"Asu!" Yere yapışırken duyduğum ses buydu. Bacaklarım çubuk kraker gibi büküldü ve popomun üstüne sertçe düştüm.
Atalay beni tutmaya çalışmıştı ancak çok geçti, çoktan yeri boylamıştım.
Ben böyle işin...
"Off..." Her yerim acıyordu ancak vücudumdaki tüm acının özellikle üstüne düştüğüm yerde toplandığını hissediyordum.
Kalçayı kırmış olabilir miydim? Sonuçta yüksekten düşmüştüm.
"İyi misin?!" Atalay yere çöktü. Endişeli bakışları, hissettiğim acıyla buruşturduğum yüzümde geziniyordu.
Sorusunu kafamı iki yana sallayarak cevapladım. Hiç iyi değildim. Bana 112 acil, ambulans, sedye... Bir şeyler lazımdı.
Kollarımdan tuttu. "Kalkabilecek misin?" Kafamı tekrar iki yana salladım, canım çok yanıyordu.
"Atalay," diye mırıldandım. Sesim acı doluydu. "Ambulans, sedye..." dedim nefes nefese. Göz bebekleri korkuyla büyüdü.
"O kadar var mı?" Gözlerimi yumarak onayladım.
"İyi de omzumdan düştün, o kadar yüksekten düşmedin ki." Gözlerimi hışımla açtım. Tamam, ben canı çok tatlı bir kız olabilirdim ama onun boyu 1.90 desek, omzunda da ayakta durmaya çalışırken resmen en az iki buçuk metre yüksekten düşmüştüm, bunda hiçbir şey yok muydu gerçekten?
Bunları düşünürken hissettiğim acı tamamen geçmese de yavaş yavaş sönmeye başladı.
"Seni kaldırayım mı, kalkabilecek misin?"
"Ben kalkarım." dedim belli belirsiz. Sonra kollarımı ona uzattım. "Ama yardım et."
Kollarımdan tuttu ve ayaklanmama yardım etti.
"Nasıl düştün öyle?"
Her şey bir anda olmuştu. Nasıl yere kapaklandığımı anlamamıştım bile. Ama kesin olan bir şey vardı ki...
Atalay yüzünden düşmüştüm.
Keskin bakışlarımla onu dövdüm. "Senin yüzünden." diye homurdandım. "Ayakkabılarını at dedin, onları atarken düştüm." Koyu bir kahkaha attı.
"Asu ben sana ayakkabılarını at dedim. Neden ayakkabılarınla birlikte kendini de bırakıyorsun?"
"Kasten öyle bir şey yapmadım bir kere, tamam mı! Yanlışlıkla oldu." Gerçekten ben nasıl düşmüştüm öyle ya? Acı hissetmesem inanamayacaktım bile buna, imkansızı başarmıştım sanki. Ayakkabıları aşağı atarken kendimi de atmıştım.
Zaten tenim de hassastı. Annemin attığı iki çimdikle bile kızarıyordu. Bu düşmeyle morarmaması imkansızdı.
"Of yaa..." Her şeyin üstüne düşmüştüm bir de. Başıma gelmeyen şey yoktu. Peki tüm bunlar...
Sabah annemi üzdüğüm için mi oluyordu?
O yüzden mi sabahtan beri iki yakam bir araya gelmiyordu yani? Özür dilerim anne, ne olur affet beni... Bugün başka bir şey daha başıma gelmesin. N'olur...
Al işte. Atalay yüzünden değil, kendi bacaksızlığından düştün Asu.
Kötü bir evlat olursam olacağı buydu.
"Şimdi sakat sakat duvardan da atlayamam, hiç okula giremem. Sağ ol(!)" Her ne kadar içimden kendimi suçlasam da Atalay'a bunu belli etmeyecektim tabii ki. O bunu kendi suçu olarak görmeliydi. Böylece vicdan azabı çeker ve istediğim her şeyi yapardı. Yani... Sanırım.
Yapardı, değil mi?
"Tamam, şu an düşünmen gereken şey okul değil." dediğinde kaşlarımı çattım.
"Niye?"
