İçeriğe geç

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 8 · 10 dk okuma

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 8

8

Ağzım açık bir şekilde gördüğüm şeye bakarken Atalay eğlenen bir sırıtışla bana bakıyordu.

"Hadi, bin."

"Sen ciddi misin?" derken bile hala inanamıyordum. Ne olmuştu bu çocuğa? Kafasına taş mı düşmüştü?

Kulağıma eğilip o karizmatik sesle "Fikrimi değiştirmemi mi istersin Asu?" diye fısıldadığında tüylerim istemsizce ürperdi.

Hemen reddederek kafamı iki yana salladım ve peçeteye sardığım elimi tutarak, açtığı kapıdan taksiye bindim.

Evet, taksiye.

Ağzımı bile açmamıştım ve Atalay taksi çağırmıştı. Bizim mendebur, ağzımdan taksinin t'sini bile duymamasına rağmen okulun kapısına taksi çağırmıştı! Şaşkınlıktan dilim tutulmuştu.

Taksiye bindikten sonra açık kapıyı kapatıyordum ki kapıyı tutarak beni engelledi. Kafasını içeri doğru eğdi. "Yana kay."

Hayretle gözlerim büyüdü. Bir de yanıma mı oturacaktı? Oha yani.

Gerçekten kafasına taş düşmüş olmalıydı.

İstediğini yaptım ve diğer tarafa kaydım. Taksiye binip kapıyı kapattı. Taksici gaza bastığında geçen gün gittiğimiz hastanenin ismini söyledi.

Dirseğini kapının kenarına yaslayıp camdan dışarıyı izlemeye başladı. Bir yandan da çenesini sıvazlıyordu. İkimizde cam kenarındaydık ve aramızda yalnızca ortada kalan boşluk vardı. Geçen günkü gibi öne, benden uzağa oturmamıştı.

Bugün hava çok güzel ve sıcaktı, sabah güneşi istemsizce içimi ısıttı. O da bu güzel havadan olsa gerek okul gömleğinin üstüne yalnızca ince bir ceket geçirmişti. Altında da okul pantolonu vardı. Bacakları arka koltuğa sığmadığından iki büklüm oturmuştu, hali komikti ama...

İki büklüm olmuş hali bile nefes kesici, değil mi Asu?

Elim acıyor iç ses, git başımdan!

Kısa saçları dağınıktı bugün, direkt yataktan kalkıp gelmiş gibi görünüyordu. Ancak böyle de çok hoş duruyorlardı. Kolunda yine her zamanki gibi saati vardı. O hiç çıkarmıyordu ancak ben bugün benimkini takmayı unutmuştum.

Gözlerini camdan çekti ve kafasını hafifçe benden tarafa çevirdi. Onu incelerken yakalanmamak için gözlerimi hemen cama çevirdim.

Çok şükür yine kenarından sıyırdın Asu.

Elime sardığım peçeteye diğer avucumla biraz daha baskı uyguladığımda gözlerinin bende olduğunun farkındaydım.

"Hala çok mu acıyor?" Sesi endişeliydi.

Ufak bir sızı vardı yalnızca, ama aksini iddia ederek kafamı salladım. Öyle sansın, bana ne. Belki o zaman beni sinirlendirmek için çok uğraşmazdı.

"Bir bakayım." Koltukta kayarak aramızdaki boşluğu kapattı ve dibime girdi. Çüş! Bu yüzden dememiştim ben bunu.

Peçeteye sarılmış elimi avucunun içine aldı ve peçeteyi hafifçe kaldırarak kenardan bakmaya çalıştı. Alt dudağını endişeyle dişlediğinde korkarak ona baktım. Al işte. Yalan söylediğin için gerçekten kötü bir şey oldu Asu.

Korkarak Atalay'a baktım. "Çok mu kötü?" Dudaklarını birbirine bastırdı ve gözlerini yumdu. Kafasını yandık dercesine iki yana salladı. "Morarmış."

"Ne!" Şimdi kalbime inecekti işte.

