Sinan beni gördüğüne fazlasıyla şaşırmıştı. Oturduğu sandalyeden kalktı ve bir anda dibime girdi.
"Senin ne işin var burada Asu?" diye fısıldadı. Malum kütüphanedeydik, mecbur sessiz olacaktı.
"Ders çalışmaya geldim." diye fısıldadım ben de. Ders çalışmayacaksam ne işim vardı burada, kendi kendine acı çektirmeyi seven bir mazoşiste mi benziyordum?
Alacakaranlık'ın bana öğrettiği bu kelimeyi her zaman kullanmak istemiştim. İşte zamanı gelmişti.
"Niye buraya geldin, başka kütüphane mi yok?" dedi sertçe. İstemsizce bozuldum. Beni şu kadarcık bile mi görmek istemiyordu artık, o kadar mı silmişti yani?
"Evime en yakın kütüphane burası." dedim bozduğu moralimin verdiği sertlikle. "Buna da mı karışacaksın?" Alayla güldü.
"Doğru, haddim olmayan şeyleri sorguluyorum, lütfen kusura bakmayın Asu Hanım."
"Konuşacaksanız dışarıda konuşur musunuz lütfen?" Kafasını kitaplara gömmüş gözlüklü bir kız bunu söylediğinde, Sinan yalnızca birkaç saniye daha yüzüme baktı ve eşyalarını masadan toplamaya başladı. Ne yani, beni burada gördüğü için gidiyor muydu?
Kitaplarını sırt çantasına attı ve çantayı tek omzuna geçirip montunu koluna aldı. Hiçbir şey söylemeden gözden kaybolduğunda neyse ki donmuş bedenimi hareket ettirdim ve peşinden gittim. Tam gitmek için kapıyı açıyordu ki kolundan tutup onu geri çektim ve kapıyı kapattım.
"Sinan sen ne yapıyorsun?" dedim şaşkınlıkla. Kolundan tutmaya devam ederek onu koridorun köşesine çektim.
Kolunu benden kurtardı. "Bir şey yapmıyorum Asu." Bu gerçekten bir şey yapmamış hali miydi?
"Ne demek bir şey yapmıyorsun, sırf ben geldim diye kütüphaneden gidiyorsun Sinan. Bu senin bir şey yapmamış halin mi gerçekten?"
"Seni rahat bırakıyorum işte. Benden daha ne istiyorsun?" Bu ne demekti ya? Bu kadar abartılacak bir şey miydi iki günlük sahte sevgilimi saklamam? Resmen bir erkekten trip yiyordum.
Sen böyle hallere düşecek kız mıydın Asu..?
Resmen kimse benim nazımı çekmiyor ama ben herkesinkini çekiyordum. Ayy, valla atacaktım kendimi.
"Senin neye sinirli olduğunu biliyorum." dedim sakinliğimi korumaya çalışarak. "Ama ben sana zaten anlatacaktım Sinan, her şey daha çok yeniydi--"
"Ne yaparsan yap Asu." diyerek kesti sözümü. "Artık söyleyeceğin hiçbir şeyle ilgilenmiyorum." Öküz. Ne kadar da acımasız konuşuyordu.
"Öyle mi?"
"Öyle."
İki tane tokat yapıştırmak istiyordum suratına ama kıyamıyordum işte. Ellerim boş boş armut toplayarak yerinde durdu.
"Yani arkadaşlığımız bitti mi?" Kafasını salladı.
"Bitti."
Ağlamak istiyordum.
"Gerizekalı." Ağlamamaya çalışarak alt dudağımı sertçe ısırdım. İşe yaramadı. Al işte, büzülüyordu ağzım. Kesin birazdan boncuk boncuk dökülecekti gözyaşlarım.
"Aptal." dedim bu sefer de. "Mal." Kaşları öfkeyle çatıldı.
"Burada böyle senin hakaretlerini sindirmeyeceğim Asu." Beni arkasında bıraktı ve az önce kapattığım kapıdan çıktı.
Çok acımasızdı.
Ve içim hala soğumamıştı.
Bir hışımla peşinden dışarı çıktım. Hızlı adımlarla, arkasına bakmadan gidiyordu. "Aptalsın Sinan!" diye bağırdım arkasından. Adımları durdu. Omzunun üstünden hafifçe kafasını çevirip bana baktı. Islanmış yanaklarımı elimin tersiyle sildim. Niye ağlıyordum şimdi? Asıl aptal bendim işte.
"Bu zamana kadar gözünün önündeki şeyi fark etmediğin için," Akan burnumu çektim. "Çok aptalsın."
Kaşları çatıldı. Ardından bedenini tamamen benden tarafa çevirip yüzüme bakmaya devam etti. Sanki bir şeyleri anlamladırmaya çalışır gibi, bakışları gitgide yumuşadı.
Anladın mı artık? Lütfen anla...
Yumuşamış bakışları gözlerimden ayrıldı ve arkama odaklandı. Şimdi kaşları tekrar çatılmış ve sert bakışları geri dönmüştü.
Tekrar bana baktığında bakışlarındaki öfke gitgide büyüdü. "Ben aptal değilim Asu. Ama sen," Kısa bir anlığına tekrar arkamda ne varsa ona baktı. "Sen, bu zamana kadar içinden geçenleri bir kez bile açıkça söylemediğin için tam bir korkaksın."
Ve gitti.
Arkasına bir kez bile bakmadan hızlı adımlarla sokakta kayboldu. Omuzlarım pes etmişlikle çöktü.
Biliyormuş Asu.
Bu zamana kadar ondan hoşlandığını biliyormuş ama farkında değilmiş gibi davranmış. Ona olan sevgini yok saymış.
