Ben nasıl bir gün yaşamıştım böyle?
Yatakta yorgunlukla dönüp dururken tek düşünebildiğim buydu. Üstümden tır geçmiş gibiydi. Bugün her şey öyle üst üste gelmişti ki kafamı kaşıyacak zaman bile bulamamıştım. İki gündür 2x hızında yaşıyordum sanki.
Onunla tanıştığımdan beri iki yakam bir araya gelmiyordu.
"Kurnaz domuz." dedim yatakta soluma dönüp yorganı burnuma kadar çekerken. İki günde beni hem kandırdı, hem kurtardı, hem ağlattı, hem de şaşırttı. Hangi birine adapte olacağım be ben? Anneme bile kendini sevdirmişti. Ki benim annem kimseye kolay ısınabilen biri değildi. Eve geldiğimizden beri resmen Atalay aşağı, Atalay yukarı. "Ay, aynı annesine çekmiş, ne kadar kibar çocuk. Ay, aynı annesine benzemiş, ne kadar yakışıklı çocuk. Maşallah, nazar değmesin"ler. Neye kızdığını unutmuştu bile. Kafayı yiyeceğim ya!
"Defol git aklımdan, uyurken rahat edeyim bari." Karanlıkta açık tuttuğum gözlerimi kapattım. Ama yine geliyordu işte o mendeburun yakışıklı suratı gözümün önüne. Çok yakışıklı olduğu yetmezmiş gibi bir de ünlü sporcular gibi boyu posu da yerindeydi. Bıktım senden be!
"Nasıl kurtulacağım ya ben bundan?" Gerçekten sakız gibi yapışmıştı bana, bırakmıyordu bir türlü. Beni sinirlendirmek en büyük eğlencesi olmuştu. Ben nasıl Sinan'ı bunalttıysam onun katbekatını yaşıyordum şimdi. Off... Neden yaptığım tüm kötülükler anında beni buluyordu?
Kendi kendime mırıldandım. "59 gün kaldı Asu. Bu da geçecek elbet, sabret." Tabi ki de bugünden başlatacaktım sayacı. Bugün Atalay'a o kadar çok maruz kalmıştım ki, Mustafa Abi elmaları bana nasıl üç katına sattıysa ben de anlaşmamızdaki gün sayısını üç katı eksilmiş gibi yapabilirdim. Ama insaflı biriydim işte. Adaletten şaşmayarak sadece bir gününden eksiltmiştim.
"Eşek ya." Sen hiç böyle yakışıklı eşek görmüş müydün Asu?
Sen de bir sus be! Oldu olacak git, Atalay'a fan club aç. Sen benim gibi zeki, aklı başında bir kızın iç sesi olamazsın. Uyuyorum ben, rahat bırak beni artık!
Böylece kendime öfkelenerek yavaş yavaş uykuya daldım.
🦋
Cumartesi günümün hiç ama hiç böyle olmasını beklemiyordum.
En azından şu haftasonunda iki günlüğüne de olsa popomu rahat bir şekilde koltuğa koyup evimde dinleneceğimi sanarken başıma gelen şey resmen bana baygınlık geçirtecekti.
Atalay kapımın önündeydi.
Ve ben far görmüş tavşan gibi ona bakarken gülüyordu.
"Ne işin var senin burada?" Neyse ki konuşurken dilim dolanmamıştı.
Karşımda otuz iki diş sırıtıyordu. "Ben de seni gördüğüme sevindim Asuman pansuman." Bak yaa, inadına söylediği şeye bak!
Ardından kapının kenarına yaslandı ve bekledi. "Beni içeri almayacak mısın?"
Yoo, almayacağım.
"Ne yapacaksın be sen içeride? Hem soruma düzgün cevap ver, ne işin var burada?" Tam bu sırada arkamdan annemin sesi araya girdi.
"Atalay!" dedi heyecanla. "Hoş geldin oğlum, girsene içeri." Ne? Niye kapımızda olmasına hiç şaşırmadın anne?
Ve niye daha doğru düzgün tanımadığın oğlanı evimize çağırıyorsun?
