İçeriğe geç

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 10 · 14 dk okuma

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 10

10

"Anneeeeeeeee!"

"NE VAR!"

Tabi ki de haykırışıma efendim canım kızım, bir taneciğim gibi bir cevap beklemiyordum ama buna da oha yani. Ondan nasıl çıktığını bile bilmediğim bir şekilde kükremişti resmen.

Annemin aslan kraliçelerden bir farkı yoktu, ikisi de aynı şekilde kükrüyordu.

Kapının kenarından göründüğünde, ağlamaklı bir sesle, "Bana niye bağırıyorsun?" diye sordum. Üstüme örttüğüm yumuşak battaniyeme biraz daha sarıldım. "Ben hasta küçük bir kızım, bana iyi davranman gerekmiyor mu?"

Kapının kenarında durmayıp salona girdi ve bana biraz da oradan baktı.

"Küçül de cebime gir Asu. Kocaman kız oldun hala prenseslik peşindesin. Bir beyaz atlı prensin eksik." Benim beyaz atlı prensim vardı bir kere, tamam mı? Sadece...

Şu anda benimle konuşmuyordu.

"Anne niye böyle diyorsun yaa? Şu iki gün nazımı çeksen ne olur sanki?" Küsmüş bir tavırla ona popomu döndüm ve gözlerimi kapattım.

Yattığım koltukta kalan küçük boşluğa hemen poposunu attı ve arkamdan bana sarıldı. "Oy benim nazlı kuzum..." Yastığa dağılmış saçlarımı sevdi ve yanağımdan kocaman öptü. "Yerim senin nazını. Tamam istediğin kadar şımar, bir şey demiyorum." Küçük bir çocuk gibi omuzlarımı silktim.

"Sana tatlı yapıyorum." deyip koltuktan kalktı. Gözlerimi kıstım ve omzumun üstünden ona baktım.

"Ne tatlısı?"

Parmağıyla mutfak önlüğündeki kahverengi çikolata lekelerini işaret etti. "Brownie. Hem de en çikolatalısından." Gözlerim bunu duyunca açıldı tabii, açılmaz mı? Şu anda brownie'ye en ihtiyacım olan o zaman dilimindeydim.

Yaşadığım o büyük facianın üstünden iki gün geçmişti ve ben bu iki gün boyunca hiç okula gitmeden evde tam zamanlı olarak yatmıştım. Bugün de haftanın son günüydü, bu yüzden iki gün daha yatma hakkım olduğu için ayağımı bile kıpırdatmıyordum.

"O kaçırdığın dersler seni sınav zamanı tırmalayınca göreceğim ben seni Asu." Bu iki günde annemle öyle içli dışlı olmuştuk ki iç sesim bile annem gibi konuşmaya başlamıştı.

Ben kendimi yataktan kaldırıp bir o koltuğa, bir bu koltuğa atarken annem iyice evdeki kalabalıktan bunalmış, (ki o kalabalık ben, abur cuburlarım ve her dakika üşütmemek için giydiğim sonra da bunaldığım için evin her yerinde bıraktığım çoraplarım oluyordu,) azıcık öteye git, ders çalış, başımda dikilme, merasimleriyle beni bir mancınık gibi oradan oraya fırlatıyordu. En sonunda evi temizlerken ayak altında dolaşmamam için beni temizliği bitene kadar odama kilitlerdi muhtemelen.

İki buçuk gündür bunları yaşıyorduk. Ama arada sevgi seli de vurmuyor değildi tabii ki. Öyle olduğunda ben onun dizine yatıyordum, o da benim saçlarımı okşarken birlikte film izliyorduk.

Kısacası günlerimiz garip ama güzel geçiyordu. İleride bu zamanlarımı özleyeceğimden emindim. Eminim annem de özleyecekti çünkü ne zaman bir gün yuvadan uçacak konuları açılsa gözleri doluyor ve dolan gözlerinin sebebi olarak da yemeğe koyduğu biberi bahane ediyordu.

