İçeriğe geç

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 13 · 8 dk okuma

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 13

13

"İpek onun sevdiği kız. İpek. Maral İpek, Atalay'ın sevdiği kız."

Sabahın yedisinde soğumuş tostumla savaşırken düşündüğüm şey buydu. Hava henüz aydınlanmamıştı ve aspiratörün turuncu ışığında yarım yamalak kızarttığım tostumu kemirirken aklım yalnızca buna kayıyordu.

Neden bu kadar şaşırdın ki Asu? Sevdiği kızın bizim sınıftan olduğunu biliyordun zaten.

Evet, biliyordum ama yine de bu kızın Maral olmasına şaşırmıştım nedense. Evet; sarışın, güzel bir kızdı Maral. Her erkeğin beğeneceği kızlardandı. Neden böyle düşündüğümü bilmiyorum ancak Atalay'dan daha sıra dışı birini bekliyordum. Sanki başka erkeklerin göremeyeceği şeyleri görebilen biri gibi gelmişti. Onun için yalnızca dış görünüşün önemli olmadığını düşünmüştüm. Sanki bundan daha ötesini görebiliyor gibi gelmişti.

Ancak o da aynı diğerleri gibi sıradan bir erkekti, seçiminden bunu anlıyordum.

"Neyse, Maral'da Beyza gibi sabırsızsa çok dayanamaz zaten. Bu sahte sevgililik işi de çabucak biter böylece." Beyza nasıl aceleyle dedikodu kovalıyorsa, Maral'ın da arkadaşına benzeyip aceleyle Atalay'a pes etmesini istiyordum. Böylece ben de aralarından çekilirdim. O zaman herkes kendi yoluna giderdi. Böylece rahatlayacaktım. Hatta Sinan, Atalay'dan ayrıldığımı gördüğünde belki benimle barışırdı. Belki... Biz de olurduk.

Olurduk, değil mi?

Bu düşüncenin verdiği umut, içime biraz da olsun su serpti. Belki Sinan'da, Atalay'dan beni kıskanır ve değerimi anlardı. Belki bu da ona bir ders olur, artık beni kaybetmemek için elinden geleni yapardı.

Neden yapmasın ki? Sonuçta herkes bir gün sevilecekti, değil mi? Eminim sıra bir gün bana da gelecekti.

"Her şeyin bir zamanı var Asu, sabret." Elimdeki tost kırıntılarını çırparak tabağa döktüm ve kirli tabağı sudan geçirip bulaşık makinesine koydum. Koridorda duran çantamı tek omzuma taktım ve evden çıktım. Kapının önünde duran siyah, bilek boy Converse'lerimi giydim ve kolumdaki saate baktım. Bugün sekiz bile olmadan çıkmıştım evden. Okul müdürü beni öyle sinirlendirmişti ki her an her şey olabilir mentalitesiyle bir saat önceden evden çıkmıştım bugün. Empatiden yoksun o müdür bütün psikolojimi bozmuştu.

Ayağımın ucuyla ittirerek beraber ilerlediğim pet şişe kapağıyla okulun yolunu yarıladım. Esnaflar dükkanlarını açmak için daha yeni yeni hazırlanıyordu. Hava aydınlanmış, kuşlar tatlı tatlı ötmeye başlamıştı. Kuşlar deyince aklıma eşek Doğan geldi. Bugün onu köşede bir yerde yakalamam lazımdı. İnşallah unutmazdım, malum gündemim çok yoğundu.

Sınıfa girdiğimde normal olarak kimse yoktu. Daha kargalar gözünü açmadan okula ayak bastığım için esneyerek kendimi sıraya attım. En azından yarım saat de olsa uyuyabilirdim bence. Üstümdeki montumu sıranın üstüne koyarak kendime yastık yaptım ve gözlerimi kapatıp kendimi uykunun kollarına bıraktım.