Atalay gözleriyle beni işaret etti. "Gelmeye çalışıyorum da, Asu beni içeri almıyor, Sezen Abla." Gözlerim kocaman oldu. Bir de beni anneme şikayet ediyordu manyak çocuk.
"Kız Asu," dedi annem çemkirerek. "Misafiri niye dışarıda bekletiyorsun zilli?"
Annem omuzlarımdan tutup beni kapının önünden çekti ve Atalay'a geçmesi için boşluk bıraktı. "Gel oğlum," dedi ağzı kulaklarında. "Sen bakma benim kıza o babaannesine çekmiş." Zaten ne zaman istediği şeyi yapsam ona benziyor, istemediği neyi yapsam da hemen babaanneme çekmiş oluyordum. Gerçekten kime benzediğimi bile bilemiyordum sırf bu yüzden.
Atalay spor ayakkabılarını çıkarıp içeri girdi. Annem, Atalay'a sarılıp hoşladı. "Oyy, yakışıklı çocuğum, hoş geldin." Allah'ım ben hangi birine hayret edecektim? Daha bir gün olmuştu bunlar tanışalı. Annemin Atalay'ı eve almasına mı, yoksa onu yakışıklı çocuğum diye sevmesine mi? Hangisine daha çok şaşıracaktım?
E böyle pohpohlanmak kimin hoşuna gitmezdi tabii? Bizim mendeburda yüzünde kocaman bir sırıtışla annemin iltifatlarını kabul ediyordu.
Gıcık şey...
"Hadi geç oğlum sen salona, Asu'da sana bir Türk kahvesi yapsın ben hazırlanırken. O, eşofmanlarıyla gelir, bir şey olmaz." Ağzım şaşkınlıkla kocaman açıldı. Sormam gereken çok soru vardı. Birincisi: Ben nereye gidiyordum ve neden eşofmanlarımla gidiyordum, ikincisi: annem niye hazırlanıyordu ve üçüncüsü: niye bu mendebura kahveyi ben yapıyordum!?
"Niye ben yapıyorum ya? Hem sen niye hazırlanıyorsun, nereye gideceksin?"
Annem gözlerinden ateş çıkarken sahte bir gülümsemeyle "Asumancığım," dedi. Bu bakış, küçükken misafirlerin yanında ağzıma gelen her şeyi söylediğim için eve geçince göstereceğim ben sana bakışıydı.
"Gel kızım, biz mutfağa gidelim." Kolumdan tuttu ve beni peşinden mutfağa sürükledi. Ofladım.
Mutfağın kapısını kapattı ve koluma iki çimdik attı. Fısır fısır, "Kız ne biçim konuşuyorsun çocuğun yanında, ayıp değil mi!?" diye kızdı.
Acıttığı kolumu tuttum ve ağlamaklı yüz ifademi giyindim. "Ya, anne... Niye beni çimdikliyorsun onun yüzünden?"
"Sen de çocuğa niye kötü davranıyorsun? Evine misafirliğe gelen kişiye böyle mi davranılır kızım, ayıp." Üff. Ne ayıp olacaktı o mendebura? Sırf beni gıcık etmek için kapıdan kovsam bacadan girerdi o.
Çenemi dik tuttum. "Hem niye bize geldi o? Daha bir gündür tanıdığın çocuğu niye evimize alıyorsun?"
"Ben annesini tanıyorum onun, bir şey olmaz." diyerek geçiştirdi beni. "Annesiyle konuştum dün gece, onlara misafirliğe gideceğiz bugün. Evi bilmediğimiz için çocuk kibarlık etti bizi götürmeye geldi." Parmağını bana doğru salladı.
"Sakın çocuğa yine kötü davranayım deme. Kahvesini yap, nasıl güzel, terbiyeli bir ev sahibi olduğunu göster ona." Sesi yavaş yavaş nutuk çekmekten yumuşamaya döndü. Çenemi okşadı ve yanağımdan kocaman öptü. "Tamam mı annesinin ballı lokması."
Daha beni çimdikleyeli iki dakika olmamıştı, şimdi de tatlı diliyle dediğini yaptırmaya çalışıyordu. Benim kurnazlıkta annemden geliyordu işte, ne yapayım? Tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkartıyordu.