Belki evden ayrılmam daha erken olurdu, kim bilir? Sonuçta üniversite sınavı yaklaşıyordu. Üniversiteyi burada okumak istesem de, bu şehirdeki üniversitelerin puanı çok yüksekti. Olur da bir aksilik olursa...

Başka bir şehire gitmek zorunda kalabilirdim.

Ve bu, şu anda en istemediğim şeydi.

Ailemden ve bu şehrin tanıdıklığından ayrılmak istemiyordum.

Sinan'a uzak düşmek istemiyordum...

Çünkü biliyordum ki onun sınavı çok güzel geçecekti. Aylardır canını dişine takarak bu sınava hazırlanıyordu. Onunkinin yanında benim çalışmamın esamesi okunmazdı. Ülkenin en iyi üniversitesini kazanacağı barizdi. Yanında olmalıydım.

Yanımda olmalıydı.

Onsuz bir gelecek düşünmek istemiyordum.

Ve bunun için elimden gelen her şeyi yapacaktım.

"Beğendin mi?" Annem Masterchef jürisiymişim gibi başımda dikilmiş brownie'ye yapacağım yorumu bekliyordu. Ağzımdaki lokmayı çiğnerken kafamı salladım ve baş parmağımla onu onayladım.

"Çok güzel olmuş." dedim lokmamı yutup. "Ellerine sağlık."

Gülümsedi. "Afiyet bal şeker olsun." Tekrar mutfağa gitti ve beni koca bir tabak brownie'yle salonda bıraktı. Koltukta daha dik oturabilmek için yanımdaki kırlenti sırtım ve koltuğun arasındaki boşluğa koydum, oturduğum yerde bağdaş kurdum. Bir elimde tabak, bir elimde de kumandayla, brownie'mi yerken izlemek için güzel bir şeyler arıyordum. Ancak televizyonda hiçbir şey yoktu.

"Bu ne ya..? Ekonomi kanalları da mı vurdu izlemeye dizi mizi hiçbir şey yok." Sabah vakti olsaydı Müge Anlı izleyebilirdim ama o da çoktan bitmişti işte. Çaresizlikle Yaprak Dökümü'nün beşyüzüncü tekrarında durdum. Aslında ücretli platformlara da bakabilirdim ancak bu aralar nedense onlarda da hiçbir şey bulamıyordum. En iyisi bildiğim yoldan vazgeçmemekti. Felçli Ali Rıza Bey'in sesli düşüncelerini izlemek Netflix'teki çoğu şeyden daha ilgi çekiciydi şu an.

Dizideki en büyük düşmanım ekrana geldi. Zaten insanın istemediği ot başında bitmiyor muydu? Al işte, Oğuz koca ekranda belirmişti yine.

"Kabalak Oğuz, çekil şurdan be! Bütün aileyi mahvettin zaten." Gerçi Leyla ve Necla'da da kudurukluk yok değildi tabii. Ne yedikleri dayak, ne de kafayı yemeleri, hiçbir şey şu iki bacıyı dize getirmeye yetmemişti.

"Neyse bana ne. Bu sonuçta Tekin ailesinin problemi, benim değil. Onu Ali Rıza Bey düşünsün." Keşke gelecekten Ali Rıza Bey'e spoi verebilseydim. Ben şu anda her şeyi biliyordum ama onun hiçbir şeyden haberi yoktu... Sendeki tek hayırlı evlat Ayşe der, ona iyi bakmasını söylerdim.

Brownie'mi yedikten sonra Yaprak Dökümü'nden sıkılıp televizyonu kendi haline bıraktım. Başka ne yapabilirdim?

Kitap oku Asu, biraz kültürlen.

Pineklediğim koltuktan kalktım ve battaniyeme sarılmış bir şekilde odama geçtim. Kitaplığımdan, daha yeni satın aldığım Sarah Jio'nun Yaşanmamış Hayatlar kitabıyla kendimi yatağa attım. Sarah Jio en sevdiğim yazardı ve bu yeni çıkan kitabı hariç tüm kitaplarını okumuştum. Yaşayamadığım romantizm boşluklarını kitaplarıyla doldurduğum için zamanla favori yazarım olmuştu.

