Alarm sesiyle gözlerim fal taşı gibi açıldığında bir anda olanların rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu ayırt edemedim. Dün okuldan sonra Atalay çaresizliğimi görmüş ve Pamuk Şeker'i ben annemi ikna edene kadar bodrum katlarında besleyebileceğini söylemişti. Seve seve kabul etmiş ve gece kafayı vurup rahat bir uyku çekmiştim.
Sadede gel Asu. Bilerek Pamuk Şeker'i düşünmeye çalışma. O an'a ne diyorsun?
O anın gerçekten yaşanıp yaşanmadığından emin değildim.
Acaba o an, vurulduğum kuduz aşısının yaptığı bir halüsinasyon muydu?
Yatakta oturur pozisyona geçtim ve düşündüm. "Gerçekten öyle bir şey dedi mi ya?" Kafamı ovaladım. "Yoksa aklım bana oyun mu oynuyor?"
Düşüncelerimde bile dile getirmediğim o lafı söylediğinde, ne yapacağımı bilemeyerek Elif'in, Polat'a yaptığı gibi "Ne saçmalıyorsun sen be!" diye çemkirmiştim çocuğa. Acaba o da mı bir hayal ürünüydü?
Hiçbir şeyden emin değildim. Bu yüzden bundan sonra nasıl davranacağımı bilmiyordum. En kötüsü de buydu.
"Bok vardı da düştüm bu ikileme." dedim kendi kendime. Şakaklarıma tıktıkladım. "Çalışsana be!" dedim beynime ithafen. "Neyin gerçek olup neyin olmadığını hatırlayamıyor musun, bu kadar kıt mısın?"
Alarm ikinci kez çaldığında, oturduğum yerde korkuyla sıçradım ve alarmı öfkeyle kapatıp yorganın içine sıkıştırdım. Alarmsız bir dünyada yaşasam ne güzel olurdu. Keşke istediğim saatte uyansaydım ve her şey benim uyanma saatime göre ayarlansaydı. Mesela Asu bugün 11'de uyandı deseydi müdür; o yüzden dersleri, hazırlanma süremi de içine katarak 12.30'da başlatacağız deseydi. Keşke dünyanın orta göbeği ben olsaydım. Her sabah keyif yapa yapa, süsümden püsümden eksik kalmadan havalı havalı gitseydim okula.
Ayakta uyuyorsun Asu.
Alarm yorganın içinde bir kez daha çaldığında gözlerim yeniden açıldı. Otururken bile gözlerim gitmiş, iki dakikada uyumuş, üstüne bir de rüya görmüştüm.
"Ayy. Kalk artık Asu." Yorganın içinden çıktım ve tıpış tıpış böbreklerimi rahatlatmaya gittim.
Yüzümü yıkayıp aynanın karşısında saçlarımı taradım. Elimde kalan tek malzemem olan güneş kremini yüzüme bocaladım ve kendimi inceledim. Küçücük olsun bir kusur aradım ama yoktu işte. Şimdi bir tane göz kalemim olsaydı şu koca ceylan gözleri daha da belirginleştirir, bir bakana bir daha baktırırdım da işte... Bir tane makyaj malzemem kalmamıştı elimde, tüm servetim o mendebur yüzünden gitmişti.
Siyah uzun saçlarımı, normalde beni bunaltsalar bile dağınık bırakırdım. Ancak halihazırda zaten beni bunaltan biri olduğu için mecbur topuz yaptım. Annemden bana geçtiği için her gün özellikle şükrettiğim kalp şeklindeki dolgun dudaklarıma, mecburen evde bulduğum hametan'ı sürdüm, ne yapayım? Dudak nemlendiricim bile çalınmıştı be. Victor Hugo, çık mezarından gel, sefil gör!
Güneşlenmeyi reddederek bembeyaz bıraktığım tenime vanilyalı, simli vücut losyonumu sürdüm. Gerçi yine her zamanki gibi okul kıyafetlerimi giyecektim, simler görünmeyecekti bile. İşte başkaları görüyor diye süslenmiyordum hiçbir zaman, hoşuma gittiği için yapıyordum bunu. Kızlar erkekler için değil, kendileri için süsleniyordu. Bu tarih kitaplarına ne zaman yazılacaktı?
Önce pembe çiçekleri olan atletimi, sonra da üstüne beyaz okul gömleğimi giydim. Tam eteğimi de bacaklarımdan geçiriyordum ki azıcık eğildiğimde arkamdan cart diye bir ses geldi. Off... Ten rengi külotlu çorabım ortadan ikiye ayrılmıştı resmen.
