Pazartesi okula gitmedim. Neden gitmediğimin iki sebebi vardı ancak bir tanesi daha ağır basıyordu.
Fakat bunu kabul etmiyordum.
Birincisi, reglim henüz bitmemişti. Son günlerimdeydim ancak hala karnım ağrıyor bahanesine tutunabilirdim. İkincisi ise...
İkincisini söylemek istemiyordum.
Ancak ağzında bakla tutabilen biri değildim.
"Atalay senin yüzünden benimle dalga geçecek!" Salı sabahı karın ağrısı bahanem beni daha fazla koruyamamıştı. Üstümdeki yorganı çekmeye çalışan el duraksadı. Bu sabah anneme bir haller olmuş ve erkenden uyanıp beni okula yollamaya çalışmıştı. Neden ve nasıl erken uyandığını anlayamamıştım ama bunun benim için iyi bir şey olmadığı apaçık ortadaydı.
"Ne?"
"Ne dediğimi duydun." diyerek yorganı tekrar üstüme çekmeye çalıştım ancak izin vermedi.
"Neden dalga geçecek?" dedi bir kez daha.
"Çünkü geçen gün bütün rezilliklerimi döktün anne. Tamam, Leyla Abla'ya ayrı anlatsan bir şey demeyeceğim ama Atalay benim yaşıtım bir çocuk. O yaştaki çocuklar böyle şeyler duyduklarında dalga geçmeden durmaz."
Kafasını iki yana sallayarak beni reddetti. "Olmaz öyle şey. Atalay çok efendi bir çocuk."
"Efendi olması benimle dalga geçmeyeceğinin garantisini vermiyor."
"Tamam, ben söylerim Leyla'ya, öyle bir şey yaparsa kızar oğluna. Bunu kafana takma." Ne kadar da kolay bir şeymiş gibi söylüyordu bunu. Sanki beş yaşındaydık da onu annesine ispiyonluyordum.
"Saçmalama anne. Sakın öyle bir şey yapayım deme."
"Sen de ne istiyorsun Asu?" dedi sinirle. "Bir öyle bir böyle. Ne yapmamı istiyorsun, söyle de yapayım!"
"Hiçbir şey yapma. Sen hiçbir şey yapma anne, tamam mı? Sadece ağzını biraz olsun tut, her şeyi her yerde anlatıp durma!" Bir hışımla yataktan kalktım ve odadan çıktım. Banyonun kapısını sertçe çarptığımda ona bağırdığım için o da bana bağırıyordu. Yeni gün, annemle yeni bir kavga demekti. Bir rutin aksasa da geri dönüyordu işte...
Anneme bağırdığım için pişmanlık duymuyor değildim. Hem de çok duyuyordum. Ve şu anda aynanın karşısında dalgınca dişlerimi fırçalarken kendimi kötü bir evlat gibi hissetmeden duramıyordum.
Ama o da bana bağırmıştı. İkimizde birbirimize bağırmıştık. Böyle ödeşmiş olur muyduk?
Okul formamı üstüme geçirdikten sonra çantamı sırtladım. Buzdolabındakini sandviçimi almak için annemin tekrar yatağa döndüğünü umarak mutfağa girdim ancak o tezgahta domates doğruyordu. Anlaşılan kahvaltı yapacaktı. Tam sandviçi bırakıp geri adımlamıştım ki buz gibi bir sesle "Sandviçini al." dedi. Hiçbir şey söylemeden dediğini yaptım ve görünmez adımlarla evden çıktım.
Zurnanın zırt dediği yere gelmiş ve annemle küsmüştük işte. Şimdi ne olacaktı?
"Hepsi o mendebur yüzünden oldu." Bizim mahalleden çıkarken yerdeki teneke gazoz şişesine sert bir tekme attım ve kendimden uzaklaştırdım. "Ne diye yere çöp atıyorsunuz be! Hiç mi ananızdan terbiye öğrenmediniz, dingiller." İleri fışırttığım gazoz şişesinin yanına geldiğimde onu parmaklarımın ucuyla tutup çöp kutusuna attım.
Bu öfkenin sebebi hatamın farkında olduğum için kendimeydi aslında. Çok pişman olmuştum. Küçük bir çocuk gibi eve geri dönmek istiyor ve anneme sarılmak istiyordum.
