İçeriğe geç

Kemikler Mirası

Bölüm 14 · 31 dk okuma

Kemikler Mirası

Bölüm 14

Madalyon

On Üçüncü Bölüm

Madalyon

Eğer kurtarılacak bir şey kalmadıysa, kanla ıslanmış küllerin üstünde sürmeye devam etmenin bir anlamı yoktu. Geriye kalanlar toparlanamayacak kadar dağıldıysa bazen tamamen yok etmeniz gerekirdi ve yeniden doğuşu başlatmanız.

Helbarvest'teki motosiklet kulüplerinin hak ettiği yalnızca yok oluştu. Sistem değişmemeli, çökmeliydi.

Bir müşteriden diğerine içkilerini hazırlarken gözlerim insanların üstünde fır dönüyordu.

Aileler, dostlar, kasabalarının kötü adamlarının koruması altında kendi onurlu kuralları altında yaşayanlar... Eğer bilselerdi, değiştirmek isterlerdi, müdahale ederlerdi; lanet okur, intikam alır, suçluluk duyar ve kaosun içinden sağ çıkmak için temiz bir sayfa açabileceklerini düşünürlerdi.

Logan'ı görebilecekmiş gibi barın yanındaki karanlık koridora baktım. Cleo ve Cooper ofisine giden kapının önünde laflıyor, kıkırdıyordu.

Yeleği üstümde değildi ama sözlerinin ve derinin ağırlığını birkaç gündür ruhumda ve kalbimde hissediyordum. Çok ama çok ağırdı. Kafamla oynuyordu, kanıma karışmaya çalışıyordu.

Beni kendine istiyordu. Müttefiki olmamı, kadını olmamı...

Kendime yalan söyleyemezdim. Beni koruduğu, güçlerimizi birleştiğimiz, intikamımı benimle birlikte aldığı ve kulüpleri boğulacakları çukura birlikte attığımız sonra da savaşımın sona erdiği, zaferi yoğun bir öpücükle kutlayıp bana defalarca kez sahip olduğu bir senaryoyu sürekli kafamın içinde tekrarlayıp duruyordum.

Gücü, beni etkiliyordu. Kararlılığı, beni kuşatıyordu. Karanlığı, yalnızlığıma gülümsüyordu. Bana yönelttiği dürüst ve aç bakışları daha önce hissedebileceğimi bile düşünmediğim duyguların taşmasına sebep oluyordu.

Tanrım. Ona güvenmek istiyordum. Yaşadıklarımdan sonra bile hâlâ bir çete üyesine, bir Başkan'a güvenmek istiyor oluşumdan tiksiniyordum. Beni kontrol etmek, kullanmak istediğini bile bile üstelik.

Canımı en çok acıtan da çıkarlarımızın, birbirimize karşı verdiğimiz mücadelenin ortasında, görmemeyi seçtiğimiz çıplak gerçeklerdi. Logan beni, ben olduğum için istiyordu. Tıpkı onun da benim için başka bir hayatta sırtımı yaslayabileceğim bir adam olması gibi.

Hiçbir zaman yakışıklı prensi arzulayan bir kadın olmamıştım. İhtiyacım olan onun gibi bir canavardı, yüreğimdeki ejderhaya denk.

Dişlerini ve pençelerini, kanlı gülümsemelerini ve en çirkin yanlarını sadece etrafına gösteren bir adam değil; kadınından da o canavarı saklamayacak, etiyle kemiğiyle sevecek bir adam.

Sevgi.

Sevgi mi?

Lanet olsun.

Sırlarımın hepsini ona anlatsam, yardım edeceğini hatta en az benim kadar çıldıracağını biliyordum. Hepsini yakardı ama işte... kanlı küllerin üstünde sürmeye devam ederdi. Değiştirebileceğini düşünürdü.

Rekabetimizin koltuk sevdasından ve intikamdan ibaret olduğunu sanıyordu. Ama ikimiz aynı savaşı vermiyorduk bile. Aynı şekilde dövüşmüyorduk.

O, Helbarvest'in kralı olmak istiyordu.

Bense bu kahrolası eyaletin yok edicisi olmak istiyordum.

İki bira açıp müşterilerime uzattıktan sonra kendime bir viski shot doldurup tepeme diktim. Alkol genzimi yakarken hırıltılı bir nefes verdim.

"İyi misin kızım?"

Axel'ın barın diğer tarafında kalabalığa sırtını dönmüş yaşlı figürüne baktım. Dövmeli kollarını tezgâha dayamış, sakalı neredeyse fıçı birasının içine düşüyordu.

"Kendi işine bak ihtiyar," diye ağzımın içinde mırıldandım.

"Onun iyi bir adam olduğunu söyleyemem. Ama Konstantin piçinden, baban olacak haysiyetsiz heriften ve yumuşak kalpli amcandan iyi olduğunu biliyorum."

Tezgâha bırakılan kâğıt paraları kasaya götürdüm bahşişlerimi şortumun cebine sıkıştırdım.

"Anlattı değil mi?"

Omuz silkti. "Boynuz tokuşturup durmanız hiçbir şeyi değiştirmez. Eğer bir adam sana -onun gibi bir adam sana- yeleğini giydiriyorsa bunun bir değeri vardır Rebel. Ayrıca hayır anlatmadı ama burası küçük bir kasaba herkes bir şeyleri görüp duyar."

Kendime bir shot daha doldurup, diğerini de Axel'ın önüne ittim. "Ben ona ait değilim. Yaptığının benim için hiçbir değeri yok."

"Babanı, kulübünü mahvetmesine izin veriyorsun. Gerçekleşecek Rebel, çok yakında," dedi ve içtikten sonra ikinci tur için bardağı önüme itti, "Layla'yı geri alacağız, Wren'e annelik yapmak ister ya da istemez onun tercihi ama geriye yılanlardan bir parça bile kalmayacağına emin olabilirsin. O zaman sen ne yapacaksın?"

Gözlerimi kıstım.

"Burada bir hayat kurabilirsin. Onun yanında."

"Seni Logan gönderdi değil mi?"

Yüzünü buruşturdu.

"Siktir git Axel."

Kör birine dünyaya farklı bir gözle bakması için bir mucize gerekirdi ama o mucize hiç gelmeyecekti. Hak etmiyorlardı.

Bunu Max için yapacaktım. Kendim için. Riley, Emerson, Sawyer, Sonya ve Morgan için. Diğer kızlar ve çocuklar için.

Arkama dönüp köşedeki kameraya orta parmak çektim.

Anında bana verdiği telefon titredi.

Sin: Birçok açıdan baktım Rebel. Sen uyurken, çalışırken, kahkaha atarken hatta benden nefret ederken, hepsinde bana ait görünüyordun.

"Ya seninki? Ya senin yeleğini giymek istersem... Başkan?"

"Bir kere giydiğinde üzerinden çıkaramayacağını anladığından emin olurdum. Derini yüzsen bile başaramazdın."

Siktir.

Rebel: Hayal kurmaya devam et pislik.

Sin: Ah kesinlikle kuruyorum. Altımdayken, üstümdeyken, masamdayken, gururlu güzel kıçın havadayken... Don Viperan'ın koltuğunda seni yememe izin verirken... o zaman da bana ait görüneceksin.

Sin: Babanın suratında belirecek ifadeyi düşünsene. Keyifli olurdu değil mi?

Enseme ve yanaklarıma ateş bastı. Ama kasıklarımdaki sancıyla kıyaslanamazdı bile. Kıpkırmızı kesilip patlamadan derin bir nefes aldım. Orospu çocuğu.

Sinner'da olmaktan memnundum. Logan beni kasabasında sakladığı için istediğim her şeyi önüme sermek zorunda olduğu halde kendi paramı kazanmak istiyordum. Ona ait bir mekânda çalışmak düpedüz saçmalıktı ama yapacak daha iyi bir şeyim yoktu.

Tabii kâğıt üzerinde herhangi bir anlaşmamız olmadığı için... saate baktım, buluşmamıza daha vardı ama buradan gerçekten gitmek istiyordum. Ducky'e çıkacağımı söyledim. İtirazlarına kulak asmadım.

