarını tamamen bana dolayıp, nefesimi kesme ve beni kafesine hapsetme vaadiyle sarmaladı. "Kontrol Rebel. Senin yanında kendimi kontrol etmezsem, yaşanacakların etkilenme boyutunu çoktan aştığını anlarsın."
"Neden kendini kontrol ediyorsun? Düşünceli bir adam olmadığını ikimiz de biliyoruz," dedim onu zorlayarak.
"Çünkü güzelim, zincirlerimden tamamen kurtulmak benim için bir ödül olacak. Senin içinse bir bağımlılık haline gelecek."
Yüzümü ona dönüp kollarımı boynuna doladım artık salınmayı bırakmıştık. Alay edercesine güldüm. Ancak kelimeler dökülmeden Dez'in; ufak tefek, kolları dövmelerle kaplı sarı saçlı bir kadınla farların aydınlattığı alandan çıkıp ağaçlık araziye doğru yürüdüğünü gördüm.
Panik kalbime bir takla attırırken Logan'ın deri yeleğine tırnaklarımı geçirdim. O sırada Sawyer arkasına baktı ve bana iyi olduğunu işaret etti.
"Sadece konuşacaklar eğer bize karşı bir tehdit oluşturmuyorsanız, korkmanı gerektirecek bir şey yok tatlı yalancı," dedi Logan, tam olarak nereye baktığımı anlamıştı. Onu buraya bilerek davet etmiş olmalıydı. Diğer telefonumu evde bırakmıştım.
Stüdyoda yaşananlardan sonra kızlarımla konuşmuştum. Yalanımızı planlamıştık. İnandırıcı ya da değildi, bir süre sürüyü oyalaması yeterliydi.
Logan'ın her hareketinin arkasında bir tuzak ve planlanmış bir neden vardı. Sawyer'ı benim ruhum duymadan kasabanın herhangi bir yerinde sorguya çekebilirdi ama şahit olmamı; bana karşı ilgisi çığırından çıkmaya başlasa da, peşimde olduğunu bilmemi istiyordu.
"Dikkat dağıtmak gibi ayak işlerini sürünün diğer üyelerine bıraktığını sanıyordum," dedim onu iterek.
Bedenimi ve aramıza koyduğum mesafeyi izledi. "Dikkat dağıtmaktan memnumum."
Parmağımı göğsüne bastırdım. "Eğer herhangi biriniz ona bir zarar verirseniz, önce seni öldürürüm."
Parmağımı tuttu ve dudaklarına götürdü. Tavrının seksiliği içimde öfkeden başka bir şey uyandırmadı. "Sana söyledim. Pis kokular almadığım sürece kimseye zarar verme niyetim yok."
Tutuşundan kurtuldum ve başımı iki yana sallayıp kollarımı göğsümde kavuşturdum. Ansızın buz gibi soğumuştum.
"Gördüğüm bir kalp kırıklığı mı Rebel?"
Gözlerine bakarken tamamen gerçekleri dile getiriyor olmayı isterdim.
"Bir kere," dedim, "Bir kere gerçekten paramparça olduğunda kırılacak tek bir parçan bile kalmaz. Yani, bir bakıma kalbimin atmadığını düşünebilirsin."
Ellerini ceplerine sokarak ormanı, kalabalığı izledi sonra da diğer her şeyi ve herkesi siktir edercesine bana odaklandı. "O zaman ben de yeniden atmasını sağlarım. Sen istemesen de."
Yüzüme ve enseme su çarptım. Kafayı bulmuş bir halde motosikletime binmek istemiyordum. Günün her saati alkol alabilirdik ancak sürüyle süreceğimiz zaman ayık kaldığımızdan emin olurduk. Kimsenin yoldan sapmasını göze alamazdık. Hayatı ve ölümü sikimize takmıyor olmamız kurallarımızı değiştirmezdi.
Ancak şu anda soğuk bir duş alsam bile sarhoşluğumu üzerimden atamayacağımı biliyordum. Sebebiyse o iri yeşil gözler, her tutamını okşamakla birkaç saat uğraşabileceğim kıvırcık saçlar ve dokunuşumla kızaran yanaklardı.
Beni dengesizleştiriyor, karar mekanizmama kısa devre yaptırıyor ve yalnızca zihnimde değil, kara kalbimde de sapkın bir zaaf haline geliyordu. Bundan zevk almak beni nasıl hastalıklı bir piç kurusu yapıyordu bilmiyordum.
Hayatım boyunca hiçbir kadının üzerimde böyle bir etkisi olmamıştı.
Zekilerse, zekalarını yalnızca takdir ederdim ama Rebel'ın kurnazlığına hayrandım.
Güzellerse, yalnızca üstün körü iltifatlar ederdim ama Rebel'ın güzelliğinin kıyası olmadığını düşünüyordum.