Kedi tırmalaması yarayı morartır mıydı ki? Ya elimdeki sıyrıklar mutasyona uğrayıp tedavi edilemez bir hastalığa dönüştüyse? O zaman ne yapacaktım? Annem bu sefer hiç eve almazdı beni.

"Atalay," dedim korkuyla. "Ölecek miyim?"

Ciddi bir sesle, "Ölmemen için elimden gelen her şeyi yapacağım Asu." dediğinde hapı yuttuğumu anlamıştım.

"Bana bir şey olursa," dedim yüreğim ağzımda. "Pamuk Şeker'e iyi bak, tamam mı?" Ağlamak istiyordum, hemen ölmek istemiyordum. Daha çok gençtim ki ben, yaşamam gereken şeyler vardı bir kere. Annemle babamı da bırakamazdım, başka çocukları yoktu onların, tüm yatırımı bana yapmışlardı. "Ona bugün çok salam yedirdin, midesini bozmuş olabilir. Benden sonra onu veterinere götür." Pes ederek gözlerimi kapattım. "Ama ona sakın bir şey belli etme, yani beni tırmaladığı için öldüğümü falan. Vicdan azabı çekmesin... Tamam, yani biraz üzülsün yine de ama sen onu ayarlarsın, çok fazla üzülmesin—"

"Asu." dedi gülüşünü tutmaya çalışarak. Ölecektim ve o buna gülüyor muydu! İçinde azıcık bile merhamet kırıntısı yok muydu?

"Şaka yaptım." dedi. "Valla şaka yaptım. Ne olursun daha fazla senaryo üretme kafanda. Morarmamış, yalnızca küçük bir çizik var." Rahatlamış bir nefes verdim. Ödüm patlamıştı. Böyle şaka mı olurdu!

Hala gülerek bana baktığında koluna bir tane yapıştırdım. Yüzünü buruşturdu ve acımış gibi kolunu tuttu. Yalancı. Vuruşum onun için anca sinek ısırığı kadardı. Burada bile rol yapıyordu.

"Salak." dedim bir kez daha aynı yere vurup. "Mal." Bir tane daha vurmaya çalıştığımda güldü ve bileğimden tutup beni durdurdu. "Yapma." dedi hala gülerken. "Elini acıtacaksın."

"Acıtırsam acıtırım. Sana ne." diye cırladım. Sürekli ama sürekli beni kandırıyor ve damarıma basmak için uğraşıyordu.

Ne söylediğime aldırmadan, "Acıtma." dedi bir kez daha.

Yüzümü buruşturdum. "Sus." Bedenimi cama doğru çevirip kollarımı önümde bağladım ve dışarıyı izledim.

On dakika boyunca Atalay'ın benimle konuşma çabalarını boşa çıkarmış ve inatla sessiz kalmıştım. Taksi hastanenin önünde durduğunda mecburen döndüm ona. Kısık gözlerle bana bakıyordu.

Gözlerimi büyüttüm. "Yine param yok deme." Dudaklarını suçlu gibi birbirine bastırdı. Ya hayır ya!

"Atalay," dedim gözlerimi kapatıp. "Paran yoksa beni niye taksiye bindiriyorsun oğlum sen!" İçimde olmayan delikanlıyı çıkartıyordu bu manyak. Taksi ısmarlamaktan resmen rolleri değişmiştik. Artık kız oydu.

"Kart da mı almadın? Onu da almadın değil mi? Ben biliyordum zaten başıma bir iş geleceğini, anlamam lazımdı--" Sözüm Atalay'ın pos cihazına kartını okutmasıyla kesildi. Onay geldiğinde bana yarım bir sırıtışla yan bir bakış attı ve taksiciye kolay gelsin deyip taksiden indi.

Bugün daha kaç kere şaşıracaktım?

Tökezleyerek taksiden indim. Taksi ben indikten sonra hızlıca gittiğinde aramızda engel kalmadı, şimdi onu rahatça görüyordum. Eğlenen bir sırıtışla bana bakarken elleri ceketinin cebindeydi. Havalı bir hareketle alnına gelen saçlarını arkaya attı ve kafasıyla hastaneyi işaret ederek yürümeye başladı. Onu takip ettim.