"Senin ebenin..." Çorabı oflayarak çıkarttım ve şifonyerin çekmecesinden aynı renk başka bir külotlu çorap aldım. Aldım almasına da... Bu da bacaklarımda kalmıştı, çıkmıyordu yukarı.
Korkuyla nefes aldım. "Ben kilo mu almışım? Kaç kilo almışım, bunlar geçen gün oluyordu bana?" Dün çok sıcak olmadığı külotlu çorap giymemiştim ancak ondan önceki gün giymiştim. İki günde kaç kilo almış olabilirdim ki?
Çorabı çıkarıp bir kenara attım ve başka bir tanesini denedim. E bu da aynısıydı. Bu çorapların hiçbirine giremiyordum ben!
Ağlamaklı ağlamaklı "Ay kesin nazar değdi bana." dedim kendi kendime. "Manken gibi kız dedi herkes, gittim kilo aldım off..." Kesin annem geçen gün Atalay'ın annesiyle konuşmuştu böyle. Yüzde bir milyon emindim bundan. İnsan bir de nazar duası okurdu ama. Böyle düşüncesizlik olur muydu!
"Anneeee!" diye bağırdım odamdan. Şu an uyuyordu ama uykusu çok hafifti. Muhtemelen ikinci çığlığımda gelir bakardı bana.
Bir kez daha "Anneeeeeeee!" dedim. Ancak bu kez daha uzundu.
"Ne var!" Saçı başı uykuyla birbirine girmiş bir halde hışımla içeri girdi ve uykulu gözlerle üst bacağımdan geçiremediğim çoraplı halimle bakıştı. Çaresiz çaresiz ona bakıyordum. Çorabın yarısına kadar girebilmiş girdiğim kadarında da o kadar sıkışmıştım ki artık hiç çıkaramıyordum.
"Geçen gün güzellik kraliçesi oturmasında Atalay'ın annesiyle konuşurken beni konuştunuz mu?" diye sordum. Kaşları ne söylediğimi anlamak isteyerek çatıldı. Tabi annemin sabah alıklığı da benimkiyle yarışırdı.
"Sen bunu nereden biliyorsun?"
"Nereden bildiğimi boşver. Kızım çok güzel falan dedin mi?"
"Dedim."
"Manken gibi dedin mi?"
"Dedim."
"Peki maşallah dedin mi?" Düşündü.
"Unutmuş olabilirim." Bundan ne çıkaracaksın dercesine "Eeee?" dedi.
"Bana nazar değdirdin! Senin yüzünden kilo almışım, külotlu çorapların hiçbirine giremiyorum."
İki büklüm olmuş halde, "Yardım et..." dedim çaresizce. "İçlerine giremiyorum. Buna zorla girdim şimdi de çıkamıyorum."
Güldü ve yanıma gelip çorabı bacaklarımdan çıkarmama yardım etti. "Kilo almadın. Dün yıkamıştım bunları, çekmişler herhalde." Elindeki çorabı açıp esnetmeye çalıştı ancak olmadı.
Kilo almadığımın verdiği rahatlamayla bir nefes verdim. Resmen ödümü patlatmıştı acımasız kadın.
"Hepsini çektirmişsin anne. Sayende sabah soğuğunda bacaklarım dona dona okula gideceğim."
"Sen de kenara köşeye acil durum çorabı saklasaydın kızım, ne yapayım? Bulduklarımın hepsini attım işte makineye." Yine suçlu ben olmuştum ya. Ayrıca acil durum çorabı neydi? Külotlu çorabın ne gibi bir aciliyeti olacaktı?
"Özür dilerim aklını okuyamadığım için yaa. Suçluyum." Yaptığım ironi umrunda olmadı ve "Tamam, affettim." dedi uykuyla kapattığı gözleriyle. Tayt içliklerin var, eteğinin altına onlardan giy o zaman, üşüme." Doğru mu duymuştum? Eteğimin altına tayt giymemi mi söylemişti?
Bu, ihtimal dahilinde bile değildi. Dona dona giderdim daha iyiydi.
"Ben tekrar uyumaya gidiyorum. Dikkatli git, dolaptaki sandviçi almayı unutma, tamam mı dünya güzelim?" Saçımdan öptü ve tıpış tıpış sıcak yatağına döndü. Tekrar yatağına dönmesini çok kıskandım ve puflaya puflaya içlik seçeneğini görmezden gelerek hazırlanmaya devam ettim.
🦋
"B-bu nasıl bir s-soğuk..." Götüm başım buz kesmiş bir şekilde okulun sokağına girdiğimde kendimi hemen sınıftaki kaloriferin dibine atmak istiyordum. Keşke şimdi göklerde bir kartal olsaydım ve şu yolu yürümek zorunda kalmayıp uçarak sınıfın penceresinden içeri girseydim. Bütün külotlu çoraplarım termaldi, beni soğuktan koruyorlardı. Ve annem bugün beni adeta savaş cephesinde silahsız bırakmıştı.