Hafifçe sırıttı. "Yaralı bir ceylansın da ondan." Kolunu, girmem için uzattı. "Buyrunuz, desteğiniz emrine amade..." Tavrına gözlerimi devirip koluna girdim ve tüm ağırlığımı bükülmesi için ona verdim. Tabi koca ayıya bir şey olur mu? Hala dimdik duruyordu.
Yüzündeki çizgi şeklinde olan gülümsemeyi silmeden bana yan bir bakış attı. "Ağır değilsin Asu, boşuna uğraşıp durma." Puflayarak eski halime döndüm.
Tekrar okulun kapısına geldiğimizde bir elimi yaşlı teyzeler gibi acıyan kalçama koymuştum. Güvenlik abi kulübesinden çıktı.
"Kız sen yine mi geldin?" Bak ya. Okulun güvenliği bile bıkmıştı benden.
"Abi okul ya bu hani, mecbur geliyorum." dedim imayla. Yüzünü ekşitti.
"Bak bak, laflara bak hele. Kuduruk kız." İyi, zaten bir kuduruk olmadığım kalmıştı. Türkçe'deki bütün sıfatlar benim üstümde deneniyordu ya!
"Sağ ol abi. Beni gördüğüne ne kadar sevindin ya(!)" Atalay'ın boğazından bir gülüş kaçtığında ters bakışlarımı ona döndürdüm.
Güvenlik abi, "Kız, başıma bela açmadığın gün mü var?" diye homurdandı. Ne yapmıştım sanki? Sadece bir gün Pamuk Şeker'i zorla okula sokmaya çalışmış, yarım saat önce de beni içeri almadığı için kapının önüne oturup eylem yapmaya çalışmıştım sadece. Onu da yanımdaki mendebur yüzünden yarım bırakmak zorunda kalmıştım zaten. Asıl benim başıma bela açan güvenlik abiydi. Bu sabah beni okula almadığı için düşmüştüm zaten. Her tarafım acıyordu.
"Abi, bak ağzımı açarsam kurtulamazsın elimden." Düşük çenemle de baş etmek istiyorsa bana laf söylemeye devam edebilirdi.
Atalay, "Abi haklı. Devam edersen gerçekten de kurtulamazsın." diyerek bana katıldı. E, az çok tanımıştı tabi ki beni de. Kapasitemi iyi biliyordu.
Güvenlik abi, Atalay'ın sözüne güveniyor olacak ki benimle uğraşmayı bırakarak lafı değiştirdi.
"Kedin ne yapıyor, anlat bakayım. Annen aldı mı eve?" Güvenlik abi annemi tanısaydı bu soruyu sormaya yeltenmezdi bile, ama işte... Kedimi ne zamandır görememiştim ki. Yani, iyidir herhalde. Atalaylar'ın bodrumunda keyfinin yerinde olduğunu düşünüyordum.
"Almadı abi. Benim annemi ikna etmek çok zor, o yüzden biraz zaman lazım. Şimdilik Atalaylar'da kalıyor. Atalaylar dediysem de yanlış anlama, bodrumlarında kalıyor, yani apartmanın içindeki bodrumda. Villaları varsa bilemem tabi ki, öyle evlerin bodrumu nasıl oluyor ama..." Saçmalamakta asla üstüne yok Asu, böyle devam.
Güvenlik abi şaşkın şaşkın Atalay'a baktı. "Senin annen nasıl aldı kediyi? Bu kız ne yaptıysa geçiremedi sözünü."
"Benim annem sever kedileri abi, o yüzden çok zor olmadı."
Ne yani? Benim annem sevmiyor muydu kedileri, Atalay bunu mu söylemeye çalışıyordu?
"Benim annem de seviyor bir kere. O sadece... Uzaktan sevmeyi daha çok seviyor." Sesim sonlara doğru gitgide kısıldı. Detay vermesem olmazdı zaten. Bir tc vermediğim kalmıştı yine.
Atalay güldü. Aptallığıma gülüyordu kesin. Gülüşü gitgide genişledi ve gamzeleri görünüp ortaya görsel bir şölen çıktı. Hay Allah, bir de güneş tam yüzüne doğru vuruyordu. Ben böyle işin...
Pis. Yakışıklı mendebur.
Gözlerimi ondan çektim ve güvenlik abiye döndüm.
