On Beşinci Bölüm
"İki Tür Kötü Adam"
Kamyonetin farlarını söndürerek kulüp evinin ön bahçesine park ettim. Dört Boynuz Yılanlar motosikleti mülkümün toprağını kirletiyordu.
Sakin. Sabırlı. Mantıklı.
Üç nefeste aklımı başıma toplamak için soluklandım.
Yan koltukta oturan Rebel restorandan beri tek kelime etmemiş ancak beti benzi atmıştı. Bu hali bana onu buraya ilk getirdiğim zamanı hatırlatıyordu. Babasıyla olan anlaşmamızı duyduğu anı.
"Saklanmalıydık," dedi kulüp evinin filmli pencereleri ardında yanan ışıklarına bakarak, "Dez onları oyalayıp Carltown'a geri yollayabilirdi. İkimizin de bir şeyler çevirdiğini anlayacaklar."
"Konstantin'i göreceğin için heyecanlı değil misin?" Dişlerimi sıkmaktan çenem ağrıyordu.
Sakin. Sabırlı. Mantıklı.
Rebel'ın tırnakları koltuğun derisine saplandı.
"Torpido gözünde susturucu var onu bana ver," derken silahımı belimden çektim.
Silaha ve avucuma bakarken, tüyleri diken diken olmuştu. Korkmuştu. Kahrolası benden mi yoksa ikimizin de planlarının alt üst olmasına bir şüphe yeteceği için miydi?
Silahı yanımda, ondan uzakta tutarken susturucuyu elime bıraktı. Bileğini yakalayıp onu kendime çektim. "Bir anlaşma yaptık Rebel. İçeriye girdiğimizde sakın, ikimizi de boka batıracak bir şeye kalkışma." Elim bileğinden koluna ve oradan da boynuna kaydı. "Seni benden alamazlar. Kendi ayaklarınla gitmediğin sürece, buna izin vermem."
Bir tepki vermesini bekledim ama saldırı ya da savunma, hiçbiri gelmedi.
Onu benden almalarına kesinlikle izin veremeyecektim. Henüz değildi, çok erkendi. Rebel'ın da Konstantin'le en azından şu an için gitmeye niyeti olduğunu sanmıyordum, kurnaz zihnindeki intikam planı kulübünün menfaatine işlemiyordu. Yine de onları bir araya getirme düşüncesi kanımı ateşe veriyordu. Beni hasta ediyordu.
Ya ona hasretle bakarsa? Ya aralarında yıllarca süren birlikteliklerinden kalan izleri görürsem?
İşte o zaman ne sakinliğe ne sabra ne de mantığa sığabilirdim.
Kardeşim ve sürümün ben içeriye girene kadar uzlaşmacı davranmaları için uyarmıştım. Kamyonetten inerken hiddet bedenimi ele geçirmek için çırpınıyordu. Boğazımda acı bir tat, göğsümde ise bir baskı vardı.
Yılanların chopper'larına yaklaşırken Rebel beni takip etti. Gözlerini evin camlarından ayırmıyordu.
"Bana kulübünle arandaki meseleyi anlatman için tam zamanı Rebel," dedim ve yutkundum. Ya içeridekilerden biri onu vuranlardansa ve bu bilgiyi bana açık ederse ne yapardım?
Bir savaş. Tam şu anda dökülen kanla başlayacak bir savaş.
"Bu konuyu dert etme. Senin planlarının hiçbirini etkilemeyecek."
Dert etme mi? Siktir, ciddi miydi bu kadın?
"Eğer o kapıdan geçersek açıkça Beş Halka'nın lideri ile yaptığın anlaşmayı ihlal etmiş olacaksın ve burada bulunma haklarını ellerine kendin vereceksin," diye beni uyardığında yeşil gözleri donuktu.
Dudağımın kenarı gölgeli bir keskinlikle yukarıya kalktı. "Seninle birlikte Ottalane'de olduğumu zaten biliyorlar, ellerinde bir kanıt olmasaydı, inan bana kasabamın sınırını geçmeye cesaret edemezlerdi."
Namluyu motosikletlerden birincisinin aynasına doğrulttum ve tetiği çektim. "Don burada değil. Konstantin tek başına gelmiş. Bu da, babanın aslında hiçbir kuralı çiğnemediğimin farkında olduğunu işe yaramaz Başkan Yardımcısı'nın kendi başına hareket ettiği anlamına geliyor."
Diğer motosiklete geçtim ve aynasına ateş ettim. Elim bir santim bile geri sekmiyordu, Rebel'ın ürkeceğini sanmıştım ancak o dikkati dağınık bir halde beni izliyordu.
"Don Layla'yı rehin aldığında da hiçbir maddeyi ezip geçmemişti çünkü Wren'in annesi sürüden biri değildi. Bu yüzden takas şartlarına uydum." Boynunu büktüğünde çoktan üçüncü motosikletin aynasıyla ilgileniyordum. "Seni İhtiyarları Anma Günü'nde ona teslim edeceğim konusunda anlaştık, Layla'yı da o zaman alacaktım. Yani... teknik olarak, seni evimde tutmam hiçbir haltı yok saydığım anlamına gelmiyor. Rehine karşılık rehin."
Son motosiklete geçtim. "Konstantin'e gelirsek..."
Aynayı parçaladığımda bunu neden yaptığımı anlamasını bekledim. Çok uzun sürmedi. Kafasının çalışma şekline bayılıyordum. Ne zaman aklı tıkır tıkır çalışmaya başlasa, sırtı dikleşiyor, çenesini küstah bir tavırla kaldırıyordu.
"Madde 18," dedi barış anlaşmasına ithafen, "Eğer Helbarvest motosiklet kulüplerinden herhangi bir üye, karşı kulübün sınırlarına habersiz girerse bu bir ihlaldir." Yerdeki aynayı alıp arkasına fırlattı. "Madde 19. Sınırları geçilen kulüp, cana zarar vermediği sürece ya da daha büyük bir tehditle karşı karşıya kalmadıkça yalnızca bir uyarıda bulunmakta özgürdür."
Silahımı eve doğrulttum. "Sınırımı habersiz geçtiklerinde onları uyardım. Dosdoğru kulüp evime sürdüler. Hak etmedikleri halde onları yine uyarmayı seçtim." Cık cık ettim. "Ama yine de içeriye girdiler, sürüme silah çektiler ve anlaşma şartlarını bozacak taleplerde bulundular. Üçüncü bir uyarı olmayacak."
"O..." Adını ağzına almaya tereddüt ettiği için kaşlarımı çattım. "O aptal değildir. Senin ne kadar kurnaz olduğunun farkında."
"Aptal değil Rebel hırslı, kıskanç ve çaresiz." Bakışlarını kaçırdığında karın kısmındaki kırışıklığı düzeltircesine avuç içlerini elbisesine sürttü. "Şimdi benimle bir kere daha iş birliği yap. Baban seni elimde tutarak bilgi kopardığımı, kızının kulübündeki üyeler tarafından vurulduğunu öğrendiğimi tahmin edebilecek mi?"
Kızının infazını bizzat emredip etmediği gerçeğini?
Yüzüne hiç yakıştırmadığım, sinir uçlarımı uyuşturan kederli ve öfkeli bir gülümseme döküldü. "Sana bile isteye herhangi bir şey anlattım mı? Ağzımdan kulübüm tarafımdan vurulduğumu hiç duydun mu?"
Başımı iki yana salladım.
"O zaman cevabını aldın."
İçeride her an bir kargaşa çıkabilir, ele geçirdiğim ipler çabucak kayıp gidebilirdi ama ona doğru bir adım attım. Adımlar birbirini izledi ve ellerimi ondan uzak tutamadım.
Kabarık saçlarıyla beraber ensesine elimi sardım ve Wren'in saçına taktığı tokayı düzelttim. Gözlerini bir an kapattığını ve yanaklarının içini ısırdığını gördüğümde, dağılmaya ne kadar yakın olduğunu anladım. Ama Rebel Viperan güçlüydü, duygularını kapasitesinin bile ötesinde sıkı sıkı gizlemeye alışkındı.
"Rebel içeridekilerden biri seni vuranlardansa, yanında olduğumu biliyorsun değil mi? Benimle olduğun sürece seni korurum. Bana güvenmiyorsun, benden nefret ediyorsun ve duygularımız karşılıklı..." Yalanlar, sikik, aptalca yalanlar. Aramızda bitmek bilmeyen ne zaman sonlanacağını kestiremediğim oyunlar. "Ama onların karşısında istediğin kadar sırtını bana yaslayabilirsin. Eğer aralarından biriyse, işte o zaman her bir kuralı zevkle çiğnerim."
Gözlerini açtığında onu okuyamıyordum. Kendini tamamen kapatmıştı. "İşte bu yüzden asla emin olamayacaksın. Çünkü içeridekilerden biriyse..." Duraksadı ve boğazını temizledi. "İçeridekilerden biriyse, canlarını almana izin vermem. Onlar benim."
Aramızda kıtalar bile olsa, öfkesini hissedebilirdim. Neredeyse elimle dokunabileceğim kadar somuttu ancak en keskin bıçak bile kesemezdi.
Rebel ve Konstantin piçi bir zamanlar Boynuzlu Yılanlar'ın kral ve kraliçesi olarak görülüyordu. Eh, Rebel'ı daha çok o orospu çocuğunun bebeklerini doğuracak bir kadın olarak görüyorlardı ama herkes, geleceklerinin her zaman birlikte yazılacağını biliyordu.
Onu sevmediğini biliyordum. Konstantin bebeğini ve bebeğinin annesini koruyamamıştı ve hâlâ o kulüpte hiçbir şey yapmadan barınmaya devam ediyordu. Belki adamlar çoktan öldürülmüştü isimleri elime geçmeden bilemezdim. Bildiğim tek şey Rebel'ın yalnızca onu vuranlardan değil, hepsinden intikam almak istediğiydi.