Orada yalnızdım...
Üstüme montumu değil uzun olduğu için annemin siyah kabanını giymiştim ama o da tamamen işe yaramamıştı. Dizlerimden altı yine soğuğu yiyordu.
"Daha dün sıcacıktı bu hava. Bir günde nasıl böyle soğuk oldu?" Üşümekten kutuplardaki penguenler gibi paytak paytak yürümeye başlamıştım.
Başlarım modasına. O içliği istiyordum.
"Keşke giyseydim..." Evde sıcağın içinde hazırlanırken tabi içliği beğenmezdin Asu Hanım. Ne oldu şimdi, süsün ısıtmadı mı seni?
Yine annemin sözünü dinlemediğim için bilmem kaçıncı pişmanlığımı yaşıyorken ağzımdan donmuş bir nefes verdim. Son gücümü kullanarak okulun kapısından içeri girdiğimde yüzüme esen sıcaklıkla bu kez de rahatlamış bir nefes verdim.
Ağır ağır merdivenleri çıktım. "Nasıl üşüdüm, nasıl üşüdüm... Beynimdeki hücreler bile dondu soğuktan."
Öğrencilerin kullanmasının yasak olduğu asansöre içimden söve söve dört katı da çıktım. Nefes nefese kalmıştım. Bugün nedense ekstra sinirliydim. Sanırım regl olmaya yaklaşmıştım. Bu süre içerisinde kimsenin tersime gitmemesi gerekiyordu. Alev almak için çakmağa ihtiyacımın olmadığı bir dönemdi bu.
Sınıfa doğru giderken nedense "Bugün Atalay'ı görürsem ağzının ortasına çarparım." diyesim geldi.
Tam bu sırada arkamdan, eğlenerek "Yine ne yaptım?" dediğini duydum.
Her yerden fırtlamasa olmazdı zaten. Önüme geçti ve ilim irfan öğrenmeye geldiğim sınıfımla aramda engel oldu. Bana sadece zarardı işte bu çocuk, daha ne yaparak aksini kanıtlayabilirdi ki?
Bir kez daha "Yine ne yaptım?" dedi. Ancak bu kez sırıtıyor, ela gözleri parıl parıl parlıyordu.
Sevimsizce güldüm. "Sana gıcık olmam için bir şey yapmana gerek yok canım." Sırıtışı genişledi.
Kolunu havalı havalı duvara yasladığında kollarındaki kaslar belirginleşti. İçimden tövbe çekip gözlerimi başka yöne çevirdim.
"Bana bu aralar çok canım demeye başladın. Bunun farkında mısın Asu?"
Yoo, hiçte farkında değildim.
Kafasını bana doğru eğdi ve karizmatik bir hareketle göz kırptı. "Canın falan mı olmamı istiyorsun, anlamadım ki? Madem istiyorsun bu naz ne?" Duyduklarım karşısında şoka girdim.
"N-ne diyorsun sen be!" Ben çocuğa ağzını çarparım diyorum; bu, canın mı olmamı istiyorsun diyor. Her şeyi tersten anlıyordu. Acaba aşkım, cicim desem ona gıcık olduğumu anlar mıydı?
"Sevdiğin kız bana bunları dediğini duysa senden soğur. Bana bak beni sinirlendirme giderim bizim sınıftaki bütün kızlara tek tek Atalay seni seviyor derim. Hepsini başına salarım, yirmi tane sevgilin olur." Çok yakışıklıydı eşek oğlu eşek. Bizim sınıftaki kızlar bayıla bayıla kabul ederlerdi hemen bu mendeburu. Niye bu kadar yakışıklıydı? Yine ona sinir olacak bir şey bulmuştum.
"Artık sen de beni tehdit ediyorsun yani, öyle mi Asu Hanım?" Çok eğlendiği duruşundan bile belliydi. Omuzlarımı dik tuttum ve boyumu uzatmaya çalıştım.
"Evet seni tehdit ediyorum. Kork benden." Sanki komik bir şey söylemişim gibi kahkaha attı.
Yutkundu ve ademelması hareketlendi. Hiç beklemediğim bir anda tebessüm edip yanağımdan bir makas aldığında gözlerim fal taşı gibi açıldı.
"Böyle devam et." dedi sıcak bir sesle. "Neyse ki ben çok sabırlı biriyim." Kaşlarım istemsizce çatıldı.
Bu ne demekti şimdi ya?