Ateşlilerse, benimleyken zevk aldıklarından ve bir dahaki sefer olmayacağından emin olurdum ama Rebel'ın benden başka kimseye dokunmasını istemiyordum.
Yaralılarsa, onlara yaklaşmazdım bile ama Rebel'ın görünen görünmeyen, hasarlı saydığını tüm yanlarını dilimle, ellerimle ve sözlerimle yok etmek istiyordum.
Eğer bölgemde kalkıştıkları hainliklerin yanlarına kar kalacağını sanıyorlarsa onlara kabuslarını yaşatırdım. Ama Rebel... onun yalanlarıyla ne yapacağımı bilmiyordum.
Hiç hissetmediğim bokları bana tattırdığı için kan kokusu almış bir köpekbalığı gibi izini sürüyordum.
Kalabalığın enerjisi yavaş yavaş düşer, törenin son kısmına hazırlanırken Rebel'ı izliyordum. Bir ağacın dibinde yere oturmuş, Wren'i kucağına çekmiş, kızım onun kollarının arasında hevesle Sawyer ve Cleo ile ettiği sohbeti dinlerken dışarıda bırakılıyordum.
Layla'yı geri alacaktık ama hayatımızdan tamamen uzakta olmasını tercih ederdim. Bu manzara çok daha hoştu.
Siktir.
"İki hafta."
Seth'e döndüm, o da benim gözlerimin takıldığı aynı görüntüye bakıyordu ama ifadesi bomboştu.
"Biliyorum Seth."
"Eğer onu yanında tutmayacaksan, Wren'nle aralarındaki bağı bozmaya bak Başkan. Küçük çocuğun kalbi kırılacak."
Dişlerimi sıktım. "Bana gerçekten Don Viperan'ın kızını aramıza almamı söylüyorsun?"
Omuz silkti. "Yararlı olabilir ama sorun bu değil, değil mi? Sorun sakladıkları ve yanında kalmaya asla istekli olmayacağı gerçeği."
Boynumu kütlettim. "Zincirler ve tehditler bunun için vardır Seth."
Gördüğüm bir gülümseme değildi ama ona yakındı. "İkimiz de onu zorla kazanmak için fazla gururlu olduğunu biliyoruz. Ona değer vermeseydin kanını akıtmayı bile umursamazdın ama şimdi..."
Değer vermek? Ne kadarda ucuz, basit, anlamsız bir ifadeydi. Ötesine geçeli epey olmuştu.
Rebel, huysuzca gözlerini ovuşturan Wren'i kucaklayıp ayağa kalktığında Seth'in uyarı dolu sesine dondum.
"Sen benim Başkan'ım ve kardeşimsin Logan," dedi gerçek adımı kullanarak, "Rebel akıllı ve güzel olabilir, belki de sırları için kendi sebepleri vardır. Ama ortadan kaldırılması gerekirse senin yerine ben yapabilirim."
Kırmızı. Koyu, dipsiz bir kırmızı.
Tüm ifademi ve gözlerimi kapladığını biliyordum.
Seth beni incelerken öfkeli bir şekilde tek kaşını kaldırdı.
"Liena, Wren'i eve götürüyor. Ben de onlarla gidiyorum."
Rebel'ın fısıltısı beni ana döndürdü ve gözlerimi Seth'ten ayırdım. Sawyer çoktan ortadan kaybolmuştu.
"Sen kalıyorsun," dedim gereğinden fazla sert bir şekilde.
"Biri viskine mi işedi Başkan? Öyle somurtmaya devam edersen otuz beş yaş kırışıklıkların belirginleşmeye başlayacak."
Kıçına bir şaplak hak etmediğini söyleyemezdiniz. Her fırsatta saldırması beni eğlendiriyordu.
"Kasabayı turlayacağız, sen de bizimle geleceksin."
Kollarını göğsünde kavuşturdu ve ormanın gri yeşil karanlık rengine tezat ışıldayan iri gözlerini kıstı. "Benim motorum yok."
"Kasabamdayken asla olmayacak.
Seth diğerlerine haber verirken motosikletine yerleşenlere baktı. "Yine kimin artçısıyım? Bari Cleo ile gideyim, Axel o kadar yavaş sürüyor ki arkasında uyuya kalabilirim."
Sessizliğim resmen onun için bir oyun alanıydı. Dudağının kenarında bir kıvrım belirdiğinde, beni de gülümsemesini mahvedici bir hale getiriyordu.
"Ah, önce yeleğini giymemi sağladın şimdi de arkana mı bineceğim? Tüm kartlarını ortaya koyuyorsun Logan. Etkilenmeli miyim?"
Yüzüne düşen bir bukleyi kulağının arkasına iterken elimin hareketini takip etti. "Yelek benim olduğunu gösterir. Motosikletimin arkasına binmen ise sana güvendiğim, sırtımı dönebileceğim anlamına gelir. İkisi asla aynı şey değildir." Yüzünü avuçlarımın arasına aldığımda dudaklarından telaşlı bir nefes kaçtı. "Peki söyle bana, sana olan güvenimin yükünü taşıyabilir misin?"