"Bir büyüyemedin gitti Asu." diye kendi kendime mırıldandım. Alt dudağım çoktan ağlamaya hazır bir halde eğilmişti bile.
Boynum bükülmüş bir şekilde okula vardığımda saat sekiz buçuğu birkaç dakika geçmişti. Tam bahçe kapısından okula girecektim ki güvenlik abi eliyle durmamı işaret etti ve demir kapıyı çekmeye başladı. Şaşkın şaşkın önüme çekilen kapıya baktım. Bu adam resmen beni içeri almamıştı.
"Abi ne yapıyorsun ya? Neden kapıyı üstüme kapattın?"
"Okul müdürünün yeni talimatı. Sekiz buçuktan sonra kimseyi içeri alma dedi." Harika. Ben kobay faresi olduğum için her şey benim üstümde denenmeliydi zaten, değil mi?
"Ya beni mi buldunuz be!" Sabahın köründe zaten annemle kavga etmiştim. Bir de bu çıkmıştı başıma.
Ayaklarımı öfkeyle yere vurdum. "Ben bu okula giremiyorsam devamsızlık hakkımı bana geri verecek o zaman!" Güvenlik abi isyanıma karşılık şaşkın şaşkın bakınmakla yetindi.
"Hakkımı istiyorum!"
"Kız ben ne yapayım git müdüre söyle. Talimat onun."
"Nerede müdür?"
"Gelmedi daha." Şuna bak ya. Kendisi gelmiyor ama talimatları kendisinden önce geliyordu. Devletin malı olan okula, sırf müdürün talimatıyla giremiyorsam eğer...
"Ben de burada eylem yaparım o zaman." Demir kapının önüne oturdum ve bağdaş kurdum. Sırtımı da kapıya yasladığımda artık hiçbir araba beni buradan kaldırmadan içeri geçemeyecekti. Buna o çok planlı müdürün arabası da dahildi.
"Kız kalksana yerden, başıma bela mı açacaksın?" Güvenlik abinin ne söylediğini umursamadan omuzlarımı silktim.
"Müdür gelsin kendi kaldırsın o zaman beni yerimden. O gelmeden kalkmıyorum."
"Bak yapma böyle, velini arar."
"Arasın." dedim rahatça. Selamımı da söyleyebilirdi hatta. "Bir tur da annemle çekişmek istiyorsa arasın."
"Böyle bir kuralın duyurusunu yaptı mı? Ben fal mı atacağım böyle bir şey olduğuna ya!" Çok sinirlenmiştim ve sinirlenmekte haklıydım da. O zaman kapının önüne kocaman tabela yapıştıracaktı 8.30'dan sonra girmek yasak diye. Ayrıca birkaç dakika geç kalsak ne oluyordu, dünyanın sonuçta binbir hali vardı, başımıza her an her şey gelebilirdi.
Ağzımın içinden, "Bunların sanki hiç öğrenci olmamış gibi davranmalarından bıktım." diye mırıldandım. Uyuşmamaları için oturduğum yerde bacaklarımı hareket ettirdim. Hep pis pis yerlere sürünmüştüm şu saçma kural şeyi yüzünden de! Buna da ayrı sinirlendim.
"Al işte, yine gitti bir günlük devamsızlık." Sinirden ağlamak istiyordum. Artık her gün okula gelmem gerekiyordu resmen. Elimde topu topuna bir hafta kalmıştı ve daha dönemin yarısındaydık!
"Herkesten nefret ediyorum." Ağladı ağlayacaktım. "Bu okuldan da, derslerden de, sınavlardan da o mendeburdan da-"
"Ben artık suçlarıma yetişemiyorum." Bu ses... Çok tanıdıktı. Hatta iki gün önce duyduğum o sesti.
Duyduğum ses nedense yelkenleri indirmeme sebep oldu. İçimde biriken öfkeye dayanamadım ve ağlamaya başladım.
"Asu!" Panikle yanıma çöktü. "Ne oldu?" Az önceki eğlenen ses şimdi endişeliydi. Anlaşılan dalga geçilecek bir ruh halinde olmadığımı anlamıştı.
Elini omzumda hissettim. "Bana bak." dedi beni yatıştırmak isteyen bir sesle. Kulübesinde oturan güvenliğe elini kaldırdığında, güvenlik abi kulübeden çıktı.