Ona yetiştim. Şimdi yan yana yürüyorduk. "Sende bir haller var." Kaşlarını çattı.

"Ne gibi?"

"Beni şaşırtan şeyler yapıyorsun. Geçen gün resmen silah zoruyla binmiştin taksiye, şimdi çağıran sensin. Okula da hiç kart getirmiyorum demiştin. Geçen günkü gibi taksiyi bana kitlersin sanmıştım ama ödedin--"

Durdu ve şaşkınlıkla bana döndü. "Sana kitlemek mi? Yanımda kartım olduğu sürece sana bir şey ödeteceğimi gerçekten düşündün mü Asu?" Gözlerimi kırpıştırdım.

"Ödetmez misin?" Gözlerini kapatıp kafasını geriye attı.

"Tabi ki ödetmem. Bunu nasıl düşünebilirsin?" Sanırım taksiye ödediğim o iki haftalık harçlığım öyle içime oturmuştu ki, bu şekilde düşünmemem imkansızdı.

"Neyse ne." dedim geçiştirerek. Haksız çıkma ihtimalimin dahi olduğu tartışmalara hayatta girmezdim. Bu imkansız olsa da ben, hep haklı olan taraf olmak istiyordum. Mükemmeliyetçiliğim hem en nefret ettiğim hem de en sevdiğim özelliğimdi. Bir türlü birbirimizden kopamıyorduk.

Hastaneye girdiğimizde bu sefer girişimi birlikte yaptık. Bizi aşı bölümüne yönlendirdiler.

Aşı bölümündeki koltuklardan birine oturmuş, okul gömleğimin üstten birkaç düğmesini açıp omuz bölgemi açıkta bırakmıştım. Neyse ki bugün hava sıcak olduğu için içime, terlersem hasta olurum diye annemin zoruyla çiçekli atletlerimden birini giymiştim. O yüzden bu mendebur başımda dikilirken bir yerlerim açıkta kalacak endişesi yoktu içimde. Beni utandırabileceği tek şey atletimle dalga geçmesi olurdu. Bundan da pek utanmazdım. Seda Sayan nasıl sürekli çorap giymekten utanmıyorsa ben de atlet giymekten utanmayacaktım. Hatta bu kültürü hala yaşattığım için kendimle gurur duyacaktım!

Gözlerim kapalı bir şekilde hemşirenin gelmesini beklerken "İğneden korkar mısın?" diye sordu. Kafamı iki yana salladım.

"Korkmuyorsan neden gözlerini sımsıkı yumdun?" Her yaptığımı sorgulamasa olmazdı zaten.

"İğne göresim yok."

Sorgular sesini duydum. "Niye?" İlla her şeyin bir sebebinin mi olması gerekiyordu ya?

"Bugün keyfim ve kahyası öyle istedi Atalay. Her şeyi sorguluyorsun ya."

"Çiçekli atletini sorgulamadım."

Sevimsizce dudaklarım kıvrıldı. "Çiçekli atletim benim kırmızı çizgim. O yüzden deneme bile." dedim hala gözlerim kapalıyken.

"Neden kırmızı çizgin?"

"Çünkü o bir kültür. Çiçekli atletlerim--"

Bir kadın sesinin "Bitti." demesiyle şaşkınlıkla gözlerimi açtım. Hemşire elindeki iğneyi çöpe attı ve pamuğu omzumda tutup bana minik bir bant uzattı. "Pamuğu buraya biraz daha bastır sonra da bandı yapıştırırsın. Geçmiş olsun."

Atalay, "Teşekkür ederiz." dedi gülümseyerek. Hemşire odadan çıktığında hala ne olduğunu anlayamadığım için şaşkındım. Hemşire ne ara gelmişti de aşımı yapmıştı? Hiçbir şey anlamamıştım. Resmen her şey saniyeler içinde olmuştu. Aşıların yakması gerekmiyor muydu? Ne iğneyi hissetmiştim, ne de yanmayı.

"Nasıl ya? Ben hiçbir şey hissetmedim, ne ara yaptı?" Atalay şaşkınlığıma güldü. Kolumdan tutup beni ayağa kaldırdı. Pamuğa bastırdığım elimi çekti ve yerine kendi parmağını koydu. 15-20 saniye kadar yoğun bir baskı yaptı ve pamuğu çöp kutusuna attı.