"Hayır," diye fısıldadı.
"O zaman cevabını aldın."
Bakışları bir an dudaklarıma takıldı. "Zaten istemiyordum Logan."
Baş parmağımı beninin üstünde dolaştırdım.
Ben istiyordum, hem de çok. Yeleğimin Başkan yaması üstünde dokunuşundan izler bıraktığından beri düşünmeden edemiyordum. Ama bu geçmemem gereken bir sınırdı. Onunla sırlarımı paylaşmak, bebeğinin adını dövme yaptırmak ya da yeleğimi giymesini sağlamak bir yandan bencil amaçlarıma da hizmet ettiği için kendimi ona çok kaptırmadığımla ilgili telkin edebiliyordum.
Motosikletime binmesi ise felaket olurdu.
"Cleo ile gideceğim," diyerek uzaklaştığında, arkasına bakmadı.
Dez elleri ceplerinde, Rebel'ın üzerindeki tekinsiz bakışlarımı izleyerek yaklaştı.
"Evet?"
"Rebel, Roxane ve diğerleriyle stüdyodaki akşam tanışmış. Sawyer'a gelince... ikisi eski dostlar. Don, kızının zaaflarını kullanmayı sevdiği için arkadaşlıklarını hep gizli tutmuşlar. Blake, hikayedeki iyi adam. Sawyer'a yeğeninin yaşadığını söyleyene kadar kadın hiçbir şey bilmiyormuş. Rebel yabancı bir numaradan onu arayıp Ottalane'de olduğunu ve yakında döneceğini söylediğinde beklemek istememiş. Ve Ottalane'e gelmiş."
Bu, Blake'in bir şekilde ulaşmasını istediği gizli mesajı doğruluyordu. Roxane ile stüdyoda tanışmaları ise düpedüz saçmalıktı.
"Yabancı bir numaradan onu mu aramış?"
Omuz silkti. "Birinin telefonunu kullanmış olmalı. Takip edilmemek için."
Boynumu büktüm. "İnandın mı?"
Paketini çıkarıp bir sigara yaktı. "Doğru olabilir bu neden telaş yapmadıklarını açıklar. Ya da ikisi de oldukça profesyonel küçük birer yalancıdır. Ancak..."
Ona sabrımın tükendiğini belli edercesine dik dik baktım. Asıl yapmasını istediğim Sawyer'ın ağzından laf alması değildi.
"Sawyer'ın birdenbire ayağı takıldı, düşmesin diye onu tişörtünden çekmek zorundaydım. Tıpkı bir beyefendinin yapacağı gibi." Sigarasından bir nefes çekti. Tehlikeli bir gülümseme kadınların bayıldığı yaramaz görüntüsünü gölgede bıraktı. "Tabii ki sırtındaki ejderha dövmesine bakmaktan kaçındım. Bu uygunsuz olurdu."
"Aynı dövme mi?"
"Aynı dövme Başkan."
Siktir.
"Ne yapmayı planlıyorsun?" diye sordu Dez.
Rebel'ın Cleo'nun arkasına yerleşişini izledim. Bakışlarımız buluştu, gözleri üstümüzdeydi.
"Ona son bir şans vereceğim."
🐉
Rebel'ın kaldığı odanın önünde durdum. Beyaz gömleğimin yakalarını düzelttim. Üzerimde yeleğim olmadan kendimi huysuz yaşlı bir pislik gibi hissediyordum.
Önceki gece çaylak partisinden sonra sürüyle kasabayı turlamıştık. Rebel'a sırlarını çözmeye çok yakın olduğum hakkında tek kelime etmemiştim. Hatta bugün bile etrafında olmamaya çalışmıştım. Çünkü onun alanına girdiğimde kendimi tutmakta zorlanıyordum.
Kapalı kapının ardından, ayak sesleri, müzik ve kızımın kıkırdamaları yükseliyordu. Randevumuz -buna randevu demeyi ısrarla reddetmesine rağmen- için bir akşam planlamıştım.
Wren olmasaydı kapıyı açıp içeriye dalardım. Nasıl hazırlandığını izlemek isterdim. Benim için nasıl hazırlandığını... Gözlerimin içine bakarak bir sonraki yalanını kapatmak için hangi numaraları çekeceğini görmek isterdim ama bu gece kontrolün elimden kaçmasına izin veremezdim.
Sırtımı duvara yaslayıp ona mesaj attım.
Sin: Elbisen ne renk?
Birkaç saniye sonra telefonum titredi.
Rebel: Kırmızı. Şeytanla aynı masaya oturacağım değil mi?
Dudaklarım kıvrıldı. Kırmızı. Sabırsızlanıyordum.
Sin: Külotunun da kırmızı olduğunu tahmin ediyorum?