"Abi ne oldu?"
"Müdür 8.30'dan sonra kimseyi okula alma dedi, ben de almadım. Oturdu kapının önüne eylem yapacakmış. Müdür gelince velini arar dedim, ararsa arasın, dedi." Abinin her şeyi ortaya dökmesi iki dakika sürmüştü.
"Asu." Bana döndüğünü hissettim. Sesi bu kez daha yumuşaktı. "Hadi kalk buradan, üşüteceksin." Kollarımdan tutup beni yerimden kaldırmaya çalıştığında ellerini ittim.
"İ-istemiyorum." Hıçkırığımı yuttum ve elimin tersiyle ıslak yanaklarımı sildim. "O müdür gelecek, göstereceğim ben ona gününü." Böyle söylüyordum da ne yapabilecektim sanki? Benim delikanlılık da anca laftaydı.
"Tamam önce yerden bir kalk, sonra istediğini yaparsın. Bak daha yeni hastalandın, soğuk kapacaksın." Haklıydı. Soğuk kapacağımın farkındaydım ama bu bile şu an beni yerden kaldırmaya yetmiyordu. İnadım ve öfkem, hastalanmamın önüne geçiyordu.
Omuzlarımı silktim. "İstemiyorum Atalay." dedim kayıp giden sesimle. "Rahat bırak beni."
Kulağıma eğildi. "Asu, Sezen Abla'nın yeniden okula mı gelmesini istiyorsun?" diye fısıldadı. Güçlü eller beni yerden kaldırmak için bir kez daha koluma dolandı. "Hadi."
Kafamı reddederek iki yana sallamama rağmen, hiç beklemediğim bir güçle oturduğum yerden kaldırıldım. Resmen beni hafif bir çantaymışım gibi kaldırmıştı. Böyle bir gücü varsa eğer beni az önce de kaldırabilirdi ancak kaldırmamıştı. Böyle yaparak rızamı mı beklemişti?
O zaman neden şimdi istediğimi yapmıyordu?
"İstemiyorum..." Arkamdan kollarıyla beni kapana sıkıştırmıştı, kendi yürürken beni de önünde ilerletiyordu. Beni tutan sert kolların arasından kurtulmaya çalıştım ancak izin vermedi. Okulun tersi yönüne doğru gidiyorduk.
"Ne yapıyorsun! Okula gideceğim ben, nereye gidiyorsun!" Yürürken bir kez daha bana dolanmış güçlü kolları ittirmeye çalıştım.
"Şşşt!" dedi aldırmadan. "Sessiz ol."
"Olmayacağım! Bak hemen beni bırakmazsan çığlık atarım Atalay!" Bana aldırmadan ilerlemeye devam ettiğinde tam ağzımı açıyordum ki, "Okula gireceğiz." dedi.
Kaşlarım çatıldı. "Ne?"
"Başka bir girişten okula gireceğiz. O yüzden bağırma, seni oraya götürüyorum."
"Peki sen bu girişi nereden biliyorsun?"
"Okul futbol takımına özel bir giriş. Okul kapalı olduğunda antrenman yapmak için oradan sahaya giriyoruz." Kaşlarım şaşkınlıkla havalandı.
"Sen okulun futbol takımında mısın?" diye sorduğumda güldüğünü duydum. Senkronize yürürken çenesinin hafifçe saçlarıma değdiğini hissettim. Okulun arka bahçesinin olduğu tarafa gelmiştik ancak önümüz koca duvarlarla örtülüydü. Daha ne kadar beni tutacak ve böyle ilerleyecektik?
Kafamı geriye atarak ona bakmaya çalıştım ancak sadece boynuyla bakışabildim. Onu görebilmem için kafasını bana doğru eğmesi gerekiyordu. Ademelması hafifçe hareketlendi.
Eğlenen bir sesle, "Hayır." dedi ve kafasını eğerek benimle göz göze geldi. Ela gözleri her zamanki gibi parlıyordu.
"Ben o takımın kaptanıyım Asu."
🦋
Ağlamaktan akan burnumu çektim. "Sen de mi okula geç kaldın?" Tek omzuna geçirdiği sırt çantasından ve düzeltmediği dağınık saçlarından bunu anlıyordum. Kafasını salladı.