Tonton güvenlik abi, işini layıkıyla yerine getirerek kapının önünde durarak yine bizi içeri almıyordu. Acaba böyle muhabbet ederek bizi oyalamaya falan mı çalışıyordu? Okul bitene kadar böyle mi devam edecekti?
"Siz niye sürekli beraber geziyorsunuz bakayım?" İşte yeni bir sorgu konusu çıkmıştı ortaya.
Bu mendebur sevgiliyiz demeden araya girmem gerekiyordu--
"Sevgiliyiz abi."
Ne kadar da hızlı davranmıştım(!)
Gözlerime sabır dileyerek yumdum ve öylece kaldım. Şimdi ben bu mendeburu burada eşek sudan gelinceye kadar dövsem, haklı değil miyim iç ses, ha? Haklı değil miyim!?
Hızlı olsaydın Asu.
İç sesim bile bir kez olsun arkamda durmuyordu. Yalnızlık benim göbek adımdı...
Güvenlik abinin şaşkın bakışları ikimiz arasında dönüp durdu. Çok şaşırmıştı, niye bu kadar şaşırmıştı? Herhalde Atalay'ı bana layık görmemişti. E haklıydı tabi, ben çok güzel bir kızdım--
"Bula bula bu kızı mı buldun?"
Ne!
Kalakalmış bir şekilde güvenlik abiye bakarken ağzım açıktı. Atalay parmağının tersiyle çenemi yukarı ittirdi ve açık ağzımı kapadı. Kafamı iki yana sallayarak duyduğum şeyi sindirmeye çalıştım.
"Abi ben çirkin miyim, sen ne diyorsun!?" Hiddetli soruma karşılık güvenlik abi bön bön yüzüme baktı. Atalay'ın yanımda gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdığını gördüğümde omzuna sıkı bir yumruk geçirecektim ki refleksif bir hareketle yumruğumdan kaçtı. Bir nevi boşluğa yumruk atmış gibi oldum.
"Kız ben sana çirkin mi dedim?"
"Bula bula bu kızı mı buldun, dedin!"
"O çirkin demek mi?"
"Ne demek o zaman?"
"Çekilecek çile değilsin demek. İki günde beni bile bıktırdın canımdan, bu çocuk seninle sevgiliyse Allah bilir ne yaşıyordur..." Oha yani. Vur dedik öldürdün sen de abi. Normal bir insan bu söylediklerine karşılık çirkini yeğlerdi ancak şöyle bir şey vardı ki...
Normal değildim.
Bu yüzden rahatlamış bir nefes verdim. "Ha, abi önceden söyleseydin ya onu. İki dakikada ödümü patlattın valla." Elimi kalbime götürdüm. Beni ne kadar korkutmuştu vicdansız adam.
Güvenlik abi şaşkınlıkla, "Bu söylediklerim çirkinden daha kötü." dedi.
Atalay çenesini sıvazladı. "Onun için değil abi. Çirkin sıfatına alerjisi var onun." Atalay bunu metrobüs durağında üç saat boyunca ağlama krizim eşliğinde acı yolla tecrübe etmişti. Bana bir kez çirkin demişti ve hayatından üç saati çalmıştım. Cesareti varsa bir kez daha diyebilirdi, fakat bu sefer ondan hayatının üç saatinden fazlasını alırdım.
Ne yaparsın Asu?
Onu annesine şikayet ederim.
Sonuçta Leyla Abla çok sevmişti beni. Sözüme güvenir Atalay'ı terlik muharebesine alırdı. Sonra da hır gür çığlıklar eşliğinde kavga ederlerdi--
Herkes senin gibi annesinden terlik yemiyor, ya da çığlıklar eşliğinde kavga etmiyor Asuman. Aileler birbirleriyle sağlıklı iletişim kuruyor ve konuşarak anlaşıyor.
Ne yani, Atalay hiç poposuna terlik yememiş miydi?
"Nasıl ya?"
"Ne nasıl?" Atalay'ın sesiyle girdiğim düşünce denizinden çıktım ve bir anlık gaflete düştüm.
"Atalay sen hiç annenden terlik yedin mi?"