Cevabı geciktiğinde çizmemin ucuyla beklenti dolu bir ritim tutturdum.
Rebel: Hangi külot?
Tanrı aşkına.
Bana işkence ediyordu. Benim için giyinmesi hoştu ama benim için altına hiçbir şey giymiyor olma ihtimali tüm gece zihnimi meşgul edecekti.
Centilmenlik buraya kadarmış. Zaten benlik değildi.
Kapıyı açıp içeriye girdiğimde Wren yatağın üstünde zıplıyordu. Beni görünce mavi gözleri irileşti. Islık çalmaya çalıştı ama başaramadı.
"Alternatif evrenlerin varlığına inanmaya başladım. Gerçek Logan'a ne yaptın, beyaz gömlekli adam?" Odanın diğer ucundan yaklaşan kırmızılığa döndüm. "Onu bir yere kapattıysan dünyanın sonuna kadar orada tutman için sana para veririm."
Biri, beni karşımdaki bu kadınla bir yere kapatacaksa dünyanın sonuna kadar yemek yerine onu yemeyi tercih ederdim.
Dirseklerime kadar kıvırdığım gömleği ve kollarımı kaplayan dövmeleri açık bir beğeniyle izliyor olmasına rağmen bu ilginin tadını çıkaramayacak kadar afallamıştım.
Gözlerim siyah kovboy çizmelerinden çıplak bacaklarına tırmandı. Kalçalarının dolgun kıvrımını saran kırmızı kumaş, altında ne olduğunu ellerimle keşfetme isteğimi kamçılayacak kadar ince ve kısaydı. Belinin oyuntusu ve göğüslerinin etrafında adeta ikinci bir deriydi elbise. Boynuna uzanan ince askılar, onları çözmem için beni kışkırtıyordu.
"Çok mu fazla olmuş?" diyerek gözlerini devirdi, "Bizi nereye götüreceğini söylemedin."
Dudaklarını ıslak gösteren kırmızı ruja karşın çok az makyaj yapmıştı. İhtiyacı da yoktu. Rebel nefes kesiciydi, ciğerlerimdeki her lanet oksijenin azılı düşmanıydı.
"Fazla olan sensin Rebel."
Ayaklarım beynimle bağını koparmış gibi kendiliğinden ona yöneldi. Yutkunup vahşi bir aslan yelesini andıran saçlarını sırtına attığında iç bacaklarını birbirine sürterek yerinde kımıldanıyordu. İleri ve geri. Teninin çıkardığı yumuşak sesleri bile duyabiliyordum.
Burada bir çocuk var. Burada kahrolası bir çocuk var.
Zararsız bir mesafede durdum. Benim için aramızdaki alevlerin rengine bürünecekse onu her akşam dışarıya çıkarmak ve gecesinde her anın tadını çıkararak yavaşça soymak için neleri feda edebileceğimi düşündüm.
Kapıya doğru ona yol açtığımda bana attığı kurnaz bakış ve dudağının köşesinde beliren tatlı gülümsemeyle iç sesim düşüncelerimi kesip attı.
Her şeyi, dedi.
Sırf o tebessümün daimî sebebi olmak için bile yeni bir savaş başlatabilirsin.
Wren, "Bekleyin!" diye bağırıp yataktan atladığında boğazımı temizledim.
Şortunun cebinden bir şey çıkardı. "Bence bunlar sana çok yakışacak, en sevdiğim tokalarım."
Rebel bir bana bir Wren'e şaşkınlıkla bakarken kızıma yardımcı olmak için eğildi. Wren, ucunda plastik kırmızı tekerlekler olan tokalarını saçının önlerine tutturdu.
"Tokalarını bana mı veriyorsun?" diye sordu boğuk bir sesle.
Kızım burun kıvırıp bir süre düşündü sonra tokalardan birini çıkarıp kendi saçına taktı. "Paylaşalım. Biri senin diğeri de benim."
Komik, sevimli, çekici ve büyüleyici. Rebel'ı tanımlamak için yeterince sözcük yoktu.
Gözyaşlarıyla dolan gözleri beni bulduğunda kalbimi ovuşturmamak için yumruklarımı sıktım. Ağrıyordu ve bundan hoşlanmıyordum.
"Teşekkür ederim bebeğim," diyerek Wren'in başının üstünü öptü.
"Eğer onu yanında tutmayacaksan, Wren'nle aralarındaki bağı bozmaya bak Başkan. Küçük çocuğun kalbi kırılacak."
Seth'i zihnimden kovalamak için çabaladım ama haklı olduğunu kanıtı gözlerimin önündeydi.
🐉
"Bu bana daha çok bir iş toplantısı gibi geliyor Logan," dedi Rebel, suyundan bir yudum alırken, "Romantik bir akşam yemeği olacağını düşünmüştüm."
Gary, bulunduğumuz restoran barın sahibi o sırada yemeklerimizi ve bir şişe şarabı masaya bıraktı. "Afiyet olsun Başkan."