Ona yeleğimi giydirmek ve o şekilde Konstantin'in karşısına çıkarmak isterdim. Ama bu planımızı riske atabilirdi. Ayrıca... uyum sağlamazsa, gururumun incinmeyeceğini söyleyemezdim. Ne olursa olsun, bebeğinin babası karşısında aşağı görülmek beni diri diri yakardı.
Kulüp evinin dış kapısını geçtiğimizde tabancam elimde salınıyor, Rebel'ın arkamda derin nefesler aldığını duyabiliyordum. Geriden geliyordu, kendini hazırlıyordu. Salondaki gürültüye dönmeden duvara yaslandı.
"Bana biraz zaman ver," dedi yumruklarını sıkıp gevşeterek.
İfadesini izlemeye vakit ayırmadan eşiği geçtim. Konstantin, sinirlerime dokunan Rus aksanıyla Dez'le konuşurken salonun diğer tarafındaydı. Sürüm ve yılanların arasında gerilimi tutan yalnızca bir sehpaydı.
"Anlaşmaya uymadınız Dez. Rebel direkt bize getirilmeydi."
"Aslında," deyip silahımın ucunu kafama vurarak düşünüyormuş gibi yaptığımda, tüm gözler bana döndü, "Değiş tokuşu İhtiyarları Anma Günü yapacağımız konusunda anlaşmıştık. Eğer yeterince zeki bir adam olsaydın, detaylara dikkat ederdin."
Üç Boynuzlu Yılanlar yelekli, gözlüklerini başlarının tepesine yerleştirmiş, kendilerini dünyanın efendisi sanan dövmeli budala bellerindeki silaha davransalar da tereddüt ettiler.
Tam ortalarındaki yumurta akı rengi saçları ve ölü bir adamın bakışlarına sahip gözleriyle Başkan Yardımcısı Konstantin Abramov silahını bana doğrulttu.
"Benim. Sikik. Kadınım. Nerede?"
Dez, "Zirve seni aptallaştırmış Konstantin," diyerek kendi tabancasını kaldırdığında odadaki herkes kim kimi vuracak oyununa katıldılar. Barıştan önce hep bu haldeydik. O zaman bile kasabama bu şekilde girmenin intihar olduğunu bilirlerdi.
Kadınım...
Dudaklarıma bir gülümseme yerleşti ve Konstantin'in beni işaret eden silahına doğru yürüdüm. Neredeyse aynı boyda ve kilodaydık.
"Kasaba sınırlarımı geçmeye cesaret ediyorsun..." Yaklaştım. "Kulüp evime; benim bölgeme izinsiz giriyorsun." Bir kahkaha attım. "Ve bana kahrolası bir silah mı doğrultuyorsun?"
Beş Halka'nın lider kulübü onlar olsa da kurallara sadık kalmadıkları sürece isyan çıkardı. İçeride kaos başlardı ve Don Viperan, benimle yaptığı anlaşmayı alenen sikip atamazdı. Onlar her zaman baskı ve şiddetle yükselmekten yana olmuşlardı. Bense şiddet ve hileyle.
Konstantin'in cesareti vardı. Kahkahama karşılık verdi. Boynundaki kulüp amblemini deşme isteği içimi doldurdu.
"Sen artık ölü bir adamsın Sin," dedi, "Dizlerinin üzerine çöküp, kasabanı kurşuna dizmediğim için Tanrı'ya teşekkür etmelisin çünkü size bir uyarıda bulunup, hazırlanmanız için bir şans tanıyacak kadar iyi niyet gösteriyorum."
Seth adım adım Don'un adamlarının arkasına yaklaşırken, sürü Konstantin'in cüretine gülerek karşılık veriyordu.
Boynumu kütlettim ve silahımı belime geri soktum. Beni vuramayacağını biliyordu. Konstantin kafası kırık bir Başkan Yardımcısı olabilirdi ama o kadar taşaklı değildi. Kanımı akıtırsa, başına geleceklerle baş edemezdi.
"Ottalane'e girmeyi göze aldıysan, burada kimseyi işitecek bir Tanrı olmadığını da bilmeliydin."
Bedenimin rahatlığına, gözlerimdeki son, sakince kıpırdanan öfkeye bakarken çenesinde bir kas attı.
"Rebel nerede Sin?"
"Peki," dedim omzu silkerek, "Layla'yı bana şimdi ver ve ben de sana Rebel'ı vereyim."
Onu benden çalamazdı. Bu adamı gördüğüm an kararımı vermiştim. Takası sikeyim. Rebel'ın bu orospu çocuklarının arasına dönmesine izin vermeyecektim.
Konstantin'in yüzünde garip bir ifade belirdi.
"Layla..." diye ağzında geveledi.
"Takas gerçekleşmeden Don kızını geri alamaz."
Tetikteki parmağı gerilen kaslarıyla birlikte bembeyaz kesildi. "Kadınımı geri istiyorum Sin. Bebeğimin annesini geri istiyorum. Şimdi."
Boğazını delip geçen kurşun, arkasındaki duvarı ve dalkavuklarını yıkayan kanı...
Burnumdan derin bir nefes aldım. Plana sadık kal. Sikik plana sadık kal.
"Gerçekten Konstantin, ne düşünüyordun?" Seth'in hareketlerinin dikkat çekmemesi için odada volta atarak, adamların hepsinin üstünde bakışlarımı dolaştırarak, gerginliğin dozunu yükselttim. Beni bir şahin gibi izliyorlardı. Korkularının kokusunu alabiliyordum. Konstantin korkmuyordu ama diğerleri belli ki onun kararlarını sorguluyordu.
"Bugün sadece elçiyim," dedi kendinden emin bir tavırla, "Tek bir yanlış hareketinle daha Boynuzlu Yılanlar, Mahşer Sürüsü için gelecek."
Telefonuma uzanırken kaşlarını çattı. "İyi. Don Viperan'ın söyleyeceklerini duymak için sabırsızlanıyorum. Muhatabım Başkan'ın sen değilsin. Kızını geri istiyorsa, Layla'yı yanında getirmeli, sınırımda iznimi beklemeliydi."
"Hapishaneden erkenden çıkmayı başardıysan, onu dosdoğru Carltown'a getirmeliydin. Don emirlerine itaat etmemene hiç memnun olmadı," diyerek beni oyalamaya çalıştı, "Ve merak ediyor... Neden kızını takasa kadar kendine sakladın? Herkesin korktuğu Başkan, özünde bir çocuğun asiliğini mi taşıyor yoksa?"
"Rebel'ın tadına bakmak istemiştir. Kadının güzel bir parça, kardeşim," dedi arkasındaki adını hatırlamadığım dazlak piç kurusu.
"Haklı. Gerçekten güzel bir tadı var." Dilim bana lanetler okurken o kelimeleri dökmek canımı sıkmıştı.
"Eğer ona dokunduysan..."
"Yeter." Rebel'ın sesi odayı doldurdu. Bedeninin sıcaklığını sırtımda hissettim.
Konstantin bir hayalet görmüş gibiydi. Varlığımı unutmuşçasına silahını indirdi ve yanımda duran... tam yanımda, benimle omuz omuza duran Rebel'a yöneldi. Bir adım gerideydi, neredeyse -eğer o kadar aptal olsaydım- bana güvenerek vücudumu bir bariyer olarak kullandığını düşünürdüm.
"Rebel..."
Konstantin'in ses tonunda ve yüzünde zihnimi kurcalayan çok fazla mana yüklüydü. Hasret, hiddet, şaşkınlık ve kin... Orada her şeyi bulabilirdim.
"Adamlarını al ve buradan gidin," dedi Rebel, saldırmak üzere olan bir yırtıcı gibiydi, "Ortada bir anlaşma var ve herkes buna uysa iyi olur. Boynuzlu Yılanlar küçük kızın annesini teslim etmeden beni geri götürme şansın yok. Babama döneklik yaparsa itibarının ne hale geleceğini hatırlat."
Konstantin, "Bebeğim, iki yıl oldu..." derken yüzündeki ifadeyle kelimeleri arasında bir çatışma vardı.
Ağzından dökülen o hitapla adamı boğmak istedim. Rebel'ın suratına bakmam gerekiyordu ama gözlerimi Konstantin'den ayırmak bir hata olurdu.
Rebel herhangi bir şey söylemediğinde Konstantin ona bir adım daha yaklaştı. Bize bir adım daha.
"Seni özledim Rebel. Öldüğünü sanmıştım. Bebeğimizle birlikte..."
Küçük bedenine yanaştım. Kıskançlık kanımı kaynatıyordu ama onu bu adamdan ve çılgın bakışlarından koruma içgüdüm daha ağır basıyordu. Aralarında huzursuz edici bir gerilim vardı.
Rebel'ın tırnakları bileğime gömüldü. Titriyordu. "Ölmem gerekiyordu değil mi?"
Dez ve diğerleri işaretimi bekliyordu Seth çoktan gölgelerle bütünleşmişti.
Konstantin gözlerini kısarak vahşi bir hayvanı yatıştırmak ister gibi öne bükülerek bir adım daha attı. "Ne olduğunu hatırlıyor musun?"
"Hayır. Eğer hatırlasaydım, bebeğimin canını alan kurşunların hesabını birer birer sorardım."
Yan gözle ona baktım bu sefer. Yalan söylüyordu. Neden?
Konstantin ona inanıp inanmamaya karar vermeye çalışırken gözlerini kıstı. Burada ne sikim oluyordu?
Silahını tekrar suratıma doğrulttuğunda bana bakmıyordu. Gözlerini kısacık bir an bile onun üzerinden ayırmıyordu.
"Sayıyorum Konstantin," diye homurdandı Hakem'im Cleo, "Bu geldiğinizden beri üçüncü kez silahına davranışın. Bir dahaki sefere basit bir ceza ile yetinmeyeceğim. Kural, kuraldır."
Adam onu dinlemedi. "Bana gel bebeğim seni eve götüreceğim," derken Rebel'ın koluna uzandı. Parmakları tenine değdiği an kulaklarımda bir çınlama işitmeye başladım. Rebel'ın ne yapacağını izlemek için dişlerimi sıktım.