"Beni Matt'in stüdyosuna bırakır mısın?" diye sordum Axel'a.

Bardağının üstünden bana tatsız bir bakış attı. "Hayır."

"Ya koca göbeğine bir yumruk indirip anahtarlarını alırım ya da nazik isteğimi yerine getirirsin Axel."

İç geçirdi. "Senin yüzünden kulüpten sürüleceğim Rebel."

Uzanıp omzuna vurdum. "Seni sürmekle uğraşmaz iki seneye öleceksin zaten ihtiyar."

🐉

"Ne yaptı dedin?"

Dövme makinesinin iğnesi Sawyer'ın ani tepkisi yüzünden canımı yaktığında koluna vurup cırladım. "Odaklan, acıtıyor."

Dudaklarını büzüp, önüne düşen örgüsünü sırtına attı. "Ah, tatlı bebeğim canını mı acıttım? Öpmemi ister misin belki o zaman..."

"Kes sesini, bebek olan sensin."

Sahiden öyleydi. Sawyer en küçüğümüzdü yirmi bir yaşındaydı. Gözlerini devirip karnımdaki kurşun yaralarının üzerinde gezinen makineyi çekti.

"Sana zorla yeleğini mi giydirdi?"

Kapının yanındaki duvara dayalı geniş kanepede uzanıp, Emerson'ın üstüne bacaklarını yerleştirmiş Morgan abartılı bir şekilde inlemeye çok yakın bir ses çıkardı. "Kulağa Rebel'ın ıslak rüyasıymış gibi geliyor."

Emerson siyah küt saçlarını kulaklarının arkasına atarken aynı anda gözlerini devirdi. Morgan'ın bir ayağını yere itti ama elbette onun alayını devam ettirdi. "Sin Gowan'ın böyle bir şey yapma ihtimali, senin o adama tutulmuş olma ihtimalin kadar düşük."

Morgan kaşlarını imalı bir şekilde oynattı. Çoğunlukla huysuz ve gaddar bir sarışındı ama yeniden bir arada olduğumuz için adeta bir kelebek kesilmişti.

Dövme koltuğunda uzanıyordum, başımı geriye yaslayıp odayı beyaz ışığa boğan floresanlara baktım. "Yaptı. Benim ona ait olduğumu söyledi. Hemen şeyden sonra..."

"Sen Riley'nin yüzünü yumrukdıktan hemen sonra," dediler hep bir ağızdan.

İç geçirdim. Pişman değildim. Herkesin Roxane olarak tanıdığı şarkıcının Riley olduğunu anladığım an, sevinçten çok öfke duymuştum. Ailesinin renklerini giyiyordu, bir daha asla giymeyeceğine yemin ettiği renkleri. Aynı zamanda üzerinde onların mücevherlerini taşıyordu. Beni Damgrave'den çıkarabilme ihtimali için kahrolası insanlarla yeniden iletişime geçmişti. Bir yumruktan daha fazlasını hak ediyordu.

Dez'in tepesi atmıştı, Logan'sa eh çok daha garip davranmaya başlamıştı. Sarhoş olduğumu söyleyip geçiştirmiştim. İnanıp inanmamaları umurumda değildi, onlar ellerine verdiğim güçle kafayı bulurken, buradan gideceğim zamana yaklaşıyordum.

"Eğer ona ait olursan," dedi Emerson.

Sözlerini Morgan tamamladı. "Üzerinde daha fazla baskı kurabilecek. Seni müttefiki yapabilecek ve ihanet etme fikrin bile varsa bundan vazgeçeceğini düşünecek."

Emerson inledi. "Pislik herif. Seni manipüle edebileceğini sanıyor, yumuşak karnına oynayamaya çalışıyor."

Sawyer dövmenin son dokunuşlarına geçtiğinde bakışlarımı yakalamaya çalışıyordu. Çünkü onlara eşlik edip sövmek yerine sessiz kalmıştım. "Sin'e karşı hislerin mi var Rebel?"

Sorusunun ağırlığı stüdyonun havasını değiştirmişti. Matt bu gece burada değildi, Sawyer'ın başka bir müşterisi yoktu. Yalnız, biz bizeydik. Ama sanki biri bu soruyu duyabilecekmiş gibi etrafıma bakınmak istedim.

"Takası bekleyeceğiz, Sonya'yı geri alacağız. Sürü, Boynuzlu Yılanları zayıflatıp savaş başlattığında darbenin nereden geldiğini göremeyecek. Babamın yerini almak istediğimi düşünüyor. Düşmanlar ve rakipler..."

"Rebel," diye durdurdu beni Sawyer dövmeyi bitirip geri çekilmişti, "Ne yapacağımızı zaten biliyoruz. Konuyu değiştiriyorsun."

Doğruldum ve eğilip karnımdaki kurşun yaralarının üstüne işlediği küçük "amatör" yazısını tişörtümle kapattım. "Kandırdığın tehlikeli bir adama hisler beslemek bir hata olurdu."

"Siktir," diye fısıldadı Morgan.

Sawyer kaşlarını çattı. "Mahşer Sürüsü Yedi'nin kindar Başkan'ına hisler beslemek korkunç bir hata olurdu Rebel."

Bana güvendiklerini, beni asla yargılamayacaklarını biliyordum ama yaşadığım karmaşayı dile getiremeyecek kadar savunmasız hissediyordum.

Stüdyonun en arka odasındaydık, bu odadan tenha bir sokağa çıkış vardı ve kapı tıklatıldığında hepimiz kimin geldiğini anladık. Sawyer, "Sonunda," diye rahat bir nefes vererek kapıyı açtı.

Emerson ve Morgan kendilerini; 1.75'lik, boyunun yarısından çoğunu sütun gibi bacaklarına borçlu olan, esmer teni ve siyah dalgalı saçları "ben senin belan olacak türden bir sürtüğüm" diye bağıran ve gözleri, içindeki hiddetli fırtınaları yansıtan kadının üstüne attılar.

Sadece sarhoş olduğunda neşeli kişiliği ortaya çıkardı, normal hallerinde bir buz kraliçesinden farksızdı. Kızlardan kurtulup bana baktı.

"Hâlâ dört yaşında bir çocuk gibi yumruk atıyorsun."

Kırmızı elbisesini ve kulaklarındaki yakut küpeleri süzdüm. "Ve kırmızı sana hâlâ yakışmıyor Riley."

Bana doğru kendinden emin adımlar attı. "Seni hiç özlemedim."

Aramızdaki mesafeyi kapattım. "Hapishanede sensiz geçen iki sene, cennet gibiydi."

Beni kendine çekip kucakladığında, Sawyer'ın burnunu çektiğini duydum. Sarılışına karşılık verip gözlerimi kapattım. Grubumuzun lideri, büyük vahşi ejderhası ben olabilirdim ama Riley bir anne ejderhadan farksızdı.

Boğazını temizleyip uzaklaştı. "Fazla vaktim yok. Beni takip ediyorlar ve sizi görmelerini istemiyorum."

"Riley," derken kaşlarım çatılmıştı.

Elini bir asilzade edasıyla kaldırıp beni susturdu. "Yumruğun senin yerine konuştu Rebel. Her şeyi aynı anda düşünmeye çalışan beyninde dönenleri görebiliyorum. Sadece sırası değil. Daha önemli meselelerimiz var."

Sawyer yanıma geçip kollarını göğsünde kavuşturdu. "Ailen önemli bir mesele Riley."

"Onlarla ben ilgilenirim," diye kestirip attı sonra da buz saçaklarının hedefi ben oldum, "Dez Gowan'ın çetesi mi? Gerçekten mi?"

Kaşlarım havaya kalktı. "Mahşer Sürüsü demek istedin sanırım?"

"Evet, her neyse."

"Sin, ona yeleğini giydirmiş," diye başını uzatıp fısıldadı Emerson.

Ona ölümcül bir bakış attığımda Riley saldırmaya hazır bir şekilde -tıpkı o anne ejderhalar gibi- gözlerini pörtletti. "Benimle dalga geçiyor olmalısın. Sana parmağını sürerse, onun taşaklarını, kulübünü yaktığım ateşte kızartırım Rebel."