Rüyamda Pamuk Şeker kocaman bir aslana dönüşüp bana saldırmıştı. Ve yanında o mendebur da vardı. Pamuk Şeker upuzun otların olduğu kırsal bir alanda beni kovalıyor, ben de ne hikmetse bana yetişmesine izin vermeden otların arasında depar atıyordum. Bir aslandan nasıl daha hızlı koşabilirdim ki? Rüyada olduğum buradan bile belliydi. Herhalde onu görmeye gitmediğim için bana küsmüştü.

Tamam, Pamuk Şeker bana küstüğü için rüyamda bana saldırıyordu ama Atalay'ın rüyamda ne işi vardı? O da Pamuk Şeker'in yanında beni kovalıyor, onu yönlendiriyordu. Bunun işi gücü yok muydu? Niye rüyamda bile rahat bırakmıyordu beni?

"Bi' git artık be adam! Çık şu aklımdan artık." Yüzümü ovuşturup uyku akan gözlerimi açmaya çalıştım. Şu gördüğüm kabus bile kaçıramamıştı uykumu, öyle yorgundum.

Kaç dakikada uyanmıştım acaba? Sınıftakiler yavaş yavaş gelmeye başlamıştı. Önce sınıfın en çalışkan kızı girdi içeri. Her zaman ilk o geldiğinden olsa gerek, beni görünce şaştı kaldı. Niye bu kadar şaşırıyorsun canım, ben de gayet çalışkan ve başarılı bir kızım yani, ne olmuş bir kerelik seni geçip erken geldiysem?

"Günaydın." dedim gülümseyerek. Ağzının kenarından mırın kırın edip zorla cevap verdi.

"Sana da." Üç hücreli beyni matematikten başka şeye çalışmayan Gözde, günaydın deme gereği bile duymamıştı. Yabani yaratık.

Göz devirme isteğime zorla hakim oldum ve kulaklıklarımı kulağıma geçirip zamanın geçmesini bekledim. Parmaklarım yaptığım çalma listesinde istemsizce hareketlendi ve dayanamayıp kendi şarkımı açtım:

Mirkelam'ın Asuman Pansuman şarkısını...

Kalbimi kırdın, yap bir pansuman... Sınıf gitgide dolarken şarkıma içimden sessizce eşlik ediyordum. Tam bu sırada asıl başrol sınıfa girdi. Maral İpek ve bir tanecik kankası Beyza. Hararetle konuşarak sıralarına geçtiler.

Ya, iki dakika ismime yazılmış şarkıyı dinlerken şurada başrol olacaktım, Atalay'ın aşkından dağları taşları aştığı kız gelmiş, onu da bozmuştu. Ben neden bu mendeburun iki dakika etkisinin olmadığı bir alanda bulunamıyordum? Neden işi gücü yokmuş gibi gitmiş de, benim sınıfımdan bir kızı sevmeyi seçmişti ki?

Maral İpek ve Beyza hala konuşmaya devam ederken biri daha sınıfa girdi ve çantasını yerine bıraktığı gibi direkt onların önündeki boş sıraya oturup sohbetlerine hevesle dahil oldu. Sinan'dı bu. O ne ara onlarla böyle yakın olmuştu da, geldiği gibi sohbetlerine dahil oluyordu?

Ve neden şu an Beyza konuşurken o, Maral'la göz teması kuruyordu? Sohbet ederken dikkatini konuşan kişiye vermen gerekmez miydi? O neden Maral konuşmuyorken ona bakıyordu?

Hayır. Bu düşünce aklımın ucundan bile geçmemeliydi.

Kendime gelebilmek için derin bir nefes aldım ve titremeye başlayan ellerimi bacaklarıma koyup sıranın altına sakladım. Burnum yanmaya başlamıştı. Bu ağlamak istediğimin habercisiydi ancak kendime zorlukla hakim oldum.

Her zaman onun yanında olmuştum. Tanıştığımızdan beri bir an olsun dibinden ayrılmamıştım ve hak ettiğim bu muydu? Tek bir hatamda silip kenara atmıştı beni. Artık ondan hoşlandığımın da farkındaydı, ancak bu bile Sinan'ın bana bir adım atmasına yetememişti. Bu kadar zeki olup önündeki şeyi fark etmemesi çok saçmaydı.