🦋
Fazlasıyla aksiyon dolu geçen bir günün ardından kendimi yorgunlukla yatağa fırlatmıştım. Okuldan sonra birkaç saat uyumuş ancak sanki uyanmam için özellikle son sesine kadar açılmış televizyon uykumu bölmüştü. Puflaya puflaya karanlıkta ayaklarıma peluş ayakkabılarımı geçirdim ve odadan çıktım. Biraz da hissettiğim utançla kendimi zorla uyutmuştum çünkü başka türlü rezilliklerimi düşünmeden edemiyordum.
"Atalay, sen hiç annenden terlik yedin mi ne ya? Mal Asu!" Kendime çok sinirliydim, bu yüzden tüm hakaretleri hak ediyordum. Atalay'da ne yapsın garibim, ne dediğimi anlamaya çalışarak melül melül yüzüme bakmış, ciddi ciddi sorumu cevaplayıp "Yemedim." demişti. Onun normali oydu, benimki de bu...
Ama gerçekten özellikle de 18 yaşındaki bir ergen, poposuna terlik yemeden nasıl dize gelebiliyordu, bunu hala anlamıyordum. Yani hiç mi anneni çıldırtmıyorsun be çocuk? Nasıl bu kadar uslu başlı olabilirsin?
"Bence asıl normal olmayan o. Böyle bir şey mümkün mü ya?"
Kesinlikle değildi. Bu yaşta böyle uslu olunur muydu, biraz olsun ortalık karıştırmak istemiyor muydu? Peki neden ben de onun gibi uslu başlı değildim? Madem bu kadar kolaydı, ben de öyle olmak istiyordum.
Uykumu açmak için sanki sabah erkenden uyanmış gibi elimi yüzümü güzelce yıkadım. Ancak bu bile doğru düzgün ayılmama yetmemişti. En iyisi kendime şekere bulanmış sıcak bir kahve yapmaktı. Yoksa hiçbir şekilde ders çalışamazdım.
Eve geldiğimde yatıp akşamın sekizine kadar uyuduğum için ne yazık ki şimdi gece yarısına kadar ders çalışmak zorundaydım. Bu ne zamana kadar böyle devam edecekti? İnsanlar her sene bu seneyi atlat seneye daha kolay olacak diyordu ancak her şey tersine işliyordu sanki. Ben her seneyi bir şekilde atlattıkça önümdeki seneler daha da zor geçiyordu. Eğer üniversiteyi kazanırsam da gitgide daha fazla ders çalışmak zorunda kalacağımı için için hissediyordum.
Ben ne zaman ders çalışmayı bırakacaktım!?
Kendi kendime "Boşa geçmiş bir ömür..." diye mırıldandım ve komodinin üstünde duran abajurun yaydığı loş, turuncu ışığı kapatıp tavandaki beyaz ışığı açtım. En nefret ettiğim ışık buydu. Nasıl küçük, loş ışıklarla kendimi sanki bir sinema sahnesindeymiş gibi hissediyorsam, bu beyaz ışıkta tam tersi oluyordu. Bu ışıkta sıkkın, dümdüz bir yaşama geri dönüyordum.
Üstüme gri hırkamı geçirdim ve kısa sürelik olsa da aile içi iletişime dahil olmak için salona girdim. Karanlıkta, yalnızca televizyonun yaydığı ışıkta oturan annemle babamın rahatını, aynı odamda yaptığım gibi, beyaz ışığı açarak bozdum. Aniden yüzlerine vuran ışıkla memnuniyetsizce gözlerini kıstılar. İkisi de karşı karşıya duran üçlü koltuklara yayılmış, yerli dizilerden birini izliyorlardı.
Annem imayla, "Günaydın." dedi ve duvardaki saati işaret etti. "Erkencisin."
Puflayarak babamın uzandığı koltuğa geçtim ve bana yer bırakmadığı için ayaklarının üstüne oturup bacaklarımı kendime çektim.
"Sanki bilerek uyandırmadınız ha. Bir saattir kafamda "siz hepiniz, Eşref tek" tekrarlıyor. Bütün silah sesleri rüyama girdi, bırakın şu mafya dizilerini artık yaa."
Annem, "Ben mi açıyorum sanki? Baban zorla kumandayı alıyor elimden ona söyle. Kumanda bende olsa Survivor izlerdik." diyerek topu babama attı.
Oturduğum yerde babama döndüm. Ancak o, dünyadan haberi olmayan bir şekilde televizyona kitlenmişti.