"Tamam." dedim istemeye istemeye.
"Aferin benim güzel kızıma." deyip terliklerini tıklata tıklata mutfaktan çıktı. Bende salona girdim.
Atalay üçlü koltukta oturuyor, televizyonda açık olan bir bilgi yarışmasını izliyordu. Beni fark ettiğinde gözlerini televizyondan çevirip bana döndürdü.
Beş karış suratımla, "Kahveni nasıl içersin?" diye sordum.
Dudağının kenarı kıvrıldı. "Tuzlu."
Aptal çocuk. Bir de dalga geçiyordu benimle!
Sen misin benimle uğraşan?
Yalandan güldüm. "Yok, sen biberli içersin bence. Böyle has biberlilerden. Ben boğazına oturacak pul biberleri birbirine karıştırıp getiriyorum-" Sözüm yarıda kesildi.
"Şekerli." dedi bıkkınlıkla. "Şekerli içiyorum Asu." İşte senin hakkından böyle gelinir.
Sevimsizce güldüm. "Tamam."
Tekrar mutfağa girdim ve kahve makinesinin cezvesine beş kaşık şeker ve bir kaşık Türk kahvesi koydum. Al bakalım, iç istediğin şekerli kahveyi Atalay Bey.
Makine öttüğünde küçük fincana kahveyi koydum ve tepsiyle salona götürdüm. Yanına ne su, ne çikolata hiçbir şey koymamıştım. Türk kahvesi yap denmişti, ben de yapmıştım işte. Kahvesindeki şekeri çikolata niyetine içsindi, bana ne.
Ben de az beter değildim.
Kahveyi uzattığımda, almadan önce gözlerini kısıp bana baktı. "Zehir koymadın, değil mi içine?" Aferin, başına her an her şey gelebilirmiş gibi tetikte olacaksın benim yanımda.
Samimiyetsiz bir gülüş attım. "Denemeden bilemezsin." Yüzündeki eğlenen ifade gitgide yok oldu. İşte böyle korkacaksın benden gıcık oğlan.
"Asu... " diye mırıldandı. "Annene söylerim bak seni." Eşek oğlu eşek. İspiyoncu mendebur.
"Üfff... Söylemesen şaşardım zaten. Yok bir şey içinde şekerli kahven işte, al." Böyle diyince neyse ki aldı kahveyi. Salak. Elimdeki tepsiyle eğilmiş, beyefendinin keyfini beklemiştim resmen.
Tepsiyi yemek masasının üstüne bıraktım ve çaprazındaki tekli koltuğa oturdum. Tepemde topuz yaptığım, bozulmuş siyah saçlarımı dağıttım ve tekrar aynı şekilde topladım.
Atalay şerbetli kahvesinden bir yudum aldı ve yüzünü buruşturdu. "Bu ne Asu ya... Şeker komasına mı sokmak istiyorsun kızım beni?"
"Şekerli istedin." dedim hemen. "Al sana şekerli kahve işte."
"Şekerli kahve istedim. Şekerden yapılmış kahve değil." Kafasını iki yana salladı. Yine beyefendiye beğendirememiştik kendimizi. Tüh, çok üzüldüm.
"Sana kahve yapanda kabahat. İçme ulan!" dediğimde gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
"Kahve benim, fincan benim. İçme!" dedim kan benim, damar benim, diyen çocuk gibi. Çemkirmeme kahkaha attı. Sussana be, annem duyacak sesini. İşaret parmağımı dudağıma götürüp sessiz olmasını işaret ettim.
Ama Asu kimdi ki, lafı dinlenecekti?
"Atalay, üç saniye içinde sesini kesmezsen ben seni susturmasını bilirim." Gözlerinde eğlenen parıltılar oluştu. Oyun mu istiyorsun kuçu kuçu?
"Ne yapacaksın?" derken hala sırıtıyordu. Sabrımı sınamak istercesine bu sefer daha büyük bir kahkaha attı.
Ve ben, adeta Marsupilami gibi üstüne atladım.
