İçeriğe geç

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 14 · 15 dk okuma

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 14

14

Gördüğünüz gibi bölümleri yazdığım an sizi bekletmeden paylaşıyorum. Lütfen oy ve yorum yapmayı eksik etmeyin. İyi okumalar 🤍

Sessiz sakin geçen bir okul gününün ardından ertesi gün de aynı şekilde geçmişti. Bu iki günlük sessizlik olacak iş değildi. Çünkü hayatımda o varken bu imkansızdı.

Ancak onu iki gündür görmemiştim.

Atalay ne iki gündür okula gelmiş, ne de bana mesaj atmıştı. Bu, fırtına öncesi bir sessizlik gibiydi. Beni korkutuyordu.

Okuldan geldiğim gibi üstüme rahat kıyafetler giydim ve koltukta adeta bir kedi gibi, Esra Erol izleyen annemin yanına kıvrıldım.

"Anne."

Gözlerini televizyondan çekmeden kestiği elmanın bir dilimini ağzıma tıktı.

"Efendim."

Ağzıma attığı koca elma dilimi çiğnemeye çalıştım. "H-hani sen geçen gün Leyla Ablalar'a gitmiştin ya," demeye çalıştım. Neyse ki dilimden anlıyordu. Sonuçta annemdi, kanımız aynıydı.

Kafasını salladı. "Evet, gittim." Soyduğu başka bir elma dilimini de bu sefer kendi ağzına attı.

"Şimdi siz artık onunla çok mu yakın arkadaş oldunuz?"

Tekrar kafasını salladı. Gözleri televizyonda çığlık çığlığa birbirine bağıran kadınlardan bir türlü ayrılmıyordu.

"Eğer çok yakın arkadaş olduysanız, onu arar mısın?" Kaşları anlamak için çatıldı.

"Niye?"

"Atalay iki gündür okula gelmiyor. Bir şey mi oldu diye sorarsın, olmaz mı?"

"Niye ben soruyorum, sen neden arkadaşını arayıp sormuyorsun?" O mendeburu ararsam onu merak ettiğimi düşünürdü bir kere. Kendini bir şey sanmasına izin veremezdim.

"Biz öyle çok yakın arkadaş değiliz."

"Nasıl değilsiniz Asu? Çocuk evimize kadar geldi. Değilsen de ol yani, çok mu zor?" Niye o mendeburla yakın arkadaş olacakmışım ki ben?

"Sen Atalay'la yakın olmamı niye bu kadar istiyorsun ki?" Başka anneler o çocuktan uzak dur der benimki niye yakın değilsin diyor yahu. Sabır...

"Atalay çok iyi bir çocuk. Belki onunla iyi arkadaş olursan ondan bir şeyler öğrenirsin. Mesela annene yardım etmek gibi, evdeki işlerin bir ucundan tutmak gibi... Olur mu?"

İroninin bağırıştığı bu cümlelerden şunu anlamalıydım ki annem, Atalay'ın ev işlerine yardım etmesine bayılmıştı. Gerçi buna her anne bayılırdı, bunu garipsemiyordum ancak misafirliklerinden sonra üç gün boyunca Atalay'ın, çayın demini ve suyunu nokta atışı gibi tam onun istediği şekilde koyduğunu sayıkladığı için artık abarttığını düşünüyordum.

Ya herkes ev işi yapmak zorunda mıydı? Neden sadece kendi alanımı toplu tutmam yetmiyordu? Ev işi yapmayı zaten sevmiyordum annem böyle söyleyince de iyice nefret ediyordum.

Bıkkınlıkla ofladım ve sadede geldim. "Aramayacak mısın yani?" Kafasını iki yana salladı.

"Aramayacağım, sen arayacaksın."

***

"Alo, Leyla'cığım nasılsın?" Dizlerimi durmadan sallarken annem durmam için ayağıyla bacağımı itti.

Güldü. "Ben de iyiyim canım, çok şükür. Nasıl olalım her şey aynı, bildiğin gibi." Annemin dibine girip pür dikkat kulağındaki telefondan gelen sesi dinlemeye çalıştım. Leyla Abla'nın sesini duyuyordum ancak ne söylediği anlaşılmıyordu. Keşke aramadan önce sesi hoparlöre alsaydık.