Saçma falan değil Asu. Artık kabul et, o seni istemiyor. İsteseydi hiçbir şeyin böyle olmayacağını için için sen de biliyorsun. Kendi kendine bahane üretmeyi bırak artık, acınası duruyorsun.

İç ses bu kez biraz olsun acımamış ve tüm gerçekleri tokat gibi çarpmıştı suratıma. Acınası. Sevilmek istemek acınası bir şey miydi? Herkes birileri tarafından seviliyordu. Peki neden benim sıram bir türlü gelmiyordu? Neden ben insanların kolayca tecrübe ettiği bu hislerime karşılık bulmak için bu kadar uğraşmak zorunda kalıyordum?

Neden kırılan kalp benimki olmak zorundaydı?

Yanağımda bir ıslaklık hissettiğimde aceleyle kafamı önüme eğdim ve elimin tersiyle onu hızlıca yok ettim. Ben ağlamak istemiyordum ki şu an. Neden gözlerim beni dinlemiyordu?

Sessizce ofladım ve ağladığımın belli olmaması için kafamı tekrar sıraya gömdüm. Bunu yaparken özellikle dağınık bıraktığım saçlarımı ve perçemlerimi de önüme atmıştım. Böyle yaptığım için sabah onları düzleştirmek için uğraşmam boşa gidecekti ancak en azından bir on dakika da olsa canlı mobeselerden kaçacaktım.

Sessizce ağlarken kafamı eğdiğim için istemsizce burnum da akıyordu, bu yüzden burnumu kocaman çekerek herkesin oksijen hakkını çaldım. Sesimi çıkarmamak için dudaklarımı birbirine bastırırken sabah sürdüğüm hametan'ı da bir güzel yemiştim.

Kulaklığımdaki şarkılar sırayla değişip giderken bir anda Hepsi'nin Üç Kalp şarkısı çalmaya başladı. Bu kulaklıklar beynimdeki sinyalleri falan denetleyip ruh halime göre şarkı mı seçiyordu anlamıyordum gerçekten. Hani nasıl anlayabilirsin şu an böyle bir şey yaşadığımı? Ve neden bana bu şarkıyı açarsın, daha çok ağlamam için mi?

Biri hafifçe omzuma dokunduğunda ne kadar zamandır bu şekilde durduğumu bilmiyordum. Kulaklıklarımı çıkardım ve kafamı tamamen sıradan kaldırmadan omzumun üstünden arkama baktım.

Belma'ydı. Bizim sınıftaki en uslu başlı kızlardan biriydi. Çok başarılıydı ve aldığımız notlar genelde birbiriyle yarışırdı. Aynı zamanda çok saf bir güzelliği vardı, fakat bence o bunun hiç farkında değildi. En yakın arkadaşı Selin henüz gelmemiş olacak ki yanı boştu.

"İyi misin?" diye sessizce fısıldadı. Belli belirsiz kafamı salladım ve gülümsemeye çalıştım.

"İyiyim, teşekkür ederim." Ancak bunu derken gözümden bir damla daha kaymıştı, hemen onu yok ettim. Gözleri endişeyle yüzümde gezindi.

Bir anda, "Emin ol, sen ondan daha iyilerini hak ediyorsun." dediğinde şaşkınlıkla ona bakakaldım.

Gözleriyle Sinan'ı işaret etti. "O, ne istediğini bilmeyen biri. Onun için kendini üzmene değmez." Dudaklarımı sıkıca birbirine bastırdım.

Yalnızca belli belirsiz, "Teşekkür ederim." diyebildim. Demek anlaması o kadar da zor olan bir şey değildi. Ancak Sinan ondan hoşlandığımı, çözemediği bir trigonometri problemi gibi görmüş ve anlamamak için elinden geleni yapmıştı.

Belma yanındaki sırt çantasına uzandı ve içinden siyah renk bir şapka çıkarıp bana uzattı.

