İçeriğe geç

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 15 · 9 dk okuma

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 15

15

"Ay n'oldu?" Leyla Abla çığlığımı duyduğu gibi mutfaktan çıkmış ve soluğu yanımda almıştı. Atalay artık ikimize şaşkın şaşkın bakıyordu.

Leyla Abla'nın gözleri büyüdü. "Oğlum, niye çıplaksın sen?"

Atalay'ın üstünde yalnızca boynundan aşağı sarkan bir zincir vardı. Saçları yataktan yeni kalkmışçasına dağınıktı. Yanakları daha da içe göçmüş, elmacık kemikleri ve köşeli çenesi daha da çok belirginleşmişti. Yüzü solgun görünüyordu. Sanırım sakatlıktan daha da bitkin düşmüştü.

Elindeki siyah tişörtü gösterdi. "Tişörtümü değiştiriyordum."

O benim aksime sakindi. Ben sanki far görmüş tavşan gibi öylece ona bakakalmıştım.

Anlaşılan baklava almama gerek yokmuş. Onda aldığımdan fazlası vardı çünkü. Düzenli spor yaptığı, kollarındaki kaslardan ve pürüzsüz bedenindeki baklavalarından belliydi.

Atalay'la göz göze geldiğimde hemen bakışlarımı kaçırdım ve gözlerimi yumdum.

"Oğlum çabuk giy üstünü," Leyla Abla beni işaret etti. "Bak kız korktu." Yüzüm muhtemelen bembeyaz kesilmişti. Korkunca böyle oluyordu.

"Niye korkuyor anne, garip bir şey mi bu? Denize de böyle giriyoruz yani, korkulacak şey değil." Niye bu kadar haklı ve mantıklı konuşuyordu. Konuşmaması gerekiyordu, iki dakikada mal etmişti beni.

"Evet korktum. Giy üstünü." Bir de korkacağım şeye karışacaktı. Oldu canım başka?

Sabırla gözlerini yumdu. Yutkunduğunda adem elması hareketlendi.

"Ya sabır..." Elindeki tişörtü hızlıca üstüne geçirdiğinde rahat bir nefes verdim.

Tişörtü tek bir hareketle üstüne geçirmişti. Niye normal insanlar gibi giymemişti ve tek bir hareketle üstüne geçirmişti. Neden bunu yaparken bu kadar karizmatik durmuşt—

Şunları düşünüp durma ASU!

Gözlerimi kısarak Atalay'a bakmayı sürdürdüm.

Leyla Abla, "Kızı daha korkutma," tembihleriyle odadan çıktı ve tekrar mutfağa geçti.

Leyla Abla odadan çıkınca, Hayırdır dercesine havalı bir şekilde göz kırptı ve tek ayağında zıplaya zıplaya yatağına geçti. Sol ayağı sarılıydı, anlaşılan onu incitmişti.

Ne kadar da zekisin Asu. Hızlı kavradın(!)

Şu anda iç sesimle uğraşamazdım. Hemen hızlı bakışlarımı etrafta gezdirdim ve odasını inceledim. Odası büyüktü. Çift kişilik yatağının karşısında duvara monte edilmiş büyük bir televizyon vardı. Yatağın sağ tarafında kalan duvara, boydan boya aynalı gömme dolaplar monte edilmişti. Penceresinin önünde çalışma masası, onun solundaki köşede ise geniş bir kitaplık vardı. Masanın sağ köşesinde yumuşacık gözüken tekli bir koltuk vardı. Kendimi hemen o yumuşak koltuğa bırakmayı düşünüyordum. Valla odasında yok yoktu. Ancak kitaplık, kitaptan çok dergilere ve futbolla ilgili eşyalara ev sahipliği yapıyordu. Sanırım bir rafta yalnızca futbol topları vardı.

Bir saniye... İmzalı mıydı onlar? İmzalı topları vardı. Oha. Acaba kime imzalatmıştı?

Rahatını da biliyordu beyefendi. Pencerenin önündeki masasından aşağıdaki güzel bahçelerini görürken ders çalışıyordu anlaşılan. Peki ya yatağının karşısındaki koca televizyon... Kimin odasında kocaman televizyonu olurdu ki? Kıskanmıştım. Eve gidince benim odamda niye televizyon yok! diye anneme söylenecektim.

"İncelemen bitti mi?" Yatakta uzanırken ellerini ensesinde birleştirmiş keyifli bir ifadeyle beni izliyordu. Hemen de her şeyi fark ediyordu.

"Bitti." Ona yaklaştım ve yatağının başında dikildim.

"Al." Poşeti uzattım. "Baklavan." Dudakları keyifle u şeklini aldı ve poşeti elimden kaptı.