"Başlayalım bakalım bu kitaba da." Kitabı açıp okumaya başladım.

Konusu, iki yıllık sevgilisinin onunla ciddi düşünmediğini fark edince onu terk eden Lena'nın, Bainbridge Adası'ndaki teyzesinin yanına giderek ayrılığı atlatmaya çalışmasıydı. Ancak adaya gittiği gece evin kulübesinde uykuya daldığında, gözlerini farklı hayatlara açmış ve her seferinde de hayatında önceden az da olsa bir rol oynamış farklı bir adamla evli olarak uyanmıştı. Okurken bu kadar koca ne Lena, dur artık diyecektim ki, sıra Mike'ın olduğu bölüme geldi ve erkeklerin başına gelen her şeyi hak ettiği düşünceme geri döndüm.

Karın çalışacak; sen evde hiçbir işin ucundan tutmadan göbeği salıp yatacak, onun parasını yiyeceksin, öyle mi? Oldu canım başka?

"Aferin kız sana. İstediğini seç, sana koca mı yok canım?" Kitabın yarısına geldiğimde Lena'nın kocalarını saymaya bırakmıştım artık. Her yeni güne başka koca bulmadan durmuyordu.

"Benim favorim Colm oldu ama bakalım, Lenacığım kendisine en çok hangisini yakıştıracak?"

Kitabı bitirmeye yüz sayfam kaldığında daha fazla kendime söz geçiremeyerek kitabın sonuna baktım. Bu en sevmediğim şeydi ama sabırsız biriydim işte ben, bakmadan duramıyordum. Allah'tan merakımı giderdikten sonra kitabı yarım bırakma gibi huyum yoktu. Biraz dinlendikten sonra yeniden okumaya devam edecektim.

"Asu, gel kızım yemek hazır!" Annem mutfaktan çağırdığında kitabı kapattım ve battaniyemin altından çıktım. Güneş yerini kızıllığına bıraktmıştı, bu da demek oluyordu ki birazdan hava kararacaktı. Perdeyi kapattım ve odadan çıktım.

"Oh, harika kokuyor..." Birbirine girmiş saçlarımı dağıtıp tekrar sıkı bir topuz yaptım ve mutfaktan tabakları alıp salona girdim. Babam koltukta oturmuş, haber izliyordu.

"Baba, gel yemek hazır." Ayaklandı ve masadaki yerine geçti. Son olarak çatal kaşıkları da dizip yerime geçtim.

Annem elinde salata kasesiyle içeri girdi. O da yerine oturduğunda tamamlanmıştık. Yemeğin güzel kokusunu duyduktan sonra hevesle çorbamdan büyük bir kaşık adım ve ağzım yine haşlandı. Can çekişerek sıcak çorbayı yutmaya çalıştım. Annem de bu sırada ağzıma üflemeye çalışıyordu.

"Kızım dikkat etsene biraz. Sıcacık çorbayı niye hemen hüpletiyorsun, üfle biraz."

Bir yudum su içtim. "Sıcak demedin ki." Ters ters bana bakmakla yetindi.

Babam salatadan bir çatal aldı. "Neler yaptınız bugün?"

"Beraber evde pinekledik, ne yapalım?" dedi annem. Sonra tepemdeki ev topuzuma baktı. "Birkaç gün daha böyleyiz gibi." Çorbamı içmeye devam ederken kafamı salladım. Sonuçta yalan olan bir şey değildi bu. Kendime haftasonunu da evde geçirme iznimi çoktan vermiştim bile.

Ağzıma attığım ekmeği yuttum. "Öyleyiz, öyleyiz." Güzel güzel yemeğimi yerken annem durur mu tabi, durmaz.