Kafamı önüme eğdim ve öylece kaldım. Yüzüme düşen saçlarım gözyaşlarımı gizliyordu neyse ki. Birkaç dakika böyle ağlar, sonra da eve giderdim. Ders çalışacak halim kalmamıştı.
Hıçkırıklarım çökmüş omuzlarımı titretirken omuzlarımda hafif bir ağırlık hissettim. Ardından kafam kapüşonla örtüldü. Kimdi bu kapüşonlunun sahibi? Az önce olanlara tanık olmuş, yoldan geçen iyi bir insan mı? Kesin tontiş bir teyzeydi bunu yapan. Onlar çok merhametli olurdu. Ama üşümüyordum ki ben, bunu yapmasına gerek yoktu.
Burnumu çektim. "Teşekkür ederim teyzeciğim ama üşümüyorum." dedim ağlamaktan titreyen sesimle.
"Teyze mi?" Bu ses...
Hışımla kafamı arkaya çevirdim ve o tanıdık suratla bakıştım. Az önce söylediğim şeyden olsa gerek, şaşkındı. Bir de... Kızgındı sanırım. Kaşlarını çatmıştı yine.
Yine neye sinirlenmişti acaba?
"A-Atalay." dedim. "Sen ne yapıyorsun burada?"
"Geleceğimi söylemiştim Asu." dedi dümdüz bir sesle. Başka bir şey söylemeden bana bakmaya devam ettiğinde akan burnumu çektim. Yüzüm ağlamaktan ıslanmıştı. Oflayarak elini pantolonunun cebinde götürdü ve paketinden çıkardığı peçeteyi bir anda burnuma yapıştırdı. Mal çocuk, peçeteyle burnumu sıkıyordu. Nefesim kesilmişti.
"Sümüklü." dedi peçeteyle burnumu sıkmaya devam ederken. Kapanmış burun deliklerimden zorla nefes almaya çalışırken panikledim.
"N-nefes a-alamıyorum..." Böyle deyince neyse ki insafa geldi ve elini çekti. Peçeteyi burnumda tutan kişi bendim şimdi.
Burnumu sesli bir şekilde peçeteye sildiğimde yüzünü buruşturarak bana bakmaya devam etti. Kibar kibar yapsam burnum yine tıkalı kalacak, nefes alamayacaktım, ne yapayım?
Peçeteyi burnumdan çektim ve yanımdaki çöp kutusuna attım. "Ders mi çalışacaksın, hani, kitapların nerede?" Sırtında ne çantası vardı, ne de ellerinde kitapları. Üstünde polo yaka beyaz bir tişört, altında ise siyah bir kot pantolon vardı. Genellikle alnına düşen kumral tutamları bu kez düzeltmiş ve geriye atmıştı. Yine yakışıklı olmuştu eşek.
Ellerini kot pantolonun cebine attı. "Yoo, çalışmayacağım." Kaşlarımı çattım.
"Ders çalışmayacaksan kütüphanede ne yapıyorsun Atalay?"
"Kızım ben sana seni gözleyeceğim demedim mi? Sen bu lafımdan ne anladın?"
"Ben korunacak çıtkırıldım bir kıza mı benziyorum sence? Beni koruyayım derken kendin korunacak duruma düşme sakın."
Böyle dediğimde dudaklarını sevimsizce eğdi ve kafama örttüğü kapüşonu gözlerime doğru çekti. "Sus Asu, ne olursun sus."
Gözlerime örttüğü kapüşonu önümden çekmeye çalıştım ancak izin vermedi. "Çeksene şunu be! Göremiyorum."
"Sana bugünlük görmek yasak." Pardon???
Sessizce, "Ben bugün senin yerine de göreceğimi gördüm." diye mırıldandı ve beni arkamdan kütüphaneye doğru ittirdi.
Kütüphanenin kapısının kenarına yaslanarak içeri girmeyi reddettim. "Ders çalışmayacaksan niye kütüphaneye giriyoruz?" Neyse ki ittirmesi durdu.
"Evet ben çalışmayacağım." dedi. "Sen çalışacaksın Asu. Bugün bu kütüphaneye ne için geldiysen onu yapmadan eve gitmeyeceksin. Başka insanlar yüzünden yapacağın şeylerden vazgeçmeyeceksin. Seni kırmaktan çekinmeyen insanlar için kendinden taviz vermeyeceksin. Sen buraya ders çalışmak için geldiysen," dedi bir kez daha üstüne basa basa. "O zaman ders çalışacaksın. Ve ben de senin başında bekleyeceğim. Sen bunu yapmayı öğrenene kadar da başında beklemeye devam edeceğim. Benden erkenden kurtulmak istiyorsan buna şimdiden başlamalısın." dedi kesin bir dille.
"Şimdi içeri gir." Beni yeniden ittirdi. Ancak bu sefer ayaklarım ona direnmedi. Söyledikleri beynimde yankılanırken beni kütüphaneye sokmasına izin verdim.
"Seni kırmaktan çekinmeyen insanlar için kendinden taviz vermeyeceksin."
Elimdeki uçlu kalem paragraf sorusunun altını çizerken soruda ne yazdığından zerre haberim yoktu. Kafamda yalnızca Atalay'ın söyledikleri yankılanıyordu. Bir de...
Bir de Sinan'ın hissettiğim her şeyi bilmesine rağmen görmezden gelmesi vardı. Bunu düşündükçe her seferinde ağlamak isteyerek burnum yanıyordu.
Sanırım çok kırılmıştım.
"On dakikadır aynı sorudasın Asu. Böyle giderse senden YKS sonunculuğu gibi rekor bir sıralama bekliyorum." dedi dalgayla. Bir yandan çenesini sıvazlıyor, bir yandan da elindeki telefondan dikkatle haber okuyordu. Resmen boş gezenin boş kalfası yanımda oturuyordu. Bana bugünkü tek faydası, iki üçü bir arada ısmarlamasıydı. Kaç lira kârdaydım 50 mi?