Ona başımı sallayarak teşekkür ettim. Gary'nin yeri, en ünlü lokal mekanlarımızdan biriydi. Bir köşede bir duvarı boydan boya kaplayan geniş bir bar ve bistrolar varken bizim olduğumuz taraf restoran bölümüydü. Turistler ve kasabalılar tarafından epeyce rağbet görürdü. Ottalane'in en eskilerindendi ve elbette, bulunduğumuz karanlık köşede bile tüm gözler üzerimizdeydi.
"Romantik bir akşam yemeği olmasını mı istiyorsun?"
Şayet randevu umduğum gibi geçerse sonrası için de planlarım vardı. Bu gece Rebel'a elimdeki tüm silahlarla saldırmayı düşünüyordum. Çünkü sağduyulu ve yumuşak tavırlarımın limiti tükenmek üzereydi. Hakkında öğrendiğim her karmaşık bilgiyle; arzularımı ve öfkemi bir dengede tutmam mümkün değildi.
Karanlık yüzümün bir kısmını görmüştü, ona içgüdülerimi dinleyerek iyi sayılabilecek yanlarımı da göstermiştim. Artık orta şeritte gitmekten usanmıştım.
Sorumu duymazlıktan geldi. Şarap kadehini doldururken yarısına gelmek üzereydim ki, "Neyim ben süt çocuğu mu? Doldur şunu Başkan, elini korkak alıştırma," dedi şarap şişesinin kıçına uzanıp havaya kaldırarak.
Kadehini ağzına kadar doldurduğumda birbirimizi süzdüğümüz bir irade savaşının ortasındaydık. Küstah burnu ve her an aşağılayıcı bir gülümsemeyle kıvrılmak üzereymiş gibi duran dudaklarını izlemek hoşuma gidiyordu. "Gergin misin tatlı yalancı?"
Omuz silkerken boynuna uzanan elbise askısını düzeltti. "Neyin peşinde olduğunu öğrendiğimde rahatlayacağım."
Arkama yaslanıp bacaklarımdan birini, onun tarafına doğru uzattım. Dizim bacağına değiyordu ve bu yersiz teması ikimiz de bozmuyorduk. "Babanın peşindeyim ve o şaşalı koltuğun. Ki bunu zaten biliyorsun."
"Benimle oyun oynama," dedi, "Son baktığımda bir tutsağın sahip olduğu tüm nitelikleri taşıyordum. Beni arzulamanı anlıyorum, gördüğümü çözümleyecek kadar özgüvenim var. Anlamadığım neden kaybettiğim bebeğimin adını dövme yaptırdığın, kişisel intikamımın ve amaçlarımın peşine düştüğün." Bir parmağını havaya kaldırdı. "Ah, bir de bu saçma randevu meselesi var."
Max'den artık daha rahat bir şekilde bahsedebiliyor olması beni memnun ediyordu. Çünkü bu cesaretin bir parçası olduğumu biliyordum. Kaşlarım havaya kalktı. "Bu randevu saçmalıksa dış görünüşüne epey özen vermiş olman garip."
Tabağındaki eti keserken, bıçağı gözüme sokarcasına kavrıyordu. "Wren çok hevesliydi, onu kırmak istemedim."
"Bir çocuğun etrafında olmak senin için zor mu?"
Çatal bıçağı tutan elleri aniden durdu ancak duraksaması çok kısa sürdü. "Başta öyle olacağını sanmıştım, belki sebebi iki yıldır azılı suçluların pisliklerinden başka bir davranış biçimi görmediğim içindir. İletişim kurmayı bile unuttuğumu sanıyordum. Wren bana iyi geldi."
Söz konusu Wren olduğunda her zaman dürüsttü. Diğer konularda da dürüstlüğünü söke söke almaya niyetliydim.
Etinden bir ısırık aldığında gözlerini kapatıp inledi. Çizmelerimi zemine bastırıp dişlerimi gıcırdattım. Kirpiklerinin arasından attığı bakış ne yaptığını tam olarak bildiğini gösteriyordu. Lanet kadın elbette utanmamıştı, her tavrı bilinçliydi.
"Ateşle oynuyorsun Rebel."
"Yanmaktan yana sorunum yok." Boynunu müşfik bir tavırla büktü. "Ya senin?"
"Biraz alevin benim için de sakıncası yok."
Sahte bir dargınlıkla elini kalbine götürdü. "Biraz alev mi? Seni diri diri yaktığımı söylemen gerekmiyor muydu Başkan, bir randevuya uygun olurdu."
Kadehimin altından sırıttığımda o da gözlerini başka bir yere dikerek kıkırdadı.
Biraz daha zorlamanın zararı yoktu. "Zaten bildiğin şeyleri söyleyip egonu pohpohlamayacağım."
Dirseklerini masaya dayayıp öne doğru uzandığında, manzaranın tadını çıkarmamak en büyük günahlardan biri olurdu. "Ben hiçbir şey bilmiyorum."