Bana parmağını sürme kısmını pas geçiyordum. Bunu Riley'e asla itiraf edemezdim.

"Aslında..." diyerek omuz silktim ve tişörtümü kaldırıp sutyenime uzandım. İki parmağımın arasında tuttuğum madalyonu Sawyer'a uzattım. "Amaç da bu değil mi?"

Toplu bir iç çekiş duyuldu. Sawyer madalyonu evirip çevirdi. Güzel mavi gözleri dalgınlaşmıştı, kısa bir süre başka bir zamana doğru kaybolmuştu. "Ya Boynuzlu Yılanlar'ınki?"

Tişörtümü ve sutyenimi çıkardım. Göğüslerimi kolumla kapattım ve sırtımı kızlara dönerek dövme koltuğuna yerleştim. "Don Viperan'a teslim edileceğim, Sonya'yı geri alacağız, sürü babamla ilgilenirken, onun madalyonunu da çalacağım." Omzumun üstünden baktım. "Madalyonu yerine koymamız ya da sırlarımızı daha fazla saklamamız gerekmeyecek. Çünkü karşılarına dikildiğimizde sona geldiklerini bilecekler."

Riley üstünde birkaç ucuz şişe olan küçük bara gitti ve hepimize birer bardak doldurdu. "Peki ya, yılanlar seni sorgulayacak fırsatı yakalarsa ne olacak?"

Tereddüt ettim ama bunu kızlarıma belli etmedim. "Sin Gowan da bunun için var. Takastan sonra Don'a nefes alacak fırsatı bile vermeyecek."

"Yıllardır babandan mirası çalmaya çalışıyorsun Rebel," dedi Morgan, "Bu sefer nasıl başaracaksın?"

Alaycı bir şekilde gülümsedim. "Bana biraz inancın olsun."

"Her zaman," dedi anlayışlı ancak kırgın bir tebessümle.

"Tamam." Riley karşıma geçip duvara yaslandı, elini sallayınca kadehindeki altın sıvı dalgalandı. "Rebel bana kaçırdığım her şeyi anlatırken, sen de artık şu ejderhayı tamamlamaya başla Sawyer."

Sawyer siyah lateks eldivenlerini çekiştirdi. Uzanmanı işaret ettiğinde, yüzü koyun yattım. Sandalyesini baş ucuma çekti ve yerine yerleştiğinde ejderhanın kürek kemiklerimin arasında kalan kafa kısmını temizlemeye koyuldu.

Altın madalyonu sırtıma bıraktığında serinliğinden çok taşıdığı esrarengiz ve dehşet verici anlam yüzünden ürperdim.

Makine vızıldamaya başladı. Sawyer başka bir dövmecinin en aşağı beş saatte -o da zarafetten ve incelikten yoksun olurdu- yapacağı işi bir saate indirebildiği sanatını sergilemeye koyuldu.

"En kısa sürede bunu yerine koymalısın Rebel," diye fısıldadı, "Ve sakın, Sin'in dövmeni yakından görmesine izin verme."

Başımı salladım. Dez, ejderhanın baş kısmındaki boş halkayı fark etmişti. Logan da dövmemi yeterince iyi incelerse boşluğun doldurulduğunu anlayabilirdi. Ona asla sırtımı dönmeyecektim. Hem mecazen hem de gerçek anlamda.

"Rebel en başından beri merak ediyorum, Sonya'nın dövmesini görmüş ve bir bağlantı kurmuş olma ihtimallerini hiç düşündün mü?"

Emerson'ın sorusunu elbette değerlendirmiştim.

"Dövmelerimizi her zaman gizledik, hapishanedeyken Sin'in kim olduğunu bilseydim gizlemeyi sürdürürdüm. Ancak çoktan görmüştü. Şüpheleri olsaydı, beni baskı altına alırdı."

Sonya'yı Wren'in annesi Layla olarak görüyordu eğer ikimizin ortak bir yönünü keşfetseydi bana cehennemi yaşatırdı.

"Haklısın."

Riley göz hizama gelebilmek için duvara yaslanıp aşağı doğru kayarak yere oturdu. "Evet, nerede kalmıştık..."

Ben Riley'e o geceden sonra olanları -hâlâ acıtan detayları kendime saklayarak- anlatmaya başladım. Hapishanede yaptırdığım işlemi hiçbirine söylememiştim. Henüz.

Sawyer madalyonun ön yüzündeki her bir detayı ejderha dövmemdeki halkaya işlerken kızlarımla yeniden bir arada olduğum için kendimi daha güçlü hissediyordum.

Ejderha dövmeleri bizim sembolümüzdü; derimize işlediğimiz kemikler mirası ise her bir kulübün konumunu nasıl ele geçirdiğimizin kanıtı. Bunların ötesinde bir kara lekeyi vücudumuzda kalıcı hale getiriyorduk ama o leke bir anahtardı, yıkım aracıydı, kulüplerin bilmediği karanlık bir oluşumun parçasıydı.

Sawyer'ın ejderhasının bir pençesinde Matadorlar'ın madalyonu çiziliydi. Emerson'ın ejderhasının kuyruğunda Kara Şövalyeler'in, Riley'nin ejderhasının göğsünde ise Cehennem Yolcuları'nın...

Aralarına karışmış, çalmış, kemikler miraslarını derilerine işlemişlerdi. Yıllardır üzerinde çalıştığımız planımızın en riskli ilk adımları buydu. Fotoğraflarını çekip saklayamazdık, kaybetmeyi ya da başkasının eline geçmelerini göze alamazdık.

Benim ejderhamın kafatasında Boynuz Yılanlar'ın mirasın yer alması, Sonya'nın ejderhasının omurga rütbesini simgeleyen boyun kısmında ise Mahşer Sürüsü'nünkinin olması gerekiyordu. Ama işler umut ettiğimiz gibi gitmemişti...

Her ne kadar Logan'ın yanında kalbim ritmini kaçırsa ve ruhum başka bir hikâye yazmak için çırpınsa da, bir kere başarısız olmuştuk.

Bir daha yenilmeyecektim.

Boy aynasındaki yansımama baktım. Ve kısacık bir an da olsa aklımdan geçirdiğim dileğe kaşlarımı çattım.

Keşke Logan Sin Gowan, hikâyemin bir değer kötü adamı olmasaydı.

"Hâlâ orada mı?"

Hattın diğer ucundan Fox'un sigarasından bir nefes çektiğini duydum. "Evet Başkan, neredeyse bir saattir içeride. Başka gelen giden yok, Matt de bugün stüdyoda değil."

"Gözün üstünde olsun."

Telefonu kapattığımda dişlerimi gıcırdattım. Üst kattaki toplantı odasında sürüm hararetli bir strateji tartışması içindeyken, pencereden dışarıyı izledim. Ağaçlar hafif esen yaz rüzgarıyla silkeleniyor, göle vuran ay ışığı titriyordu.

Rebel, onun bana ait olduğunu ilan edişimin ardından benden sürekli olarak kaçıyordu. Odasının kapısını kilitliyor, Sinner'da karşıma çıkmamaya çalışıyordu. Bana hava hoştu. Tatlı yalancımı kovalamak, sakladıklarını öğrenmeye çalışırken yavaş yavaş derisinin altına sızdığımı izlemek bana ayrı bir zevk veriyordu.

Axel ve Bolin, iki ihtiyar bir olup, Cleo ve Cooper'a sonraki hedefimizde hangi kulübü yanımıza çekmenin daha mantıklı olduğunu, hangi müşteriye nasıl yaklaşmamız gerektiğini tükürükler saçarak anlatırken onlarla pek ilgilendiğim söylenemezdi. Cehennem Yolcuları, Don'un ölü kıçını bile yalardı onları çoktan elemiştim. Yeterince büyük müşteriyi de avcuma almıştım daha fazlasına ihtiyacım yoktu. Zafere kesin gözüyle bakıyordum.

"O kız da hoşuma gitmeyen bir şeyler var."

Omzumun üstünden kollarını göğsünde kavuşturmuş arkamda dikilen Seth'e baktım. "Endişelenmen gereken sarışın dövmeci değil. Rebel ile aynı dövmeyi taşıyan Roxane'e kafa yor."