"Sen beni düşüneceğine kendine bak asıl. Tek bir soru çözdüğün yok. Ben sonuncu olursam sen kaçıncı olursun Allah bilir..." Dudakları eğlenerek kıvrıldı. Gözleri hala telefonundaydı. Böyle rahat bir ifadesi vardı. Rahat, yakışıklı ve karizmatik?
Sus iç ses. Sus!
Sessizce pufladım ve önüme döndüm. Düşmüş kapüşonu dalgınlıkla tekrar kafama geçirdim ve gözlerime kadar çektim. Bu hırka da ne güzel kokuyordu yahu, sürekli nefes alasım geliyordu. Zaten nefes almasan ölürsün Asu.
Ama öyle değil iç ses. Şu an ekstra ekstra nefes alıyordum. Böyle nefes nefese kalmış gibi, almasam ölmeyeceğim nefesler alıyordum yani.
Sessizce kıkırdadığını duydum. Tek gözümü kapüşondan çıkararak ona yan bir bakış attım.
"Neye gülüyorsun?"
Kafasını iki yana salladı ve gülümsemeye devam etti. Bir saniye.
Atalay'ın gamzesi vardı!
Ben bunu bu zamana kadar nasıl fark etmemiştim? Gamze dedektörüm bu zamana kadar nasıl çalışmamıştı? Halbuki çok keskin, lazer gözlerim vardı benim.
"Hırkamı baya sevdin." dedi. "İstiyorsan senin olsun." Hemen omuzlarımı dikleştirdim. Ne münasebet canım?
Şimdi sen Atalay'a canım mı demek istedin Asu?
Hayır be! Öldüreceğim seni artık kapat şu çeneni.
"Üşüdüm de, ondan." Onaylayarak kafasını salladı. Hala gözlerini telefonundan ayırmıyordu.
"O zaman öyledir." Nasıl söylediğime hemen katılmıştı? Bu çocukta bir değişiklik vardı. Kafasını bir yerlere mi vurmuştu acaba? İnat düğmesi bozulmuştu çünkü, çalışmıyordu.
"Atalay,"
"Efendim?" Şu internet bağımlısı dayılar gibi gözü hala telefonda. Kaldır şu kafanı be adam!
"Sen bana niye iyi davranıyorsun bugün?" Rahatça omuzlarını silkti.
"Bilmem, öyle mi davranıyorum?"
Kafamı salladım hemen. "Evet."
"Peki bu seni rahatsız mı ediyor." Evet, garip çünkü. Bizim mendebur adeta bir kibarlık timsaline dönmüştü. Ben alışkın değildim böyle şeylere.
"Ben sana çok iyi davransam bu seni rahatsız etmez miydi?" Güldü.
"Tabii," dedi alayla. "Ederdi. Çatlak Asu'nun yerini hiçbir şey tutamaz." Burnumu kırıştırdım memnuniyetsizlikle. Çok komik.
Mal şey.
"Ben sıkıldım. Gidelim artık." Kafasını reddederek iki yana salladı.
"Sen iki yüz soru çözene kadar gitmeyeceğiz Asu." Ağzım kocaman açıldı.
"200 soru mu?" Kafasını aşağı yukarı salladı.
"200 soru."
İyi de, benim yanımda sadece paragraf testi vardı!
Kafamı hızlıca iki yana salladım. "Hayır Atalay, hayatta çözemem şu an o kadar soru. Yanımda sadece paragraf testi var benim!" Fısıldayarak ona bağırmaya çalışarak sesimi fazla yükseltmiş olacağım ki önümüzde ve yan tarafımızda oturan öğrencilerden bazılarının kafası yüzlerinde deccal bir ifadeyle bize döndü. Böylece ben de olduğum yere sindim.
Kolundan dürttüm ve kulağına fısıldadım. "Bak, sırf azıcık sesimiz çıktı diye bize nasıl bakıyorlar. Ben o kadar soruyu çözene kadar bizi zaten kovarlar buradan. Senin yüzünden adım mimlenecek yaa!"
"E sende konuşma o zaman Asu, testini çöz." Hiç konuşmadan nasıl durabilirdim ki ben? Benim annemin göbek adı bile gevezeydi. Bizim mahallede 99, Geveze Sezen'in kızıydım ben. Nasıl susacaktım?
Tam Atalay'a gıcık bir cevap verecektim ki hala bize bakan bir kız olduğunu gördüm. Ön taraftaki çaprazımızda oturuyordu.
"Bak," dedim fısır fısır. "Bir tane kız hala bize bakıyor. Nasıl gıcık olduysa artık." diye mırıldandım. Gözlerini telefondan ayırmayarak arkasına yaslandı. Kollarındaki kaslar biraz daha kasıldı böylece.
Damağını reddederek cıkladı. "O bize bakmıyor Asu." Çok şükür beyefendi gözlerini telefonundan kaldırdı ve benimle göz teması kurabildi. Dudaklarında karizmatik, yarım bir sırıtış belirdi.
Anlarsın dercesine göz kırptı. "O bana bakıyor."
🦋
"Ona bakıyormuşmuş!" Yüzümü dakika başı buruşturarak yürürken önümdeki gazoz kapağına sinirle bir tekme attım. Gazoz kapağı yanlışlıkla kenarda mama yiyen bembeyaz, güzel bir kediye geldiğinde miyavladı ve hemen geri kaçtı. Pişmanlıkla ellerimi ağzıma kapadım.
"Özür dilerim!"