"Asu'da iyi canım çok şükür. Öyle ipini salmışım gibi dolanıyor etrafımda." İyi zaten bir ipim salınmamıştı, o da olmuştu şimdi.

Gözlerimi devirdim ve kulağımı telefonun hoparlörüne yaslamaya çalıştım. Annem rahat durmam için kolumdan çimdikleyecekti ki hamlesini öngörüp hemen koltuğun gerisine kaçtım. Beni gözleriyle haşlarken en sonunda beklediğim soru geldi.

"Atalay ne yapıyor canım?" Annem bir süre yalnızca Leyla Abla'yı dinledi. Ardından anladığını belirten hımlamalarla kafasını salladı.

"Anladım canım, çok geçmiş olsun. Her an her şey olabiliyor tabi, dikkatli olmak lazım." Gözlerim büyüdü. Ne olmuştu? Atalay'a bir şey mi olmuştu?

Tekrar annemin dibine girdiğimde bana aldırmadan Leyla Abla'yı dinlemeye devam etti. Ne olmuştu da bu kadar şey anlatıyordu?

"Çok dikkat etsin canım. Bir süre kafası rahat olsun, güzel güzel dinlensin. İnşallah çabucak iyileşir yakışıklımız." dedi gülerek. Belli belirsiz Leyla Abla'nın da güldüğünü duydum. Annem son olarak geçmiş olsun dedi ve çok uzun tutmadan telefonu kapattılar.

Aramayı sonlandır yerine bastığı an merakla, "Ne olmuş?" diye sordum.

"Sakatlanmış." Gözlerim büyüdü.

"Ne! Nerede sakatlanmış, nasıl sakatlanmış?"

"Sizin okulun futbol takımının kaptanıymış. Antrenman yaparken bacağı sakatlanmış. Doktor bir haftalığına alçıya almış." Duyduklarım gerçek miydi? Bana daha futbol takımında olduğunu söylemesinin üstünden ne kadar geçmişti de hemen sakatlanmıştı bu çocuk?

"Bacağı kırılmış mı?" Annem kafasını iki yana salladı.

"Yok. Allah'tan incinmiş sadece. Kırılsaydı maazallah en az bir ay kalırdı alçıda. Allah korumuş çocuğu."

İstemsizce panik oldum. "Şimdi ne yapıyormuş peki?"

"Ne yapacak yatıyormuş iki gündür. Yavrum benim..." dedi annem üzgün üzgün. "Bacağı çok ağrıyormuş, ağrı kesici bile etki etmiyormuş, öyle söyledi Leyla."

"Ö-öyle mi?" Çok mu canı yanıyordu gerçekten? E ilaçlar bile etki etmiyorsa ne yapacaktı, ağrıya nasıl dayanacaktı?

Annem, "Bir geçmiş olsuna gidelim bari. Bakalım nasılmış." dediğinde kafamı salladım ve ayaklanıp salondan çıktım. Vestiyerde duran siyah montumu üstüme geçirip içeri döndüm.

"Hadi gidelim." Annem şaşkın şaşkın bana baktı.

"Şimdi mi gideceğiz?"

"E kendin söyledin ya gidelim diye."

"Ben on saniye içinde mi gidelim dedim kızım? Bir gün hasta ziyareti yaparız diye dedim. Hemen öyle nereye gidiyorsun? Müsaitler mi, değiller mi; geleceğini söylemeden gitmek olur mu öyle?"

Gerçekten ben niye böyle bir şey yapmıştım? Annem çok mantıklı konuşmuştu. Peki benim mantığım neredeydi? Altımda pijamayla nereye gidiyordum?

Tek sorun pijaman mı sence?

"Tamam." Ne yapacağımı bilemeyerek tıpış tıpış montumu yerine asmaya gittim. Ellerimle hafifçe yüzümü tokatladım.

"Kendine gel Asu, hemen kötüyü düşünme."

Ne yapacağımı bilemeyerek saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdım ve soğuk su içmek için mutfağa yöneldim. Koca bir bardak suyu tek dikişte bitirdim. Elimi tezgaha yasladım ve bir süre bekledim.

Ne yapacaktım?