"Kızım dalga geçiyorum." dedi. "Pazar günü misafir gelecek, yatamazsın. Bana pasta börek yaparken yardım edeceksin."

Arkadan belli belirsiz dinlediğim haber sesiyle yemeğimi yemeğe dalmıştım. Kimin geleceği hiçte umrumda değildi ama öylesine, "Kim?" dedim. Sormaz olaydım.

"Arkadaşın Atalay." dedi hevesle. "Annesiyle birlikte bize çaya gelecekler."

Utanıyordum. İstemsizce çok utanıyordum.

Ve şu anda bunun sebebi, Atalay'ın sırıtarak bana bakması değildi.

Annesinin bana yirminci kez maşallah deyip nazar değmemesi için dualar okuyup yüzüme üflemesiydi.

"Sezen sen bu kızı pamuklara sar bir şey yap. Ay acaba kurşun mu döktürsek bir gün? Bu kadar güzel olunur mu, oyuncak bebek gibi bir şey bu, maşallah." İltifatları beni o kadar mutlu etmişti ki ne yapacağımı bilmiyordum. Bir o yana bir bu yana bakıp gülümsemekten yanaklarım ağrımıştı. Yüzde yüz emindim ki şu anda suratım kıpkırmızıydı.

"Hep senin gibi böyle kocaman ceylan gözlü bir kızım olsun istemiştim, biliyor musun?" dedi beni çok şaşırtarak. Yanında uslu uslu oturan Atalay'a döndü.

"Ama sonra bir baktım böyle yakışıklı bir oğlum olmuş." Gülümseyerek Atalay'ın yanağını okşadı.

"Beni bir gün olsun üzmedi, kırmadı. Oğlumun o katnem babasından aldığı tek şey yakışıklılığı çok şükür." Atalay'ın gülümsemesi gitgide soldu.

"Gerçi onu da benden almış olabilir," diye devam etti Leyla Abla. "Sonuçta o kadar güzellik yarışmalarında yarıştık kız!" Annemle beraber kocaman bir kahkaha attılar.

"E herhalde bacım, senden almayacak da kimden alacak? Erkeklerin çocuğa cinsiyetten başka ne verdiği görülmüş?"

Annem o sırada aramızdaki erkeği fark edebildi. "Sen hiç üstüne alınma oğlum, benim lafım diğer erkeklere. Sen maşallah çok yakışıklısın, oğlun olursa hepsini senden alır, hiç merak etme." Atalay'da ne yapsın garibim, mazlum mazlum kafasını salladı.

Annemin Leyla Abla'yla görüşmek için ısrar etmesini ve onu neden bu kadar çok sevdiğini anlamıştım. Çok şekerdi, baldan tatlıydı resmen. Bu kadar güzel anlaşmalarının sebebi de birbirlerine çok benziyor olmalarıydı. İkisinin de çok yaratıcı hakaretleri vardı mesela. Beni sinirlendiren kişilere kullanmak için birkaç saatte hepsini zulalamıştım.

"Oğlum ileride ne meslek düşünüyorsun?" diye sordu annem. "Boyun posun da yerinde maşallah senden model de olur, basketbolcu da."

"Mühendislik düşünüyorum Sezen Abla." Elini ensesine götürdü başka ne söyleyeceğini bilemeyerek. "Basketbol da oynuyorum ama favorim futbol."

"Hem yeteneklisin, hem de akıllısın demek." Annem nazar değmesin diye hemen kulağını çekip parmaklarını koltuğun kenarına vurdu. "Maşallah sana çocuğum." Aynı hareketi bir kez daha yaptığında bu sefer Leyla Abla'da ona katılmıştı. Şimdi nazarlanmama sırası Atalay'a gelmişti. İkisinin de on lafından dokuzu maşallah'tı.

"Kızım sen ne düşünüyorsun?" Leyla Abla'nın sesiyle kendime geldim. Atalay'ın yakışıklı olup olmadığı hakkındaki düşüncemi mi merak ediyordu?

"Ne hakkında?"