Neyse ki elindeki fincanı önceden yanındaki sehpaya koymuştu da, yerdeki beyaz halıya kahve dökülmemişti. Yoksa annemin elinden beni kimse alamazdı. Bu şekerli kahvenin lekesini hiçbir çamaşır suyu çıkarmaz, annem de böylece benden yeni bir çamaşır suyu yapardı.
Kumral saçlarını tıpkı Sinan'ınkilere yaptığım gibi çekiştirdim. "Sus artık, susss!" Elime neresi gelirse oraya dalıyordum artık. Elimdeki saçları biraz daha sıktım. Hem kahkaha attı hem de acıyla inledi. Hem gülüyor, hem de can çekişiyordu, mal.
"Rahat dur artıkkk!" Suratını yumuşturdum ve canının biraz daha acıması için yanaklarını parmaklarımın arasında sertçe sıkıştırdım.
Hala gülmeye çalışıyordu. Hay ben senin...
Avucumu susması için ağzına kapattım.
Bunu yaptığımda elimi ısırdı. Acıyla hemen elimi geri çektim. Tam ağzımı açmış, elimin acısıyla büyük bir çığlık koparacaktım ki "Sakın." dedi. Gözleri büyüdü ve hatırlatmak istercesine, "Annen gelir." dedi.
Hıyar.
Ona yaptığım şeyi bana yapmış ve zorla onunla empati kurmamı sağlamıştı. Kurnaz domuz her daim kendini düşünüyordu.
Of... Ne biçim acımıştı elim.
"Sen daha beter ısırmıştın Asu." dedi iç sesim.
Olabilir, benim canım daha tatlıydı bir kere.
"Sen," Avucumun içindeki diş izlerine baktım. Valla ayıydı bu, başka açıklama bulamıyordum. "Elimi koparttın!" Onu döverken bozduğum oturuşunu düzeltti ve ellerini, dağıttığım kısa saçlarına götürüp onları düzeltmeye çalıştı.
İşi bittikten sonra bana gözlerini devirdi ve bıkkınlıkla nefes verdi. "Bir de bayıl istersen, Asu." Bayılacağım, bayılacağım ama yanımda seni de götüreceğim Atalay!
"Nasıl oluyormuş biri tarafından ısırılmak, güzel miymiş?" dedi imayla. Ağzının ortasına çarpmayı unuttuğum için bana hala laf atabiliyordu.
Üstündeki siyah sweatshirt'ün kolunu sıyırdı ve dün ısırdığım kolunu kaldırdı. Tamam, kolunda azıcık dişimin izi çıkmış, dünden beri de geçmemiş. Ne var ki bunda? Bekleseydi, yarın öbür gün geçerdi zaten.
"Resmen dişlerini derimin içine geçirmişsin." dedi inanamaz gibi. Kolundaki ize bir kez daha baktı. "K9 yanında halt etmiş Asu. İnsanlar ormana avlanmaya giderken yanlarında seni götürmeli. Vahşi hayvanlarla anca sen baş edersin."
Bu mendebur yine kendi hayvanlığına bakmadan bana hayvan iması yapıyordu. Tamam, yırtıcı olduğum doğruydu ancak ben yırtıcı bir hayvan değildim.
Ben sadece...
Hakkını sonuna kadar savunan, yırtıcı bir prensestim.
"Sus be! Sen kendine bak asıl. Ayı!" Baş parmağını şaşkınlıkla kendine döndürdü.
"Ben mi?" dedi inanamayarak. "Ben mi ayıyım?" Hemen kafamı salladım.
"Evet öylesin."
"Sen hiç böyle yakışıklı ayı gördün mü?"
Boş bulunup yine kafamı salladım. "Gördüm işte, sensin."
Bir dakika.
Ben böyle bir şey demedim, sadece düşündüm...
Değil mi?
Evet, sadece düşündüm. Ağzımdan öyle bir şey çıkmadı ki benim. Değil mi iç ses, bir şey söyle!
Atalay keyifli bir sesle konuştu. "Demek beni yakışıklı buluyorsun, öyle mi Asu?"