"İyi dersler." Başka bir şey söylemedi ve arkasına dönüp sınıfına gitti.
Teneffüs zili neyse ki çalabildiğinde oflayarak arkama yaslandım. Bıkmıştım artık ders dinlemekten. İnsan biraz acırdı bize. YKS'ye girecektik hala abidik gubidik dersler görüyor bir de bunlardan da sınav oluyorduk. Benim kaç tane canım vardı da bu kadar sınava çalışacaktım ya? Neden kimse bu ülkedeki öğrencileri düşünmüyordu? Biz her gün sekiz saat okulda ne yapıyorduk?
Önümde açık test kitabını homurdanarak elimin tersiyle ittirdim ve kapattım. Kafamı arkaya atıp gözlerimi bıkkınlıkla, tavanda yanan florasan lambalara çevirdim. "Artık ders çalışmak istemiyorum..."
"Asu." O tanıdık sesi yeniden duydum. Kafamı eski haline getirdim ve bıkkın bakışlarımı önümdeki sıraya yan bir şekilde oturup bana dönmüş mendebura çevirdim.
"Ne var?" dedim kaba bir şekilde, onun dilinden konuşarak. İnsan bir kırılır ama değil mi? Yok. Sıradan kalktı ve bir anda elimden tuttu.
"Gel benimle." İsteğim dışında elimden çekilip sıramdan kaldırıldığımda gitmemek için ayaklarımı yere sürüyordum. Ancak bu ayının gücüyle benimki bir miydi? Fındık çuvalıymışım gibi rahat rahat peşinden sürüklüyordu beni.
"İstemiyorum!" ciyaklamalarımı bir tarafına takmadı ve beni zorla sınıftan çıkardı. Sınıftakiler şaşkınlıkla arkamızdan bakakalmışlardı. Siz de ne bakıyorsunuz be, sanki daha önce hiç zorla sınıftan çıkarılan birini görmediniz? Hiç gençlik dizisi de mi izlemediniz cahil cühelalar? Oğlan kızın peşini bırakmıyor işte.
"Yine ne oldu yaa?" Beni koridora çektikten sonra neyse ki elimi bıraktı.
"Kantine gidelim."
Kaşlarımı çattım. "Niye?"
"Çay içmek istiyorum."
"E gidip iç, beni ne yapacaksın? Çayı mı yudumlatacağım sana?"
"Çayı seninle içmek istiyorum."
"Ben istemiyorsam?"
"Mecbur isteyeceksin. Anlaşmamız hala devam ediyor."
"Başlayacağım yaa..." diye homurdandım. Önümden çekilip önden buyur dercesine elini uzattı. Bu sefer de pufladım.
Bıkkınlıkla gözlerimi devirdim ve başka çarem olmadığı için isteğini mecbur kabul ettim.
Anlamlandıramadığım bir şekilde çay sırasında yanında beni de bekletti. Homurdanarak kantin tezgahına yaslanmış çayların gelmesini beklerken, neredeyse kantindeki herkesin ara ara gözleri bize dönüyordu. Tamam ben gayet popüler bir öğrenciydim, adımız sayılıyordu da...
Bu mendebur da mı öyleydi?
Ona doğru eğildim ve fısıldadım. "Niye bize bakıyolar?" Kafasını çevirip etrafa baktı ve sırıttı.
"Ne kadar yakıştığımızı konuşuyorlardır." dedi aynı şekilde fısıldayarak. Tam bu sırada çaylarımız geldi. Atalay karton bardaklardaki iki çayı da aldı. "Bahçeye çıkıp yürüyelim biraz." Güneş hafif hafif kendini göstermeye başlamıştı. Sabahki soğuğun biraz olsun gittiğini umdum ve D vitamini almak için kafamı salladım.
Dışarı çıktığımızda hava tam olarak tahmin ettiğim gibiydi. Yavaş yavaş ısınıyordu. Sabahki penguenliğimi kanıtlayacak hava uçup gitmişti.
Okulun bahçesinde tur atarken elindeki çaylardan birini bana uzattı. Uzattığı çayı aldım ve küçücük bir yudum aldım. Yine geçenki gibi ağzımı haşlamak istemiyordum.
"Pamuk Şeker ne yapıyor?"
Bembeyaz dişlerini göstererek güldü. Gözleri dışarıda top oynayan öğrencilerde gezindi. "Ne yapsın prenses, ben çıkarken hala uyuyordu." Ardından bana baktı. "Güzellik uykusunu alıyor."
Gerçekten kediler niye bu kadar uyuyordu?
"Beni tırmalamaktan yorulmuştur." dedim ben de.