"Senin ne yaptığından ne zaman bahsedeceğiz peki Başkan?"

Ona uyarıcı bir bakış attım başkası olsa pantolonunu şimdiye ıslatmıştı ancak Seth irkilmedi bile. O asla irkilmezdi. O tarz insani tepkileri gelişmemişti.

"Yeleğimi kimin omuzlarına attığım seni ilgilendirmiyor."

Başını iki yana salladı ve duygusuz gözlerini yüzümde sabitledi. "Kardeşlerinle paylaşmadığın yalnızca kadının olsun, değil mi?" dedi kulübümüzün yeminine atıfta bulunarak.

Masanın başındaki yerimi almak için yanından geçtim.

Laptopu açıp, Rebel'ın vurulduğu gecenin kaydını başlattım ve hepsinin görebilmesi için masanın ortasına ittim. Defalarca kez izlemiştim, bir ipucu peşinde gezerken kendime işkence etmiştim. Göğsümdeki yanma hiç azalmıyor, beynimde öfke yüzünden oluşan ağrı kalıcı olacak gibi duruyordu. Bebeğini hayatta tutabilecekmiş gibi kolunu karnına dolayıp, vücudunu akıl almaz bir kuvvetle sürüklediği kısmı ise atlıyordum. İzlemeye katlanamıyordum.

Rebel'a karşı olan tutumum bu kayıtlardan sonra dengesizleşmişti. Ağzına büyükbabamın silahını dayayıp, eylemlerinin doğurabileceği sonuçları, travmasını tetikleme uğruna ona hatırlarken ağlamaktan şişmiş suratını gördüğüm de ise işim bitmişti. Roxane'i yumrukladığında ve kendine sakladığı bir sırrın daha ucunu yakaladığımda onu korkutma yöntemlerim tamamen yön değiştirmişti.

Benim için yanmasını istiyordum ki ben de onun için dünyayı yakabileyim.

Niyetim kahrolası bir birliktelik değildi ancak kendini tamamen bana teslim edeceği anı aç bir şekilde bekliyordum. Kulübüm her şeyden ve herkesten önce geliyordu eğer Rebel, adımızı riske atacak, kızımı tehlikeye sokacak, aramızda barınıp sonra da tüm düşmancıl tavrıyla karşımıza dikilecek olursa... zerre kadar hoşlanmayacağım bir seçim yapmak zorunda kalırdım.

Beni içten içe çürütecek bir seçim.

"Bu nedir Başkan?" diye sordu Cleo.

"İzle."

Kayıt oynarken sürüm ekrana dikkat kesildi. Bu görüntülerin başlangıcını izlemekten hoşlanıyordum. Harley Davidson Softail... Ona çok yakışıyordu. Kaskına sığmayan kabarık saçları ve motosikletin üstündeki hakimiyeti o kadar güzel görünüyordu ki can yakıyordu.

Sigaramın dumanı, sonraki dakikalarda yaşananlarla birlikte kırmızıya dönen görüşümün arasında dalgalanıyordu. Kaydı durdurdum.

Cleo küfrederek sandalyesinde arkasına yaslandı. Diğerlerinin tepkilerinin de ondan kalır yani yoktu. Axel ve kardeşim hariç. Onlar; Rebel sanki gerçekten bana aitmiş ve kulübün bir parçasıymış gibi çileden çıkmıştı.

"Kendi kulübü Rebel'a tuzak kurmuş. Neden?" diye sordu Bolin.

Karısı Liena soğukkanlılıkla burnunu çekti. "Bu muameleyi ancak kulüplerine ihanet edenler görür ya da kulüplerin çıkarları çatıştığında ortadan kaldırmak istedikleri."

"Bana kalırsa ikisi de," dedi Cooper.

Sakalını sıvazlayan Axel'a döndüm. "Kim olduklarını bilmek istiyorum."

Bakışlarındaki sorular yeterince açıktı ama dile getirmeyi göze alamazdı.

Neden öğrenmek istiyorsun?

Öğrenirsen ne yapmayı planlıyorsun?

Eh, cevapları da çok netti.

Axel benimle irade savaşına girişmeden sigarasını küllüğe bastırdı. "Blake biliyor olmalı. Böyle bir olayı saklayamazsın. Alelade kulüp üyeleri Don Viperan'ın kızına saldırmayı göze alamaz."

"Yani rütbelilerden biri belki de bizzat Don Viperan'ın kendisinden gelen bir emirle hareket eden çaylaklar," dedim.

Axel sessiz kalınca Cleo hayretle ona baktı. "Kendi kızına böyle bir şeyi yapabilir mi?"

"Bize verdiği bilgiler bile Don'un kızına tam olarak böyle bir şey yapması için bir sebep," dedim ve ekledim, "Rebel'ın kirli sırlarla dolu bir kadın olduğunu düşünürsek, evet yapabilir."

Kardeşim beni başıyla onayladı. "Don işine yaramıyorsa kendi kolunu bile kesip atabilir. Rebel de babasının tatlı kızı olmadığını çoktan kanıtladı."

"Pekâlâ," deyip kaydı devam ettirdim, "Bir diğer bilmek istediğim de bu kahrolası adamların kim olduğu."

Takım elbiseli orospu çocukları araçlarından inip etrafını sardığında, Rebel'ın katlandığı işkenceye izlerken saf bir ıstırap çekiyordum.

Sürüm görüntüleri tekrar ve tekrar izledi, hiç kimsenin ne o adamların ne de yılanların kimlikleri hakkında bir fikirleri yoktu. Kayıtlar teşhis etmek için yetersizdi.

"Rebel nasıl bir halta bulaşmış böyle?" diye sordu Cleo.

Bağlantıları zihnimde bağdaştırmaya çalışıyordum. Kulübü tarafından öldürülesiye işkence görmüştü. Tahminimce Blake ölümünü tezgahlayıp onu Damgrave'de güvende olacağı bir deliğe kapatmıştı. Don yaşadığını öğrenmişti ve ben devreye girmiştim. Bir de sırtındaki dövme meselesi vardı. Tanımıyormuş gibi davrandığı Roxane'de de bulunan aynı dövme. Blake, bana o sembolü Rebel'a mesaj ulaştırmak için vermişti.

Bu siktiğimin ejderhası ne anlama geliyordu?

Yeleğimi omuzlarına bırakıp tüm yüküyle birlikte bana ait kılmak istediğim kadın, hepimizin arkasından nasıl bir iş çeviriyordu?

"Bekle," dedi Cooper aniden, "Kaydı geriye sar."

Kafasında koşturan tilkileri resmen duyuyordum. Kalp atışlarım hızlanırken SUV'ler olay yerini terk etmeden hemen öncesine geldim. Cooper gözlerini kıstı, kaydı sürekli ileri ve geri sarıp durdu.

"Adamın elindeki şeyi görüyor musunuz?"

Takım elbiseli heriflerden biri bir şeyi havaya atıp geri tutuyordu. Tekrar ve tekrar. Olabildiğince yakınlaştırıp tekrar izledim. Görüntü bozuluyordu ama elinde her ne varsa, ışıkla birlikte parlıyordu.

"Bir zar mı?" diye sordu Dez.

Cleo başını iki yana salladı. "Sanmıyorum, zardan daha büyük duruyor."

Bolin burun kıvırdı. "Piç kurusu yazı tura atıyor sanki."

Görüntüye baktım, adamın avcu açık fırlattığı cisim ise havadayken durdurdum. Sürüm tahmin yürütürken, dile getirdikleri her şey beynimin içinde dönüyordu.

Cooper'la göz göze geldik. "Madeni para olabilir mi?" diye sordu şüpheyle.

Anında gözlerim irileşti. Bu düşünce neden ısrarla zihnimde yankılanıyordu bilmiyordum. Kendimi sandalyemi hışımla geriye itip, bodrum kata yürürken buldum.

Rebel kasamı kurcalamıştı, sakladığım sigarayı görmüş ve büyükbabamın silahını aşırmıştı. Ama kasayı kontrol etme gereği duymamıştım.