"Hangi bölümü istiyorsun?" Yanlış anlamıştım. Allah'tan sormadan lafa atlamamıştım.

"Şu anda çok kararsızım Leyla Ablacığım ama, gözüme en güzel gözüken mimarlık. En başa onu yazacağımı düşünüyorum."

Leyla Abla gülümseyerek beni baştan aşağı süzdü. "Ayy, çok yakışır sana da mimarlık. Hadi inşallah bakalım."

Göz ucuyla Atalay'a baktım. O da dikkatle beni dinliyordu. Aynı zamanda yüzünde istediğim bölümü bilmemenin verdiği şaşkınlık vardı. E hayal ettiğim mesleği sormamıştı. Sorsaydı söylerdim yani, devlet sırrı mı sanki?

"Asu, kızım çaylarımızı doldurur musun?" Annemin sözüyle koltuktan kalkmıştım ki Leyla Abla eliyle durmamı işaret etti.

"Sen hiç kalkma kızım." Yanında oturan Atalay'a baktı. "Bizim evde çayları hep Atalay koyar," dedi gülümseyerek. Sehpanın üstündeki boş bardağını alıp Atalay'a uzattı. "Burada da koyar mısın oğlum?"

Atalay kafasını salladı ve annesinin elinden bardağı aldı. Yerinden kalkıp annemin önündeki boş çay bardağını da alıp bana döndü.

"Bana mutfağın yerini gösterebilir misin Asu?"

Şaşkınlıkla ona bakarken ne yapacağımı bilemeyerek kafamı salladım ve yerimden kalktım. Kendi bardağımı ve Atalay'ınkini de alıp öne geçtim. Bu sırada annem hayran hayran Atalay'ı izliyordu. Biz salondan çıkarken Leyla Abla'ya çocuklarımızı değiştirebilir miyiz diye sorduğunu duydum. Ne kadar ayıp!

"Sanki ben ona hiç yardım etmiyorum." Mutfağa girerken kafamı iki yana sallayıp kendi kendime triplendim. Atalay sessizce güldü. Çay bardaklarını ocağın yanındaki tezgaha koydu ve altı kısık yanan ocakta duran çaydanlığı aldı.

"Annen çayını nasıl içer?"

Kötülük yapmak istedim. "Bol demli." Karizmatik mendeburun dudakları kıvrıldı.

"O zaman kesinlikle açık içiyor." Ve çayı tam olarak annemin içtiği gibi koydu. Ağzım açık kaldı.

Sırayla anneme, annesine, bana ve kendine koydu. Bana az önce onu kandırmaya çalıştığım için ceza olarak çok demli koymuştu. "Ağzın ekşisin." demişti inatla. "Böylece bundan sonra yalan söylemezsin."

Yalan söylemek isteyen her türlü söyler be Atalay... Sen bu dünyaya çok masum kalıyorsun.

Puflaya puflaya çayları içeri götürürken ben önce Leyla Ablacığımınkini, sonra da kendiminkini önüme koydum.

Leyla Abla çayına şeker atarken gülümsedi. "Teşekkür ederim güzellik."

Mutlu mutlu "Afiyet olsun." dedim ve karşı koltuğuna, annemin yanına geçtim. Atalay'da annemin çayını, sonra da kendininkini önüne koyup annesinin yanına oturdu.

"Teşekkür ederim oğlum." dedi annem Atalay'a.

Tebessüm etti. "Afiyet olsun Sezen Abla."

Çayıma iki küp şeker attım ve lazer gözlerimle Atalay'ı süzerken çayımı karıştırdım. Çay kaşığının bardağa vurma sesi beynimde yankılanıyordu.

Nedense ona baktığımı hissettiğinin farkındaydım. Bunun bilincinde annemi dinlerken çayından bir yudum aldı. Ancak yüzündeki ifade annemi dinlerken gitgide keskinleşti. Niye böyle olmuştu? Annemin ne anlattığına kulak kesildim.