"20 dakika önce uyandım." dedi gülerek. Gözünün önüne düşen kumral tutamları çekmek için üfledi. Elmacık kemikleri ve köşeli çenesi bu hareketiyle daha da belirginleşti. Sakalları belli belirsiz uzamıştı. Böyle gezerse öğretmenlere kesin yakalanırdı.
"Sakalların uzamış, kesmezsen Ali Hoca seni yakaladığı yerde kıt," İşaret parmağımı kılıç gibi boynumda gezdirdim ve kelleni alır taklidi yaptım. Güldü.
Muzip bir tavırla bana döndü. "Ona mı dikkat ettin?" İkimizde kaldırıma oturmuştuk. O malum girişi yarım saattir okulun etrafında tam tur dönerek aramış, ancak bulamamıştık. En sonunda beni kandırdığı gerçeğini kabullenmiş ve pes ederek bir duvar kenarına kendimi atmıştım.
"Güya sihirli geçitin vardı." Ona ters bir bakış attım. "Fırıldak." dediğimde yine güldü.
"Başka türlü seni eylem yapmaktan kaldıramazdım. Çok inatçısın."
"Peki kaptan olman? Gerçekten okulun futbol takımının kaptanı mısın, yoksa o da mı uydurma?"
Gülerek kafasını iki yana salladı. Gamzeleri yeniden gün yüzüne çıkmıştı böylece.
"Hayır, yalan değil. Gerçekten öyleyim." İyi, en azından her şey yalan değildi.
"Peki hiç maç kazanıyor musunuz?" diye sordum. "Ben görmedim çünkü."
"Çevre okulların hepsini yendik. Eğer merak ettiğin buysa." Son cümlesi imalıydı. Ama neyi ima etmeye çalıştığını anlamamıştım.
"O ne demek?" Omuzlarını silkti.
"Bir şey demek değil." dedi ancak elimden öyle kolay kurtulamazdı.
"Bir şey söylemeye çalıştın, ne söylemeye çalıştın?" diyerek üsteledim. Ancak ser verip sır vermiyordu bir türlü.
Birkaç dakikalık sessizliğin ardından, "Başarılı olmadığımızı düşündün." diyerek ağzındaki baklayı çıkarttı sonunda. Yani... Böyle düşünmem normal değil miydi? Sonuçta futbol takımından haberim bile yoktu.
"Yani... Okulun futbol takımı olduğundan haberim bile yoktu." İtirafım şaşkın bir şekilde bana dönmesine sebep oldu.
"Oha Asu." Bu artık anormal bir tepki değildi çünkü bunu gerçekten de hak etmiştim. Koskoca okuldaki futbol takımından da nasıl haberin olmaz be Asu? Zebaniler gibi saçını gözünün önüne atıp mı dolanıyorsun etrafta? Malsın mal.
"İyi, artık bildiğine göre maçlarımızı izlemeye gelirsin." Göz ucuyla tepkime baktı ama onu tatmin edecek bir tepki vermedim. Hatta yüzümde mimik bile oynamamıştı.
"Gelirsin, değil mi?" diye tekrarladı. Ne yapacaksın ki beni çocuk? Ben futboldan falan anlamam ki.
"Bakarız." Hep erkekler mi bu kelimeyi kullanacaktı, biraz daha ben kullanayım canım.
Cevabımı duyduğunda gözlerini kıstı ve dudaklarını birbirine bastırdı. Anlaşılan kendini susturmaya çalışıyordu ancak benim yanımda susmak, çok ama çok zor bir şeydi. Sonuçta benim annemin mahalledeki lakabı bile Geveze'ydi yani. Atalay yanımda konuşmamak için ağzını bantlasa bile beş dakika sonra bant cart diye ortadan ikiye ayrılırdı.
"Ne yapacağız şimdi?" diyerek konuyu değiştirdim. "Kaldırımda boş boş oturacak mıyız böyle? Senin yüzünden müdürü de kaçırdım, şimdi kesin girmiştir okula." Halbuki müdürün gününü zehir etme gibi bir amacım vardı. Kafasını reddederek salladı.
"Hayır." dedi. "Okula gireceğiz."