Kedinin kuyruğunun havada olduğunu gördüğümde koşa koşa yanına gittim. Beni tırmalamayacaklarına karşı böyle bir inanç geliştirmiştim artık.
Önünde eğildim, neyse ki beni reddetmedi. Tam bir yumoştu. Hemen tüylerini okşadım.
"Özür dilerim minnoş şey..." Tüylerini okşadığımda hemen kucağıma çıktı prenses.
"Oyyy... Yerim seni." Tatlı tatlı miyavladı. İki gözü de farklı renkteydi. Bir Van kedisiydi.
"Çok güzelsin kız, maşallah." Yani... Erkek de olabilirdi ama kız olsa daha güzel olurdu tabii ki. Erkekler biraz şey olurdu...
Gıcık.
Ve kendini beğenmiş.
Yani bazıları da çok yakışıklı oluyordu tabii. Ama bu da o totolarının kalkmasına sebep oluyordu işte.
Tam olarak dün olduğu gibi.
"Salak şey. Kız ona bakıyormuş, öyle söyledi bana. Tam bir kibir timsali..." Duvara yaslanıp kediyi de kucağıma almış, bacaklarımı da bir güzel ileri doğru uzatmıştım. Bugün evden biraz daha erken çıkmıştım. O yüzden bence, bir yirmi dakika kadar bu güzel, tatlı kediyle biraz daha vakit geçirebilirdim.
Geç kalırsam da koşa koşa giderdim okula yani, ne yapayım? Bu güzelliği şimdi bırakmak istemiyordum.
"Öyle işte, kedicik." Elimin tersiyle kafasını okşadığımda gözlerini kapatıp miyavladı. O da bana hak veriyordu işte. Off... Hep haklı olmak da yoruyordu insanı. Millete laf anlatmaya çalışmaktan insanın ağzı yoruluyordu.
"Eee," dedim bu sefer parmaklarımın ucuyla, kedilerin en çok hoşuna giden şekilde onu sevmeye devam ederken. "Sende de var mı böyle mendebur? Seni de sürekli böyle gıcık ediyor mu?"
"Miyav..." Biliyordum işte. Kanımın niye bu kadar çok ısındığı belliydi bu kediye. O da benim gibiydi çünkü.
Hevesle, "Biliyordum kız işte," dedim. "Bana benziyorsun sen de. Sen de benim gibi çok güzel olduğun için böyle kuyruğun oluyorlar değil mi? Erkek kedilerin hepsi kesin peşindedir senin."
Bir "Miyav." daha geldi. Valla... Bütün tahminlerim bir bir tutuyordu. Müneccim misin be Asu...
"Bak, yine haklıyım görüyor musun? Ayy. Haklı, zeki ve güzel olmaktan çok yoruldum artık Pamuk Şeker. Başımı alıp uzaklara gidesim var." Aklıma gelen şeyle gözlerim parladı.
"Sen de benimle gelmek ister miydin?"
Bir Miyav daha geldi. O da beni çok sevmişti işte, benimle her yere gelirdi.
"Oyy... Bir tanem." Çenesini sevdim bu sefer de. Yine güzel gözlerini kapattı. "Götürürüm seni de tabii ki. Hatta ben seni--" Durdum. Hatta ben seni...
Anne? Sen bu bebeğe dayanamazsın bence.
"Ben seni bizim eve de götürürüm!" Kedi bu sefer de ne dediğimi çok iyi anladı. Gözleri daha bir farklı parladı sanki.
Bu sefer üç kere miyavladı. O da benim gibi çok hevesliydi.
Tam bu sırada sanki bir anlığına annemin "Asuman!" diye cırlamasını duydum. Kafamın içindeydi galiba. Annemi düşünürken istemsizce sesini bile kafamda duyuyordum artık.
Annem bilinçaltımı bile eğitmişti resmen. Oha yani.
"Asuman!" Bir kere duymakta yetmiyordu artık. Peş peşe, alarm gibi ayarlanmıştı resmen kafamın içinde.
"Tövbe, tövbe." diye mırıldandım kendi kendime. "Allah'ım sen aklıma mukayyet ol."
"Kız Asu!"
Sokaktan geçen bir amca parmağıyla yukarıyı işaret etti. "Kızım, sana sesleniyorlar galiba." Kaşlarım çatıldı. Kafamı sağa çevirip yukarı baktım.
Annem kafamın içinde değilmiş, bunu anladım.
"Kızım sağır mısın sen? Bir saattir sana çağırıyorum." dedi pencereden. Allah'ım, çok şükür ki, aklım normaldi. Yani, ne kadar normal olabilirse tabii.
"Duymadım anne!" diye bağırdım yedinci kata doğru oturduğum yerden.
"Kız Asu! Okul kıyafetlerinle pis yerlere mi oturdun kız sen? Çabuk kalk oradan, oraya getirtme beni!"
Off... O an aklıma gelmemişti. Keşke biraz ileri gitseydim de göremeyeceği bir yerlere otursaydım...
"Ya anne yaa..." diye sızlandım yukarı doğru. "Millet duyacak, bağırmasana!"
"Kucağına bir de kedi almış. Ayy, bayılacağım... Asu, çabuk eve yıkanmaya gel, kedi pireliyse ne olacak? Bitlenirsin Asu. Bu yaştan sonra senin bitlerini ayıklayamam ben. Bak yemin ettirme bana, eve almam seni!"
Alt dudağımı eğerek kucağımdaki kediye baktım. Masum masum bakıyordu bana. Nasıl bırakacaktım ben şimdi şuncacık şeyi bir daha sokağa...
Bir anlık cesaretle, "Eğer kediyi de alırsan gelirim." dedim. "Bitli olsaydı kaşınırdı kucağımda şimdiye kadar. Hem banyoda yıkarız onu. Olmaz mı..?"