"Ya, baba!" diyerek ayağımla ayağını dürttüm. Çok şükür dikkatini çekebildim.
Göz kırptı. "Ne oldu?"
"Değiştir bu diziyi, sevmiyorum ben bunu."
Babam ne yapacağımı gayet iyi bilerek önceden önlemini alarak koltuğun kenarında duran kumandayı hemen kendine çekti. Ardından kafasını yasladığı yastığı düzeltti.
"Olmaz, ben bunu izlemek istiyorum."
"Ne anlıyorsun şu saçmasapan mafya dizilerinden, anlamıyorum gerçekten." Çok saçma diziler vardı ancak babam ve onun yaş aralığındaki insanlar bayılıyordu bu tarz şeylere. Eğer bilim adamı olursam bu konuyla alakalı önemli çalışmalarım olacaktı. İlk deneğim de çoktan hazırdı zaten. Babamı bilimin gelişmesine adayacaktım.
"Sen ders çalışsana bakayım, niye beni bunaltıyorsun? Daha iki dakika önce uyandın, başladın hemen benimle uğraşmaya." Bu ailenin kanını taşıyan genç bir beyin olarak çok fazla görevim vardı. Neredeyse her gün annem ve babamla uğraşır, erken uyandığım sabahlar da anneannemi arayarak ilaçlarını hatırlatır ve sabah çalan alarmları kapatırdım. Bir de bazı günler fırından ekmek alıyordum. Görevlerimin ağırlığı boyumu aşmıştı... Ve ders çalışmamı daha içine koymamıştım bile.
"Ben gidiyorum ve artık beni özleseniz de gelmeyeceğim." Küsmüş gibi yaparak koltuktan kalktım. Zaten ders çalışmaya gidecektim, bu da bahanesi olmuştu.
Kitaplığımda duran test kitaplarımı alıp çalışma sandalyeme oturdum. Masanın başına geçip test kitabının kapağını açmıştım ki telefonumun ekranı bir bildirimle aydınlanarak dikkatimi dağıttı. Yine alışveriş uygulamalarının bildirimini kapatmayı unutmuş olmalıydım. Cebimde sadece üç kuruş vardı ve şu koca şirketler buna bile göz dikmişti. Alın, onu da alın da meteliksiz kalayım!
"Bıktım be..." Ayarlara girip bildirimle kapatıp telefonumu elime almıştım ki gördüğüm şeyle gözlerim büyüdü. Bu...
Bu benim numaramı nereden bulmuştu be?
Kaydedilmemiş bir numaradan, "Hala uyuyor musun?" mesajı gelmişti. Ancak Whatsapp profil fotosundan kim olduğunu anlamıştım.
Ekran kilidini açtım ve sohbete girdim. Profil fotoğrafında sahilde çekilmiş, çok hoş çıktığı bir fotoğraf vardı. Fotoğraf selfie olduğu için gözlerinin ve saçlarının rengi daha da belirgindi. Bizim sınıftaki kızlar bu fotoğrafı görseler hemen okulun itiraf sayfasına 12/D sınıfındaki Atalay Hazan çok yakışıklı, ona aşık oldum, gizli olsun yazarlar bir de gözlerinden kalpler çıkaran emojiler atarlardı. Neyseki ben bizim sınıftaki kızlar gibi değildim. Öyle bir şey yapmazdım.
Değildim, değil mi?
Kafamı ağırca sallayarak sabır çektim. Tabi ki de değildim. Beni kendine aşık etmek öyle kolay değildi. Hem benim sevdiğim biri varken Atalay'ın bunu yapabilmesi imkansızdı. O parlayan gözleri içimi hiç kıpırdatmıyordu bir kere--
"Neden görüldü atıyorsun Asu?" Bu düşüncelerden ondan gelen yeni mesajla anca çıkabildim. Bu aralar dikkatim gerçekten de çok çabuk dağılıyordu ve bundan nefret ediyordum.
Yalnızca ilk mesajına cevap atarak Uyuyorum yazdım. Yazdığını belirten üç nokta tekrar çıktığında başka bir mesajla ondan önce davrandım.
Ben: Numaramı nereden buldun?