Anında dokunuşundan silkindi. "Bana sakın dokunayım deme." Nefesleri hırıltılıydı. Az önceki sakinliğini bir maskeydi, Rebel hiddetle yıkanmış kadar deliye dönmek üzereydi.
Konstantin'in yüz ifadesindeki şefkat ve özlem izleri anında silindi. Rebel'ın saçındaki tekerli tokaya ve kırmızı elbisesine yeni bir farkındalıkla baktı. "Konuşmalıyız bebeğim. Bana geri dönmelisin ki, kaldığımız yerden hayatımıza devam edelim," dedi monoton, cansız bir tınıyla. Sonra da bir sırrı paylaşırcasına fısıldadı. "Başkan günahlarını affetmeye hazır, yeterince bedel ödedin."
Rebel bir adım geri gitti. Kendini tutuyordu, öfkesini saklıyordu, benim arkama sığınma pahasına şeytanlarını boğuyordu.
Onun önüne geçtim. İşte bu benim işaretimdi. Bedenlerimizin arasındaki yakınlığını dikkatle inceleyen Konstantin, Rebel'la aynı havayı solumayı bile hak etmiyordu.
Bakmadan hafifçe başımı salladığımda bir silah ve ardından bir bağırış patladı. Seth yılanlardan birini dizinin arkasından vurduğunda kan kokusu resmen beni çağırdı. Sürüm adamların üzerine çullanırken arbedede pek şansları olmadı. Meclis yanlarında değilken hepsi işe yaramaz birkaç serseriden ibaretti.
Konstantin'in dikkati dağıldığında Rebel'ı geriye doğru ittim. Adamın bileğini tutup yukarıya kaldırdığım da yuvasından çıkan kurşun başımı sıyırdı. Gürültü kulaklarımı yırtarcasına yankılandı. Suratına salladığım yumrukla sendeledi ve silahı düşürdü. Savurduğu kolunun altından eğilip geçtim ve çenesine bir darbe daha indirdim. Çatırtı duymamış olmak, beni kan dökme arzusuna ittikçe itti.
Bir sonraki hızlı hamlesinden kaçamadım. Direkt yanağıma isabet ettirdiğinde başım savruldu.
Piç kurusu.
Tekmesi karnımı bulamadan toparlandım. Eğildim ve karnını kollarımla sıkıştırırken Konstantin'i ittim. Sırtımı yumruğu ve dirseğiyle sarsarken ikimiz de sehpanın üstüne düştük.
Ahşap altımızda kırılıp parçalandı.
Eline dizimle basıp suratına indirdiğim her hınçlı darbede kahkaha atıyordu. Burnuna, yanağına, çenesine, başının yanına art arta vurmaya devam ettim. Dişlerinden ve burnundan dökülen kan yumruklarıma bulaşıyor, suratıma sıçrıyordu.
İki kişi kollarımdan tutup beni Konstantin'in üstünden çektiğinde hırladım.
"Dur artık Başkan. Onu öldüreceksin," dedi Cooper.
Dez'in uyarı dolu bakışlarıyla denk düştüğümde diğer üç adamın yerde kıvrandığını fark ettim.
Konstantin bilincini yitirmemişti ama aşağılık herif gülmeye devam ediyordu.
Belimden silahımı çekip yerdeki Boynuzlu Yılanlar üyelerine yöneldim. Birini zaten Seth vurmuştu, kan kaybından ölmesi benim derdim olmazdı, onu son bıraktığım haliyle tamamen iyileşebilir görünüyor olacaktı.
Diğer ikisinin de bacaklarına sırasıyla sıktığımda bağırarak tepindiler.
"Onları kamyonete bindir," dedim Dez'e, "Doktor'u çağır, kanamalarını durdursun."
Uyarılarımı yapmama rağmen sınırları zorlamışlardı. Sikimde olduğundan değildi -en azından son aşamalara hazırlanan kadar- ama meclis bu meseleyi sorguladığında kolayca aklanacaktım. Don hiçbir şeyi bana saldırmak için bahane edemeyecekti.
Dez'in bakışları arkama kaydığında omzumun üstünden Rebel'a baktım. Odadan çıktığını sanmıştım.
Konstantin'in açık bacaklarının arasında durdu. Çenesini kaldırıp ona o kadar uzun süre onu izledi ki, Konstantin altında küle dönse şaşırmazdım. Burnumdan soluyor, sığ nefesler alıyor, kanım hâlâ adrenalinle dolup taşıyordu.
Rebel yumruklarını sıktı. Yüzünde bir hesaplaşma vardı. Ya onu öpmeyi ya da öldürmeyi düşünüyordu. Birbirlerini binlerce sır paylaşıyormuş gibi seyretmeleri midemi bulandırmıştı.
Aniden sırtını bize dönüp salondan çıktı. Sert adımları merdivenleri dövdü.
"Fikrimi değiştirdim," dedim beni mahveden kadının arkasından bakarken, "Bir mesaj yollayalım."
Cleo önüme atıldı. "Diyeceğini dedin, yapacağını yaptın Başkan. Kuralları çiğnediler, başlarına gelen her şeyi kanunlarımız önünde hak etmiş konumdalar. Ama o bir Başkan Yardımcısı..." Konstantin'in duymaması için fısıldadı. "Savaşı erken başlatmak işimize gelmez."
"Bana bir bıçak verin."
Cleo burun kemerini sıkarken ayaklı bir cephanelik olan Seth bana bıçağını uzattı.
Tek dizimin üstüne çöküp Konstantin'in yüzüne eğildim. Bıçağın ucunu boynundaki, ağzı açık boynuzları tepesinde kıvrılan yılan dövmesinin üzerine bastırdım.
Gözü dönmüşlüğümle açık edeceğim gerçeği şimdiden görebiliyordum ama kendimi durduramazdım.
"Kendine kasabamda sürme hakkı tanıyorsun, evimi kirletiyorsun. Rebel'a dokunuyorsun..." Benim Rebel'ıma dokunuyorsun. "Kim olduğumu bildiğine emin misin Konstantin? Bir hatırlatmaya ihtiyacın var gibi görünüyor."
Kanlı dişleriyle sırıttı. "Elinden geleni ardına koyma Sin. Bugün ihtiyacım olan her şeyi aldım."
Bıçak etini yararken, dövmesinin üstüne yedi rakamını kazırken bir yerde bir hata yaptığımı biliyordum. Tüm bu sırların ve saklı kelimelerin arasında gözden kaçırdığım bir şey vardı. Ya da zaafım haline gelip beni kendi karanlığımın içinde avlayan biri mi demeliydim?
🐉
Araç çekici, Boynuzlu Yılanlar motosikletlerini Ottalane'in birkaç kilometre dışındaki boş bir depoya bıraktığında hizmetinin karşılığını uzattım.
"Başkan," diye başıyla beni selamlayarak aracına geri döndü.
Doktor sakinleştirici iğnelerle birer birer adamları uyuttuktan sonra Dez'le birlikte depodan çıktı. Yokuşun aşağısındaki asfaltı aydınlatan sokak lambaları dışında deponun dışı da içi kadar karanlıktı. Bir kamyonetin ve Harley'lerin farları önümü görmemi sağlıyordu.
Çok kolay olmuştu. Lanet olası kibirli bir adamdım ama saklı gerçekleri göremeyecek kadar kör değildim.
"Ne oldu?" diye sordu kardeşim.
"Damgrave'den döndüğümü öğrendiler, Rebel'ı almaya geldiler, evimde bana silah çekecek kadar cesurlardı ama Konstantin yanında sadece üç aptal mı getirdi?"
Dez de aynı şüpheye düşmüş olmalıydı ki omzunun üstünden depoya baktı.
"Anlaşmaya uymadığımı kanıtlarla yüzüme çarpabilecek olsalardı daha sinsi davranırlardı sonra da tüm Boynuzlu Yılanları Ottalane'e yığarlardı."
"Tanrı aşkına o herifler çok ağırdı," diye mızmızlanarak soluklandı Cooper, "Düzinelerce ölü ağırlığı taşımış bir adam olarak söylüyorum bunu."
Axel sırtını kütletti. "Formdan düştün Coop. Yaşlandığında benim gibi görünmek istiyorsan biraz egzersiz yapmalısın."
Cooper, Emektar'a hareket çekip homurdandı.
"Rebel'ı geri istiyor. Gözünü kör etmiş, her şeyi göze almış olmalı."
Depoyu işaret ettim. "Bu şekilde aşağılanacağı kesinken mi? Hayır, Konstantin'i hafife almayacağım. Lanet olası bir piç olabilir ama aptal değil." Başımı iki yana salladım. "Göz dağı veriyorlar ve bu akşam başka bir şeyin peşindelerdi."
Cooper yüzünü buruşturdu. "Cidden mi? Göz dağı verme anlayışlarının dövülmek, vurulmak ve itibarlarının lekelenmesi olduğunu pek sanmıyorum Başkan."
"Onları benzetmemize rağmen hâlâ bunun hakkında konuşuyoruz değil mi Cooper?"
Telefonumu çıkardım ve onlar motosikletlerine yönelirken uzaklaştım.
"Sin Gowan, ne büyük sürpriz."
Don Viperan'ın çatallı sesine karşı dişlerimi sıktım.
"Gelip senin oğlanları al Don. Anma Günü'nde görüşene kadar da sakın kasabamın yakınlarında bulunmak gibi bir hata yapma. Eğer denersen bir dahaki sefere bu kadar uzlaşmacı davranmayacağım."
Aramayı sonlandırdım, Harley 48'ime yürürken telefonum ötmeye başladı.
"Evet?"
Cleo iç geçirdi. "Kulüp evine gelmelisin. Ben... onun yanına yaklaşamıyorum."
Kaşlarımı çattım. "Neden bahsediyorsun sen kimin yanına yaklaşamıyorsun?"