"...İşte o Sinan'la buluşmak için gelmedi geçen gün benimle Leylacığım." Annemin ne anlattığını duyduğumda gözlerim büyüdü. Niye şimdi Sinan'ı anlatıyordu? Atalay buz kesmişti resmen.

"Anne," diye fısıldadım koltukta yanına yanaşarak. "Niye Sinan'ı anlatıyorsun?"

Annem hala Leyla Abla'ya bakarken gülümsedi ve dudaklarını belli belirsiz oynatarak, "Sus Asu." dedi. Bu sefer mazlum mazlum kafasını eğme sırası bendeydi.

Atalay'ın halime güldüğünü gördüm. Çaresizliğim ne kadar da hoşuna gidiyordu.

"Olsun canım, sonuçta artık hep beraberiz. Asu da başka zaman gelir bize, değil mi Asucuğum?"

Hafifçe gülümsedim. "Tabi ki gelirim Leyla Ablacığım, gelmez olur muyum?" Bana havadan bir öpücük yolladı.

"Hem artık gelmek için başka bir sebebin daha var, değil mi Asu?" Muzipçe göz kırptı. Neden göz kırpmıştı? Yoksa... Leyla Abla, Atalay'la sahte sevgililik işine giriştiğimizi mi biliyordu?

Annem bana kalmadan araya girdi. "Ne sebebi Leylacığım?"

Leyla Abla, "Bodrum katımızdaki kedi canım, ne olacak başka?" dedi hevesli hevesli. "Ay Sezen, bir görsen pamuk gibi bir şey bembeyaz. O kadar güzel ki... Atalay birkaç günlüğüne bakalım dedi, ben de tamam dedim. Meğersem kedi Asu'nunmuş."

"Öyle miymiş?" Annemin gözlerinin üstümde olduğunu hissediyordum. Benden habersiz ne işler çeviriyorsun tınısında konuşmuştu. Atalay'dan ses çıkmadığı için birkaç gündür rahat rahat totomu yaslaya yaslaya evde pineklemiş ve hala annemi ikna etmeye başlamamıştım. Her şeyi ertelemenin cezasını çekiyordum şimdi.

"Ay yoksa senin haberin yok muydu? Sana sürpriz mi yapacaktı Asu, pot mu kırdım?" Bir cevap isteyerek önce Atalay'a, sonra bana baktı. Atalay kafasını belli belirsiz iki yana sallarken ben çoktan dudaklarımı yemeye başlamıştım bile.

"O Asu'nun kedisi değil Leylacığım. Zorla eve getirmeye çalışıyor, ben de almıyorum. Böyle olunca herhalde Atalay'ı zorlamış." Annem bana ters bir bakış attı. Bu bakış, misafirler gittikten sonra görüşeceğim ben seninle bakışıydı.

Atalay, "Beni Asu zorlamadı Sezen Abla." diyerek araya girdi. "Birkaç günlüğüne göz kulak olmayı ben teklif ettim. Annem çok sevdi zaten Pamuk Şeker'i, o yüzden bizim için sıkıntı olmadı."

"Evet canım, istediği kadar kalsın zaten, o yüzden söylememiştim ben de." Leyla Abla'da Atalay'ı desteklediğinde rahatlamış bir nefes verdim. En azından onların rahatsız olmadığını bilince annem belki biraz da olsa yumuşardı.

Acaba annemi ikna etmek için Leyla Abla bana yardım eder miydi?

Ederdi tabii ki. Baldan tatlıyken nasıl etmeden dururdu? Şimdi bile gülümseyip duruyordu. Evet, evet. Yakın bir zamanda Leyla Ablacığımı ziyaret etme yolu önüme düşmüştü.

Üç buçuk saatin sonunda, son olarak meyve tabaklarımızı yemiştik. Misafirlerimiz kalkmak için ayaklanıyordu ki annemin aklına ev turu yapmadığımız geldi. Geçen gün Leyla Abla'nın evini gezmişler, o yüzden unutmamak gerekiyormuş. Sürü halinde benim odamdan başlamak için yol aldık.