Cevabım onu eğlendirdirmiş olacak ki gülümsemesi silinmedi. "Olabilir."
"Annenle konuştun mu, ne diyor?" diye sordu. Pamuk Şeker'i eve alma ısrarlarıma bu akşam başlayacaktım.
Dün Pamuk Şeker'in beni tırmaladığı banka oturduk. "Bu akşam konuşacağım. Eğer sorun olmazsa, birkaç gün daha sizin bodrumda kalsa?"
"Tabi ki kalabilir." dedi hemen. "O yüzden sormadım yanlış anlama. Merak ettim sadece. Hem annem de çok sevdi Pamuk Şeker'i. Sürekli inip inip onu kontrol ediyor dün geceden beri." Heyecanla gözlerim parladı.
"Gerçekten mi? Yaa... Çok mutlu oldum. Benden annene çok selam söyle tamam mı, Asu çok sevindi de—"
"Bunu neden kendin söylemiyorsun?" dedi bir anda. "Bugün gelsene benimle. Annem seninle tanışmayı çok istiyor. Hem Pamuk Şekeri de görmüş olursun. Ne dersin?"
Atalay'lara gitmek mi? Daha ne kadar olmuştu biz tanışalı. Dünya çok kötü bir yerdi bir kere, hemen öyle herkesin evine misafirliğe mi gidilirdi?
"Ama annem," diye bahane sunmaya çalıştım. "Annem izin vermez ki."
"Annen daha geçen gün bize geldi Asu. Annemle beş saat oturdular." Bu da doğruydu. "Kendi geldiği yere senin gelmene mi izin vermeyecek?"
Peki ya anneme çok iyi biri gibi görünüp gerçekte kötü insanlarsa? Korku filmlerinde çok rastlamıştım buna. Özellikle Scream serisi tutuşturuyordu beni. En yakın tanıdıklarının seni kurbanlık koyunmuşsun gibi gütmeye çalışması bu korkumun başlıca sebebiydi.
"Ama daha yeni tanıştık Atalay." dedim bu sefer dürüstçe. "Hemen nasıl güvenip size geleceğim ki?" Evet Pamuk Şeker'i görmeyi çok istiyordum ama bir yandan da tırsmamam imkansızdı.
"Annelerimiz 1999'dan beri tanışıyormuş. Daha kaç senelik tanış olmamız gerekiyor?"
"Ama sen hiç Scream izlemedin mi? Orada tanıdıklarını öldürmeye çalışıyor katiller." Hayretle bana baktı.
"Sağol ya. Beni bir korku filmi başrolü yapmadığın kalmıştı. O da oldum."
"Ama Atalay ne yapayım?" diye çırpındım. "Her gün neler görüyor, neler duyuyoruz, ne yapayım..?" Kafasını eğdi ve belli belirsiz salladı. "Haklısın ona bir şey diyemem ama..." diye mırıldandı.
"Ama ne?" Tekrar bana döndüğünde ona güvenmemi istercesine bana bakıyordu.
"Ama ben sana zarar vermem be Asu. İnanmayacaksın belki ama, sana gelecek en ufak zararın dahi önünde durur, sana siper olurum. Biliyorum sözlerime hemen güvenemezsin, farkındayım bunun ama aklına böyle şeyler geldiğinde en azından bunları söylediğimi hatırla."
İyi de, bunları söylediğini hatırladığımda ne olacaktı ki? Aaa... Bak Atalay, sen bana bunları bunları demiştin bana zarar verme, söz verdin mi diyecektim? Psikopat biri çıksa verdiği söz çok mu umrunda olacaktı sanki?
"Bir şartla gelirim."
"Söyle bakalım."
"Biber gazım her an uzanabileceğim yerde duracak. Ama annene söyleme. Utanırım şimdi kadın üzülür falan." Boğukça güldü ve kafasını salladı.
"Tamam."
Zil çaldığında oturduğumuz banktan kalktık ve dışarıdaki öğrencilerle sürü halinde tekrar okula girdik. Atalay'ı arkamda bırakarak sanki ben onu tanımıyorum kendisi peşimde dolaşıyor imajını vermeye çalışarak biraz daha hızlı yürümeye çalıştım. Sonra yaptığım şeye kendi kendime güldüm. Sonuçta olmayan bir şey değildi bu.
"Asu." Al işte, peşimden ayrılmıyor derken yalan söylemiyordum.
Omzumun üstünden arkama baktım. "Ne oldu?"
Gözleri... Gözleri başka yerimdeydi.
Olmaması gereken bir yerde.
Çıldırarak Atalay diye bağıracaktım ki. "Eteğin." dedi.