"Rebel," dedi, "Önce ağladığını duydum. Odaya girmeye çalıştığımda etrafı kırıp dökmeye başladı. Kadın çıldırmış durumda Başkan."
Motosikletime atlayıp yola koyulma hızıma ben bile şaşırmıştım. Sürünün bana yetişmesini beklemedim.
Cleo kulüp evinin verandasında volta atıyordu. Beni görünce rahatlayarak şakaklarını ovaladı. "Ne yapacağımı bilemedim."
"Ne oldu?" diye sorarken kapı ve Rebel'ın kaldığı oda arasındaki mesafeyi ne kadar hızlı kapatabileceğimi hesaplıyordum Yerimde duramıyordum.
"Siz gittikten sonra yanına çıktım, onu kontrol etmek istedim o zaman ağladığını duydum..." Dudağını ısırıp bakışlarını kaçırsa da yüzündeki endişeyi gizleyemedi. "Kapısı kiliydi sonra da ne varsa kırmaya başladı. Bir yandan bağırıyordu." Boynunu ovuşturdu. "Bir süredir sadece su sesi geliyor, sanırım banyoda ama uzun sürdü. Sakinleştiğini sanmıyorum Başkan sadece yorulmuş olmalı."
İçeriye girmek üzereyken durdum. "Bu gece kimseyi kulüp evinde görmek istemiyorum. Gidin."
Kardeşim arkamdan seslense de durmadım, güçlü motorların patırtıları kulüp evini doldurduğunda çoktan merdivene ulaşmıştım.
Suyun fayansları dövüşünü dinleyerek kapıya serçe vurdum. "Rebel kapıyı aç."
Duymayacağını biliyordum duysa da açmayacaktı yine de tekrar denedim. "Kahrolası kapıyı aç!"
Neden bu hale gelmişti? Wren'e düşkündü, annesinin kurtarılmasını gerçekten istiyordu, onu kendi yerine koyduğunu düşünüyordum bu yüzden Konstantin'le gidemediği için üzülmüş müydü? Adama yaptıklarım bünyesine ağır mı gelmişti? Yoksa tüm bunların sebebi saf bir öfke miydi?
Kapıyı yumruklarken birkaç kilometre ötemizdeki komşularımızı bile ayağa kaldırdığıma emindim ama kilit hiç dönmedi.
Geri çekildim ve kapının kilidine doğru tekmeyi indirdim. Savrulup duvara çarpmadan hemen önce banyoya varmıştım. Gözümün ucuyla çarşafların yırtılıp dağıldığını, pencerelerden birinin ve boy aynasının kırıldığını görmüştüm. Zemin cam kırıklarıyla doluydu.
Göğsüme inen darbeyle tüm bedenim kilitlenmiş gibi durdum. Rebel oradaydı. Ve onu daha önce hiç bu halde görmemiştim.
Duvarın yukarı tarafındaki küçük pencereden içeriye sızan silik ay ışığı direkt bedenine vuruyordu... Tepesindeki duş başlığından üzerine yağmur gibi yağan suyun ıslattığı çırıl çıplak bedenine.
Mental çöküşe daha önce şahit olmuştum. Kahretsin... Ailem öldürüldüğünde, kardeşim bana nefret kusarken ve ailemin intikamını alana kadar çareyi şişelerin gibinde ararken o yorgunluğu ve tükenmişliği bizzat yaşamıştım.
O kadar su harcamıştı ki gider tıkanmak üzereydi, duş resmen göle dönmüştü. Ortasında oturuyordu. Dizlerini göğsüne doğru çekmiş, kıvırcık saçlarından sular damlarken kollarını ve sırtını örtmüştü. Sanki akan suyla hem ıslanıyor hem de tüm o serseri cazibesini, çalımcı kişiliğinin parlaklığını yitiriyordu.
Bir kolunu dizine sarıp diğer kolunu derisini yüzercesine liflerken, hıçkırıklarını bastırarak ağlıyordu. Lifi sadece tek bir yere sürtüyordu. Sürekli aynı noktaya. Ve beni fark etmiyordu bile.
Kafamın içindeki kindar seslerin hepsi sessizleşti. Bir şeyleri özlediği ya da bebeğinin babasını gördüğü için üzgünse bile umurumda değildi. Kalbim göğüs kafesimin içinde tekledi.
Tanrı aşkına, sikeyim...
Şu anda tek istediğim; onu sorgulamak, zorlamak, zayıf anından faydalanıp konuşturmak yerine acısına çare olmaktı.
Bacaklarım kendiliğinden hareket etti. Açık duş kabinin yanına oturdum ve hiçbir şey söylemedim. Kolunda liflediği yer kızarmış, tahriş olmuştu. Net göremiyordum ama karnının yanında tırnak izleri vardı.
Kendini adadığı işi bırakmadan ayaklarıma baktı. Bakışları yüzüme ya da bedenimin kalanına tırmanmasa da, güzel yeşillerin solduğunu ve kızardığını, kirpiklerinin birbirine yapıştığını hatta hıçkırıklarını bastırırken dudaklarını ısırarak kanattığını görebiliyordum.
Çok güzeldi ve bu güzellik acının izleriyle kaplanmayı hak etmiyordu.
Hareketini durdurmak için eline uzandığımda kendimi dünyanın en adi tavrını sergilemişim gibi hissettim. Çünkü ansızın derin bir uykudan uyanırcasına sıçrayıp çığlığı bastı.
"Bana dokunma!"
Geriye kaçarken başını duvara çarpmasını önlemek için onu tutmaya çalıştığımda su kıyafetlerime çarpmaya başladı. Sikik, buz gibi su.
"Rebel..."
"Git! Bana dokunma!"
Kendini kıçını zeminden ayırmadan bacaklarıyla itmeye çalışırken kolunu ovalamayı bırakmıyordu. Kafese hapsedilmiş vahşi bir hayvanı andırıyordu tavırları.
"Rebel sadece yardım etmek istiyorum."
"Hayır!" diye gözlerini kapatarak bağırdı. Kükreyişi hıçkırığını bölse de kaldığı yerden ağlamaya devam etti. "Yardımını istemiyorum! Senden nefret ediyorum, hepinizden nefret ediyorum! O kadar iğrençsiniz ki yaşamayı hak etmiyorsunuz ama ben ediyordum, hayatımı yaşamayı hak ediyordum! Bebeğim dünyayla tanışmayı hak ediyordu!"
Art arda, kelimelerle inen ve göğsümü deşen darbeler.
Gömleğimi çıkarmakla uğraşmadan yırtıp attım. Düğmeler etrafa saçılırken duş kabininin içine girdim. Önünde dizlerimin üstünde dururken kollarını ve bacaklarını zapt etmek için sıkı sıkı tuttum.
"Siktir git! Sadece siktir git!"
Bir süre boğuştuk, ona zarar vermeden-kendine zarar vermeden- hareket alanını kısıtladım. Bağırmaktan ve çırpınmaktan bitap düştüğünde bacaklarımı onun iki yanına açarak kıçımın üstüne oturdum. Kollarımı omuzlarına sarıp, başını göğsüme yaslamayı denedim.
Siktir... Bana ne yapıyordu böyle?
"Şu anda, tam burada dünyanın kalanını geride bırak, bana olan nefretini ve düşmanlığını da. Şu anda tam burada güvenebileceğin bir adamım Rebel. Anlatmak istemiyorsan umurumda değil sadece rahatla..."
Çok hızlı nefes alıyor, gözyaşlarında boğulacağını düşündürtüyordu bana. Çoktan kendinden geçmişti. Yüzünü boynuma gömerken saçlarını okşadım. Sırtının pürüzsüzlüğünde, göremediğim sırlarla dolu ejderha dövmesinin üzerinde daireler çizdim.
"Git!" Agresifliği hırçınlığa dönüştü ama gevşiyordu. "Beni rahat bırak Logan."
"Nefes al Rebel. İşte böyle. Seninleyim anladın mı? Derin nefesler al ve bırak gitsin."
"Sefil hayatımda bir kez olsun sevilmek istemiştim, birine güvenmek istemiştim, bebeğimi istemiştim!" dedi cılız bir çığlıkla hem göğsüme gömülüp hem de kollarıma vururken, "Bunu hak etmedim, bebeğim bunu hak etmiyordu! Onu kollarıma almam gerekiyordu. Sütümle beslemem, ilk adımlarını ağlayarak izlemem, 'anne' deyişini duyduğumda o kelimeyle sarhoş olmak gerekiyordu!"
Bir göğsümü yardı ve bıçağı kalbimin ortasına sapladı. Bir kalbim olduğunu bile sanmıyorken hem de.
Şehvetim ihtiyaca dönmüştü. İhtiyaç saplantıya. Saplantı bir zaafa. Ve şimdi... geriye sadece o kalmıştı. Ben bitmiştim. Tamamen boku yemiştim. Rebel'a teslim olmadan yanında olabilmenin, onu yatıştırabilmenin yollarını arıyordu zihnim.
"Lanet olası bir karmaşasının ortasında olabilirsin ama önünde bir hayat var. Sen dolu dolu geçecek bir hayatı dişleriyle ve tırnaklarıyla kazanacak bir kadınsın. Pes edecek değil," dedim dudaklarımı başının tepesinde gezdirerek, "Max hâlâ senin bebeğin, o hâlâ seninle. Eğer dinlersen gittiği yerden sana seslendiğini duyabilirsin Rebel. Seni nasıl sevdiğini, ona taşıdığın kısa ömrü boyunca nasıl harika bir anneye sahip olduğunu anlattığını..."
"Anlamıyorsun... Anlayamazsın."
Onu iyice kendime çektim, o kadar küçük ve savunmasızdı ki... Bu yanını benden başka kimseye göstermesini istemiyordum. Kollarımdayken Rebel'ı madalyonumu çalan, sırlarıyla muhtemel bir ihanetin peşine düşen o büyüleyici düşmanı göremiyordum.
Çıplak tenini kendime yaslarken kokusunu içime çekme ihtiyacına yenilmem hızlı oldu.