Bir anlık gafletle pijamamın cebinden telefonumu çıkardım ve son sohbetlerden mendebur olarak kaydettiğim numaraya tıkladığımda geçen günkü mesajlar göründü. Şimdi ilk mesajı atan kişi ben olacaktım. Bunun meali bir nevi onun peşinden koşmaktı.

Çocuk yataktan kalkamıyor bile Asu, biraz insaf be!

Sesli bir nefes verdim. Parmaklarım klavyede hareketlendi.

Ben: Atalay?

Yalnızca bunu yazmıştım. Devamını bana cevap verdiğinde yazacaktım.

Birkaç dakika boyunca mesajıma cevap beklerken sohbetten çıkmadım. Kendime bir bardak daha soğuk su doldurdum ve mutfaktan çıkıp odama geçtim.

Hala cevap yazmamıştı. Sanırım bir bardak soğuk sudan daha fazlasına ihtiyacım olacaktı. Cevap yazmazsa kendimi hakaretler eşliğinde soğuk suların içine atmam gerekebilirdi.

Kendimi yatağın üstüne atıp elime yeni aldığım romanlardan birini aldım ve okumaya çalıştım. Çok önceden izlediğim ancak hala aklımdan çıkaramadığım bir filmin kitabıydı bu. Cecelia Ahern'ün yazdığı Love Rosie, kitabıydı. Zaten filmde bu kitaptan uyarlamaydı ancak ben önce filmini izlemiş daha şimdi kitabını okuyabiliyordum.

Dağınık dikkatimi kitaba vermeye çalışırken telefonum bir bildirimle aydınlandı. Kitabı bıraktığım gibi telefonumu kaptım.

Mendebur: Efendim.

Kaç dakikada cevap yazmıştı bana, on beş mi? Şimdi benim yirmi dakikada mı cevap vermem gerekiyordu?

Parmaklarımı kıtlatarak dakikaları geçirmeye çalıştım. Kaç dakika olmuştu? Telefonumdan saate baktığımda yalnızca üç dakika geçtiğini gördüm.

"Başlayacağım inadına Asu. Yaz işte ne olacak sanki?" Kendi kendime dellenmiştim yine. Ekran kilidini açtım ve sohbete girdim.

Ben: İyi misin? İki gündür seni okulda göremedim.

Mesajım yolladığım an mavi tik oldu. Anlaşılan sohbette bekliyordu. Yazdığını belirten üç nokta ortaya çıktığında istemsizce rahatlamış bir nefes verdim. Her adımımı düşünerek atmaktan vazgeçmem gerekiyordu artık. Herkes her şeyi yanlış anlayacak diye rahat rahat nefes bile alamaz olmuştum artık.

Mendebur: İyiyim, teşekkür ederim sorduğun için.

Bu kadar mıydı yani? Okula neden gelmediğini söylemeyecek miydi bana? Annem az önce annesini aramıştı, sakatlandığını söylediğini bilmiyor muydu acaba?

Bir şeyler yazmaya çalıştım. Ancak emin olamadım ve yazdıklarımı sildim. Geçmiş olsun diyecektim. Neyi olduğunu söylemeyen çocuğa annemden öğrendiğim bilgiyle bir de geçmiş olsun diyecektim. Aptal Asu. Çocuk söylemek istemiyor işte, anlasana.

Mendebur: Bir şey yazıyordun?

Silip yazdığım için beliren üç noktayı görmüş olmalıydı.

Ben: Önemli bir şey değildi.

Mendebur: Önemli olmasa da söyle.

Ben: Gerçekten önemli değil, Atalay.

Mendebur: Benim için önemli Asu. Söyler misin lütfen?

Ofladım. Aklım da en gerektiği zaman yalan üretemiyordu. Atalay'a başka ne tür bir şey yazıp silebilirdim ki?

Ben: Maral İpek iki gündür okula geliyor.

Aptal. İki gündür okula geliyor ne? Kız zaten normalde de her gün okula geliyordu. Salak. Mal...

Kendimi dövmek istiyordum. Çok saçma bir şey yazmıştım.

Atalay bir süre cevap yazmadan bekledi. Ardından mesaj geldi.

Mendebur: İyi, ne güzel.

Böyle saçma soruya böyle cevap. Haklısın... Yani ne diyecekti ki başka, iyi canım, haber edersin mi?