"Bana laf yetiştirmeye çalışırken maalesef ki dünya umrunda olmuyor Asu." Elimdeki bandı aldı ve paketinden çıkartıp omzuma yapıştırdı. Bunları yaparken bile hala gülümsüyordu. Herhalde halim onu eğlendiriyordu. O zaman neden böyle gıcık gıcık değil de güzel bir şekilde gülümsüyordu?

Okul gömleğimin omzunu düzeltti ve düğmelerimi ilikledi. "Sana doğum gününde ne alacağımı buldum." Düğmelerimi iliklemeyi bitirdi ve şaşkın suratıma baktı. Temiz gülümsemesi hala yüzündeydi. Ancak gülümsemesi gitgide eğlenen bir sırıtışa dönüştü.

"Çiçekli atlet." dedi eğlenen bir tınıyla. "Tabi bir de yanında bonus olacak. Onu da eminim soğuk kış günlerinde hiç üstünden çıkarmayacaksın. Şimdiden çiçekli atletin ve içliğin hayırlı olsun çatlak kız."

"Nereye gidiyoruz?" Atalay'la hastaneden çıkmış, yan yana yürüyorduk.

"Asuman'a pansuman yaptırmaya." dedi gülerek. Ha ha ha. Ne kadar da komikti(!)

"Yani eczaneye." dedi ardından. "Elindeki yara açık kalmasın."

Malum, devlet hastanesine gelmiştik. Bu yüzden aşı dışında elimdeki çizikleri temizletmek için daha fazla sıra beklemek istememiştim. Zaten kafam hastanedeki gürültüden şişmişti. Atalay'da ısrar etmemiş, ilk defa bir kere söylememle dediğimi yapmıştı. Demek planı, beni hastaneden eczaneye götürmekti, bu yüzden hemen kabul etmişti.

Gerçek amacını söylemediği için tam bir hıyar ağasıydı.

Kafasını çevirdi ve aşağıda kalmış bana baktı. Yani... Anca göğsüne kadar geldiğim için bunu yapması normaldi ama bunun normal olması, moralimin bozulmasına engel olamazdı.

"Üff... Niye bu kadar uzunsun sen ya?" diye homurdandım. Boğazından bir gülüş kaçtı.

"Kısa olmamı mı isterdin?" Kafamı salladım.

"Olsaydın keşke. Hatta keşke benden daha kısa olsaydın da seninle dalga geçseydim." Bu sefer sesli güldü.

"Bak sen... Nasıl dalga geçecektin peki benimle."

"Götü yere yakın derdim. Yerden bitme derdim. Sonra..." Başka ne diyebilirdim diye düşündüm.

"Götü yere yakın mı?" Kafasını geriye atıp kahkaha attı.

"Sonra... Cüce derdim." Başka ne diyebilirdim ki? Valla aklıma başka bir şey gelmiyordu.

Kahkahası bitip tekrar bana baktığında eğlenen bir sesle konuştu. "O zaman sen benden kısa olduğuna göre bu sıfatları ben de sana karşı kullanabilirim, değil mi?"

Gözlerim kocaman oldu.

"Bana götü yere yakın dersen kendi ölüm fermanını imzalamış olursun Atalay Hazan!" Eğlenen bakışları silinmedi.

"Diğerlerini diyebilirim o zaman, öyle diyorsun." Kafamı iki yana salladım. Tabi ki de kendime yerden bitme ve cüce de dedirtmezdim. Hem benim boyum 1.70'di bir kere. 1.70 cüce nerede görülmüştü?

"Ben 1.70'im bir kere. Sen hiç 1.70 cüce gördün mü?"

"E ben de neredeyse 1.90'ım. Sen beni bu boyumla cüce kategorisine sokmaya çalışıyorsun ama?"

Kafamı reddederek iki yana salladım. "Bu halini sokmadım ki. Keşke kısa olsaydın dedim o kadar. Yani bu bir dilek, istek; ne dersen artık. Ama gerçekler..." Alayla dertli bir nefes verdim ve ellerimle onu gösterdim. "Gerçekler ne yazık ki bu."