Asu... Bir sonraki hayatında umarım geveze olmazsın çünkü başına ne geliyorsa ağzın yüzünden geliyor.
İç sesim ağzımın payını vermişti.
"Ben öyle bir şey demedim!"
"Dedin."
"Demedim."
"Dedin Asu, kulaklarımla duydum."
"Kulakların duymak istediğini duymuş."
"Senin ağzın da içinde tutup söylemek istediğin şeyi dile getirmiş." Böylece ağzımı kapatmak zorunda kaldım. Bu lafları nereden buluyordu bu ya! Cevap bulamadığım için köpürüyordum şimdi.
"Kulaklarını da kaybetmek istemiyorsan sus Atalay." Maalesef elimde tehditten başka bir şey kalmamıştı.
Ağzına hayali bir fermuar çekti ve bir bacağını rahatça diğerinin üstüne atıp koltukta yayıldı. Öküz! Sanki kırk yıllık misafirdi. Bu rahatlık neydi?
Tam ağzımdan bir kez daha ayının a'sı çıkmıştı ki sözümü kesti.
"Bundan sonra bana her ayı dediğinde benden hoşlandığını düşüneceğim."
Televizyondaki gözlerini yüzündeki ifadesizliği bozmadan bana çevirdi. "Eğer böyle düşünmemi istiyorsan bana her saniye ayı diyebilirsin sevgili Asu." Dudakları yamuk bir sırıtışla kıvrıldı. Bu sırıtışın türü ne oluyordu. Kızlara cilve yaparken bunu mu kullanıyordu?
Ağzının ortasına bir tane yapıştırayım da görsün gününü.
"Ne diyorsun sen be! Sana türünü söylemekle bunun nasıl bir alakası olabilir?" Böyle bir şeyi asla kabul edemezdim. Ne demek ayıya, ayı olduğunu söylemeyecektim? Bir de söylersem ondan hoşlandığımı düşünecekmişmiş. Oldu canım, başka isteğin?
"Çok alakası var." dedi beni umursamadan. Hiçte alakası yoktu bir kere. Bu manyağın aklına böyle şeyler nereden geliyordu ya!
"Sus be." diye çemkirdim. Çenemi dik tuttum. "O zaman ben de, sen bana her 'Asu' dediğinde benden hoşlandığını düşünürüm." Bunu duyduğunda kaşları çatıldı.
"Onunla bunun ne alakası var?" E sana isminle seslendiğimde senden hoşlandığımı düşüneceksen, her şey karşılıklı Atalay Bey.
Ona en sevimsiz gülüşlerimden birini attım ve oturduğum yerde havalı bir şekilde bacak bacak üstüne attım. Üstümdeki gri Adidas eşofman takımıyla bu yüksek özgüvenim tezattı ama umursamadım. Sanki küçük bir kız çocuğu hava atıyordu, bir anlığına böyle hissettiğim için gülesim geldi ama kendimi tuttum.
"Sana isminle seslendiğim için bunu yaparsan, aynısını ben de sana yaparım." Ela gözler bana bakarken kısıldı. Çok şükür söylediklerimi hızlı kavrıyorsun Ayı Bey.
"Sen var ya Asu..." diye homurdandı. Yandık dercesine alt dudağını ısırdı. Sen beni kolay lokma sanmıştın, değil mi? Asuman'dım ulan ben. Hepinizi bozuk para gibi cebimden çıkartırdım, anneme çekmiştim bir kere!
"Sen çok..."
"Ben çok ne?" Kötü bir şey söylesin de onu biraz daha döveyim diye bekliyordum resmen. Konuşacak gibi birkaç kere ağzını açtı ancak sustu. Sabırsızca pufladım.
"Söylesene be."
Kesin küfürlü, beni gıcık edecek bir şey söyleyeceğini düşünürken bir anda "Sen çok fırıldaksın." dediğinde gülmemek için dudaklarımı ısırdım. Salak. Yeni mi anladın bunu?
"Günaydın." dedim imayla. Sessizce alkışladım onu. "Bunu yeni anladığın için tebrik ediyorum seni." Gözlerini bıkkınlıkla devirdi. Efekan, yapma oğlum gözlerin öyle kalacak.