Merdivenleri üçer beşer inip kasanın şifresini girdim. Orada sakladığım özel eşyalarımı eşeledim. Hepsini dışarı boşalttım ama bir şey eksikti. Az önce gördüklerimle nasıl bir bağlantı kurduğumu bilmediğim, aslında ihtimal bile vermediğim o zayıf şüphenin gerçekliğiyle yumruklarımı sıktım.

Kulübüme ait, büyükbabam Michael Gowan'dan bana kalan, çetelerin arasındaki barışın sembolü; değersiz bir altın parçasından ibaret olan miras kasada değildi. Madalyon gitmişti.

Kafa karışıklığı zihnimi kemirirken doğruldum. Rebel benden kemikler mirasını mı çalmıştı? Onu satmak mı istiyordu, takastan sonraki planları her neyse bunun için yüklü miktarda paraya mı ihtiyacı vardı?

Az önce adamın elinde döndürüp durduğu cismi düşündüm. Bir şekilde gerçekten bağlantısı var mıydı?

Elimi saçlarımdan geçirip gözlerimi yumdum. Ona soramazdım. Geçmişinin ve şimdisinin peşinde olduğumu hissettirip, paniklemesine sebep olamazdım. Aramızda yeterince gerginlik, güvensizlik ve tehdit vardı.

Telefonum çalmaya başlayınca gözlerimi açtım.

"Evet?"

"Mahalleyi turluyordum," dedi Fox, "Stüdyonun arka girişinden Roxane'in çıktığını gördüm bir araç onu takip ediyordu Başkan."

"Geliyorum. Hiçbir yere ayrılma."

🐉

Motosikletim bana kendimi her zaman insanların ödünü patlatan korkutucu bir süvari gibi hissettirirdi. Harley 48'im bir yere varmadan yaklaşmakta olduğumun haberini yayardı. Gürültüsü ve gücü, benim gölgelerden oluşan bir uzantımdı.

Ama bazen -tıpkı şu anda olduğu gibi- daha sessiz olmayı dilediğim oluyordu. Fox mahalleye girişimi görünce sorgulamadan başını sallayarak motosikletine atladı ve uzaklaştı. Etrafa bakındığımda hiçbir araçla karşılaşmadım.

Roxane'in ailesinin onu her zaman izlediğini biliyorduk. İlginç bir aile yapıları ve ilişkilerdi vardı. Elbette Dez onu işe aldığında araştırmalarımızı yapmıştık. İlk adını hiç öğrenememiştik ve açıkçası üstüne de çok düşmemiştik. Dez'in mekanlarından geçen sanatçıların çoğu gerçek isimlerini kullanmayı tercih etmezdi. Ancak bu gece burada olması beni huzursuz ediyordu. Aynı dövmeyi taşıdığı Rebel'la aynı saatte. Madalyonu benden çalmış olma ihtimali epey yüksek olan Rebel'la.

Sürünün dövmecisi Caleb bizden biriydi, Matt sürüye hiç katılmamış olsa da Ottalane'de saygıdeğer bir işletmeciydi. Bir kısmı camekan stüdyosu, iki ya da üç katlı binaların arasında tek kattan oluşan bir mekandı. Sol tarafında tablolar, renkli koltuklar ve kırmızı mavi LED ışıklarla kaplı bekleme salonu diğer tarafında da birkaç dövme koltuğunun yan yana dizildiği alan vardı. Işıkların bir kısmı kapalıydı. Ancak arka odalara uzanan koridora ışık düştüğünü görebiliyordum.

Çelik kapıyı ittiğimde açılmadı. Kilitliydi. Kartımı cüzdanımdan çıkardım, kapı çerçevesi ile kapı arasında kalan boşluğa kartı yerleştirdim ve çok uğraşmama gerek kalmadan açıldı. Kendimi müziği ve kahkahaları takip ederken buldum. Her günümü onun güzel yüzüne bakarak geçirsem de, ilk defa karşılaşıyormuşçasına duyduğum sarsıcı heyecan dinmiyordu. Sırlarına dair yakaladığım her ipucu onunla ne yapağım konusunda kafamı karman çorman etse de beklediğim gibi bana yabancılaşmıyordu.

Sorgucu -vaiz- kılığım, Beş Halka toplantılarında büründüğüm aldatıcı kişiliğim ve müşterilerime karşı yaklaşımlarım... Onun her biri ayrı bir amaç taşıyan maskeleri bana tanıdık geliyordu. Hırsım ve öfkemle birlikte yalnızca yüzeysel değil, derinlemesine bir ele geçirme ihtiyacını körüklüyordu.

Beni kandırıyordu.

Benden çalıyordu.

Takasa bir aydan az kalmıştı.

Eylemlerinin sonuçları ikimiz içinde çok yıkıcı olabilirdi.

Onu daha çok istiyordum.

Gölgemi önüme düşürmemeye çalışarak duvar kenarına yakın yürüdüm.

"Listen bu kadarcık mı yani? Saydıklarından artık etkilenmiyorum bile."

Dili dolanıp, kafayı bulmuş bir keyifle dökülen bu ses ne Rebel'a aitti ne de Sawyer'a. Duvara yaslanıp eğildim. Koltukta oturan başka iki kadın vardı. Sarışın olanın yanındaki küt saçlı parmaklarıyla bir şeyler sayıyordu.

"Sizden gerideyim. Hanımefendi kısımlarımın aynı gün içinde hem bir motosikletin üstünde hem de bir binanın çatısında gününü gün etmesine rağmen." Kaşlarını oynattı. "Farklı iki yabancıydı."

Henüz göremediğim Sawyer öksürdü. "Tanrı aşkına, bize hiç bahsetmemiştin."

"Birbirimizi uzun süre görmediğimiz oluyordu Saw, önemli bir şey değildi."

Kimdi bu kadınlar? Sawyer'ın üniversitedeki çılgın arkadaşları mıydı?

"Ve Rebel," dedi sarışın olan parmağını ciddiyetle karşıya sallayarak, "Hayatım, meme ucu piercingi artık geçerli bir fantezi bile değil. Motosiklet çete üyelerinin yarısından çoğunda var zaten. O yüzden bu da listede seni geriye düşürüyor."

Bu sikik liste ne oluyordu? Yattıkları adamların listesini mi çıkarıyorlardı, fantezilerinin? Kadınların sarhoş muhabbetleri böyle mi işliyordu?

Asitli bir tat boğazımı yaktı. Rebel'ın da bir listesi var mıydı?

Onun sesini duyduğumda, günümün nasıl sıradan ve boktan geçtiğini fark ettim. Küçük bir kıkırtı bile, hayatımda ve bedenimde bir şeylerin yerlerini değiştiriyordu.

"Peki meme ucu piercingleri. İki tane. Bir adamda iki tane."

Asit şimdi dilimin ucuna yükselmişti.

"Aman Tanrım," diye bağırdı Sawyer, "İşte şimdi konuşuyorsun. Bir eh ama iki. İki tanesine de dayanabilen güçlü bir adam. Fantezi budur." Hepsi birden kahkahayı bastı. "Chris Hemsworth'e benziyorsa tabii."

"Meme ucu piercingli bir Chris Hemsworth mü? Tatlım, cennette biz fanileri melek yağmuruna tutacak böyle bir patlama yaşanmadı henüz."

Kahkahalar yine havada uçuştuktan sonra kısa bir sessizlik oldu ve sarışın ciyakladı. "Tanrım söylesene hadi. Kimdi, ne zamandı?"

Kıskançlık içimde delikler açsa da, kimliği belirsiz bir adamın suratı kafamda bir hedef tahtası gibi belirse de birbirlerini uzun zamandır tanıyormuş gibi sıkı fıkı olmaları gözümden kaçmamıştı.

Rebel'dan süklüm püklüm bir iç çekiş çıktı. "Gördüm ama listeye bir çizgi atmadım. Çünkü... olmadı ve olmayacak da."

Ah. Siktir.

Kadınlar da benimle aynı fikre varmış olabilecek ki ortam aniden soğudu. Benimse dudaklarım kıvrıldı.

Tam o sırada kapı çerçevesinin tepesine kollarımı dayayıp boğazımı temizledim.