Ah, bebeğim hiç sanmıyorum. "Carltown'a döndüğünde ne yapmayı planlıyorsun?"
Avcunu masaya bastırdı. "Beni bırakıp bırakmayacağına karar verdiğinde mi demek istiyorsun?"
"Takası gerçekleştireceğiz Rebel, bir anlaşma yaptık."
Gözlerini devirdi. "Zekama hakaret etme Logan. Tüm o 'artık Başkan'ın kadınısın' boklarının nereye varacağını biliyorum..." Bir sonraki kelime seçimlerinin özenli olacağını birbirine bastırdığı dudaklarından anlamıştım. "Senin gibi adamları uzaktan izleyerek büyüdüm. Her motivasyonu, her tavrı, her göz kırpışı, her hileyi tanıyacak kadar izledim."
Eline uzandım. "Benim gibi bir adamı hiç tanımadın. Beni diğerleriyle aynı kefeye koyarak kafanın içindeki merakı susturmaya çalışıyorsun sadece." Sessizliği ve temkinli duruşundan güç aldım. "Hayatım boyunca kadınlarla tek yakınlığım sığ bir seksti Rebel..." Tırnakları avucuma battığında tüylerini ürperten şeyin kıskançlık olduğunu bilecek kadar tanıyordum artık onu. "Ama sen..." Burnumdan derin bir nefes vererek ayağa kalktım ve yanına yerleştim.
Hayır, beni dinlerken masanın öbür ucunda olmasını istemiyordum. Gözlerimin içine bakacaktı, her kelimemi hissedecekti.
"Nihayet senin içinde olmanın nasıl doyumsuz bir zevk olduğunu öğrendiğimde, ağzından dökülen yalnızca ismimin şehvetli bir yankısı olmayacak. Her seferinde bana zekandan bir parça vereceksin. Gücünü benimle paylaşacaksın. Kollarımda gevşediğinde bana sırtını dönmeyeceksin. Ait olduğun yerden ayrılmayı aklına bile getirmeyeceksin. Bütün olduğun bedenin sıcaklığına sadık kalacaksın."
Çenesini tuttuğumda yüzümde hakikatle yalanı ayırt edecek bir işaret arıyordu. "Bir Başkan'ın kadını olmak budur. Demir yumruğun iki yüzü. Biri vazgeçerse diğerini de kendisiyle birlikte parçalar. Biri sadakatini yitirirse, bu ikisinin de ölümü olur."
"Bu bana toksik bir ilişkiyi ve hastalıklı bir evliliği çağrıştıyor," diye fısıldadı.
Başımı sertçe iki yana salladım. Yüzünü avuçlarımın arasına alıp dudaklarına yaklaştım. "Senden ne istediğimi anlıyor musun Rebel? Sana ne teklif ettiği mi anlıyor musun?"
"Kalmamı istiyorsun, o kesin," dedi kararlı bir meydan okuma ve mesafeli bir tavırla, "Anlamadığım neden bunu istediğin. Nefret ettiğin birinden neden bunu istersin? Tanrı aşkına, düşmanın bildiğin kadına tüm bunları nasıl vaat edebilirsin?"
Anlayana kadar onu bırakmaya niyetim yoktu. Gerçekten ona bu teklifi yaparak nasıl ödün verdiğimi fark edene kadar gitmesine izin veremezdim. Ani, beklenmedik değişimimin sebebi çok derinlerde yatıyordu. Sadece ona olan düşkünlüğümü fark etmem değildi. İncindiğini görmek canımı yakmaya, sırları birer birer açığa çıktıkça gücü ve cesaretine tutulmaya, zamanımız daraldıkça öldürülme ya da tamamen gerçek bir düşman olarak benimle yeniden yüzleşme ihtimali dalga dalga yüzüme çarpmaya başlamıştı.
"Biliyor musun Rebel... Cehennemde en neşeli günler, bastırılmış isyanın içine affı olmayan bir günah karıştığında ortaya çıkar. Günah, bir isyanı daha gerçek kılar."
Koluma tırnaklarını geçirdiğinde avcumu ensesine sürüyüp sıktım. Her yerimi vahşi bir kedi gibi delik deşik etmişti.
Sıkı tutuşumdan göğsümü iterek kurtuldu. "Sırada ne var bana şiir mi okuyacaksın?" Durdu ve karnını tutarak katıla katıla güldü. "Bir dakika... Az önce isimlerimize gönderme mi yaptın? Gerçekten mi?"
Bir sigara yaktım bir tane de ona teklif ettim. Omuz silkerek aldı ve dudaklarının arasına yerleştirdi.
"Söylemek istediğim şu..." Yüzümde sahte bir gülümseme vardı ama kelimelerim kanına karışmasını istediğim zehirden başka bir şey değildi. "Güçlü olabilirsin, şüphesiz dünyanın iyiliğine olmayacak kadar zekisin..."