Rebel hiç hayalini kurmadığım bir gelecek gibi kokuyordu. Yatağıma, hayatıma sinmesi çok doğal olacak bir koku. Zamanla alışabileceğim ama hiç bıkmayacağım bir koku.
"O zaman anlamamı sağla," dedim çenesini tutup gözleriyle buluşmaya cesaret ederek, "Anlamak istiyorum Rebel."
Başını iki yana sallayıp tutuşuma direndi. Ağlayışı güçlendi, bir yandan titriyordu.
Yüzünü avuçlarımın arasına aldım. "Bebeğim bana bak."
"Kastetmediğin ve cüret etmemen gereken şeyler söyleme. Bana bebeğim deme," diyerek dişlerini sıktı.
"Sana birçok sözcükle seslenmek istiyorum Rebel. 'Bebeğim' onların arasında seni en az korkutması gereken hitap şekli."
Göğsüne doladığı kolunu memelerini kapatmak için kullanmadığını fark ettim. Tahriş ettiği yeri tırnaklarını geçirerek kazıyordu.
Uğursuz, tehlikeli bir uyarı zihnimde uğuldadı. Aklım Konstantin'in onu kolundan tutuşuna ve Rebel'ın ürktüğünü gizleyerek kaçışına takıldı. Bebeğinden bahsedip duruyordu üstelik...
Hayır. Hayır...
"Bunu nasıl yapıyorsun?" diye sorduğunda nihayet başını kaldırdı. Tanrım. Dudaklarını yalayıp yutmak ne kadar kolay olurdu, ne kadar muhteşem olurdu... "Eyaletteki en korkutucu pislikken, birbirimizden ölesiye nefret ediyorken beni nasıl böyle sakinleştirebiliyorsun? Kollarında ölme ihtimalim bu kadar yüksekken nasıl sana daha da sıkı tutunmak isteyebiliyorum?"
Çünkü bana aitsin. İşte bu yüzden.
Yüzüne eğildim, nefesimi her bir duyusuyla algılamak istiyor gibi gözlerini yumdu. Yaşlar hâlâ oluk oluk yanaklarına süzülüyordu. Benim onun tenine aç olduğum kadar o da bedenimi kendisine yakın hissetmeye aç görünüyordu.
Dudaklarımı yanaklarında, burnunda ve şakaklarına gezdirdim. Dudaklarında küçük hayalet öpücükler dolaştırdım. Hissetmemişti bile ama ben beni mahvedecek bir sınırı aşmaya ne kadar yakın olduğumu biliyordum. "Bebeğim," diye tekrarladığımda vücudundan bir titreme akıp geçti, "Benim tatlı düşmanım. Senin iyi hissetmen, benim adıma kazılan tuzaklar ve çukurlar demekse siktir... Umurumda değil."
Önümde yeniden iki büklüm oldu. Kollarını bedenine doladığında omuzları sarsılmaya başladı.
"Adını her duyduğumda zayıf hissetmek istemiyorum artık. Yüzü aklıma geldiğinde midemi kanatana kadar kusmak istemiyorum. Onu öldüreceğim, Tanrım o kadar acı çekmesini sağlayacağım ki, son sözleri yalnızca yalvarışları olacak," dedi, "Ama yaptıklarından bahsetmeye korkmayı bırakmam gerekiyor. İhanetinin alçaklığına şaşırmamam gerekiyor. O ciğeri beş para etmez bir şerefsiz. Bende sebep olduğu travmaların tatminini ona yaşatmamalıyım..."
Kapıyla aramdaki mesafe sadece beş adım. Boynuzlu Yılanları bıraktığım depoya olan uzaklığım sadece birkaç kilometre. Hiçbir şey değil. Kanımda köpüren hiddetle aşamayacağım yol, yıkamayacağım duvar yoktu.
Çıkaramayacağım savaş yoktu.
"Oydu değil mi?" diye sordum. Emin olsam da, hayatımda tanık olduğum onca hastalıklı eyleme rağmen böyle bir şeyin mümkün olmaması gerekiyordu.
"Oydu," dedi Rebel, "Beni vuran kişi Konstantin'di."
Motosikletime yaslanmış, bir elim karnımda Konstantin'i bekliyordum. Bebeğimin babası. Soğukkanlılıkla işkence eden, herkesin ödünü koparan, kadınların tekinsiz cazibesine bayıldığı ama bana karşı her zaman nazik, aşık, babamın hiç yapmadığı kadar dürüst ve iyi davranan adamı.
Don'un her zaman bana haksızlık ettiğini söylerdi. Bir gün Boynuzlu Yılanlar'ın Başkan'ı olarak yerini alacaktı ve beni koltuğuna oturtup, nasıl tapınılmam gerektiğini gösterecek sonra da gidip küçük kızımı şımartacaktı.
"Sen benim kraliçem olacaksın. Sikeyim diğerlerini..." Bunlar onun sözleriydi.
Kızlarımı hiç tanımamıştı, amacımı ve sırlarımı ona anlatmamıştım ve bu suçlu hissettiriyordu. Ona güvenebilirdim. Bana yardım ederdi. Duyduklarından sonra bu motosiklet kulüplerinin bir parçası olmak istemeyecekti.
Ben de ona anlattım. Madalyonların ve barışın arkasındaki gerçek yüzleri bir bir gösterdim. Don Viperan'ın büyükbabamın ölümünden hemen önce çaldığı sırları ve büyükbabam vicdan azabı yüzünden günden güne erimişken, babamın o sırları kullanarak nasıl gücüne güç kattığını.
Annemin bana karanlıkta fısıldadıklarını ve tüm Başkanların intihar ettiği gün şahit olduklarımı. Ona kızlarım dışında her bildiğimi aktardım. Bir yanım, sanırım bu gelecekten ruhuma yerleştirilmiş bir içgüdüydü, Konstantin'e dostlarımdan bahsetmemem gerektiğini zihnime aşılamıştı.
Boynuzlu Yılanlar'ın madalyonunu bir türlü ele geçiremiyordum. Konstantin'den yardım istedim. Bebeğimiz hayata gözlerini açtığında ilk nefesini böyle çarpık ve iğrenç bir dünyada almamalıydı.
Öylece bekledim. Madalyonu bana getirmesini, önce beni öpmesini sonra da bebeğimi hissetmek için parmaklarını karnımda dolaştırmasını.
Bana doğru yaklaşan bir değil birkaç motosiklet gördüğümde panik damarlarımda yavaş yavaş yükselmeye başladı. Ama inancımı yitirmemeye çalıştım. Konstantin'e ve bana arka çıkacak yürekli birkaç üye olmalıydı. Hepsi birer orospu çocuğu değildi sonuçta.
Bu kaçmak yerine onun bana yaklaşmasına izin vererek yaptığım son hata oldu.
Etrafımı sararlarken ve Konstantin yüzünde perişan ancak kararlı bir ifadeyle bana seslenirken "buradan çıkmalısın" diye bağırıyordu zihnim.
Sonra SUV'ler yanaştı. Kalbim durdu. Kara takımlar içinde yeraltı suç dünyasının en kötüsü olmak için ayrı ayrı işlenen ve bizim dünyamızdan tamamen farklı bir işçilikle dövülen adamlar otoyolu doldurdu. Dünyanın gücünü ellerinde tutuyorlardı, kuvvetlerinin ve ağlarının sınırı yoktu. Onlar birer hayaletti. Dünyayı avuçlarıyla döndürecek ya da onu karanlığa boğabilecek gücü olan hayaletler. Benim Damgrave'e kapatılmamın asıl sebebi olanlar.
O an anlamıştım. Konstantin madalyonların sırrını ve bu adamların kim olduğunu zaten biliyordu.
Önce bağırışlar, tehditler ve canımı kurtarmam karşılığında bilgimi başka kimle paylaştığım hakkında sorgular. Hepsini Konstantin yapmıştı. O adamlar sadece varlıklarının ağırlığıyla izlemişti. İnfaz istiyorlardı, sessizce. Günlerinin belki de en sıradan ve geçici kısmı olacaktı ölümüm. Konstantin de onların sağladığı gücüyle baştan çıkmıştı. Farkında olmadan Helbarvest'teki tüm motosiklet çetelerinin yaptığı gibi.
Konuşmayı reddettim. Reddettikçe dizlerimin üstüne çöktürüldüm. Hepsini Konstantin yapmıştı.
Bana konuşmam, o sürtük ağzımı açmam için haykırırken yediğim darbelerin acısıyla uyuştum. Hepsini Konstantin yapmış ve emretmişti.
"Başka ne bildiğini anlat bana bebeğim," diyordu, "Madalyonlardan başka kimin haberi olduğunu söyle ve evimize gidelim."
"Onları durduramazsın Rebel, kimse böyle bir şeye kalkışmadı daha önce. Konuş ve bebeğimizi kurtar," diyordu karnıma hamle ederek, "Sana ayrıcalık gösterecekler çünkü bize aitsin. Bu şansını boşa kullanma."
Küfürlerim, darbeler, kahkahalar ve daha çok tehdit.
Max'in canı için babasına yalvarmıştım. Sanki tutunacak bir şeyim olmaması için karnımda büyüyen hayatı lekeliyormuşum gibi daha sert vurmuştu.
Konuşamayacak hale geldiğimde ve zaten konuşmayacağımı anladıklarında beni gerçekten vurmuştu.
"Üzgünüm Rebel, seni sevdim bebeğim. Bu beni mahvediyor ama senin hepimizi birden mahvetmene izin veremem," diyordu sıcak kurşunlar karnımdaki deriyi aşıp, organlarımı ve bu hayatta en çok sevdiğim varlığı parçalarken.
Görüşüm acıdan kararırken beni bir et parçası gibi bir kenara atarken ve asfaltta sürünürken Max'imi kurtarma ihtiyacıyla hareket ediyordum yalnızca. Ölmek üzere olan birinin son nefesleri gibiydi kendimi sürükleyişim. Benim son nefeslerim bebeğimin hayata tutunmasını sağlayacaksa, her soluğu bine böler sonuna kadar dayanırdım.