Kadınlardan kısa saçlı olan beni görünce küçük bir çığlık attı. Diğeriyse yudumladığı içeceği püskürttü. "Pekâlâ gelen Chris değil. Ama cennetten bahsetmişken..."

Sawyer'ın ansızın soluklaşan cildinin üzerine çektiği samimiyet abidesi gülücüklerin sahte olduğunu biliyordum. Varlığım onu huzursuz etmişti ama saklamaya çalışıyordu.

"Aslında cehennemin dibi Morgan..." Rebel'ın buz gibi sesine döndüm. "Senin burada ne işin var?"

Dövme koltuğundan bacaklarını sarkıtmış, kaşlarını çatmıştı. Yanakları alkolden ve bariz neşeden pembeleşmişti. Saçları elime dolanmak, dudağının üstündeki bense öpülmek için yalvarıyordu.

Ona doğru yürüdüm. Kadınları görmezden geldim.

Madalyon sende mi?

Benden ne saklıyorsun?

Burası bir buluşma yeri mi? Üstelik benim kahrolası kasabamda.

Bana ait olduğunu kabullenmen için yeleğimi giysilerine mi dikmem gerekiyor?

Gülümsedim. Ürkütücü olduğumu biliyordum.

"Beni arkadaşlarınla tanıştıracak mısın güzelim?"

Sağımdan bir yerden bir öksürük kaçtı. Rebel baştan aşağıya bir öfke kıvılcımıydı.

"Morgan, benim kardeşim Emerson da onun oda arkadaşı," diye cıvıldayarak gerginliği yatıştırmaya çalıştı Sawyer.

Ona bakmadım. Gözlerimi Rebel'dan ayırmadım. Bir tik, bir işaret, gergin bir ifadeyi kovalıyordum. "Bu kadar mı? Burada başka birileri yok mu?"

Ben nasıl onu okuyorsam Rebel da şu anda beni inceliyordu. Kaşlarını çattı. Bedenini gevşetti. Bilinçli yapıyordu, kaskatı kesildiğini belli etmemeye çabalıyordu.

"Roxane de buradaydı. Onu kaçırdın. Meğer kızlar onu tanıyormuş ve bütün kasaba sarhoş olup pek sevgili şarkıcınızı yumrukladığım için dedikodu kazanları karıştırırken özür dilemenin yerinde bir davranış olacağını düşündüm."

Yalanlar, yalanlar...

"Hımm..." Dilimi şaklattım. "Burası küçük bir kasaba değil mi? Herkes her şeyi biliyor."

Birbirlerine benzedikleri için Sawyer'ın kardeşi olduğunu tahmin ettiğim Morgan, "Bayım," diyerek şakacı bir tavırla ayağa kalktı, "Bu kadar kadına rağmen testosteron seviyesini epey yükselttiğiniz için... biz kaçıyoruz. Tadım gibi. Cidden bu gergin motosikletçi enerjisinden pek hoşlanmadım." Hıhladığımda elini savunurcasına havaya kaldırdı ve Emerson'ı çekiştirdi. "Alınma."

"Alınmadım Morgan."

Sahte bir neşeyle elini göğsüne götürdü. "Ah adımı hatırlıyorsun."

"İsimleri ve yüzleri asla unutmam. Bir de..." Kolundaki dövmelere baktım sonra da Rebel'a. "Dövmeleri."

Rebel kadınlara el sallayıp ağzının ucuyla veda ederken Sawyer tereddüt etse de onları geçirmek için yanımızdan ayrıldı. Birbirilerine zıt karakterler olsalar da, aralarındaki dinamik çok canlıydı. Yeni tanışmış gibi değillerdi yıllarını birlikte geçirmiş dostların sahip olduğu bir uyuma sahiplerdi.

Ona tepeden bakmama katlanamıyormuşçasına ayağa kalktı. Ani hareketiyle yüzünü buruşturduğunda bedenini baştan aşağıya süzdüm.

"Dövmemi yaptırdın?"

"Hayır."

"Görmek istiyorum."

"Umurumda değil."

Bir uyarı atışında bulundum. Ona doğru bir adım daha attım. "Rebel."

"Tanrım... Tamam," diye inledi ve yavaşça tişörtünü kaldırdı.

Düz karnına, kızarmış tenine ve yara izlerinin üstündeki "amatör" yazısına baktım. Uzun bir süre, nefesim kıçıma kaçmış gibi öylece kaldım.

"Neden?" Ağzımdan dökülmeyi başaran yalnızca tek kelimeydi. Çünkü kendimi tutmasaydım onu duvara itmek, doyumsuzca yağmalamak için harekete geçmiş olurdum. Kelimelerim yerine arzularım konuşurdu.

"Çünkü haklıydın," derken tişörtünü bıraktı, "O bir amatördü. Eğer olmasaydı yaşamadığımdan emin olması gerekirdi."

Gurur, göğsümü kapladı. Beni ısıttı. Bu kadın ayaklı bir güç timsaliydi.

"O her kimse..." Kayıtlarda Rebel'ı işkence edenler kalabalıktı ama onu vuran bir kişiydi. Bu mesele kişiseldi. "Yaşamadığından emin olmak istiyorum."

Etini paylaşmayı reddeden bir yırtıcı gibi dişlerini gösterdi. "O benim Logan. Peşini bırak."

İmkânı yoktu ancak üstelemedim.

Karnını işaret ettim. "Bunun benim için ne anlama geldiğinin farkında mısın?"

"Hiçbir anlamı yok."

Elini yakaladım ve karnımdaki aynı dövmenin üstüne götürdüm. Küçük eli avcumun içinde kayboluyordu. Bedenimin üstündeki dokunuşu, irademin onun yanında ne kadar dayanıksız olduğunu hatırlatıyordu.

"Yeleğimi giydin..."

"Beni zorladın..."

Lafımı bölmesine izin vermedim.

"Yaralarının üstünü kapatma ilhamını benden aldın." Uçsuz bucaksız yeşil vadileri andıran gözlerinde öfke ve... tutku çarpışıyordu. "Karşında sürekli bir canavar görmek için uğraşıp duruyorsun ama onu zaten sen yaratıyorsun."

Elini çekti. "Sen zaten bir canavarsın Logan, ben hiçbir bok yaratmadım."

Hakaret olarak algılamalıydım belki amacı buydu ama ne olduğumu biliyordum. "Seni uyarmıştım. Sana ihtiyaç duymama sebep olmamalıydın."

"Bana ihtiyaç duymuyorsun," dediği sırada sesi kısılmıştı daha çok bir soruydu.

"Emin misin Rebel?"

Sawyer boğazını temizlediğinde Rebel transtan silkelenir gibi gözlerini kırpıştırdı. Doğru yoldaydım. Gerçekten doğru olan yoldaydım. Duvarlarını indiriyordu, yanımda savunmasız kalmaktan daha az çekiniyordu.

"Aslında benim de stüdyoyu kapatmam..."

"Kısa bir süre daha vaktini çalacağım Sawyer, ödemeni iki katı alacaksın," diyerek kadını susturdum.

Gözlerim tatlı yalancımın sarkık alt dudağından, ateşi hiç sönmeyen gözlerinden ve boynunda atan zarif nabızdan başka yere kaymıyordu.

Sawyer, Rebel'ın arkasına geçip tedirgince gülümsedi. Boynumu büküp beden dillerini inceledim. Biraz korucuyu mu davranıyordu?

"Pekâlâ ne istiyorsun?"

Kolumu çevirip, pazumun iç kısmında isimlerin sıralandığı dövmemi gösterdim. Micky ile başlayıp Bob isminde biten bir liste. Kaybettiğim insanlarım. "Buraya bir isim daha ekletmek istiyorum."

Sawyer hemen harekete geçti koltuğa oturmamı işaret etti ve eldivenlerini taktı. Makineyi eline alıp bir an önce dövmeyi yaptırıp siktir olup gitmemi istediğini kibar bir gülümsemeyle gösterdi.