Lazer silahı gözlerimi kısarak onu hapse aldım. Birkaç dakika içerisinde yine bendeki kredisini doldurmuştu bu oğlan. Tekrar Marsupilami gibi üstüne atlamam için son bir hakkı kalmıştı.
Ben niye bu çocuğa bu kadar gıcık oluyordum ya?
Yani bir sebebi olmalıydı ama, değil mi? Bir insan neden daha iki gündür tanıdığı bir insanın hareketlerini, kendisini ve konuşmasını bu kadar kafaya takardı ki? He, de geç Asu, niye kendini yoruyorsun yani?
Bunun kesin bilimsel bir açıklaması vardır, ben bunu bu akşam bir araştırayım.
"Ne düşünüyorsun bir saattir?" Kaşlarım çatıldı. Yanan gözlerimi kırpıştırdım ve kendime geldim. Ay. Resmen gözlerimdeki silahla onu tararken kendimi düşüncelere kaptırmıştım.
Oturduğum yerde omuzlarımı dikleştirdim ve tüm gücümle "Anne!" diye bağırdım.
Bu, annemle benim odalararası iletişim stilimizdi. Çığlık atarak anlaşıyorduk. Bu mendeburun evimizde olması tabii ki de bu rutinimizi bozamayacaktı.
"Ne var!?" diyen çığlığını duyduğumda Atalay şaşkın gözlerle bana bakıyordu.
"Hazırlanman ne zaman bitecek? Atalay işim var diyor!" Ne dediğimi duyduğunda Atalay'ın şaşkın gözleri büyüdü.
"Öyle bir şey demiyorum Asu." diye adeta tısladı.
Annem odadan "Ne işi varmış?!" diye bağırdığında Atalay aynı şaşkınlıkla bana bakmaya devam ediyordu. Niye bu kadar şaşırıyordu, bendeki bu merakın gökten falan mı düştüğünü düşünüyordu? Tamamen annemin kopyasıydım işte.
Kafamı cevap ver dercesine yana yatırdığımda bana ciddi misin der gibi baktı. İfademin değişmediğini gördüğünde, "İşim yok Sezen Abla, Asu yalan söylüyor!" diye bağırdığında ayağımdaki peluş ayakkabıyı çıkarıp ona fırlattım. Neydi bu çocuk, dürüstlük timsali miydi? Her seferinde beni ele veriyordu ya!
Annem bu sefer, "Asu! " diye cırladığında gözlerimi yumdum. "Halan mısın Asu, niye yalan söylüyorsun!" diye bağırdı. Allah'ım... Önce babaannem, şimdi de halam. Annem bütün soy ağacımızı şu mendeburun önüne dökmüştü resmen.
"Ya anne..." diye mırıldandım çaresizce. Dirseklerimi bacaklarıma yaslayıp ellerimi yüzüme kapadım. Atalay'ın boğuk bir şekilde güldüğünü duydum. Off... Şu çocuğa rezil olmadığım dakika yoktu ya.
"Tamam, geldim." Çok şükür annemin sesini yakında duyduğumda ellerimi yüzümden çektim. Atalay'ın şaşkın gözleri salonun kapısındaydı. Arkama dönüp neye böyle şaşkın şakın baktığına baktım.
Lütfen bu bir şaka olsun.
Lütfen...
Annem; fotoğraflardan gördüğüm, ve kaç kere olduğunu bile sayamadığım kadar evde bize mankenlik yaptığı, kraliçe seçildiği o kırmızı, süslü abiyeyi giymiş; onun üstüne de 1999 Türkiye Güzellik Kraliçesi yazan o beyaz kuşağı omzundan geçirmişti. Saçlarını elinden geldiğince süslü bir topuz yapmaya çalışmış ve yarışmadan kazandığı tacı takmıştı. Ayağındaki aynı renk yüksek topukluları saymıyordum bile.
Bu gördüğüm bir rüya olmalıydı.
Hayır, bekle Asu.
Bu gördüğüm kabustan başka bir şey olamazdı.