Ulaşılamayan bir yıldız kadar güzelsin ve ben de etrafını saran o karanlık gecenin ta kendisiyim, istediğim an seni yutabilirim.
"Ama bir taht, bir masa, bir koltuk için tecrübesiz ve gençsin. Birini devirmek istiyorsan, onu sırtından bıçaklağında o bıçağı alıp sana geri saplayamacağından emin olmalısın." Sigarasından bir duman çekerken kısacık bir saniye duraksadı. "Eğer bunu yapamayacaksan da, yetersiz girişimler yerine belki de seni gerçek kılacak bir günaha girmeyi kabul etmelisin."
Ona yanı başımda bir müttefiklik mi teklif ediyordum? Kesinlikle evet. Rebel ile asla müttefik olamazdık ama Seth ve Dez zihnimi açmıştı.
Rebel bu dünyada, beklediğimden daha büyük bir oyuncuydu. Elinde ne varsa benim olmasını istiyordum.
Sigarasını içerken beni baştan aşağıya değerimi tartarcasına inceledi. Kafasına giriyordum ve biraz gerçeklerle onu sarsmanın mahsuru yoktu.
"Takas gerçekleştiğinde, diğer tarafta durmayı tercih edersen canın için dizlerinin üzerine çöküp yalvarman hoşuma giderdi ama dram yaratmaya gerek yok. Şimdi de dizlerinin üzerine çöküp, neyin peşinde olduğunu itiraf edebilir ve geç olmadan teklifimi yükseltmem için yalvarabilirsin. Şunu bil ki, her zaman tekliflerimin bir üstü vardır."
Mekânı daha ilgi çekici buluyormuş gibi bakışlarını kaçırdı. Neredeyse telaşın kokusunu alabiliyordum. "Bu genç ve tecrübesiz kıza biraz yardım et. Elde etmek istediğim bir koltuk olduğunu varsayalım... Bildiğim kadarıyla o koltuklar tek kişiliktir. Değil mi?"
Bacağıma vurdum. "Geçen seferki gibi kucağımda oturabilirsin."
"Kanını, koltuğumu cilalamak için kullanabilirim."
Vahşi, öngörülemez, kesinlikle hain. Ve yaralı... Bir kadının yıkım getirmesi için gereken tüm özelliklere sahipti.
Dudağımın kenarı seğirdi. "Tabii ki Rebel. Koltuğumda seni becerirken kanımı dilediğin gibi kullanabilirsin."
Siktir. Boynunu sıkıca tutup ovdu çünkü yanaklarından aşağıya doğru kızarıyordu. Hayal ettiği anın yansımasını gözlerinden okuyabiliyordum. Bu ateşliydi.
Başını iki yana salladı ve ayağa kalkarken sigarasını söndürdü. "Senin olduğumu söylüyorsun, bir Başkan'ın kadını olmanın hayallerimi süslediğini sanıyorsun. Hayır..." Dudakları alaycı bir ifadeyle kıvrıldı. "Hayallerimin buna yakın bile olmadığını biliyorsun aslında. Sen benden istediklerini alırken, bana verdiklerinde yetinmem. Ben seninsem, sen de benimsindir Logan. Aşağısını kabul etmem, eşitlik görmediğim yerde sadakatimi de bulamazsın."
Geçmek için bacaklarımı hafifçe tekmelediğinde sırf hiddetinin ateşinden zevk aldığım için çekildim. Omzunun üstünden bakarken, dövmesini örten kıvırcık saçlarıyla vahşi duruyordu.
"Ve kendi krallığını kurmak için bana teklifler yağdırmaya hazır olsan bile ben hiçbir haltı paylaşmak istemiyorum."
Arkama yaslanıp elbisesinin eteğinde parmaklarımı dolaştırdım tenine değiyor bile sayılmazdım ama irkilmişti. Geri adım attığı da yoktu gerçi, Rebel Viperan asla geri adım atmazdı.
"Neden?" diye sordum, "Konstantin Abramov gibi bir adam olmadığım için mi? Her şeyini paylaşabileceğin bir adam onun gibi mi olmalı?"
Yüzünden karanlık bir ifade geçti. 'Hayatındaki adam'dan birkaç kez söz etmiştik, biriyle birlikte olmadığına emindim ancak adını kullanmadığımız herifin Konstantin olduğunu ve bebeğinin babasının da o olduğunu biliyordum.
"Güven bana Logan. Benim gözümde Konstantin gibi bir adam olmak istemezsin."
Kaşlarımı çattım. Başını çevirdi ve masaların arasından sıyrılıp lavaboların bulunduğu koridora ilerlerken küstah kıçının sallanışını izledim.
Bu son şansıydı. Son şansımızdı. Daha derine batmayacaktım. Ama bu gece, aramızda çatırdayan elektriğin, alev alev yanan ateşin sönmesine izin veremezdim.