Kaşlarım çatıldı. "Ne?" Üstümüze doğru öğrenci sürüsü geliyorken arkama geçti ve bedeniyle beni kamufle etti.
Omuzlarımdan tutup beni ilerlettiğinde kafamı kaldırıp ona baktım. "Ne olmuş ne var eteğimde." Beni ite ite kendi sınıfına soktu.
"Şuraya geç." deyip sırtımı duvara yasladı. Dediğini yapmayacaktım ki beni tekrar omuzlarımdan hafifçe duvara bastırdı. "Bir kerelik dediğimi yap, ne olursun."
"Neden ama?" Sınıftakiler de bunlar ne yapıyor diye bakıyordu. Bana cevap vermedi ve koşarak sırasının altından gri renk kapüşonlusunu aldı. Beni tekrar önüne geçirdi ve böyle ilerlemeye devam ettik.
"Köşeye geç." dedi beni koridorda ilerletirken.
Koridorun köşesine gelip durduğumuzda "Ne olmuş eteğime--" diyordum ki beni kendisine çevirip kapüşonluyu belime bağladı.
"Regl olmuşsun." Gözlerim büyüdü.
"Ne?"
"Eteğine geçmiş." Ne yapacaktım şimdi? Daha birkaç günüm vardı o yüzden ne yanıma ped almıştım ne de takmıştım. Ne yapacaktım?
Atalayı kenara ittim ve koşa koşa kızlar tuvaletine girdim.
Bağladığı kapüşonluyu çözüp aynadan arkama baktığımda korkuyla iç çektim. Ben regl olmamıştım, ben resmen kan revan içinde kalmıştım. Bu neydi böyle? Arkama çok fena geçmişti ve ben bu şekilde bütün okulu gezmiştim bugün. Stresten midem bulanmaya başladı.
"Ne yapacağım böyle ben?" Benim çok acil eve gitmem lazımdı. Ama gidene kadar bu kapüşonluyu da mahvederdim ben. Bir yerlerden ped bulmam gerekiyordu.
Tam bu sırada öğretmenler zili çaldı. Hoca gelmeden sınıftaki kızlardan birinden isteyebilirdim, değil mi? Tuvaletten çıkıp sınıfa doğru gidiyordum ki kimyacı Ali Hoca sınıfa girdi ve kapıyı kapattı. Arkası dönük olduğu için beni görmemişti.
İşte şimdi mahvolmuştum.
İçimden şansıma sövdüm.
"Asu." Tanıdık sesi duyduğumda istemsizce rahatladım. Derse girmemiş ve beni beklemiş olmalıydı. Yanıma geldi.
"İyi misin?" Bakışları endişeliydi.
Kafamı salladım. "İyiyim. İyiyim ama,"
"Ama ne?" Nasıl söyleyecektim ben şimdi bunu? Utançla ayakkabılarımın ucunu birbirine sürttüm.
Ağzımı açtım ama lafı çıkaramayıp tekrar kapattım. "Utanma." dedi anlayışlı bir sesle. "Utanma Asu, bunlar normal şeyler."
İyi böyle diyorsan söyleyeyim o zaman.
Yine de ağzımdaki baklayı çıkarmadan önce gözlerimi sıkıca yumdum.
"Atalay, bana çok acil, bir yerlerden ped bulman lazım."
Gözlerini kıstı. "Ne bulacağım ne bulacağım?"
"Ped." dedim bir kez daha.
"Asu," dedi hayrete düşerek. "Ben onu nereden bulacağım?"
"Sınıfındaki kızlardan falan istesen. Bak, bizim kimyacı derse girdi şimdi. Çok sinirli bir adam o. Şimdi sınıfa girip kızlardan istesem bir daha çıkartmaz beni dersten. Ne olur bir şey yap, yardım et bana Atalay..."
"Ben kızlardan nasıl ped isteyeceğim Asu, sen delirdin mi?" Kendi açısından o da haklıydı ama ya ben ne olacaktım? Atalay'dan başka bir çarem yoktu şu an.
Bir anda ağzımdan "O zaman marketten al." çıktı.
"Ne?"
"Alt sokaktaki marketten bana bir paket ped al o zaman. Güvenlikle aram iyi diyordun, iki dakikalığına okuldan çıkmana bir şey demez. Koşa koşa alıp gelsen. Ne olursun Atalay... Çok kötü bir durumdayım şu an. Bütün okulu da böyle gezmişim zaten hep rezil oldum--"
Şaşkın şaşkın yüzüme bakarken "Tamam." diyerek kesti sözümü. "Tamam alacağım Asu, yeter ki dur."