Teşekkür ederim anne. Çünkü biz bu mendebura hiç rezil olmamıştık, değil mi? Biz bu mendebura hiç(!) rezil olmadığımız için sen geldin şu kaç yıllık abiyeyi giydin, kuşağını taktın, misafirliğe böyle gitmeyi düşündün, değil mi anne?
"Anne..." Utançtan kafamı nereye gömecektim ben? Gözlerimi kapattım ve sabırla konuştum.
"Anne sen böyle nereye gidiyorsun?"
"Leylalar'a." dedi normal normal. "Dedim ya kızım sana az önce, unuttun mu?"
Annem sen git misafirliğine, ben Atalay'ı buradan hafıza sildirme merkezine götüreceğim.
Ağlamaklı ağlamaklı, "Anne sen misafirliğe böyle mi gidiyorsun?" diye sordum.
"Anneciğim normal misafirlik değil ki bu, güzellik kraliçeleri olarak oturacağız. Sanki karşı komşuya gidiyormuşum gibi konuşmasana."
Anne, hevesini kırmak istemiyorum ama yapma böyle ne olursun yaa...
Tamam, kırmayacaktım hevesini, örnek bir evlat olacaktım. Ben gitmezdim misafirliğe, olur biterdi.
"Tamam." dedim kabullenerek. Hala Atalay'ı görmezden gelmeye çalışıyordum ama koca katır oturuyordu işte karşımda. Bakmasam da oradaydı işte.
"Atalay götürecekmiş zaten seni, benim gelmeme gerek yok."
Hemen karşı çıktı. "Olmaz öyle şey Asu. Söz verdim, kızımı da getireceğim dedim. Seni çok merak ediyor Leyla. Bana benzeyip benzemediğini bile kaç kere sordu."
"Sen ne dedin?"
"Benden bile güzel dedim, ne diyeceğim? Resmen katbekat kızıma vermişim güzelliğimi." Bana havadan öpücük attı. Böyle deyince bir hoşuma gitmedi değil tabii. Annem ya... Bu deli dolu neşesi hiç bitmeseydi ama, şu anormalliğimizi de kimselere göstermeseydi keşke...
"Atalay, sen ne düşünüyorsun oğlum?" İbre bir anda Atalay'a dönünce feleği şaştı tabii. Dudaklarındaki eğlenen gülüş yavaş yavaş silindi ve gözlerini benden, anneme çevirdi.
"Neyle ilgili Sezen Abla?"
"Ülkenin ekonomisiyle ilgili çocuğum. Ayol neyle ilgili olacak Asu'mun güzelliğiyle ilgili. Çok güzel değil mi, ay gibi parlıyor benim kızım, maşallah." Hemen kulak memesini çekip elinin tersiyle duvara tıktıkladı nazar değmesin diye. Annem hem çocuğa soru soruyor, hem de sorduğu soruyu kendi cevaplıyordu. Hem niye böyle bir şey soruyordu ki, benim güzelliğimden o mendebura neymiş!
Gözlerimi kısarak Atalay'a baktım. Bakalım bana utanmadan, yüzüme yüzüme çirkin diyen çocuk şimdi annemin yanında ne yapacaktı?
Onu hedef alan kısık bakışlarımı fark ettiğinde önce boğazını temizledi. Annemle, iki çift göz olarak merakla söyleyeceği şeyi bekliyorduk.
Bana, sanki diken üstünde kalmış gibi kısa bir bakış attı ve zorlukla gülümseyerek anneme döndü.
"Öyle tabii Sezen Abla. Maşallah, çok güzel bir kız doğurmuşsunuz, nazar değmesin." Heh. Adama doğruyu böyle söyletirler işte. Bana çirkin derken aklın neredeydi acaba?
Havalanarak bir anlığına omuzlarımı dikleştirdim. Bizim mendebur bunu fark etmez mi tabii, fark etti, bıyık altından güldü bir de bana. Çakacağım bir tane daha görecek o zaman.
Aynen Asu, sonra da annenden bir güzel zılgıt ye.
Annemin sesi iç sesimi böldü. "Aman aman zeki oğluşum benim, ne kadar da anlıyor güzelden. Aferin sana."