Aklımda tek bir düşünce vardı.
Eğer biz bu geceden sağ çıkarsak, bir daha kimseye güvenmeyecektim ve arkadaşlarımın kollarında kıvrılarak parçalarımı toplayacak, hepsini teker teker yaptıkları hatayla yüzleştirecektim...
Kelimeler; çığlıklarımla, gözyaşlarımla ve nefretimle birlikte dökülürken onları tutamadım. Göğsümdeki düğümlerin bir süre çözülmeye ihtiyacı vardı. Sonra onların baştan sona yeniden örülmesine izin verirdim.
Bunu kafamdan atamıyordum.
O geceyi silemiyordum. Silmek de istemiyorum sadece baş edebilmek istiyordum
Konstantin'i görmek, hiçbir şey olmamış gibi beni tehditkâr bir şekilde Carltown'a geri götürmek için gelmesi ve bana dokunması...
Ah, Tanrım. Bana dokunuş şekli...
Tüm anılar tek bir dokunuşla gözlerimin önünden geçmişti. Onu oracıkta öldürebileceğimi biliyordum buna gücüm yeterdi. Sürünün ve Logan'ın arkamda duracağı kadar öfkeli olduklarını da biliyordum.
Ancak onu o anda öldürmek, ortalığı iyice karıştırmak olurdu. Her şeyi yakıp yıktığımda Konstantin'in acı çekmesine ihtiyacım vardı. Mantığıma hâkim olamayacak bir eşikten düşmüş olabilirdim ama o geceden ve Damgrave'de geçirdiğim iki sene boyunca sakin kalmam gereken zamanları keşfetmiştim.
Bu yüzden yaşadığımı öğrendiklerinde kısa bir panikten başka bir şey atlatmamıştım. Bu yüzden bugün eski kulübünü ve Konstantin'i karşımda gördüğümde soğukkanlı davranabilmiştim. Ardından da kopmuştum.
Karşımdaki adam önce çalkantılı bir fırtına gibi banyoya girip sonra uysal yatıştırıcı rüzgârlara dönüşüp, koptuğum yerden beni sıkıca yakalayana kadar.
İtirafımla; kudretli yüz hatlarında ve delici kehribar gözlerinden geçen birkaç sahneyi okuyabildim. Hepsi kan içeriyordu, tutkulu bir cinayeti ve katıksız hiddeti.
Elini ıslak saçlarından geçirirken omuzlarındaki kalın kaslar titriyordu, hatta parmakları bile. Birden ayağa fırladığında ürktüm. Üzerimde yükselen cüssesi ve dövmeli derisinin altında hunharca hareket eden kaslarıyla bir an bana ne kadar çıplak olduğumu hatırlattı. Kendime sarılma ihtiyacı duydum ama beni sakinleştirmeyi başaran bu canavarın varlığıyla her şeyi unutturacak başka bir ihtiyaç doğuyordu.
"Onu geberteceğim," diye hırlayarak arkasını dönmeye yeltendiğinde bileğine yapıştım.
"Hayır, Logan. Hayır..."
Eğilip çenemi sıkıca tuttu. "Onu kendi kanında boğacağım. Bedenini motosikletimin arkasına bağlayıp hâlâ nefes alıyorken Carltown'da güzel bir yolculuğa çıkaracağım."
Konstantin'in ölümü bana aitti ama koluna tekrar asılışımın sebebi sadece bu değildi. Beni bırakmasını istemiyordum. Tüm gece yanımda kalmalıydı. Bir kez olsun, etrafa saçılan kırık parçalarımı benimle toplayacak birini istiyordum. Logan, bunu yapabilecek bir adamdı. Canavarlığına ve karanlığına ihtiyacım vardı. Ve şaşırtıcı nezaketine, koruyuculuğuna...
"Gitme Logan..." Durdum. "Lütfen."
Kaşlarını çattı. Vücudu ve çenesi arada bir seğiriyordu. Duyduğu kine ve içinde biriken öfkeye bedeni dayanmıyor, tepki veriyordu.
"Beni durduramazsın Rebel. Bu sefer değil."
Dizlerimin üzerinde doğruldum bunun ne kadar aşağılayıcı bir pozisyon olduğunu takmıyordum. Üstünlük çabalarımız ve savaşımız kapının dışında bırakılmıştı.
Gözleri delice parlarken ona sunduğum manzaraya bakmaya tenezzül etmiyordu. "Kal," diye fısıldadım, "Sadece bu gece benimle ilgilenmeni istiyorum." Başımı iki yana salladım. Evet, dürüstlük. Bir parça. "Benimle ilgilenmene ihtiyacım var. O kapıdan çıkarsan tekrar dağılacağım ve bu sefer beni toparlayacak biri olmayacak. Bir çöküş daha yaşamak istemiyorum Logan."
Bunları benden duymayı asla beklemediği, yutkunuşundan ve dağılan dikkatinden belliydi. "Sana dayanamıyorum," diyerek hınçla yüzünü sıvazladı, "Tahmin bile edemezsin."
"Dayanma o zaman." Soğuk su üstüme gelmiyordu ama damlalar hâlâ bacaklarıma ve kalçama sıçrıyor, bedenimde süzülüyordu. Kemerine uzandım, başımı geriye atıp dudaklarını ıslatışını izledim. "Becer beni. Unutmama yardımcı ol."
Parmaklarını saç diplerine bastırarak saçlarını geriye taradı. "Tanrı aşkına."
Yaralarımı sarmasını umuyordum, geçici bile olsa. O da bana, tüm acılarımı tek başına dindirmek istermiş gibi bakıyordu.
Ellerimi karnındaki çelikten kasların üzerinde ve dövmelerinin izlerinde dolaştırdım. Dokunuşumla titrediğinde, tatminle doldum. Kendini tutuyordu, omzunun üstünden kapıya bakıp duruyordu.
"Seni yatağıma götüreceğim sonra da Konstantin'in peşinden gideceğim. Ölümü senin ellerinden olsun istiyorsun ama ben sabredemem Rebel. Savaş uğruna bile olsa bekleyemem..." Kirli sakalını sıvazlayıp burun kemerini sıktı. "Orospu çocuğu..."
"Logan," diye fısıldadım, "Benimle kal, bu gece istediğim bir ölüm değil. Sadece iyi hissetmek."
Yüzünde perişanlığın ve öfkenin kanlı canlı gölgeleri oynaşırken kana susamış bir şekilde yumruklarını sıktı sonra duvara bir yumruk indirdi. Patlayışına gözümü bile kırpmadım. "Bugün evimdeydi, benim ellerimdeydi. Onu öldürebilirdim, boynunu kırmak çok kolay olurdu. Bilseydim... bilseydim Rebel."
Zaten ölecekti ama o kadar yorgundum ki Logan'ın bunu anlamasını istiyordum. "Sadece onu kafamın içinden atmak istiyorum Logan," diye fısıldadım.
Başını iki yana sertçe salladı ama homurdanışı pes etmeye yakın olduğunu gösteriyordu. "Rebel..."
Tırnaklarımla kasıklarındaki kılların arasında bir yol çizdim. Kotunu zorlayan ereksiyonunu kavradığımda elini bir hırıltıyla yüzüme indirdi.
"Sabrım bir yere kadar Rebel ve onu çoktan tükettin," dedi, "Eğer o ağzın benim için açıldığını görürsem, boğazından aşağıya boşalmakla yetinmem." Benden önce davranarak kemerini çözdü, fermuarını indirdi ve sertleşmiş iri organını serbest bıraktı. Çenemi kavrayıp gözlerine bakmam için beni yönlendirdi ve baş parmağını hafifçe ağzımın içine iterek dudağımın çerçevesi boyunca dolaştırdı. "Seni çığlıkların bir şarkıya dönüşene kadar sikmem gerekir. Sikimin, tatlı darlığında kaybolduğunu görmem ve tam orada patlayana kadar defalarca kez geldiğini görmem gerekir. İşte benim ihtiyacım olan da bu."
Ellerim kasıklarının iki yanında açık bir şekilde yapışıp kalmışken yüzümün önünde sallanan gururlu aletine gözlerim irileşerek baktım. Damarlarına, geniş ucundan akan bir damlaya sıvıya inlememek için bacaklarımı birbirine bastırdım.
Islanmıştım, sızlıyordum ve kıvranıyordum.
Yumruğumu sert uzunluğunun etrafına sarıp çekiştirdim ve dilimi çıkarıp ucuna yaklaşırken kirpiklerimin altından puslu gözlerimle ona baktım. Anında kalan giysilerinden de kurtuldu.
Eli başımın arkasına kayarken kalçaları sarsıldı. Başını geriye atıp boğazındaki hırıltıyı serbest bıraktığında, dövmeleri, kasları ve boynunda belirginleşen damarlarla tanrısal bir çekiciliği olduğunu düşündüm. Karanlık banyoyu, kendi karanlığıyla kutsuyordu.
Dilimi aletinin yanlarında dolaştırırken hayalarını sıktığımda kalbi kasıklarında atıyordu. Benim kalbim de dört nala koşup, karnımın altındaki arzuyla birleşiyordu.
"Dizlerinin üstünde çok güzel görünüyorsun Rebel," dedi boğuk bir sesle.
Onu dudaklarımla sarmalarken, ucundaki tuzlu tadın üstünde dilimi döndürürken geri çekilip onu sıkmaya devam ederek mırıldandım. "Çok alışma."
Tekrar ağzımı sikiyle doldurduğumda zevkle mırıldandım, titreşimlerin onu daha da azdırdığını biliyordum çünkü ıslak saçlarımı sabırsızca yumruğuna dolayıp, kalçalarını bana itmeye başlamıştı.
"Siktir," diye inledi.