"Ne yazık mı?" dedi inanamayarak. Şaşkın şaşkın baş parmağının tersiyle kendini işaret etti. "Sen bana ne yazık mı diyorsun yani?"

"Neden?" dedim yalandan bilmememezlikten gelerek. "Ne demek ki ne yazık?"

"Beni beğenmiyorsun demek." Hayretler içindeydi. Niye bu kadar şaşkındı? O bana çirkin deyince oluyordu da, ben ona ne yazık ki deyince mi olmuyordu?

İmayla konuştum. "Hatırlarsan bana çirkin deyip beni ağlatmanın üstünden yalnızca birkaç gün geçti Atalay Bey."

"Yani misilleme mi yapıyorsun?"

"Yoo." dedim rahatça. "Gerçekleri söylüyorum." Bendeki yalan da bir çuvaldı ama. Çok yakışıklıydı. Hatta hayatımda gördüğüm en yakışıklı çocuktu ama bunu benim ağzımdan hiçbir zaman duyamayacaktı.

"B-bir saniye." Yolun ortasında durdu ve eliyle benim de durmamı işaret etti. Ardından parmakları şakaklarına gitti. Acı çeker gibi gözlerini kapatmıştı.

Yavaş yavaş yolun kenarına geçti ve kaldırıma çöktü. Hala canı yanıyor gibi şakaklarını tutuyordu.

"İyi misin?" dedim panikle. Bir anda ne olmuştu bu çocuğa?

"B-başım..."

Önüne çöktüm. "Başın mı? Başın mı ağrıyor?" Kapalı gözlerini daha fazla kapatmak istermiş gibi sıkıca yumdu.

"B...beynim." dedi ardından. Korkuyla gözlerim büyüdü.

"Beynin mi? Beynin mi ağrıyor Atalay?" Korkuyla nefes aldım. "A-ambulansı a-arayayım mı?" dedim panikle. Korkudan altıma kaçırmazdım inşallah.

Aklıma bir anda beyin kanaması geçiriyor olabildiği geldi. Ebru Gündeş'in o bayılma videosunu düşündüm. O da bir dakika önce çok iyiyken bir anda beyin kanaması geçirip bayılmıştı.

"Atalay yoksa beyin kanaması mı geçiriyorsun?" Korkudan titreyen elimi telefonumun olduğu eteğimin cebine götürdüm.

"T-tamam hemen arıyorum ambulansı, sakin ol. Sana bir şey olmayacak."

Kafasını önüne eğip "Ah..." diye acıyla inlediğinde elimdeki telefon yere düştü. Onu kendime çevirmek isteyerek ellerimle yüzünü tuttum ve bana dönmesini sağladım. Yanakları sıcaktı. Bu da demek oluyordu ki vücut ısısı normaldi.

Gözleri ben yüzünü tutarken bile kapalıydı. "K-kalbim." dedi bu sefer de.

"Kalbin mi?" dedim panikle. Yanaklarındaki elimin birini kalbine götürdüğümde gözlerim büyüdü. Kalbi...

Kalbi çok hızlı atıyordu.

"Atalay kalp krizi de mi geçiriyorsun!?" Korkudan sesim istemsizce yükselmişti. Panikten ben de bayılırsam bizi kim hastaneye götürecekti? Ambulansı hemen aramam lazımdı. Hastaneden yürüye yürüye baya uzaklaşmıştık.

Kalbindeki elimi çekip yerdeki telefonumu alacaktım ki bir anda elini elimin üstüne koydu. Tamam, motor becerileri henüz yok olmamıştı. Bu da demek oluyordu ki hala zamanımız vardı.

"Kalbim." dedi bir kez daha. Ancak sesi bu kez daha netti. Kafamı kaldırıp ona baktım. Gözlerini açmıştı. Az önceki gibi değildi, sanki bir andaa iyileşmiş gibiydi. Hafifçe göğsünde duran elimi sıktı. Eli benimkinden bile sıcaktı.

"Kalbim kalbinin üstünde dursun Asu."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.