Üç noktalar duraksadı, ardından yok oldu. İki saniye sonra tekrar belirip tekrar yok olduklarında yeni bir sabır çektim.
"Off. Bir mesaj yazamadın gitti sen de."
05.......; Kuşlar söyledi :)
Kaşlarım çatıldı. Kuşlar, kuşlar... Kesin bizim sınıftan birinden bulmuştu numaramı. Kuşlar, kuş--
Kafamda bir ışık yandı. Parmaklarım klavyede hızlıca hareketlendi.
Ben: Doğan verdi numaramı sana, değil mi?
Eşek oğlu eşek Doğan. Bizim sınıftaki fırlama çocuklardan biriydi. Kesin sınıf grubundan bulup vermişti numaramı. Sınıfta da başka kuş türü olmadığından kesin oydu.
05......; Nasıl anladın?
Nasıl mı anladım? Az önce açıkça kendin söyledin ya.
Ben: Bizim sınıfta başka kuş türü yok çünkü.
Birkaç dakika hiç cevap gelmedi. Boş boş ekrana bakmak istemediğim için tam sohbetten çıkıyordum ki yazdığını belirten üç nokta tekrar belirdi.
05......; Asu, yazmadığım için sakın sohbetten çıkayım deme, gülmekten yazamıyor--
Mesajı bile yarıda kalmıştı. Hayır yani, bu kadar komik olan neydi? Söyleseydi ben de gülseydim. Hem sohbetten çıkacağımı hemen nereden anlamıştı bu mendebur? Elim çık işaretine değmeden bile çıkacağım belli mi oluyordu, böyle bir teknoloji var mıydı?
"Herhalde ben teknolojinin bu kadarına bile adapte olmaya çalışırken daha da geliştirmişler. Demek ki çıkacağıma dair ona bildirim gidiyor."
Ben: Gülmen bittiyse eğer, acele et. Neden yazdın?
Mesajımı anında gördü ancak hemen yazmadı. Bu yüzden sinirlendim.
Ayrıca o Doğan'a da gösterecektim yarın. Bana sormadan numaram ellerinde geziyordu valla, oh ne güzel hayat. Yarın boyunun ölçüsünü alayım da görsün gününü.
05.......; İpek sevgili olduğumuzu öğrenmiş.
Kaşlarım çatıldı. İpek kimdi be?
Ben: O kim?
05.......; Nasıl tanımıyorsun Asu? Sizin sınıftaki İpek'ten bahsediyorum.
Bizim sınıftaki İpek mi? Bizim sınıfta benim tanımadığım bir İpek mi vardı yahu?
Ben: Atalay gerçekten bilmiyorum kim olduğunu. Bizim sınıfta olduğuna emin misin? Ya da ne bileyim başka ismi falan var mı?
05......; Maral İpek.
Ay baştan söylesene şunu yahu. Maral'ı tanıyordum tabi ki de, ancak diğer isminin İpek olduğundan haberim yoktu. Orta boylarda güzel, sarışın bir kızdı. Fazla konuşmuşluğumuz yoktu. Uzaktan iyi bir kız gibi duruyordu ancak bizim sınıfın dedikodu makinesi olan Beyza'yla yakın arkadaştı. Belki Beyza'yla geze geze ona da biraz fırlamalık bulaşmış olabilirdi.
Ben: E zaten herkesin öğrenmesini istemiyor muydun? Öğrensin.
İstediği de bu değil miydi zaten? Herkes öğrenecek ve en sonunda sevdiği kızın kulağına da gidecekti. Onu bu şekilde kıskandıracağını düşünüyordu ancak ben tam tersini düşünüyordum. Aksine, bu yaptığımız kızı kendisinden daha çok soğuturdu ancak Atalay inat etmişti, kendi bildiğinden dönmüyordu. Ben de anlaşmamız dahilinde ona uyuyordum, ne yapayım? Sonuçta benim oynadığımız bu oyundan büyük bir kârım olacaktı. Düşündüğüm tek şey makyaj malzemelerimdi.
05......; Asu
Yalnızca bunu yollamıştı. Benim yazmama gerek kalmadan yeniden üç nokta yeniden belirdi. Ardından da iki cümle.
05........; İpek seninle bu oyunu oynama sebebim Asu. O benim sevdiğim kız.