Bir anlık sevinçle boynuna atladım. "Çok teşekkür ederim. Sen gerçekten çok iyi bir insansın Atalay, çok teşekkür ederim!" Ona sarıldığımda hiç hareket etmedi. Çocuk resmen kaskatı kesilmişti.
"Atalay," Kaskatı kesildiğini fark ettiğimde hemen geri çekildim.
"Özür dilerim sarılmayı sevmediğini bilmiyordum bir anlık refleks gibi ol-" diyordum ki beni kendine çekti ve sıkıca sarıldı. Bu sefer kaskatı kesilme sırası bana gelmişti.
Çünkü...
Şu an sarılma zamanı değildi.
"A-Atalay," dedim beni sıkıca sardığı için boğukça.
"Hmm?"
"Çabuk, çok çok acil gitmen lazım ne olur çabuk..." diye yalvardım.
"Tamam." deyip bıraktı beni. Kocaman gülümsemesiyle gamzeleri ortaya çıkmıştı.
"Gidiyorum."
"Evet git." dedim hemen. "Ama kanatlı al, tamam mı?" Kaşları anlamayarak çatıldı.
"Neyli?"
"Kanatlı." Parmaklarımı birleştirip avuçlarımı gösterdim. "Böyle yanları uzun. Ondan alacaksın."
"Öyle olup olmadığını nasıl anlayacağım?"
"Paketinde yazar, orada halledersin sen." Cesaret vererek omzunu patpatladım. "Hadi git artık çabuk ol."
Atalay kafası karışmış bir halde koridorda kaybolduğunda tekrar kızlar tuvaletine girdim ve o gelene kadar tuvaletin duvarına yaslanarak bekledim.
Kızlar tuvaletinin kapısı hafifçe tıklatıldığında gözlerimi daldıkları yerden çekip kendime geldim.
"Asu." dedi nefes nefese kapının arkasından. "Orada mısın?"
Hemen kapıyı açtım ve sık nefeslerle göğsü inip kalkan Atalay'la göz göze geldim. Onu görünce rahatlamışlıkla yüzüm aydınlandı. Elindeki beyaz poşeti bana uzattı. "Al."
Uzattığı poşeti aldım. "Çok teşekkür ederim Atalay." Poşetin içinde bir paket ped ve bir paket çikolata vardı.
"Bu ne?" dedim çikolataya hitaben.
Bilmeyerek omuzlarını silkti. "Çalışan abla bundan da al dedi. Ben de aldım." Kanatlı pedin yanında bir paket sütlü çikolata almıştı.
Gülümsedim. "Yoksa kanatlıyı da oradaki abla mı verdi?" Kafasını salladı.
"Aradım ama hiç öyle kanatlı bir şey bulamadım." Kanatlı derken ellerini bir kuş gibi çırpmıştı. Güldüm.
"Öyle kuş kanadı gibi bir şey ararsan tabi bulamazsın akıllım. O öyle bir şey mi?" Çaresizce yüzünü sıvazladı.
"Ben nereden bileyim ne kanadı olduğunu Asu. Benim bildiğim tek kanat tavuk kanadı. Bulamayınca en sonunda orada çalışan abla yetişti imdadıma, yoksa bir yarım saat beklerdin."
Markette çalışan kadına da ayrıca teşekkür etmem gerekiyordu anlaşılan. Ne kadar da tatlı bir ablaydı, hem Atalay'a yardım etmiş, hem de ona benim için çikolata aldırmıştı.
Poşetin içindeki çikolatayı çıkardım ve avucuna sıkıştırdım. "Sen şimdilik çikolatamı tut, sonra senden alacağım. Sakın yeme." Güldü ve paketi yalandan ağzına götürdü. Hemen eline vurdum. O benimdi bir kere.
"Tamam, çabuk ol." Kapıyı kapattım ve tuvaletlerden birine girip hemen işimi hallettim. Ellerimi yıkarken en sonunda gerçekten rahatlamış bir nefes verebilmiştim. Gri kapüşonluyu sıkıca tekrar belime bağladım ve kızlar tuvaletinden çıktım. Şimdi yapmam gereken şey, dersin bitmesini beklemekti. Hoca çıktıktan sonra çantamı kapacak ve koşa koşa eve gidecektim. Bu halde ne taksiye, ne de toplu taşımaya, hiçbir şeye oturamazdım. Devamsızlıkta zerre umrumda değildi şu an. İnsanın tutuşunca gözü hiçbir şey görmüyormuş, bunu bugün bir kez daha anlamıştım.
Atalay'ı koridorda duvara yaslanmış ayaklarını sallayarak beni beklerken buldum. Elinde de çikolatam vardı.