Mendebur: Bunu mu söyleyecektin?"

İnanmamıştı tabi. Ve sonuna kadar da haklıydı.

Ben: Evet.

Yalan ağzına yuva yapmış Asu.

Mendebur: Peki.

Sohbet bitmişti. Konuşacak başka konumuz yoktu. Tam sohbetten çıkıyordum ki yazdığını belirten üç nokta yeniden göründü.

Mendebur: Asu?

Ben: Efendim.

Mendebur: Sana söylemem gereken bir şey var.

"Hadi, söyle."

Bir şey yazmadan devam etmesini bekledim.

Mendebur: Aslında iyi değilim. Antrenmanda sakatlandığım için okula gelemedim.

Kurumuş dudaklarımı ıslattım. Zaten bildiğim şeyi gizlemeyi bıraktığında rahatlamıştım.

Ben: Çok geçmiş olsun Atalay. Bir şeye ihtiyacın olursa yazmaktan çekinme lütfen. Elimden geleni yaparım.

Bunu neden yazmıştım; çünkü o en ihtiyacım olduğu zamanda yardımıma koşmuştu. Belki canı tatlı ya da ne bileyim, meyve falan çekerdi. Hızır gibi imdadına yetişirdim.

Mendebur: Teşekkür ederim, düşünmen yeter.

Bu mesaj nedense bir anlığına çok mazlum gelmişti. Leyla Abla çok ağrı çektiğini söylemişti. Şimdi de böyle alçakgönüllü bir şekilde hiçbir şeye ihtiyacının olmadığını söylemesiyle onunla empati kurmuştum. İstemsizce onun için üzüldüm. Bu yüzden yazmaya devam ettim.

Ben: Atalay.

Ben: Bugün annem annenle konuştu. Sen söylemeden önce annen sakatlandığını söylemişti. Çok ağrı çektiğini söyledi, bu yüzden istediğin ya da canının çektiği bir şey olduğunda lütfen çekinmeden söyle. Sana olan borcumu ödeyemediğimde kendimi çok kötü hissediyorum.

Bir dakika kadar hiçbir şey yazmadan bekledi. Tırnaklarımı telefonun ekranına vurarak yazmasını bekledim.

Mendebur: Asu senin bana borcun falan yok.

Bu mesaj istemsizce moralimi bozdu. Tamam benden bir şey istemiyor olabilirdi ama elimden en azından bir şey gelmesine izin verseydi ne olurdu ki? Böylece kendimi biraz olsun işe yarar hissederdim.

Mendebur: Ama canım baklava çekiyor. Alabilir misin?

Gelen mesajla kıkırdamamak için dudaklarımı birbirine bastırdım. Sonunda başarmıştım.

Parmaklarım hevesle klavyede gezindi. Dudaklarımdaki çizgi şeklinde beliren gülümseme bir türlü yok olmuyordu.

Ben: Tamam. Bekle beni, baklavanı bir saate getiriyorum.

"Anne ben çıkıyorum!" Salona doğru bağırdığımda annem terliklerinin topuklarını yere vura vura yanıma geldi. Üstüme giydiğim şişme monta ve siyah eşofmanıma baktı.

"Nereye?" Ayakkabılıktan bugün giymek için beyaz Converse'lerimi çıkarırken önüme düşen saçımı elimin tersiyle ittim.

"Atalaylar'a."

Kaşlarını çattı. "Atalaylar'da ne yapacaksın Asu? Haber verdin mi?"

Kafamı salladım. "Atalay çağırdı beni. Canı baklava çekmiş, ona baklava götüreceğim. Hadi bay."

"Benim yerime de geçmiş olsun de, annem de seni ziyarete gelecek, merak etme de—" annemin seslenişlerine belli belirsiz kafamı salladım ve çelik kapıyı örtüp asansöre yöneldim.

Asansöre binip 0 tuşuna bastım ve aynada birbirine girmiş perçemlerimi düzelttim. İki gündür beni bunaltan kişi ortalıkta olmadığı için saçlarımı dağınık bırakıp beni bunaltmalarına izin vermiştim bugün, bu yüzden omuzlarımdan aşağı dökülüyorlardı.

Apartmandan çıkıp aşağı sokağa yürümeye başladığımda neyi unuttuğumu sonunda fark ettim.