Tabi 99 Sezen ikna olur mu? Olmaz. "Asu, fırlatacağım terliği göreceksin."
Tüm bu ikna çabalarıma aldığım karşılık kırıcıydı. O zaman ben de zoru oynardım.
Kucağımdaki kediyle ayağa kalktım. Tabi annem bizi böyle görünce pencereden ayılıp bayılıyordu.
"Eğer bu kediyi eve almazsan," Kediyi iyice göstermek için havaya kaldırdım.
"Kızın bu gece sokakta kediyle uyur!"
Son sözümü söyledim ve annemin ne dediğini dinlemeden kucağımda kediyle koşmaya başladım. Bugün kediyle birlikte okula gidecektik. Bakalım ne olacaktı?
Tam kucağımda Pamuk Şeker'le okulun bahçe kapısından giriyordum ki güvenlik abi beni durdurdu.
"Hop." dedi eliyle. "İçeri hayvan sokmak yasak." Kaşlarım çatıldı.
"İyi de, okulun bahçesinde bir sürü kedi geziyor, nasıl yasak?"
"Onlar kendileri giriyor içeri. Öğrencilerin okulun içine hayvan sokması yasak. Senin gibi herkese böyle izin versek ne olur, hayvan okulu olur burası. Geçen birisi içeri kuzu sokmaya çalıştı." Şaşkınlıkla kaşlarım havalandı.
"Öyle mi, hangi renkti?"
"Beyazdı."
Ayaklarımı yere vurdum isyan ederek. "Abi... Neden almadın ya? Miniciktir o zaten."
"Ne yapacaktım kız, okul bitene kadar mee'lemesine izin mi verecektim? Müdür işten atardı beni. O yüzden," Gözleriyle kucağımdaki kediyi işaret etti. "Başımı belaya sokma."
"Ama ben bunu sahiplenmeye çalışıyorum. Okulun kapısında bırakırsam kaçıp gider, bir daha nerede bulacağım onu?"
"Kızım eve götürsene o zaman kediyi, niye okula getiriyorsun?"
Ağlamaklı ağlamaklı yüzümü buruşturdum. "Annem izin vermedi." Omuzlarım çökerek kucağımdaki kediye baktım. Biraz daha kediyle bakışırsam muslukları açacaktım.
"Tamam." dedi bıkkınlıkla. "Kediyi bir şartla geçirmene izin veririm."
"Her şeyi yaparım!"
"Kedi kapıdan kendi hür iradesiyle geçecek, senin kucağında değil."
"Yani," dedim anlamaya çalışarak. Kafamla durduğum yeri ve bahçe kapısını işaret ettim. Kapının birkaç adım dışındaydık yalnızca. "Buraya koyacağım ve kendi mi geçecek?"
Kafasını salladı. "Ancak kedi kendi girdiğinde izin verebilirim."
Kafamı salladım. "Anladım." Hadi bakalım Pamuk Şeker'im. Göster kendini!
Kediyi durduğum yere bırakıp yanına geçtim. Pamuk Şeker önce etrafı bir güzel inceledi. Ve sonra...
Arkasını dönüp ters yöne gitmeye başladı.
"Hayır!" Koşarak önüne geçtiğimde durdu. "Bu taraf değil." Önünde eğildim ve işaret parmağımla okulun tarafını işaret ettim. "Orası. Oraya gideceksin Pamuk Şeker." Onu tekrar okulun yönüne çevirdim ve bıraktım. Ama...
Bu kedi gerçekten de bana çok benziyordu.
Umrunda olmadan tekrar arkasını döndü ve aynı yöne gitti. Bu inat, bu baş kaldırı... Hık demiş, burnumdan düşmüş resmen!
"Pamuk Şeker..!" Ağlamaklı ağlamaklı peşinden koştum yine. Fakat bu sefer kucağıma aldım.
"Niye böyle yapıyorsun... Hani beni çok sevmiştin?" Ona olan sevgimi anlasın diye sıkıca sarıldım ona. Belki o zaman dediğimi yapardı.
"Bir daha yapacağız, tamam mı?" Onunla birlikte tekrar bahçe kapısına bir adım kala durdum. Güvenlik abi de bizi izliyordu.
"Bir, iki, üç." Pamuk Şeker'i tekrar yere bıraktım ve yanında durdum. Bu sefer olacaktı, inanıyordum. Sevgimi hissetmişti.
Yine arkasını dönüp gitmeye başladı.
"Hayır yaa..." Yine tutup kucağıma aldım.
"Kızım bıraksana hayvancağızı, gidesi var demek ki."
Güvenlik abiye döndüm. "Nereye gidecek ki, sokakta yaşıyor."
"Belki bizim okulu beğenmemiştir." deyip kıs kıs güldü. Çok güzel espri yaptın, sağ ol abi.
"Gelmesi lazım..." Kucağımda rahat rahat yatan kediye baktım öylece.
"Neyse," dedi abi. "Senin kedi içeri girmiyor, yapacak bir şey yok." Nasıl yapacak bir şey yok ya! O sadece naz yapıyordu. Birkaç kere daha denesem eminim ki gelecekti.
Kucağımdaki kediyle çaresizce kaldırıma oturdum. Üzgün üzgün Pamuk Şeker'in tüylerini okşamaya başladım. Artık ona gerçekten Pamuk Şeker adını koymuştum. Birazdan ona da söylerdim, adından haberi olurdu.
Tüylerini okşamam hoşuna gitti ve kucağımda hareketlendi.
"Madem benim yanımda olmayı seviyorsun, neden böyle yapıyorsun?" diye sordum ona. Boncuk boncuk yüzüme bakmaya devam etti.