"Ağırmış bu." Poşeti salladı. "Kaç kilo aldın?"

"İki." Gözleri büyüdü.

"Hiç öyle bakma, bir kilosu benim. Ben yiyeceğim."

"Oha Asu. Bir kilo baklava mı yiyeceksin?"

Yerdim ona neymiş? Bir kilo baklava yemekte ne vardı?

"Yiyeceğim tabi ki. Bir kilo baklava neymiş?"

"Sonra da bir güzel şeker komasına girersin. Deli deli konuşma." Kaşlarımı çattım ve gözlerimi kıstım. Sakatlanınca bunun diline bir şeyler olmuş galiba. Deli cesaretiyle bana laf söylemeyi de biliyordu beyefendi.

"Bana bak, senin dilin uzamış. Bana geri cevap vermeye de başladın. Yürek mi yedin oğlum?" Dudakları eğlendiğini belirten bir şekilde kıvrıldı.

"Ben de diyorum ki iki gündür bir şey eksik." Kaşlarımı çatık tutmaya devam ettim.

"Neymiş?"

"Senmişsin." Ona bakakaldım. Yine ne saçmalıyordu?

"Beni gıcık etmek için her şeyi yapan cırcır böceğim yokmuş meğerse."

Gözlerim kocaman açıldı. Böcek. Ben?

Bana böcek demişti!

Hangisi daha kötü Asu; çirkin mi, yoksa böcek mi?

Resmen bir tanesini seçemiyordum.

Çocuğa bak ya. Biz canı baklava çekti diye koca bir kutu baklavayla yanına gelelim, o sana böcek desin. Böyle kahpe olunmazdı.

"Böcek," dedim belli belirsiz. Hala idrak etmeye çalışıyordum. "Öyle mi?"

"Cırcır." diye düzeltti. "Cırcır böceği. Yani konuşkan. Çok konuşan, geveze anlamında."

Keskin bakışlarımı yerdeki halıdan çekip ona çevirdim. Tepkimi izleyen gözleri artık tedirgindi.

Ellerini bir anda iki yanına kaldırdı. "A—açıklayabilirim."

"Sen..." diye öfkeyle mırıldandım.

"Sakatım Asu, bak." Sarılı bacağını gösterdi. "S-sakatım ben. Şiddete hayır—"

Parmaklarım yatağın üstündeki poşete dolandı. Hışımla poşeti aldığımda uzandığı yerde sıçradı. Kutuyu açtım ve elime iki dilim baklava alıp ona zorla dudaklarını aralattım.

"Aç." Baklavayı ağzına doğru tuttum. Gözlerimdeki öfke yerindeydi. Dediğimi yapmazsa çok kötü şeyler olabilirdi.

Ağırca ağzını açtığında iki koca dilim baklavayı zorla ağzına tıktım. Öksürmeye çalıştı ancak parmağımla çenesini ittirip dudaklarını kapattım ve izin vermedim.

"Ye ve sus."

Öksürüğü durdu. Ağzına büyük gelen baklavaları çiğnemeye çalıştı. Asu demeye çalıştı ancak söylediği şey, Asu dışında her şeye evrilebilirdi.

"Sus Atalay. Ağzını açmaya çalışırsan bu kutunun hepsini sana yediririm."

Elimde tatlının şerbetiyle yapış yapış kalmıştım öyle. Kısık gözlerim daha yeni giydiği siyah tişörte gitti.

Hiç beklemediği anda dibine girdim ve yeni yıkanmış, mis gibi kokan tişörte kirli ellerimi sildim. Bakışlarımı üstündeki tişörtten çekip ona baktığımda gözleri büyümüş ve ağzındaki baklavalarla donakalmıştı. Kaçmaya yer ararcasına yatak başlığına yaslanmıştı.

Onu güzel korkutmuştum. Yine saçına falan girişeceğimi düşünmüştü anlaşılan.

Dudaklarımı gülmemek için birbirine bastırdım ve geri çekildim. Ondan uzaklaştığımda rahatlamış bir nefes verdi ve eski haline döndü. Ağzındaki baklavayı çiğnemeye çalışırken parmağı üstüne sürdüğüm şerbete dokundu. Yüzünü buruşturdu.

Belli belirsiz ağzını oynatmaya çalışarak, "Yeni giymiştim." demeye çalıştı. Gıcık gülüşümü kuşandım.

"Yine yenisini giyersin, bir şey olmaz."

Sabır dileyerek gözlerini yumdu ve kafasını arkaya yasladı. Ellerimi birbirine çarpıp temizledim ve ona arkamı döndüm.

"Annene yardım etmeye gidiyorum. Üstünü değiştirdikten sonra istiyorsan yanımıza gelirsin."