Ama Rebel yerinden kımıldamamıştı. Kolumdaki isimleri incelerken yüzüne yavaşça şefkate benzeyen bir ifade yerleşiyordu. "Kayıpların değil mi? diye fısıldadı, "Kimin ismini ekleteceksin yakın zamanda birini kaybettiğini bilmiyordum."

Yeleğimi çıkardım, koyabileceğim çok yer vardı ama taşımasını istediğim kıvrımlı, muhteşem bir bedendi. Uzattığımda yeleği tuttu, dalgındı. Yoksa bir vestiyer olmadığıyla ilgili yakınırdı.

"Giy Rebel."

Oflayarak şakağını ovaladı. "Biliyor musun, bu işten gerçekten sıkılmaya başladım."

"Eğer ben giymiyorsam onu giyecek kişi sen olacaksın. Bunu açıkça belirttiğimi sanıyordum."

"Aslında her bir şeyler gevelediğinde bana sadece havlıyormuşsun gibi geliyor," dedi ağzının kenarından mırıldanarak ama yine de üzerine geçirdi. Tatmin öyle yakıcıydı ki...

Yeleği düzeltti. Başkan yaması bana göz kırpıyordu. Başkan... Rebel'la göz göze gelince tek kaşımı kaldırdım çünkü az önce o da bilinçsizce elini o yamanın üstünde dolaştırmıştı.

Koltuğa yerleştim. Dirseğimi kolçağa dayadım.

"Ee, isim ne olacak?" diye sordu Sawyer.

Rebel her ne kadar ilgisiz görünse de merak ediyordu. Gözlerinin içine baktım, tepkisini yudum yudum içmek istiyordum. Hiçbir şeyi kaçıramazdım.

"Max."

Ve dağılışını gördüm. Gözleri irileşti, yavaşça kaş çattı sonra da ağzını açıp afallayarak sözcük arayışına girdi. "Ne?" diyebildi sadece.

Sawyer'ın ağzından kaçan küçük nefesi duydum, kaskatı kesildiğini hissettim. Sorgularcasına gözlerimi kıstım. Hemen toparladı ama yeterince hızlı değildi.

"Kaybın için üzgünüm Sin," dedi şefkatle, "O, kimdi?"

Dövmeyi yaptırma amacım saf bir niyetten doğmadıysa bile bu soruya vereceğim cevap yalnızca gerçeklerdi.

"Mükemmel bir annenin asla tanıma şansını yakalayamadığım bebeğiydi." Başımı Rebel'a çevirdim. Çenesini sıkmasına rağmen titriyordu, bir damla gözyaşı yanağından süzüldüğünde fark ettiğini bile sanmıyordum.

Onun keskin kenarlarını yumuşatmaya çalışmak; gardını indirmesini, beni içeri davet etmesini sağlamak bir yana bunu içimden geldiği için yapıyordum. Max'i hatırlamak Rebel'a acı veriyor olabilirdi ama birinin unutmaması gerektiğini göstermesi gerekiyordu. Seve seve o bebeğin adını üzerimde taşırdım. En azından bunu yapabilirdim çünkü Rebel'ı hatasından döndürmek için kılımı kıpırdatmamıştım.

Elimi tamamen masaya serdim. "Yaşamı hiç tatmadı ama birinin, anneye bebeğinin unutulmadığını hatırlatması gerekiyorsa, lanet olsun ki o kişi olabilirim."

Rebel'ın elleri yumruk halinde kalçasının yanına düştü, sağa sola bakındı ve hızla stüdyodan çıktı.

Sawyer derime Max'i işlerken ikimiz de sessiz kaldık, bitirdiğinde de öyle. Makine hâlâ elindeyken ve koluma bakıyorken öylece durdu.

Seth'in haklı olduğunu biliyordum.

"Bekliyorum Sawyer."

Dövme makinesini bıraktığında o sevecen hali bir anda kaybolmuştu. Sevimli görüntüsünün altında bilge ve fazlasıyla ağırbaşlı bir kişilik belirmişti.

"Vazgeçtim iki katı değil dört katı ödeme istiyorum," diyerek ayağa kalktı, "Nakit olarak."

Öyle olsun. Cüzdanıma uzandım parayı sayıp uzattığı eline bıraktım. Uzaklaşamadan bileğini yakaladım. Korku teninden geçip gitti ve yüzünde öfkenin parıltıları belirdi.

"Oyunculuğuna biraz daha çalışırsan beni biraz daha uzun süre kandırabilecek kadar iyiye gidebilirsin," dedim ve doğrulurken gölgem Rebel'dan daha ufak tefek olan bu kadının üzerine düştü, "İyi bir dosta benziyorsun ancak kasabamda nasıl bir araya gelip de haydutçuluk oynayamaya başladığınızı öğrendiğimde, işin ucu bana dokunmasa iyi olur Sawyer."

Kapıdan çıkarken durdum. "Sen ve ben yakın zamanda güzel bir konuşma yapacağız."

🐉

Bir elimde ikinci kadehini bitirmek üzere olduğum viskiyi tutarak, karanlık mutfakta, ön bahçeye bakan pencerenin önünde oturuyordum. Wren'i bir kolumla destekliyor göğsümde mışıl mışıl uyurken çıkardığı sesleri dinliyordum. Bu gece benim -ve Rebel'ın- kulüp evine dönüşümü beklerken hiç uyumamıştı. Bahçeyi ve evi dördüncü turlayışımızın ardından uykuya dalmıştı.

Kehribar sıvıdan bir yudum aldım. Stüdyodan ayrıldığımızdan beri tek kelime etmemişti. Yeleği çıkarıp bana vermiş ve ikimizde dik dik motosikletime bakarken benim yerime verdiği kararla bir parça rahatlamama, çok büyük bir parça huysuzlaşmama sebep olmuştu. Onu alması için Axel'ı aramıştı. Eve kadar önümden gitmelerine izin vermiştim.

Yavaşça yerimden kalkıp Wren'i odasına götürdüm. Yatağına yatırırken uyanmaması için ekstra dikkatli davrandım. Çünkü uyandırıldığında içinden deli bir cadaloz çıkıyordu. Sarı saçlarını yüzünden çektim ve yara izinin üzerine bir öpücük kondurdum.

Ayaklarım beni bir süredir kaldığım odaya değil, buradaki yatak odama götürdü. Rebel'ın kokusunun her yere sindiğini bildiğim yatak odama.

Kapı tokmağını çevirdiğimde gıcırdayarak açılmış olmasına şaşırdım, birkaç gündür kilitlemeden uyumuyordu. Hafifçe ittim ve aralıktan, rüzgârla dalgalanan perdelerin arasından ay ışığının düştüğü büyük boy yatağa, siyah örtünün bir kısmını bacaklarının arasına sıkıştırıp kıvırcık saçlarıyla yastıkları tamamen kaplayan kadına baktım.

Bir hırıltı göğsümü tırmaladı. Kapıyı açabildiğimde pişman olacağımı biliyordum. Yatağımda ufacık kalıyordu. Arkası bana dönüktü, bol tişörtü belinin kıvrımında toparlanmıştı. Siyah dantelli bir külottan başka bir şey yoktu altında. Dolgun kalçaları, kalp şeklinde poposu ve külotunun biraz altına taşan ejderha dövmesiyle yatağımda günahlarıyla çiçek açan bir tanrıçaya benziyordu.

Çıplak ayaklarımla yatağa yürürken, hafifçe bronzlaşmış ve bikini izleri belirginleşmiş kaymak gibi tenine karşı yüzümü sıvazladım. Kan kasıklarımda toplanıyor, nabzım gümlüyordu. Ona dayanmak, çağlayan bir akıntıya karşı yüzmeye çalışmak gibiydi.

Ancak cevaplara ihtiyacım vardı ve bu gece o cevapları alacaktım. Savunmasızlığından yararlanacaktım dövmecide amacım tamamen bu olmasa bile fırsatımı kaçıramazdım.

İnce örtüyü kaldırıp yanına uzanırken nefesleri hızlandı. Uyumuyordu. Ve yanına sokulmama izin veriyordu.

Buraya gelmeden önce aklımdan geçirdiğim senaryolarla şu an sergilediğim akılsız tavır hiç uyuşmuyordu. Yan tarafıma uzanıp bir kolumu tereddütle beline sardığımda nefesini tuttu.