Avının izini süren bir tazı gibi peşine takıldım. Adımlarım, kalbimle aynı anda gümlüyordu. Rebel'ı kovalamaktan ayrı bir tat alıyordum.
Telefonumun çaldığını duyuyordum ancak aldırmadım.
Kadınlar tuvaletinin kapısının kapandığını gördüm. Birkaç saniye sonra tekrar açmıştım. Gıcırtı bile çıkmamıştı.
Rebel kollarını lavaboya yaslamış başını göğsüne doğru eğmiş suyun öylece akıp gidişini izliyordu. Tezgâhı kavrayan parmakları titriyordu. Aynadan ne o benim yansımamı görebiliyordu ne de ben onun yüzünü.
Avcunu sertçe mermere vurdu. "Orospu çocuğu!"
Buradaki 'orospu çocuğu' sanırım ben oluyordum.
Elini suya sokup ensesini, göğsünü ve en son saçlarını ıslatırken nihayet başını kaldırdı. Yansımalarımız aynada buluştuğunda dudaklarının arasından kaçan küçük nefesle birlikte irkildi.
Gördüğümün ne olduğunu biliyordum. Korkuya karışan arzu. Panikle yükselen açlık.
Göz bebekleri genişlerken benim de yansımamdaki bakışlarım karanlığın en derin tonuna büründü.
Su aktıkça aktı. Onun bedeni ve benimki arasındaki açlığın, kendi saflarımızda verdiğimiz mücadelenin yarattığı çekimin mantıklı hiçbir açıklaması yoktu.
Ağır ağır arkasına yaklaştım. Beline verdiği kavisle kalp şeklindeki dolgun kalçalarını kendimi ona bastırmam için bana sundu.
Kasıklarımı kıçına dayadığımda bacakları mermere çarptı. Bir elini destek almak için aynaya koyduğunda uzanıp avcumu elinin üstüne yerleştirdim.
Saçını kenara çekip, parmaklarımı omurgasının üzerinden geçirmeye yeltendiğimde hızla doğruldu. Sırtını göğsüme ittirdi.
Kulaklarımdaki uğultu öyle yoğundu ki, çalan telefona odaklanamıyordum. Sustu. Ama çok geçmeden yine çaldı.
"Tanrı aşkına..."
Sinirle homurdanarak cebime uzandığımda Rebel da şehvetin etkisinden silkelenmek üzereydi. Kolumu karnına sardım ve sertliğimi yumuşak kıvrımlarına gömerek hareket alanını kısıtladım.
Telefonumu kulağıma götürürken, "Kımıldama," diye dudaklarımı oynattım.
Hattın diğer ucundan motosiklet gürültüsü ve hararetli konuşmalar patladığında kaşlarımı çattım.
"Hemen buraya gelmelisin. Siktir. Hemen!"
"Ne sikim oluyor Dez?"
Kardeşim kesik kesik solumaya öfkeyle bağırmaya devam ederken, Rebel yüzümün aldığı şekli gördü ve elbisesini düzeltip yana çekildi.
Kanıma buz parçaları karışıyordu. Nabzım kulaklarımda gümlüyor, beni tüketen bir hiddet göğsümü kaplayıp damarlarıma yayılıyordu.
Zihnimde yankılanan kahrolası sesi susturamazsam, mantıklı bir plan yapamadan, katliam yaratmaya kollarımı sıvayacaktım.
Telefonu kapatıp cebime geri koydum. Yüzüme sertçe su çarpıp saçlarımı geriye doğru taradım.
Rebel'ın yavaşça benden uzaklaşmasının sebebi, bedenimden yayılan hayalet ısıydı. O anda öfke, tenimi kaplayan ikinci bir deriydi.
"Ne oldu?" diye fısıldadı.
Yüzündeki endişeyi görmek beni aklımı kaybetmeye biraz daha yaklaştırdı. Bana olan açlığıyla dağılmış halini doyasıya izlemek, içime çekmek istedim.
Kafamdaki hayvani ses ısrarcıydı.
Benim.
"Logan..."
Üzerine yürüdüm, boynunu ve belini sıkıca tuttum, yüz yüze gelene kadar eğildim.
Kafamın içinde dikenli bir fırtına dönüyordu.
Alnımı alnına bastırıp burnumdan derin nefesler çektim.
"Ne oldu?" diye tekrar sorarken, usulca boynundaki elimi parmaklarıyla sardı.
Bu dokunuş öncekilerden farklıydı ve bir yumruk gibi direkt göğsüme inmişti.
"Buradalar," dedim ve sinir uçlarımı tamamen uyuşturan öfkemle ruhsuz, cansız bir kahkaha attım. "Konstantin seni ellerimden kurtarmaya gelmiş."
🐉
Veee bölüm sonu canavarıııı!
Sizi çok ama çok seviyorum
Kendinize iyi bakın
Kaçççtımmmmm