Tam bu sırada önümde biri durdu. Önce ayakkabılarıyla, yani, sınırlı sayıda üretilmiş, o özel koleksiyon ürünü olan Nike'larla bakıştım. Oha. Bu ayakkabılar çok pahalıydı. Kimindi bunlar?
"Bu sözlerin bana birini hatırlattı."
Kafamı yavaşça yukarı kaldırdığımda benim ömür törpüsü yine başımda bekliyordu.
Yüzümü buruşturdum. "Ne diyorsun yaa?" Hafifçe güldü.
"Bir şey demiyorum Asu, kendi kendine takıl sen."
Sesli bir nefes verdim ve kucağımdaki Pamuk Şeker'e döndüm.
"Bu kediyi nereden buldun?" Hala başımda dikiliyordu.
"Bizim evin orada. Ona yanlışlıkla gazoz kapağı attım, sonra da özür diledim. O da beni sevdi."
"Kediden özür mü diledin?" Kahkaha attı. "Kediden nasıl özür dileniyor?" Salak. Bir de dalga geçiyordu benimle.
"Özür dileyip sarıldım işte, daha ne yapayım?" Durdum. "Bir de..."
"Bir de ne?"
"Onu eve almaya çalıştım."
"Annen ne dedi peki?" Kafamı kaldırıp ona baktım.
"Sence ne demiştir?"
"Biraz titiz gibi." dedi. "Dün onu annemin yanına bıraktığımda hangi çamaşır suyunun daha iyi olduğunu konuştuklarını duydum."
Çaresiz bir şekilde belli belirsiz kafamı salladım. "Doğru tahmin ettin. Tam olarak öyle. Ve ben de..." deyip yine duraksamak zorunda kaldım.
"Sen ne?" Sorulmasını bekliyormuş gibi hemen ağzımdaki baklayı çıkardım.
"Kediyi eve almazsa bu akşam kediyle sokakta yatacağımı söyledim." Sendeki de ne cesaret be Asu... Ali Kaptan'ın zorla evden çıkardığı üç çocuklu Cemile gibi kediyle ortada kaldın şimdi.
İnanamayan bir tavırla yukarıdan yukarıdan bana bakıyordu. "Sen ciddi misin?"
Üff. Ciddi değilim Atalay, tamam mı? Canım sıkıldığı için kendi kendime evsiz rolü yapıyorum (!)
"Şu anda seninle uğraşmaktan daha büyük dertlerim var Atalay." Önce kediyi okula sokmam gerekiyordu. Eşek oğlu eşeğin de keçi gibi inadı vardı, girmiyordu okula. Sokakta kalmamı, kediyi okula soktuktan sonra düşünecektim.
"E ne olacak böyle? Tek başına nasıl sokakta kalacaksın Asu?" Gözlerimi kısarak dedektif rolüme büründüm hemen.
"Ne o, yoksa benim için endişeleniyor musun?" Hemen aksini iddia ederek omuzlarını dikleştirdi. Aman, endişelensen ölürdün zaten? İnsan ayıp olmasın der, en azından endişelenmiş gibi görüneyim der. Ama yok. Resmen içindeki insanlık ölmüş bu mendeburun.
Burnumu kırıştırdım memnuniyetsizliğimi görsün diye. Ben de senin beni düşünmene kalmıştım sanki? Kendi kendime yeterdim ben bir kere. İkonumun izlerini takip ediyorum ben, tamam mı? Seda Sayan'ım gibi kimseden hiçbir şey istemem, ben adamım be!
"Sen gitsene şuradan ya." Hala önümde dikiliyordu. "Kapattın görüş alanımı, okula giren öğrencileri göremiyorum senin yüzünden."
"Ne yapacaksın okula giren insanları?" Sana ne be? Ben belki yaşlı teyzeler, dayılar gibi gelen geçen insanları izlemek istiyorum boş boş.
Önümden çekilsin diye ayağımla ayağını dürttüm. "Bugün güvenlik kamerası olasım geldi Atalay Bey." dedim alayla. "Sizin için bir sorunu var mıdır?" Çok şükür imalarımı anlayabiliyordu. Belli belirsiz kafasını salladı ve önümden çekildi. Aferin, işte böyle dediğimi yapacaksın.
Ben gitmesini beklerken geldi kaldırımda yanıma oturdu manyak. Sabır taşına dönmek isteyerek gözlerimi yumdum. Ay, gerçekten çıldırayım diye geliyor bunlar başıma.
Gözlerimi açtım. "Ne yapıyorsun Atalay?"
Omuzlarını silkti her şey çok normalmiş gibi. "Ben de bugün güvenlik kamerası olmak istiyorum."
Taklitçi, kıskanç şey. Hemen mesleğimi kıskanmıştı.
Bu sefer ayağa kalkan ben oldum. Merakla "Nereye?" diye sordu. Sevimsizce güldüm.
"Sayende güvenlik kamerası olasım kaçtı. Gidip öğrenci olacağım."
Tam kucağımda kediyle okula girecektim ki güvenlik abi yine çıktı yerinden. "Kız! Kaşla göz arasında içeri mi girecektin? Beni kovdurmak mı istiyorsun?" diye kızdı bana. Ayy. Valla kucağımdaki Pamuk Şeker'i unutmuştum.
"Abi dalgınlığıma geldi valla." dedim pişmanlıkla. "Özür dilerim."
"Tamam." Hemen eski haline döndü çok şükür. Öfkesi hafif bir abiydi. İşaret ve orta parmağıyla önce gözlerini, sonra da benle Pamuk Şeker'i işaret etti gözüm üzerinizde dercesine. Sonra tekrar güvenlik kulübesine girdi.