"Ama nasıl? Yok işte geçit falan, güvenlik de almıyor içeri. Nasıl gireceğiz?" Kafasını önüne eğdi ve ellerini saçlarının arasından geçirdi.
Kafasını kaldırıp bana döndüğünde arkamızdaki duvarı işaret etti. Kafamı ne var diyerek salladım.
"Oradan gireceğiz?" Gözlerim büyüdü.
"Duvardan atlayacağız deme."
"Dedim bile." Ayağa kalktı ve bana elini uzattı. "Hadi gel." Uzattığı elinden tutarak ayağa kalktım ancak hala yapacağımız şeyi idrak edemiyordum. Birincisi, duvar gerçekten yüksekti. İkincisi de bunu yaparken nasıl yakalanmayacaktık? Bizi illaki biri görürdü.
"Yakalanırız Atalay." Sesim tedirgindi ve tedirgin olmakta çok haklıydım.
"Yakalanmayacağız." dedi. Tavrı kesindi. Bir yakalanırsak soracaktım ona. "Teneffüs bitince tırmanacağız." Tırmanacağız? Ben bu duvara nasıl tırmanacaktım be?
"Atalay benim Marsupilami'ye benzeyen bir yerim mi var? Şu dümdüz duvara nasıl tırmanmamı bekliyorsun?" Benzetmemle dudakları kıvrıldı.
"Marsupilami olmadığının farkındayım Asu. Ki öyle bir şey olmanı da beklemiyorum zaten. Ben seni kaldıracağım sen de kendini duvarın diğer tarafına atacaksın." Sonra ne olacaktı? Duvarın diğer tarafında havada dikilecek miydim? Çok yüksekti burası bir kere. İki metre var mıydı acaba?
"Sen beni hastanelik etmek istiyorsun herhalde? Yapamam ben öyle bir şey."
"Yaparsın yaparsın." diye üsteledi. "Mecbur kalırsan öyle bir yaparsın ki hem de."
"Yapamam Atalay. Nasıl yapacağım, manyak mısın?"
"İyi, yok yazıl o zaman." Hiçte ısrar etmiyordu, şuna bak. İki kere söylemiş, hemen kenara çekilmişti.
"Sen de ne kadar çok hevesliymişsin bana yardım etmeye." dedim imayla. "Hemen pes ettin."
"Israr etmemi mi isterdin?" diye sordu. Bakışları meraklıydı. "Sözünden çıkmıyorum işte, daha ne istiyorsun?" Gözlerim kocaman oldu.
Sözümden çıkmıyor muydu? Niye çıkmıyordu, çıkarsa çıksın bana ne yani?
Omuzlarımı silktim. "Çıkarsan çık canım, Allah Allah. Bana ne ki yani, sanki bir şeyinim ben senin."
Gözlerini kıstı. "Değil misin?"
"Değilim."
"Sevgilim değil misin?" Kaşlarım çatıldı.
"Sahte." dedim kelimeyi parmaklarımla tırnak içine alırken. "Sevgilin."
"Sahte ya da gerçek. Sonuç olarak öylesin." Kaç günümüz kalmıştı acaba? Eve gidince başladığımız tarihi de bir kenara yazmam gerekiyordu.
"Neyse ne." dedim konuyu kapatmak isteyerek. "Sonuçta sayılı gün. Hızlıca geçip gider." Yüzündeki eğlenen ifade yavaşça soldu.
"Öyle." dedi sessizce. "Geçer, gider."
Aşağıdan başlayıp yukarıya doğru karşımdaki koca duvara baktım. "Nasıl çıkacağım ben buraya?"
Duvarın dibine girdi ve önümde diz çöktü. Omzunu gösterdi ve ağzından tek bir kelime çıktı. "Bas."
"Basayım mı?" Kafasını salladı. Yüzünde az önceki eğlenen ifadeden eser yoktu. Bir anda ciddileşmişti. İstemsizce gerildim.
Ayağımdaki beyaz Converse'lerimle bakıştım. "Ayakkabımla mı?" Umrunda değilmiş gibi omuzlarını silkti.
"Fark etmez." Fark etmez mi? Bembeyaz gömlek kirlense de umrunda değil resmen. Ulan, annene söyleyeceğim oğlum seni. Çamaşırların yıkanıp katlanıp dolabına koyulduğu için değil mi bu rahatlığın!