"Her zaman yanımda taşırım. İnsanın ne zaman ağlamak isteyeceği belli olmuyor." Tebessüm etti ve şapkayı işaret etti.

"Al hadi. Hoca derste takmana izin vermez ama en azından lavaboya gidip elini yüzünü yıkayana kadar celebrity'ler gibi davranabilirsin." Güldü. Ardından, "Zaten bir nevi öylesin." dedi. "Okulda senin ne kadar güzel olduğundan bahsetmeyen tek bir kişi bile görmedim."

Kendisinin de ne kadar güzel olduğundan haberi var mıydı acaba? Bence yoktu. Ya da, çok ama çok alçakgönüllüydü.

Gülümsedim. "Teşekkür ederim. Sen de çok güzelsin, maşallah. Hatta Atalay'ın annesi seni görse kim bilir kaç kere maşallah der, hemen Nazar duası okumaya başlardı."

O da gülümsedi. "Çok teşekkür ederim." dedi iltifatıma karşılık. Ardından, "Atalay kim?" diye sordu. Aferin sana Asu. Yine ismini ağzına almadan duramadın. Şimdi nasıl açıklayacaksın bakalım?

"Şey... Atalay," Zaman kazanmak için boğazımı temizledim. Dedikoduları hiç duymamış mıydı? Ne güzel, gereksiz hiçbir şeyle kendini oyalamıyor, yalnızca derslerine odaklanıyordu. Keşke ben de onun gibi olabilseydim. Ancak kendimi her daim zora sokuyor ve aksiyonsuz tek bir gün bile geçiremiyordum.

Nasıl söyleyecektim ben Atalay'ın kim olduğunu? Nedense Belma'ya yalan söyleyesim gelmemişti. Gerçeği söylesem--

Sakın ASU. Hemen herkese güvenip durma. İlla pişmiş tavuk gibi bir yerlerinin mi yanması lazım hemen herkese güvenmemen için?

İç sesim haklıydı. Hemen biri bana iyi yaklaştığında bütün hayat hikayemi ortaya sermemeliydim.

Tam bu sırada hoca sınıfa girdi. Belma'yla konuşmaya öyle dalmıştım ki yüzümü yıkamaya gidememiştim bile. Ayşe Hoca derste şapka takmama da izin vermezdi kesin. Mecbur perçemlerimle gözlerimi saklayacaktım.

Sinan'dan tarafa bir kez bile bakmadan ders dinlemeye çalıştığım kırk dakikanın sonunda teneffüs zili çaldı.

Tuttuğum nefesimi verdim ve hoca sınıftan çıktıktan sonra şapkayı takıp sıradan kalktım. Belma'nın yanı hala boştu. Arkadaşı Selin anlaşılan bugün gelmeyecekti. Belki böylece bugün onunla biraz daha sohbet edebilirdik.

"Belma." dedim hafifçe. Kafasını okuduğu kitaptan kaldırdı ve bana baktı.

"Efendim."

Tebessüm ettim. "Tekrar teşekkür ederim sana." dedim kafamdaki şapkayı işaret ederken.

"Ne demek. İyi ol yeter, ben hep buradayım." Yüzümdeki gülümsemeyi silmeden minnetle kafamı salladım. O da beni rahatlatacak şekilde gülümsedi ve önündeki kitaba geri döndü.

Yüzümdeki tebessüm silinmeden sınıftan çıktım ve kızlar tuvaletine yöneldim. Gerçekten hayatta ne zaman ne olacağı hiçbir zaman belli değildi.

Sanırım Sinan'ın canımı yakması, bana destek olacak yeni bir arkadaş kazandırmıştı.

🦋

Bu arada, Belma'da arka planda yazmış olduğum başka bir kurgumun başrolü. Aynı zamanda bu kurguda şu anda yayınlamış olduğum Kelebek Uykusu ve Bilmece Sokak'la aynı evrende geçiyor. Üç kitapta aynı okulda geçiyor ve başrollerin birbirleriyle kesiştiği zamanlar gelecek.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.