Beni fark ettiğinde sırtını yaslandığı duvardan çekti. Çikolatamı bana uzattığında hemen kaptım ve paketini açtım. Yarısını koparıp ona uzattığımda çok şaşırdı. "Sen ciddi misin?" Yani tabi ki sevdiğim şeyleri paylaşmak zordu ama o kadar da kalpsiz değildim be!
"İstiyor musun yoksa istemiyor musun?"
"İstiyorum." diyerek uzattığım parçayı aldı. "Sen şimdi inat edersin bu koca paketin hepsini bitirmeye çalışırsın sonra da midem bulanıyor diye ağlarsın." Beni bir haftada nasıl bu kadar iyi tanımıştı?
Söyleyecek bir şeyim olmadığı için çikolatan büyük bir parçayı ağzıma tıktım. Ay... Gerçekten çok iyi gelmişti bu. Gözlerimi kapatıp çikolatanın tadını çıkardım.
"O kadar etki ediyor mu gerçekten yahu?" O benim aksime çikolatadan küçük bir parça almış ve mimik oynatmadan yutmuştu. Sanki çikolata değil de yeşillik yiyordu. Hiç benim gibi mutlu olmamıştı.
"Erkekler anlamaz." Her ay çektiğimizi çekseler görürdüm nasıl çikolata kemirdiklerini ama işte...
"Her şey etki eder." diye devam ettim. "Mesela şu an bu çikolatayı yemek beni mutlu ettiği için karnımın ağrısını düşünmüyorum. Bu bile bir şeydir." Anlarcasına kafasını salladı ama hiçbir şey anlamadığını görebiliyordum.
"Karnın çok mu ağrıyor?" Yalan söyleyemecektim çünkü gerçekten de ağrıyordu. Üstüne bir de bu sabah çok üşümüştüm. Bunun da bu haftayı ağır geçirmeme sebep olacağı barizdi. Muhtemelen birkaç gün okula gelmez ve battaniyeme sarılmış bir halde evde pineklerdim. Bana sağlık ocağına gidip birkaç günlük rapor alma yolu görünmüştü.
"Evet." dedim. "Ben zaten çok ağır geçiriyorum. Ağrımaması imkansız o yüzden." Ama diğer ayların aksine bu ay birkaç gün erken olmuş ve eteğime geçmese bunu fark etmeyecektim bile, hiç ağrı hissetmemiştim. Bundan sonra böyle olmamasını umuyordum çünkü kendini hiç belli etmememesi benim için daha kötüydü. Eğer böyle olursa bugünkü gibi hazırlıksız yakalanırdım, bir daha bunu yaşamak istemiyordum.
"O zaman eczaneye gidip sana ağrı kesici alalım." dediğinde kafamı iki yana sallayarak reddettim.
"Teşekkür ederim ama gerek yok." dedim minnetle. Bugün yaptığı şey yeter de artardı bile. Resmen çocuk gitmiş ve benim için marketten ped almıştı. Bir de sırf istediğim için gitmiş, kanatlısını bulmuştu. Tavuk kanadından başka kanat bilmeyen biriydi bunu yapan.
Ben Atalay'ın hakkını nasıl ödeyecektim?
Neyse, kantinde bir çay ısmarlardım. Bu öderdi herhalde.
Bunu düşündüğümde iç sesimin ayı mısın Asu, dediğini duydum. Yani... Değildim bence ama,
Ayıyla geze geze biraz ona benzemiş olabilir miydim acaba?
Çalan zille dikkatim dağıldı. Oh, neyse ki evime gidebilecektim artık. Daha önce hiç bu kadar eve gitmek istememiştim.
Hoca sınıftan çıkana kadar koridorun köşesinde Atalay'ı da benimle birlikte sakladım. Ne yapıyorsun bakışlarını üstümde hissederken bile koluna uhu gibi yapıştım ve onu da benimle birlikte tuttum.
"Bekle," diye fısıldadım. "Hoca çıksın." Neyse ki sessizce bekleyerek lafımı dinledi.
Ali Hoca sınıftan çıkıp merdivenlerde kaybolduğunda kolunu bırakarak Atalay'ı azad ettim. "Tamam, gitti. Gidebiliriz artık." Kafamı kaldırıp ona baktığımda o çoktan bana bakıyordu.
"Tekrardan çok teşekkür ederim sana. Bugün sen olmasaydın ne yapardım bilmiyorum Atalay, çok sağ ol." Eliyle önemi yok dercesine geçiştirdi.
"İyi ol yeter." Gülümsedim.
Geri geri sınıfa doğru giderken ona el salladım. "Sonra görüşürüz."
O da elini kaldırdı ve yüzündeki küçük gülümsemeyle "Görüşürüz." deyip kendi sınıfına girdi.