Boğazımın arkasına çarpmaya yaklaşmışken öğürme refleksim devreye girdi ama Logan bir eli saçlarımı çekiştirir diğer eli yukarı uzanıp kabinin çerçevesini sıkıca kavrarken hırladı. "Hepsini Rebel, tamamını al, sikimi en sevdiğin şeymiş gibi em." Kendini ittiğinde gözlerim zevkten geriye döndü ve bir kere daha öğürdüm. "Fazla gelirse bacağıma vur."
Emerken bir yandan elimle onu sıvazlıyordum. Kaslarındaki gerilimi dokunuşumla takip ediyordum. Hazzın baskısına dayanamayıp meme ucumu sıktığımda inlemeleri arttı. Erkeksi boğuk ses başımı döndürüyordu. Elimi bacaklarımın arasındaki ıslaklığa sürükleyemeden hızla ağzımdan çıktı. Tükürüklerim şaşkınlığımla birlikte çeneme döküldü.
Beni ayağa kaldırırken kolunu belime sardı sanki birbirimize dokunmadığımız bir saniye bile evrenin sonunu getirebilecek bir kayıptı. Kadınlığımı avuçlarken yüzünü memelerime gömdü. Dilini sertleşmiş ucunda döndürdü. "Ben seninleyken, kendine dokunmayacaksın. Seninle değilsem de parmaklarını sürerken yalnızca beni hayal edeceksin."
"Hımm..." Ağzımdan tek bir kelime bile çekip çıkaramadım.
Beni geri adım atmaya zorlayıp sırtımı soğuk fayanslara dayadı. Su sol tarafımıza hafifçe değiyordu ve öyle yanıyordum ki, damlalar tenimden kayarken bir tıslamayla buharlaşabilirlermiş gibi geliyordu.
Dudaklarını göğüslerimin arasından geçirdi, karnıma doğru inerken ayak parmaklarım kıvrıldı. "Amatör" dövmeme ve yaralarıma ayrı bir özen gösterdi. Aşağıya ve daha aşağıya indi. Tek dizinin üstüne çöktüğünde, bir bacağımı arkasından kavrayıp dövmelerin birbirine geçip mükemmel bir görüntü oluşturduğu geniş omzuna attı ve yüzünü bacaklarımın arasına sığdırmak için kendine yer açtı.
Kararmış gözleri, dudaklarındaki tekinsiz cazibeli kıvrım ve sırılsıklam olup dağılmış koyu sarı saçlarının erotik manzarasıyla bile boşalabilirdim.
"Dizlerinin üstünde çok yakışıklı görünüyorsun Logan," diyerek ona sataştım.
İki eliyle birden kıçımı sıkıp beni suratına doğru çektiğinde belim kıvrıldı.
"Eğer güzel bacaklarını etrafıma sarıp beni boğarcasına dilimi süreceksen, hayatım boyunca burada kalmayı düşünebilirim."
Ciddi olup olmadığını kavrayabilecek kadar düşünme yetisine sahip değildim. Zihnimdeki mantığın kırıntıları da küçük baloncuklar gibi patlıyordu.
Beklemedi, yavaş değildi... Açlıktan ölmek üzere olan bir adamın çılgınlığıyla ağzını vajinama gömdü.
"Aman Tanrım!"
Başım fayansta geriye kayarken tırnaklarımı başına bastırdım.
Dilini girişimin ve şişmiş hassas noktamın üzerine dolaştırıyor, çekiştirerek emiyordu.
"Yavaş, ol! Siktir," diye hıçkırıklı bir inleme daha çıkardığımda içimden hayatımı çekermiş gibi beni yalıyor, tüketiyordu.
Vakit kaybetmedi, aceleci değildi sadece doyumsuz ve vahşiydi. Ve kahretsin. Hoşuma gitmişti, zevkten bayılacak derecede hem de.
Ona teslim olmuştum. Uzuvlarım pelteye dönmüş, ciğerlerimdeki nefesler bedenimle birlikte çalkalanarak dökülüyordu.
"Tadın..." Diliyle bir fiske atarak geriye çekildi. "Kokun..." Burnunu kadınlığıma dayayıp kokladığında utançtan kıpkırmızı kesildim. "O kadar tatlı ki..."
Sözleri sanki arzularıma bir emirdi. Kaslarım titredi, bacaklarım ve karnım kasıldı. Rahatlamak için tırmanırken yer altımdan kaymışçasına düşmeye başladım. Bacağım omzuna sarılı bir haldeyken beni kalçamdan tutarak yüzüne bastırıyor, gevşerken yalayıp yutmaya devam ediyordu.
Doğrulduğunda elini bacaklarımın arasına yerleştirip ovalamaya devam etti. Bir orgazmı daha içimde inşa etmeye başladı. Boğazımı tutup başımı geriye yasladı. Çaresizce dudaklarını aradım. Alt dudağımı yakaladığında, dişlerini geçirerek emdiğinde kendinden geçtiğinin farkındaydım. Tadını almak, ağzının sıcaklığında, dilinin ıslaklığında kaybolmak, iki günahkar olmasaydık kutsal hissettirirdi. Ama değildi. Dilinin dilime dolanmasını beni dokunuşlarıyla yağmaladığı gibi öpücükleriyle de tüketmesini istiyorum ancak Logan o sınırı asla geçmiyordu.
Elini bacaklarımın arasından çekti. Kalçalarıma kadar damlayan sularımı aletine sürüp sıvazladığında nasıl nefes alacağımı unuttum. "Ne istediği tekrar söyle."
Gözlerine baktım. İfadesi korkutucu kişiliğini tamamen yansıtıyordu ve ben onun karanlığıyla sarmalanmak istiyordum.
"Becer beni," dediğimde dudağı kıvrıldı.
Kendini karnıma dayayıp yumruğuyla aletini sıkmaya devam etti. "Bir daha dene."
"Beni sikmeni istiyorum. Hemen, şimdi."
"Prezervatif..."
Lafını kuru ve monoton bir sesle böldüm. "Hamile kalma ihtimalim olmadığını biliyorsun."
Erkekliğindeki eli bir an durdu ve kaşlarını çattı. "Temizim ama bunu daha önce hiç yapmadım Rebel. Hiç kimseyle çıplak bir şekilde beraber olmadım."
Bu beni anlamsız bir şekilde memnuniyetle doldurdu.
"Seni aramızda hiçbir engel olmadan becereceksem bilmen gereken bir şey var..." Kolunu belime dolayıp sırtımı duvara sürterek beni kucağına aldı. Aletini girişime dayadığında fısıltısı kulağımdaydı. "Geri çekilmeyeceğim. Seni menimle dolu bir şekilde görme zevkini benden alamazsın."
"Yine bölgeni işaretlemeye çalışıyorsun Başkan," diyerek tek kaşımı kaldırdım ama Tanrım. İçime gelmesini ben de istiyordum. Gevşerken yüzünde oluşan ifadelere ve sıcak sıvılarının beni kaplamasına ihtiyaç duyuyordum.
Sadece yalnızsın, dedim kendime. Sadece acılarını atlatmaya çalışıyorsun.
Ama kalbim "yalancı" diye tıslıyordu hızla çarparken.
"Onu çoktan yaptım Rebel. Bu ikimize özel bir işaret olacak."
Ürperti omurgam boyunca yayıldı. Başımı sallayıp ona izin verdim.
"Şimdi bacaklarını belime dola," dedi talepkar buğulu bir sesle.
Kollarım boynuna gitti bacaklarım da kalçasının etrafındaydı, beni duvara dayamış iri elleri kıçımı morartacak kadar sıkıca tutarken bakışlarımızı ayırmadan birbirimize kenetlenmiştik.
Kalın erkekliğini girişimde aşağıya yukarı hareket ettirirken gözlerimizi zevk dolu yüz ifadelerimizden ayırmadan inledik.
Kendini yavaşça içime iterken zevkimi artırmak için boynumu ve memelerimi yaladı. "Çok dar, çok ıslak... Beni resmen emiyorsun."
Çok büyüktü ve anlık acı hızla hazza karışıyordu.
Aletini daha derine girmek için bastırırken tırnaklarımı omuzlarına sapladım. "Uzun zaman oldu alabilir miyim bilmiyorum," diye titreyerek soludum.
Ensemi kavradı ve içimde kaymaya devam etti. Etrafında kasılıyordum, aletinin her santiminin dar duvarlarımın içini fethettiğini hissediyordum.
"Sığacak bebeğim. Sıkı tutun."
Bir an geri çekildi sonra da vajinamın dudaklarını ayırıp köküne kadar soktu. Banyoda yankılanan çığlığım saf hazdan oluşuyordu.
Ayak bileklerimi kalçasında birleştirip sıktığımda küfrederek bir elimi tutup başımın üstüne yapıştırdı. Kalçalarını döndürerek, en derine ulaşana kadar beni tekrar ve tekrar doldurdu. Bileğimi bıraktı. İki eliyle sırtımdan destekleyerek beni vücuduna çekti.
Nereye dokunacağını bilemiyordu. Aynı anda tenimin her noktasında bir iz bırakmak, keşfetmediği yer kalmasın istiyordu. Gözlerindeki açlıkta ve hareketlerinde savruklukta bunu görebiliyordum.
"Her şeyini hissedebiliyorum. Çok güzelsin..."
Sırtımdaki desteği ve hafifçe bükülen dizleriyle onu sürebilecek kadar ağırlık verebiliyordum. Kalçalarımı oynatıp belimi ihtiyacım olan temas için yuvarlarken beni aletinin üstünde kaldırıp en derine vurana kadar kucağına indiriyordu.
O kadar ıslanmıştım ki, içimde gidip gelirken ritmini kolayca yakalamıştı. Aklımı başımdan alan bir sertlik ve hızla kasıklarını bana çarpıyordu. Yapışkan ve ıslak sesler inlemelerimiz ve nefeslerimiz yarışıyordu.
Ağzı ve eli yeniden boğazım buldu, nabzımı hissederek beni sıkarken dişlerini boynumdaki kavise geçiriyordu.
"Sen benimsin." Sertçe itti. "Benim için yaratılmışsın."