Atalay'a neli baklava istediğini sormayı unutmuştum.

Ellerimi montumun cebine attım ve omuzlarımı silktim.

"Ben cevizli seviyorum, o da sevsin bana ne."

Hafifçe esen rüzgar yüzüme doğru esip saçlarımı uçuştururken gülümsedim. Ilık bir hava vardı. Ne beni üşütüyor, ne de sıcaklatıyordu; tam kararındaydı.

"E ben bu çocuğun evi nerede, onu da bilmiyorum ki." En iyisi bana konum atmasıydı.

Montumun cebinden telefonumu çıkarttım ve Atalay'a canlı konum istediğim hızlı bir mesaj yolladım. Bu sırada yürümeye devam ediyor ve güzel bir tatlıcı bulmak için yanından geçtiğim dükkanları iyice inceliyordum.

Birkaç dakikanın ardından konumu atmıştı. Ben de bu sırada tatlıcı bulmuştum. İçeri girdim.

"Kolay gelsin." Dükkanda bıyıklı, tonton bir amca vardı. Gülümsedi.

"Buyrun, hoş geldiniz." Amcaya aynı şekilde gülümsedim ve gözlerimi tezgahta sıralanmış insanın ağzını sulandıran şerbetli tatlılara çevirdim.

"Cevizli baklavanız var mı acaba?" Amca kafasını salladı ve tezgahın arkasından solumda duran baklava tepsisini işaret etti.

"Burada." Ayy... Gördüğüm gibi canım çekmişti valla. Ne güzel duruyorlardı.

İşaret parmağımla camın arkasında kalan cevizli baklavayı işaret ettim. "Amca bana bundan iki kilo verir misin?"

Amca şaşırdı. "İki kilo mu?" Kafamı salladım.

"Evet, iki kilo ama bir kilosunu başka pakete koyar mısın? Bir kilosunu hasta ziyaretine götüreceğim, bir kilosunu da eve alacağım. Hasta ziyaretine gittiğim çocuk futbol oynarken ayağını sakatlamış, canı da baklava çekmiş, söyledi bana. Zaten bizim okulun da futbol kaptanı, alayım yani, ayıp olmasın--" Konuşurken nefesim yetmediğinden nefes nefese kaldım. Amca kocaman olmuş gözleriyle bana baktı.

"Geçmiş olsun kızım." dedi ne diyeceğini bilemeyerek. Ardından arkadaki tezgahtan iki kutu çıkarttı ve cevizli baklavaları doldurmaya başladı.

Yine gerekli gereksiz ne varsa dökmüştüm ortaya. Benim dışarı çıkmadan önce ağzımı koli bandıyla bantlamam gerekiyordu.

Amca cevizli baklavaları kutuya koyarken istemsizce ağzım sulandığı için dudaklarımı ıslattım. Tonton amca halime güldü.

"İster misin bir tane vereyim kızım, şimdi bak tadına?" Amca da iki dakikada çözmüştü beni. Ne kadar sabırsız olduğum alnımda yazıyor muydu acaba?

Hemen kafamı salladım ve amcanın uzattığı baklava dilimini bir çırpıda ağzıma attım. Amanın...

Tek kelimeyle harikaydı.

Gözlerimi kapatıp baklavanın tadının keyfini sürerken istemsizce yerimde oynadım. Şeker, mutluluk hormonlarımı tavana çıkartmıştı.

"Amca çok güzel, valla kim yapıyorsa ellerine sağlık. Bayıldım." Baklavacı amca gülümsedi. Gözleri de maviş maviş, çok tatlıydı. Bu amcayı görünce istemsizce dedemi özledim, ona çok benziyordu. En kısa sürede dedemi görmeye köye gitmeliydim. Anneannem, dedem, köydeki bahçemize diktiğim çiçeklerim... Hepsi burnumda tütmüştü.

"Benim hanım yapıyor kızım, buradaki bütün burmaları, baklavaları hep o açıyor." Şaşırdım. Bu kadar sıra sıra tepsiyi bir kişi mi yapmıştı gerçekten, nasıl hepsine yetişiyordu?

"Hepsini tek başına nasıl yapıyor?" dedim hayretle.