Odadan çıkıp kapıyı kapattığımda, beni dehşete düşüren şey başıma geldi.

Kendimi, hissettiğim heyecanı yok etmek istercesine sık sık nefesler alırken bulmuştum.

🦋

"Böyle mi yapacağım Leyla Ablacığım?" Leyla Abla, sarmaktan adeta dürüm yaptığım yaprağa baktı ve onaylayarak kafasını salladı.

"Evet güzellik, aynen böyle."

Heyecanla kafamı salladım ve önümdeki tabaktan başka bir yaprak daha aldım.

Mutfağa girdiğimde Leyla Abla'yı çoktan keki yapmış ve fırına atmış bir halde bulmuştum. Güneş ışığının harika bir şekilde içeri vurduğu açık pencerenin önündeki mutfak masasında yaprak sarma sarıyordu. Kafasına aynı üstündeki tatlı kurdeleli önlük gibi, kurdeleli bir bandana bağlamıştı ve çok tatlı olmuştu. Yardım etmek istiyorum dediğimde hemen beni de yanındaki sandalyeye oturtmuş ve önlüğünün ve bandanasının farklı renginden verdiğinde pamuk gibi olmuştum. Onunkiler kırmızıydı, benimkiler de pembe.

Kafamı açık pencereye çevirdim ve biraz sıcaklık ve güneş ışığı aldım. O sırada pencere kenarındaki rengarenk çiçekler içimde açmıştı sanki, öyle bir huzur hissettim.

Masaya serdiğim yaprağın içine bir yemek kaşığı pirinç harcı koyup sarmaya çalıştığımda Leyla Abla araya girdi. Kaşıkla, yaprağın içine koyduğum pirincin yarısından fazlasını tabağa geri koydu.

"Bir tanem bu çok. Bu kaşığın üçte birini koyacaksın içine, yoksa pirinçler güzel pişmez." Sonra benden daha farklı bir şekilde yaprağı sarıp bana gösterdi.

"Bu şekilde." dedi gülümseyerek. Onun yaptığı incecik ve çok güzel duruyordu, hiç benim yaptığım koca dürümlere benzemiyordu.

Tenceredeki koca dürümlere çaresiz bir bakış attığımı fark etti ve güldü.

"Onları Atalay'a yediririz, bir şey olmaz." Elindeki ince sarmayı önüme koydu. "Sen buna bakarak yapmaya çalış, olur mu canım?" Ya bu kadın neden bu kadar tatlıydı? Bu sarmanın üç katı büyüklüğündeki dürüm sarmalarıma bile olmuş demişti. Onu dünyanın bütün kötülüklerinden korumak istiyordum.

Nasıl bu kadar sabırlı olabiliyordu, hiç kimse sınırlarını zorlamıyor muydu? Mesela hiç sinirlenmiyor muydu?

Kanlı canlı bir insan nasıl böyle sakin ve tatlı dilli olabilirdi?

Duygulanarak dudaklarımı birbirine bastırdım ve önümdeki ince sarmayı örnek alarak yaprakları sarmaya devam ettim. Bu yaptığım da kötünün iyisi olmuştu ancak ne yapayım yani, elimden bu geliyordu. En azından öncekiler kadar büyük değildi, biraz olsun düzeltebilmiştim.

Atalay, sargılı sol ayağı havada bir şekilde kolların altındaki destekler ile mutfağa girdi. Üstünde beyaz bir tişört vardı.

Şaşkın şaşkın ona baktım. Aynı şaşkınlık onda da vardı, belliydi bu. Herhalde sarma sarmamıza şaşırmıştı.

Ancak benim şaşırdığım şey yaslandığı koltuk değnekleriydi. Sonuçta ayağı kırılmamıştı. Onlara ihtiyacı olacak kadar mı canı yanıyordu?

Onu böyle görünce az önce ona işkence yaptığım için pişman olmaya başladım.

"Neden onları kullanıyorsun?" dedim kollarının altındakileri işaret ederken. "Dede misin sen?"

Atalay bana göz devirirken Leyla Abla kıkırdadı. Dilimin asla kemiği yoktu. Onun için üzülürken bile tam tersini hissettirebilirdim.

"Tanıştırayım Asu, bunlar kanedyen. Kanedyen, bu da Asu. Dedeler dışında, bacakları sakatlanmış kişilerin destek almak için kullandıkları bir araç." Ha, ha. Ne kadar da komikti. Ben onların ne olduğunu biliyordum bir kere.

Elimle onu işaret ettim. "Bu da şakadan anlamayan Atalay." diyerek onun cümlesini tamamladım. Uyuz Atalay...