Kıçını kasıklarıma doğru itip, sırtını göğsüme yasladığında afalladım. Tanrı aşkına. Kaşık pozisyonunda bir kadınla yatmak mı? Üstelik öncesinde onu becermemiştim bile... Samimiydi, yeniydi yine de yakınlığımız yeterli değildi.

Onu ne kadar istediğimin, onun için çıldırma derecesine geldiğimin kanıtı arkasına dayanmış bir şekilde duruyordu.

"Rebel, sabırlı davranıyorum..." diye sert ve soğuk bir sesle konuya girsem de tırnakları kolumda ilerleyip pazumu sıkıca tuttuğunda sustum.

Başını çevirdiğinde gözleri, tepesinde dikilen gözlerimi aradı. Yeşil gözleri şişmiş, burnu kızarmıştı. Yutkunurken, boğazım acıdı.

Onu bırak. Ona kim olduğunu hatırlat. Peşinde olduğunu bilsin. Sırlarını parça parça çözdüğünü ve hayatı için nasıl bir tehdit olduğunu hatırlasın.

İç sesim haykırıyordu.

Çok kısık ve korkutucu bir ses daha vardı.

Hissettiğin ne varsa, kaç. Onlardan kaç.

Burnunu çektiğinde parmakları taze dövmemin üstüne gömüldü. Baş parmağıyla, bebeğinin isminin hatlarını okşadı. Kaybolmuştu, bana tutunuyordu onu aramamı mı istiyordu? Dile getiremediği, düşmanlığımızın altındaki şey bu muydu?

Çok basit iki kelime tiz bir fısıltıyla dudaklarından döküldüğünde, her şeyi unuttum.

"Teşekkür ederim."

Hassas bir duvarı aşacağımı biliyordum ama bunu beklemiyordum. Kalbimin daha önce hiç merhamet için yalvarırcasına attığına şahit olmamıştım.

Baş parmağım keskin çene çizgisinde dolaştı. Kaşlarımı çattım.

"Güzelliğin korkutucu biliyor musun?"

"Sen sadece gözyaşlarımdan korkuyorsun."

Başımı iki yana salladım. Suratına eğildim, ağzına karşı fısıldadım. "Yanımda istediğin kadar gözyaşı dökebilirsin, bu beni korkutmaz Rebel. Sebep olan herkesi öldürmemle sonuçlanır."

Yüzünü işaret etti. "Bunların sebebi sensin, bugün yaptığın şey."

Dudaklarım kıvrıldığında parmaklarımı belinin kavisine oradan da kalçasının kıvrımına doğru indirdim. Dokunuşumun geçtiği her noktada tüyleri ürperdi, tatlı taltı iç geçirdi. "Kalbimi söküp ayaklarının dibine atmamı mı istiyorsun?"

"İyi bir başlangıç olabilirdi."

O gülümseyince benim de dudaklarım kıvrıldı. "Tatlı düşmanım kan mı istiyor?"

"Tatlı düşmanın sana teşekkür etmek istiyor," dediğinde nereye varmaya çalıştığını anlamak için sessiz kaldım.

Kollarımın arasında döndü göğsümü itip kucağıma oturdu ve aletime sürtünerek, memelerini göğsüme yapıştırarak aşağıya doğru kaydı. Bir hırıltıyla kollarını tuttum ve onu tekrar yukarıya çektim. "Bana bu şekilde teşekkür etmek istediğine emin misin?"

Alt dudağını dişlerinin arasında kıstırdığında kalçalarımı bacaklarının arasına ittim. Kucağıma yerleşirken benden daha azını bekleyemezdi, ıslandığını görebiliyor ve hissedebiliyorken aklımı yitirmemem mümkün değildi.

"Seni ağzıma alarak mı? Evet, bence yeterince iyi bir teşekkür olurdu."

"Kadın," diyerek dişlerimi sıktım ve çenesini sıkıca tutup kendime çektim, "Seni becerirken teşekkürümü çığlıklarının arasından çalabilirim. Yine de yeterli gelmez."

Kızarıklık, boynundan yanaklarına tırmandı. Vajinası onun için sızlayan sertliğime sürterken gözleri ışıldadı. Birleşmeye çok yaklaştığımız yere bakmamaya çalışıyordum.

Kalçasını sıkıp sabit durmasını sağlamak resmen işkenceydi. "Ama... benim aklımda başka bir şey var."

Dur, diyordu zihnim. Dur...

Kaşlarının arasında derin bir çizgi oluştu. "Ne gibi?"

Doğrulduğumda göğsü göğsüme çarptı. Küçük şaşkın bir nefes aldı. Boynuna burnumu yasladım. "Bir gününü tamamen bana ayıracaksın."

"Ne?" diyerek beni itti.

"Benimle bir randevuya çıkacaksın."

Dur. Dur. Dur.

Şaşkınlık ve alay arasında gidip gelerek yarım bir kahkaha attı. "Kesinlikle hayır. Seninle randevuya falan çıkmayacağım."

"Tamam," dedim, "Benimle akşam yemeği ye, kahvaltı da olur ya da canın ne halt yapmak istiyorsa onu yapalım."

Gözlerini kırpıştırdı. "Dalga mı geçiyorsun benimle?"

Başımı ciddiyetle iki yana salladım.

Düşündü, bebeğinin ismine baktı, gözlerimin içini araştırdı. Keşke, kafasından neler geçtiğini bilebilseydim.

"Hayır."

İşte aramızdaki düşmanlığın alevleri yine oradaydı. Narin, pürüzsüz, tapılmayı hak eden boynu yine parmaklarımın arasındaydı. "Kabul et ve şans eseri tanışıp hemen kaynaştığın arkadaşlarınla Ottalane'de kalan zamanlarının tadını çıkar ya da kabul etme, eski dostlarının yüzlerini bir daha göremeyeceğinden emin olayım."

Yutkunuşunu avucumda hissettim. "Bana hakaret etmeye devam ediyorsun Rebel. Ben aptal değilim. Ben, eski kulübündeki aklı beş karış havada serserilerden biri değilim."

Eski kulübündeki...

Siktir.

Gözlerinde tutuşan ama diline varmayan yeminler yine karşımdaydı.

"Seninle randevuya çıkmam için beni tehdit ediyorsun Logan," derken dişlerini gösterdi, "Ne kadar klişe olduğunun farkında mısın?"

Diğer elimi nezaketten uzak bir tavırla saçlarında gezdirdim. "Bana teşekkür etmek isteyen sendin. Üstelik, bebeğinin adını üzerimde taşımama bir an bile öfkelendiğini görmedim."

Bir süre gözlerini yumdu. Kirpiklerinin yelpaze misali yanaklarına dökülüşünü, kendini metanetle doldurmaya çalışırken titreyişini izledim.

En sonunda, "Tamam," dedi güçsüz bir fısıltıyla.

Her şeyi yüzüne çarpıp, onu bir odaya kapatıp, takasa kadar hayatını zindan edip yine de istediğim her şeyi alabilirdim. Fiziksel ve zihinsel işkence benim uzmanlık alanımdı. O kadar kolay olurdu ki...

Ama bunun yerine onu kendime bağlamaya çalışıyordum. Bana sırlarını kendi isteğiyle anlatmasını istiyordum. Bana güvenmesini istiyordum.

Sanırım... Rebel'ı vazgeçirmeye çalışıyordum. Planları her neyse birlikte üstesinden gelmek için, yanımda kalması için, takası bir tuzak haline getirip bana dönmesini sağlamak için.

Hiç böylesine alçaldığım, çaresiz davrandığım olmamıştı.

Bir kadın için katıksız aptallıklar gösteren adamların motivasyonlarını nereden aldıklarını biliyordum.

Âşık oluyorlardı.

🐉

Ve bölüm sonu caanavarrrı!!

Görüşleri alayım nereye doğru gidiyoruz sizce(şeytani kahkahalar)

Bu arada yine yapay zekanın suyunu çıkardım buyrun hsjjdjd

Sizi çok çok çok seviyorum

İyi ki siz

Haftaya görüşürüz

Kaçtımmm

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.