"Lütfen Logan, daha hızlı. Lütfen..." diye tiz bir sesle sızlandım.
Beni duvara karşı becerirken pelvisini hassas noktama sürtüyordu. Gövdesini bedenimden uzaklaştırdı. Boğazım avcunda, başım fayanslara yaslı, aleti tüm duygularımın bir yumak haline geldiği kadınlığımda acımasız ve gaddar darbelerle kayarken izledi.
Sallanan memelerimi onun için titreyen kaslarımı ve ağzımdan aralıksız kopan inlemeleri.
"Söylemiştim, bebeğim. Tıpkı bir şampiyon gibi beni içine alıyor, küçük tatlı sıcaklığınla sağıyorsun." Zaferine karşı sırıttı. "Kadınım bir şampiyon."
Alaycı övgüsüyle kıkırdadım, onda çok nadiren gördüğüm oğlan çocuğu gülümsemesine de.
Darbeleri hızlandı, kalçamı tutup beni kasıklarından uzaklaşamayacağım bir açıya getirdi. "İşte burada," dedi dudağımın kenarındaki kıvrımı okşarken, "Bana direnemediğin için zevkten ağlayamayacaksan yüzünde ıslaklık görmek istemiyorum." Kalbim göğsümün içinde sıkıştı bedenimi ve aklımı ele geçiren yoğun hislere rağmen...
Çattığı kaşlarını, bana doyamayışını izledikçe; bizi izledikçe kalbim büyüyor genişliyor göğsümün içine sığmıyordu. Bu yüzden hedef alınması ve kırılması daha kolay olacaktı. Nabzımın ritmi bile Logan yeterince dikkatli dinlerse, bir itiraf olacaktı.
Elini içimde kaybolduğu yere indirdi ve okşamaya başladı. Seks sırasında hiç bu kadar ilgi gördüğümü ve kemiklerimi titretecek bir gaddarlıkla becerildiğimi hatırlamıyordum. Acımasızlığında tuhaf bir ihtiyat vardı, gece göğüyle yarışacak karanlık küreler halindeki gözlerinde ruhumu okşayan bir tutku... Evet daha önce sikişmekten öte sevişmiştim de ama hiç böyle duygulara kapılmamıştım.
"Logan," diye nefes nefese daha fazlasını isteyerek bağırdım.
Darbeleri hoyratlaştı, etin ete çarpış gürültüsü kulaklarımdan uzaklaşmıyordu. "Bir daha söyle."
Vajinamı hafifçe tokatladığında zonkluyordum. "Tanrım!" diye çığlık attım.
"Evet bebeğim böyle daha iyi."
Zincirlerinden tamamen kurtuluşu benim de parçalanışım oldu. Acımasızca içime saplanıp geri çekilmeden bir daha çarptığında, beni okşayarak zirveye taşıyordu. Kalçalarını döndürüyor, hem lanet olası maharetli parmaklarıyla hem de kalın aletiyle aramızdaki sürtünmeyi ikiye katlıyordu.
Terle ve suyla kaplı vücutlarımız öyle bir uyum içinde hareket ediyordu ki, birlikte bir çılgınlığa doğru yükseliyorduk.
Doyumsuz ve saldırgandı. Beni tüketişi, benimle ilgilenişi ve kaslarımı yoruşu başımı döndürüyordu.
"Benden ne istediğini söyle," diye kulağıma fısıldadı, "Bu hayattan gerçekten ne beklediğini söyle."
Zevkten aptallaştığımızı söyleyebilirdiniz ama alakası bile yoktu. Sözcüklerim istediğim için kalbimin orta yerinden kopmuştu.
"Sevildiğimden şüphe etmek istemiyorum. Canımın yanması ihtimaliyle yaşamak ve her an ihanete uğrama hissini atamayarak yalnız kalmak istemiyorum."
O noktaya çarptığında orgazmım bedenimi tüketmeye başladı. Yüzümü boynuna gömüp artçı sarsıntıları atlatmak istedim ama bana izin vermedi. Boğazımdaki eliyle beni duvara yaslayarak, kaslarım aletinin etrafında kenetlenirken öfkeli bir tanrı gibi boşalışımı seyretti. Ama ben bakışlarımı kaçırdım az önceki itirafımdan sonra ona bakmak istemiyordum.
Yaklaştığını biliyordum, çenesi seğiriyor, siki sızlayan bacak aramda nabız gibi atıyordu ve gittikçe sertleşip büyüyordu. Az önce bir bağlantı yaratmıştım ve başlattığım derin iletişimi kendi ellerimle aynı anda yok etmiştim. Bu yüzden sinirliydi, çekimimizden değil öfkesinden güç alarak beni beceriyordu.
Ellerimi uyuşukça, alçalıp yükselen göğsünde ve kasılan karın kaslarında gezdirdim. Kulağına yaklaşıp kulak memesini dişlerimin arasına aldım. "İçime gelmeni sabırsızlıkla bekliyorum."
Dikkatle yüz hatlarını inceledim. Şiddetle parçalandığını, zevkini kovalarken erkeksi bir savunmasızlıkta bedenime muhtaç olduğunu görmenin güzel bir yanı vardı.
Son sert bir vuruşla kükredi ve girip çıkmaya devam ederken vücudumu kendine bastırdı. O kadar uzun süre boşaldı ki sıcak sıvı içimi doldururken kalbi kalbime karşı gümledi. Neredeyse eş zamanlı bir ritimle.
Alnını alnıma dayadı saçlarımı kavrayıp yüzümü yüzüne doğru açtı. Ağzıma yakındı ama sadece fısıltısını her yerimde hissetmem içindi. "İnkâr edebilirsin yok sayabilirsin ama bir gün; birinin dudaklarını ağzından ayırmadan, gözlerinin içine bakıp becerecek kadar seversen o kişi ben olacağım. Sana yemin ederim, birini seveceksen o kişi ben olacağım Rebel."
Yüzünü avuçlarımın arasına alıp kaşlarımı çattım. "Bu sözleri kendine mi söylüyorsun, bana mı?"
Dudaklarını alnıma bastırdığında göğsümde bir düğüm daha çözüldü ve sanırım, bu diğerleri gibi yeniden düğümlenmeyecek bir iplikti. "Bence cevabı biliyorsun."
Gülümsedim. Kalp kırıklığı ve mutlulukla dolu bir gülümsemeydi.
🐉
Gece boyunca beni kendi odasındaki büyük yatakta defalarca kez tatmin etti. Her seferinde gözleri yüzümde bir cevap ararcasına dolaşarak kendini içime itti. Ağzı karnımın üstündeki yaralardan hiç ayrılmadı.
Neden yaptığını sorduğumda, itiraf etmek zor olsa da kalbimin bir parçasını daha ele geçirdi.
"Çünkü o yaraların sebebi olan zayıf orospu çocuğunun sana hissettirdiklerine rağmen, senin ve Max'in gücünü yansıtıyorlar. Güçlü ve karşısındaki mükemmelliği tanıyan bir adam tarafından tapınılmayı hak ediyorlar."
Benimle neden öpüşmediğini sorduğumda, çoktan iri bedeniyle yatağı kaplamış beni de göğsüne çekmişti. Çıplak bedenlerimiz arasındaki uyum hücrelerimde yankılanıyordu.
"Motosikletime binememenle aynı sebepten."
Çünkü bana güvenmiyordu ve haklıydı da. Dünyayı birbirleri için yıkabilecek ama birbirlerinin dünyasını da paramparça edebilecek ayrı kutuplardık.
Parmaklarım derisinin üstündeki bebeğimin adının çizgilerinde dolaştı. Bir damla yaş yanağımdan göğsüne damladığında çenemi tutup başımı kendisine doğru kaldırdı. "Ne oldu bebeğim?"
Bebeğim...
Bunu sadece kendini ana kaptırdığını için söylüyor sanmıştım ancak... dürüst olmak gerekirse ona sarılıp yatmak kadar güzeldi.
Zayıf bir gülümsemeyle karşılık verdim ve yalan söyledim. "Sadece iyi hissediyorum."
Gece boyunca ikimiz de başka odalara gitmedik. Beni sıkıca sarmalarken, saçlarımla oynarken ve terli tenimin üstünde özenli daireler çizerken ona sırtımı asla dönmediğimden emin oldum. Üstüme tişörtünü geçirdim bu başka bir seksi başlattı ama dövmemi görmemesini sağladım.
Ona Konstantin'e dokunmayacağı ile ilgili yemin ettirttim. Zor oldu. Adı geçtiği an yataktan fırlama isteğiyle gözleri kapıda dolaştı. Ellerinin infazcım olabileceğini söyledi, gözlerimin önünde onu parçalarına ayırabileceğini... Ancak şu anda almamamız gereken riskler vardı. Konstantin ölecekti sadece vakti henüz gelmemişti.
Onu ne kadar ikna edebildiğimi bilmiyordum ama intikamımı elimden alırsa onu asla affetmeyeceğimi söyledim, bunu bebeğime borçlu olduğumu... Sözlerimin bir değeri olduğuna tutunuyordum.
"Konstantin'i öldürmek istiyorsan, iyi al canını. Ama savaş başladığında onu sana getirecek kişi ben olacağım. Boynuzlu Yılanların enkazını onun cesedinin üstüne yığacağım."
Logan kan istiyordu tıpkı benim gibi ama bilmediği bu ölümü onunla paylaşamayacağımdı...
Burnumu boynuna gömdüğümde erkeksi kokusunu ciğerlerime doldurdum. Bir şişeye koyup saklama isteğiyle doldum.
Beni her zaman koruyacak, kötü günlerde sırtımı okşayacak, tökezlediğimde elimi sıkı sıkı tutacak gibi kokuyordu.
Kalp atışlarını avucumda hissederek ve sessizce ağlayarak uykuya daldım. Bir daha asla bu kadar yakınına gelemeyeceğimi biliyordum eğer gelirsem birimiz çok acı çekecekti.
🐉
Veee bölüm sonu canavarı!!