Moralim bozularak Pamuk Şeker'e baktım. Onun hiçbir şeyi fark ettiği yoktu tabii. Rahat rahat kucağımda duruyordu. Oh. Hayat ona güzeldi valla.
"Ne yapacağız Pamuk Şeker?" Ay valla çocuğumla sokakta kalmış gibiydim. Bu çaresizlik ne kötü şeymiş... Allah kimseye yaşatmasın.
Atalay dirseğini dizine, avucunu da yanağına yaslamış şekilde oturduğu yerden bizi izliyordu. Bir patlamış mısırı eksikti. Valla film gibi kızsın Asu... Böyle olayları benden başka kimsede bulamazdı. Biraz fazla heyecanlı hayatım vardı.
"Ne yapmaya çalışıyorsun?" diye sordu. Çok dertlenmiştim. İki dakikalığına mendebur nefretimi köşeye bırakmaya ve derdimi başka bir insana dökmeye karar verdim. Pamuk Şeker'e anlatıyordum da, o bir tek miyavlıyordu.
"Kediyi okula sokmam yasakmış. Kendisinin girmesi gerekiyormuş. Kapının dibine bırakıyorum girsin diye, hemen arkasını dönüyor gidiyor. Annem de eve almıyor..." Anlatırken bile üzülmüştüm halime. Sesim gitgide kayıyordu. "Okula girmezse ne yapacağım Atalay? Kaybolur gider..."
Halimi gördüğünde alaycı tavrı gitgide ciddileşti. "Sen bu kediyi gerçekten bu kadar çok mu istiyorsun?" Kafamı salladım.
"Çok." dedim. "Gerçekten çok istiyorum."
Birkaç dakika çenesini sıvazlayarak durdu. Kaldırımdan kalktı ve bana baktı. "Burada bekle beni." Sağa döndü ve koşarak gözden kayboldu.
Kaldırımda oturup on dakika kadar bekledikten sonra Atalay'ı sokağın başında gördüm. Elinde bir poşetle bize doğru geliyordu.
Önümde durdu. Gözlerimle elindeki poşeti işaret ettim. "Bu ne?"
Sırıttı ve poşeti açarak önüme tuttu. İçinde kocaman bir salam vardı. Kafamı kaldırıp oturduğum yerden ona baktım.
"Pamuk Şeker'i mi besleyeceksin?" Kafasını reddederek salladı.
"O sonra. Önce," deyip bekledi. Ela gözleri parlıyordu.
"Önce onu kandıracağız."
Pamuk Şeker'i korumak istercesine ona kollarımı doladım. "Kedimi neden kandırıyorsun yaa?"
Bıkkınlıkla sesli bir nefes verdi. "Asu." dedi sabırla. "Sen onu kandırmadan içeri sokamadın. O yüzden şimdi kenara çekil ve bir kediye dediğin nasıl yaptırılırmış gör." Yüzümü buruşturdum. Kendine çok güveniyordu. Şimdi sırf bu mendeburun inadına Pamuk Şeker okula girmeseydi keşke. Ama öyle olursa da kaybolurdu. Bu yüzden hiç istemesem de bir kereliğine Atalay'a haklı olma hakkı veriyordum.
Haklı olmasına izin vermiş olsam da bunu tabi ki de ona belli etmeyecektim. Çenemi her zamanki gibi dik tuttum. "Ne yapacaksın peki?"
Ne yaptığımı anlamış gibi belli belirsiz dudağı kıvrıldı. Bir şeyi de anlamasa olmazdı zaten. Sinir bozucu zeki şey.
Salamı poşetten çıkardı ve sarılı olduğu paketi açtı. Tabi Pamuk Şeker durur mu? Hemen kafasını kaldırdı kucağımda salamın kokusunu arayarak. Kulakları bile dikleşmişti. Her an salam için benden vazgeçebilirmiş gibi davranıyordu. Ne kadar da acımasızdı...
"Pamuk Şeker." dedi Atalay benim gibi. Elindeki koca salamla bizden biraz uzaklaştı.
Ve Pamuk Şeker beni kahreden o hareketi yapıp kucağımdan atladı, kuyruğu havada bir şekilde Atalay'a yaklaştı. Atalay, Pamuk Şeker yaklaştıkça geri geri giderek ondan kaçıyor ve Pamuk Şeker'in onu takip etmesini sağlıyordu. Önce beraber etrafta biraz döndüler. Sonra Atalay'ın yönü okula döndü. Elindeki salamla geri geri giderek okula girdi, Pamuk Şeker'de peşinden gitti.
Ağzım açık bir şekilde kapının dışında durmuş onları izliyordum. Bu şekilde bahçenin ortasına kadar gittiler. Atalay banklardan birine oturdu, Pamuk Şeker'de yanına zıpladı. Atalay salamdan büyük bir parça koparıp Pamuk Şeker'in önüne koydu. Bizim kız hemen yemeye başladı tabii, durur mu?
Ben bunu nasıl düşünememiştim?
Hemen yanlarına gittim. Atalay gülümseyerek yanındaki kediyi izlerken kafasında dikilen bana döndü. Yüzünde huzurlu bir ifade vardı. "Baksana," kafasıyla kediyi işaret etti.
Pamuk Şeker önündeki salamı bitirmiş ve biraz daha ver dercesine Atalay'a bakıyordu.
Atalay salamdan büyük bir parça daha kopardı ve Pamuk Şeker'in önüne bıraktı. Ohooo... Gramajına bakmadan kedi ne isterse veriyordu bu da. Böyle giderse bizim kız şişer, obezite kategorisine girerdi.