"Ay Asu... Maşallah kız bu ne güzel oda." Leyla Abla hayranlıkla duvara monte ettirdiğim rafların üstündeki çiçeklere ve sarmaşıklara baktı. Resmen Amazon ormanlarında yaşıyordum.

Masamın üstü; dekor olarak kullandığım yapay çiçeklerle, ucuz aşk romanlarım ve takılarımla doluydu. Masanın üstünde beni negatif etkileyecek hiçbir şey bırakmıyordum. Bu yüzden test kitaplarım kitaplığımda duruyordu. Onları masaya yalnızca ders çalışırken koyuyordum, çalışmam bittikten sonra da ortada bırakmıyor ve hemen kaldırıyordum.

"Ohh, yatağa bak kocaman." Leyla Abla beyaz, çift kişilik karyolamı gördüğünde oturarak hemen deneme kontrol yaptı. "Kız ne kadar rahatmış bu yatak." Annem güldü.

"Bizim kız uykusuna çok düşkün maalesef Leylacığım. Gitti, en konforlu hangisiyse ondan seçti aldı." Annem bunları dertli dertli söylerken hiç üstüme alınmadım. Tabi ki de rahatıma düşkün olacaktım. Uyku benim için günün en önemli kısmıydı. Uyumayı çok seviyordum.

"E niye bu kadar büyük bu yatak? Çapraz mı yatıyorsun kız ne yapıyorsun?" dedi gülerek. Ben de güldüm. Çapraz yatmam bir yana, yatağımın büyük olmasının daha komik bir yanı daha vardı.

Annem, "Düşüyor çünkü." diyerek kocaman bir kahkaha attı. Normalde ben de gülerdim ama Atalay'da burada olduğu için biraz utandım. Bu yüzden kafamı önüme eğdim.

Annem, "Bundan önceki yatağı tek kişilikti." diye anlatmaya başladı. "Sonra biz gecenin bir yarısı Asu'nun odasından küt diye bir ses duymayalım mı? Ayy, yataktan nasıl kalktığımı bilmiyorum Leyla. Sonra bir baktık ki bizim kız yataktan düşmüş yerde yatıyor." Herkes kocaman bir kahkaha attı. Herkes diyorsam buna Atalay'da dahildi...

"Ondan sonra birkaç kez daha düştü. Sonra mecbur büyük yatak aldık işte, ne yapalım?" Annem hafifçe saçımı okşadı. Atalay otuz iki diş sırıtmış bir şekilde bana bakıyordu. "Yataktan düşe düşe kafasına bir şey olacak diye çok korktum."

Artık susması için dişlerimin arasından belli belirsiz "Anne," çıktı. Ancak umrunda bile olmadı. Şurada iki dakika dikilirken bile her şeyi dökmüştü ortaya. Sonra konu bir anda ilkokulda sallanan dişimi çekip beni hastanelik eden Mert'e gelmişti. Bunu anlatmak nereden aklına gelmişti, onu bile anlamamıştım. Kadına yetişemiyordum resmen.

Yarım saatin sonunda tüm evi gezmiştik. Dördüncü saatin sonunda misafirlerimizi yolcu ediyorduk. Kapının ağzında Leyla Abla'yla üçer kez sarıldık. Benden, onlara geleceğimin sözünü almıştı. Onları uğurlarken Atalay'ın eğlenen bakışlarını göz ardı etmeye çalışmıştım ancak biliyordum ki burada öğrendiği her şeyi yüzüme vuracaktı. Vurmakta haklıydı da, ben olsam ben de vururdum. Ancak bugün benim rezilliklerimden onunkilere sıra gelmemişti...

Kapıdan çıkarken kulağıma fısıldadığı şey hala kafamın içinde yankılanıyordu.

"Pazartesi görüşürüz sakar prenses." demişti.

Benimle dalga geçecekti.

Ve ben şu anda buna hiç hazır değildim...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.