"Tek başına değil yahu. Beraber yapıyoruz. Elli senelik tatlıcıyım ben." Ya... Eşini ön plana koyarak tatlıları onun yaptığını söylemişti ancak amca da bu işin içindeymiş aslında. İnce düşüncesiyle pamuk gibi oldum.

"Amca sen çok iyi bir insansın." dedim hemen duygulanarak. "Benim ismim Asuman, seni tanıdığıma çok memnun oldum." Tonton Amca güldü.

"Memnun oldum kızım, benim adım da Ali. Ne zaman istersen buyur gel, sana günde iki burma baklava bedava. Hem hanımın olduğu günler de gelirsen hep birlikte oturur çay da içeriz." dedi dükkandaki küçük masayı işaret ederken.

İstemsizce heyecanlandım. Bunu demeyecektin işte amca. Şimdi beni bu dükkanın önünden kim ayırabilir?

"Gelirim Ali Amca, hiç merak etme. Zaten bizim eve de çok yakınmış dükkanın. Artık her okul çıkışı buradayım." dedim gülerek. O da aynı şekilde gülümsedi.

İki kilo baklavayı babamın acil ihtiyaçlar için kullan diye verdiği kredi kartına çektirdiğimde hiçte suçluluk duymadım. Sonuçta şeker krizine girmiştim, canım çok çekmişti.

Ve bir de, çok zor durumda olan birine (Atalay'a) iyilik yapacaktım. Bunlar gayet de acil ihtiyaca giriyordu bence.

Dükkandan çıkmadan önce kapıyı ayağımla tuttum. "Hanımına da selam söyle Ali Amca, görüşürüz!"

"Görüşürüz kızım, söylerim."

El salladım ve heyecanla elimdeki baklava poşetiyle dükkandan çıktım.

"Bakayım neymiş bu dükkanın adı." İçeri girerken hiç adına sanına bakmamıştım.

Kafamı kaldırdım ve yukarıda yazan tabelaya baktım. Gözlerim kocaman oldu.

Nazar Baklava

Tam bana göre bir yerdi burası. Bu bir tesadüf olamazdı. Çok nazarlanan biri olarak buraya gelmemin bir sebebi olmalıydı.

"İnanamıyorum..." Hayretle tabelaya bakakalmışken bir yandan da yürümeye çalışıyordum. Tabela yok olana kadar ilerlediğimde kafamı önüme çevirmek zorunda kaldım.

"Resmen bana özel bir baklavacı. Ben daha önce buraya nasıl dikkat etmedim?" Bir sonraki gelişimde Ali Amca'ya dükkanını ne zaman açtığını soracaktım. Benim böyle bir yeri gözden kaçırmam imkansız gibi geliyordu.

Sallana sallana kendi halimde yürürken biraz olsun kendimi başrol hissetmek istedim ve kulaklıklarımı takıp şarkımı açtım. Bu elbette ki tek bir şarkı olabilirdi:

Mirkelam'ın Asuman Pansuman şarkısı...

Dalgın dalgın şarkımı dinleyip yürürken bir anda navigasyondan sağa dönün sesini duyduğumda yerimde sıçradım. Manyak, ödümü patlatmıştı.

Elimi kalbime götürdüm ve kulaklarımda patlayan telefon sesini bir kez daha aynı şeyi yaşamamak için kıstım.

"Şimdi sana inat sola gideceğim, pis şey." Kalp atışlarım yavaş yavaş eski haline döndüğünde navigasyonun son söylediğini de yaptım ve beş katlı çiçeklerle dolu bir bahçesi olan güzel bir apartmanın önünde durdum. Burasıydı. Aparmanın demir kapısı kapalıydı ve kendi içinde çardağının olduğu çok güzel, yemyeşil bir bahçesi vardı. Demir kapının ardından hayran hayran bahçeye bakarken demir kapının yanında üst üste dizilmiş zilleri gördüm. Beş daire vardı. Hazan soy isminin olduğu daire ismine baktım.

"Hazan, Hazan, Hazan..." Elli kere bakmıştım ama böyle bir soy ismi gözükmüyordu. Gözlerimde mi bir sorun vardı? Yoksa navigasyon mu beni yanlış getirmişti?

"Yani zaten beş daire var nasıl gözden kaçırayım ki? Herhalde navigasyon hatası."