"Kedime kilo aldıracaksın." Pamuk Şeker'in önündeki büyük salam parçasının yarısından çoğunu koparttım. Küçük parçayı tekrar önüne bıraktığımda bana adeta tısladı ve elimdeki parçaya uzanmaya çalıştı. Korku ve şaşkınlıkla geri çekildim. Salama ulaşamayınca üstüme atlamaya çalıştı. Atalay onu tutmasa...
Pamuk Şeker az kalsın beni tırmalayacaktı.
İhanete uğramış gibi hissediyordum. "Çok acıkmış." dedi Atalay, kedimin beni tırmalamasının arkasındaki durumu kurtarmak isteyerek. "O yüzden yaptı."
Dikkatlice bana bakıyordu. Her an ağlayabilirmişim gibi tetikteydi. Pamuk Şeker'i kucağına aldı ve yavaş yavaş tüylerini okşadı. Pamuk Şeker, Atalay'ın kucağında gitgide sakinleşerek mırladı.
Erkek avcısı kedi...
Bankın diğer ucuna oturdum ve kollarımı küçük bir çocuk gibi birbirine bağladım. Küstüm, oynamıyorum diyen çocuklar gibiydim ama ne yapayım yani? Daha önce hiç bu kadar kısa sürede satılmamıştım.
Elimdeki salam da iyice avucumda büzüşmüştü. Onu bankta yanıma koydum ve aynı şekilde durmaya devam ettim.
Pamuk Şeker salamı banka koyduğumu gördüğünde Atalay'ın kucağından indi ve yanımda duran salamı yemek için bana yaklaştı. Ne inat bir şeydi ya.
Ama o inatsa ben daha beterdim. Tam uzanacağı zaman salamı aldım. Ve...
Bu sefer gerçekten tırmalandım.
Hissettiğim acıyla çığlık attığımda okula giren ve dışarıda olan herkesin gözleri bana döndü. Acıyla elimi tuttum. Tırnaklarının çizdiği elimin üstü hafifçe kanıyordu. Pamuk Şeker çığlığımı duyduğunda tekrar Atalay'ın kucağına çıkmış ve oraya sinmişti. Yaptığı şeyin ne olduğunun farkındaydı ve şimdi de ona kızılmaması için saklanıyordu.
"Asu!" dedi Atalay panikle. Kucağına çıkmış Pamuk Şekeri bankın diğer tarafına bıraktı ve oturduğu yerde kayarak dibime girdi. Resmen dip dibe olmuştuk, bacaklarımız birbirine değiyordu.
Tırmalanan elimi tuttu ve kaldırdı. Ne kadar kötü olduğunu inceledi. Elimin yanmasıyla bir kez daha acıyla ses çıkardım. Elimin üstüne hafifçe üfledi. Bunlar hep annemin sözünü dinlemediğimi için başıma geliyordu.
"Atalay çok acıyor..." Ağladı ağlayacaktım, ne biçim yırtmıştı beni.
"Tamam." Sesi beni sakinleştirmek ister gibiydi. "Hastaneye gideceğiz." Gözlerini elimden çekti ve bana çevirdi. "İki dakika daha dayanabilir misin?"
Belli belirsiz kafamı salladığımda ayağa kalktı. "Dayanırım da," dedim. "Sen ne yapacaksın?"
"Hande Hoca'dan izin kağıdı alıp geleceğim. Yok yazılmayalım."
Resmen başladığımız yere dönmüştük.
Yalnızca "T-tamam." diyebildim. Ardından bankın ucunda olduğu yere sinmiş Pamuk Şeker'e baktım. Yavrum benim ya... Hem beni tırmalıyor, sonra da korkuyordu. Resmen küçük bir çocuk gibiydi o da.
"Ama Atalay." Pamuk Şeker'i işaret ettim. "O ne olacak? Ya biz gittikten sonra o da giderse..." Düşündüğüm şey moralimi bozdu. Onu kaybetmek istemiyordum.
Çenesini sıvazlayarak kısa bir süre düşündü. Ardından bankın arkasına astığı salam poşetini alıp içinden salamı çıkardı. Sessizce ne yaptığını izliyordum. Resmen salamın yarısını kopardı ve arkamızdaki büyük ağacın altındaki çimlere bıraktı. Tabi Pamuk Şeker'in üzüntüsü salamı görünce kayboldu. Hemen Atalay'ın peşinden gidip salamı yemeye başladı.
"Biz geri gelene kadar bu onu biraz oyalar." dedi ellerini birbirine çarparak temizlerken. Kafasıyla güvenlik kulübesini işaret etti. "Güvenliğe de söylerim, biraz göz kulak olur." Bundan emin olamıyordum işte. Güvenlik abi mi Pamuk Şeker'i kollayacaktı? Kucağımda içeri girmesine izin vermemişti bile.
"Emin misin? Gerçekten bakar mı?"
"Ben söyleyince bakar." Kendinden niye bu kadar emindi? "Tanışıyoruz biz." Madem tanışıyordu, kediyi içeri sokmaya çalışırken en başta niye bana yardım etmemişti bu mendebur?
Sen de buldun, bulanıyorsun Asu.
Ama kedimi düşünüyordum ben. Şimdi kaçmasın diye bir sürü salam vermiştik ona. Ya midesine dokunursa, o zaman ne olacaktı? Bir tur da onu acile götürürdük.
Kız Pamuk Şeker. Elimin acısına rağmen hala seni düşünüyorum. Benden başka kim sana böyle güzel ana olabilir? Otur kalk şükret haline.
"Teşekkür ederim." Başıma gelen çoğu şeyi açan bu mendebur olsa da ne yapayım, yapılan iyiliği karşılıksız bırakamıyordum işte. "Bana yardım ettiğin için."
Hafifçe gülümsedi "Bekle beni burada, hemen geleceğim." Ardından izin kağıtlarımızı almak için koşarak okula girdi.