Leyla Abla araya girdi. "Onlar olmadan da yürüyor bir tanem, ama ne olur ne olmaz; doktor üstüne çok basmamaya çalışsın dedi. O yüzden benim ısrarımla evde kullanıyor."

Anlayarak kafamı salladım. Bak, açıklama yapmak o kadar da zor değilmiş, değil mi mendebur?

Leyla Abla gözlerini, sardığı sarmadan kaldırıp Atalay'a baktı. "Oğlum," dedi şaşkınlıkla. "Neden yine tişörtünü değiştirdin, yeni giymiştin onu."

Dudaklarımı suçlulukla birbirine bastırdım ve hemen kafamı sardığım sarmaya eğdim. Sakın söyleyeyim deme Atalay. Sakın...

Ama bu mendebur durur mu, ele verirdi beni kesin. Off... Leyla Abla'ya kötü gözükmek istemiyordum.

Bunu kabullenip sıkıca gözlerimi yummuştum ki şaşırtıcı bir şey oldu.

"Üstüme tatlı döktüm anne. Asu sağ olsun, hasta ziyaretine baklava getirmiş. Onu yerken şerbeti üstüme döküldü."

Şaşkınlıkla Atalay'a döndüğümde o bana değil, annesine bakıyordu. Yüzünde de alaycı bir ifade yoktu. Ciddi ciddi yapmıştı bunu. Beni ispiyonlamamıştı.

Leyla Abla baklava getirdiğimi duyduğunda, "Ay neden zahmet ettin bebeğim, bir şey getirmene gerek yoktu." dedi. Utanarak gülümsedim.

"Olur mu öyle şey Leyla Ablacığım? Atalay'ın çok canı çekmiş, arkadaşlar böyle günler için var." Yanaklarım, Leyla Abla'nın beni övmesiyle alevlenmeye başlamıştı.

"Ay annen gelince söyleyeceğim ona, ne kadar güzel bir kız yetiştirmiş yahu. Tam bir bal." Yanağımı okşadı. Utanarak kafamı eğerken tebessüm ettim.

Atalay'a kısa bir bakış attığımda gözlerini kısmış bir şekilde utangaç, uslu kız halimi inceliyordu. Bu bir rol değildi bir kere, tamam mı? İnsanlar bana güzel yaklaştığında ben de gayet uslu ve iyi bir kız olabiliyordum.

Ağzının içinden anlamadığım bir şey mırıldandı ve mutfağın tezgahına yaslanıp ellerini yıkadı. Ardından değneklerine tutunup zıplaya zıplaya yanımdaki boş sandalyeye oturdu.

Değnekleri duvara yasladı ve masanın üstündeki tabaktan ıslak bir yaprak alıp içine tam olması gerektiği kadar pirinç doldurup Leyla Abla gibi güzelce sardı. O sarmayı sararken ellerini ilk defa dikkatlice inceledim. Parmakları ince ve uzundu. Ellerindeki ve kollarındaki damarlar çok belirgindi. Eli elimin kaç katıydı Allah bilir... Aynı kendisi gibi kocaman elleri vardı.

Sarmayı tencereye atarken hayretle ona bakıyordum. Yutkundu ve adem elması hareketlendi.

Biliyordu. Bu çocuk resmen yaprak sarma sarmayı biliyordu. Ve sadece bilmekle kalmıyor ve bunu çok güzel bir şekilde yapıyordu.

Bana bakmadan tabaktan yeni bir yaprak daha aldı.

"En sevdiğin yemeği yalnızca yemeyi sevmeyecek, yapmasını da bileceksin." Dudaklarım şaşkınlıkla aralandı.

İkinci sarmayı da tencereye attığında dikkatinin benim koca dürümlerde olduğunu gördüm. Utançla gözlerimi yumdum.

"Geliştirilebilir." Duyduğum şeyle gözlerim açıldı. Göz göze geldik. Ela gözleri parlıyordu. "Ama bunun için en az beş tencere doldurman lazım."

Oha. Beş tencere sarma ne? Bunun için sarma kursuna falan mı gitmem gerekiyordu?

"Ben o kadar sarmayı sarıp ne yapacağım ki?"

"Bana getirirsin, ben yerim." Havalı bir şekilde göz kırptığında kızardığımı hissettim.

Kafamı salladım ve kendime geldim. Bu mendeburun bu numaralarına kanmayacaktım. Bu yüzden çenemi dik tuttum ve "Bakarız." dedim. Dudakları hafifçe kıvrıldı.

Kadife gibi yumuşak bir sesle konuştu. "Bakılsın o zaman."

***

Bölüm nasıldı? Yorumlarınızı bekliyorum 🤍🦋

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.