Tam arkamı dönüp sokaktaki başka apartmanlara yönelecektim ki tepeden bir ses geldi.

"Asu!" Kafamı kaldırdığımda beşinci katın penceresinden gülümseyerek bana el sallayan Leyla Abla'yı gördüm. Rahatlamış bir nefes verdim ve aynı hevesle ben de ona el salladım. İçeri girdi. Çok geçmeden demir kapının açıldığını belirten ses geldi ve bahçeye girdim.

Hayran hayran bahçeye bakınırken bir yandan da çiçekleri koklamaya çalışıyordum. Tam pembe bir gülü daha koklayacaktım ki içinde arı görmemle kendimi hemen geri attım. Ve tıpış tıpış apartmana girdim.

Asansörden indiğimde kapının ağzında, kocaman gülümseyerek beni bekleyen bir Leyla Abla vardı. Aynı sevinçle ona yaklaştım.

"Sonunda geldin. Hoş geldin!" Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdiğimde bana kocaman sarıldı. Aynı şekilde karşılık verdim.

"Hoş buldum Leyla Ablacığım. Nasılsın?"

Ay bunlar anne oğul ne güzel kokuyorlardı yahu. Geri çekildiğimizde yanaklarımı ellerinin arasına aldı ve otuz saniyede adeta rap yapar gibi on kere maşallah dedi.

"İyiyim güzellik, seni gördüm daha iyi oldum." dediğinde poşetteki baklavalardan daha şekerli bir kıvama gelmiştim bile. Kıkırdadım.

"Atalay nerede?" Parmağıyla koridorun sonundaki kapısı kapalı odayı işaret etti.

"Odasında uzanıyor. Seni hoşlamaya kalkmaya çalıştı ama ben kalkma dedim, malum ayağı kötü. Küsme ona, olur mu bir tanem?"

Ya, bu kadının güzel kalbi beni bitirecekti. Normalde inatla Atalay'a yalandan mırın kırın ederdim ancak Leyla Abla'ya kıyamadım.

"Yok ablacığım, sen merak etme."

Leyla Abla gülümsedi. Ardından, "Annen neden gelmedi?" diye sordu. "Oturur, çay içerdik."

Hah. İşte şimdi annemi ele verme vakti gelmişti.

"Ben de dedim Leyla Ablacığım ama annem müsait değillerdir, önceden haber verilmeden gidilmez diye tutturdu, gelmedi." Leyla Abla dilini damağına değdirip onaylamayan bir ses çıkardı.

"Aaaa, olur mu öyle şey canım, biz yabancı mıyız sanki? Tamam, sen Atalay'ın yanına geç Asucuğum, ben de anneni arayayım gelsin; hep birlikte çay içelim. Birbirimizi yirmi senedir tanıyorken müsait olmak mı kalmış artık, kapımız daima açık. Olur mu öyle şey?"

Onu onaylayarak kafamı salladım. Haklıydı valla. O yüzden ben hiç öyle davet bir şey beklememiş, Atalay hık dediği gibi gelmiştim.

Kafamla koridorun sonundaki odayı işaret ettim. "O zaman ben bi' Atalay'a bakayım." Leyla Abla kafasını salladı.

"Bak canım, bir şey istersen mutfaktayım, gelirsin. Önce anneni arayayım sonra bize hemen hızlıca bir kek çırparım."

"Yardıma ihtiyacın olursa söyle abla, yardım ederim." Aynen, kesin edersin(!) Sen hayatında hiç kek mi yaptın Asu?

Gülümsedi ve gözlerini kırparak onayladı. Bence yardım istemeyecekti ama olsun, en azından elime elektrikli kek çırpıcısı verirse bir şeyler yapmaya çalışırdım. Ne kadar zor olabilirdi ki?

Leyla Abla mutfağa girdiğinde ben de elimde baklava poşetiyle Atalay'ın odasına yöneldim.

Acaba kapısını bir anda şak diye açsam korkar mıydı?

Bence deneyebilirdim.

Odanın kapısını hışımla açtığım gibi onu korkutmam gerekirken ben korktum ve çığlık attım.

Atalay; üstünde olması gereken tişört elindeyken ayakta dikiliyor ve şaşkınlıkla bana bakıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.