"Pis olur Atalay, basamam öyle."
"Olursa olsun Asu, önemli değil." Tekrar omzunu gösterdi. "Çık hadi."
"Sizin evde çamaşırları kim yıkıyor?" Böyle bir soru beklemediğinden olsa gerek kaşları çatıldı.
"Ne?"
Bir kez daha sordum. "Sizin evde çamaşırları kim yıkıyor?"
"Ne yapacaksın kimin yıkadığını--"
"Ya söyle." diye kestim sözünü. "Çok önemli. Sen mi, annen mi yoksa baban mı, hangisi? Kardeşin var mı? Kız mı erkek mi, kaç taneler peki? Yoksa onlar mı yıkıyor--" Sorumu tamamlayamadan "Dur." dedi. Ardından pes etmiş bir nefes verdi.
"Kardeşim yok, tek çocuğum." Oha, tesadüfe bak. Ben de öyleydim.
"Çamaşırları da genelde annem yıkıyor, ben katlıyorum. Başka konuyla alakasız sorun var mı?" Şaşkınlıkla kaşlarım havalandı. Genelde erkekler ev işi yapmaktan ya da yaptığını söylemekten utanırdı. Mesela bizim evde annem babama zorla iş yaptırsa da yaptığı işlerle ilgili tek kelime ettirmezdi. Maazallah, laf arasında başkalarının yanında ağzımızdan kaçacak diye ödü de kopardı. Allah'tan bir gün annem başında bekleyerek ona zorla bulaşık yıkatırken gizlice fotoğrafını çekmiştim. Elimde babamı tehdit edebileceğim harika bir koz vardı.
Ancak bizim mendebur hiç tereddüt etmeden açık açık çamaşır katladığını söylemişti. Bizim evde de çayları koymuştu geçen. Maşallah, Leyla Abla güzel eğitmiş. İlerideki eşinin yerinde olsam kesin evin bütün işlerini ona yaptırırdım.
"Bak annen yıkıyormuş işte çamaşırları, o yüzden böylesin sen." Anlamak istercesine kaşları çatıldı.
"Neden bahsediyorsun?"
"Omzuna ayakkabımla basacak olmamdan bahsediyorum Atalay. Çamaşırlarını annen yıkadığı için gömleğinin pis olmasını umursamıyorsun." Sabır dilenerek gözlerini yumdu.
"Asu," dedi gözlerini açtığında. "Söz, bu gömleği ben yıkayacağım. Ne olursun çık artık şu omzuma."
"Söz mü? Böyle deyip annene yıkatmayacağına söz ver."
"Söz." Tamam, sözünü almıştım da, böyle omzuna basasım yoktu yine. Hem benim ayakkabılar platform topukluydu. Ben hafiftim ama ayakkabılarım ağırdı. Çocuğun omzu ezilirdi. En iyisi onları elimde taşımamdı.
Ayakkabılarımı çıkardım ve yere basmadan Atalay'ın omzuna zıpladım. Beni sabit tutmaya çalışırken acıyla inledi. Ayy... Pis etmeyeyim derken yanlışlıkla bir yerlerine hasar verecektim.
"P-pardon," Bir elimde ayakkabılarım olduğu için tek elimle duvardaki çıkıntılara tutunmaya çalıştım tüm ağırlığımı Atalay'a vermemeye çalışırken. Şimdi ne olacaktı, ben omzundayken ayağa kalkıp beni duvarın diğer tarafına mı fırlatacaktı?
"A-Asu." dedi aşağıdan zorlukla. İlk defa Atalay'a tepeden bakıyordum, azıcık göğsüm kabarabilirdi bence.
"Efendim." Sanki dağa tırmanırken yorulmuş gibi hala çıkıntıya tutunurken soluklandım. Neyse ki okulun arka tarafında kimse yoktu. Rezilliğimizi kimse görmüyordu.
"Ayakkabıların niye elinde?" Sesi kızgındı. "At onları aşağıya!"
Ne kızıyorsun be! Ben burada senin omzunu, gömleğini düşüneyim, sen bana kız.
Bana kızdığı için ofladım ve elimdeki ayakkabılarımı yere attım. Ancak şöyle bir şey vardı ki...
Ayakkabılarım yer çekimine yenik düşerken yanlarında beni de götürmüşlerdi.