Annem ya... O sana yaranmak için böyle konuşuyor şimdi. Bu çocuk bana çirkin deyip beni kaç saat ağlatan çocuk. Sümüklü peçeteme bile tahammülü yok onun.
"Anne, ne olur ben gelmeyeyim." dedim bir kez daha, ancak bu kez yalvararak. "Ders çalışmam lazım zaten benim."
"Asuman beni sinirlendirme." Al işte, başlamıştı yine Asuman demelere. "İki saat oturup geleceğiz kızım, niye bu kadar isteksizsin?" Off. Yalandan iki saat diyordu, beş saat otururulardı kesin. Ne yapacaktım ben o kadar uzun süre güzellik kraliçelerinin içinde? 1999'da yoktum bile ben, neyini dinleyip konuşacaktım?
Tam istemiyorum diyecektim ki Atalay araya girdi.
"Aynen Asu sen niye gelmek istemiyorsun?" Sorgularcasına göz kırptı. "Yoksa başka bir planın mı var?" Üff, sussana sen be!
"Evet kızım, başka planın mı var? Önceden başkasına mı söz vermiştin yoksa?" Evet dersem beni rahat bırakır mıydı acaba?
Denemeden bilemeyecektim.
Kafamı salladım. "Evet anne, dün Sinan'a söz vermiştim."
Annem, Sinan'ı tanıyor ve ne kadar yakın olduğumuzu biliyordu. Bazen bakışlarından ondan hoşlandığımı bildiğini de düşünüyordum ancak bunu hiçbir zaman açıkça dile getirmemişti. Galiba beni utandırmak istemiyor, sabırla ona bülbül gibi öteceğim zamanı bekliyordu.
Ve Sinan'ın da şu anda bana küs olduğundan haberi yoktu.
Bir anlığına şaşırdı "Sinan mı?" Ardından hoşuna gitmiş gibi gülümsedi. "Tamam kızım, söz verdiysen git tabii ki."
Sonra Atalay'a döndü. "Oğlum sen bugün beni götürürsün o zaman, Asu'yu da annenle başka bir zaman tanıştırırım artık, ne yapalım randevusu varmış." Anne, sen ne diyorsun? Bu mendeburun kafası kötüye çalışır, o randevuyu başka randevu olarak anlar o, anne ne diyorsunnn!
Her an her şeye hazır olmam gereken bir tavırda, adeta diken üstünde Atalay'a döndüğümde, çenesinin kaskatı kesildiğini gördüm. Ademelması ağırca hareketlendi ve annemi onaylayarak belli belirsiz kafasını salladı.
Bir anda bana dönüp "Sinan'la neden buluşacaksın?" diye sorduğunda far görmüş tavşan gibi ona bakakaldım. Daha dün küstüğümüzü görmemiş miydi bu çocuk? Hemen inanmıştı yalanıma o da.
Neyse, bozmayayım. Yoksa gider hemen anneme ispiyonlar beni.
"Ne?"
Bir kez daha "Sinan'la mı buluşacaksın?" dedi.
Annem hevesle araya girdi. "Aaa, Sinan'ı sen de mi tanıyorsun oğlum, ne güzel. Üçünüz güzel güzel arkadaş olursunuz işte." Anne... Ne arkadaşı anne!.. Onları bir kere daha yüz yüze getirsem birbirlerini boğazlarlar, sen arkadaşlık etsinler diyorsun.
Atalay cevap bekleyerek buza dönmüş gibi yüzüme bakmaya devam etti.
"E-evet." İstemsizce kekelemiştim.
"Neden buluşacaksınız peki?" Gerçekten inanmıştı buluşacağımıza, safoz.
Yalanıma devam ettim. "Ders çalışacağız."
"Baş başa?" Biz hep Sinan'la baş başa ders çalışıyorduk ki, ne vardı bunda? Bu mendebur hayatında hiç ders çalışmadığı için ders çalışmayı ne sanıyordu acaba?
Kaşlarımı bir cevap beklercesine çattım. "Biz hep öyle çalışıyoruz, ne var bunda?"
Söylediğim şeye inanamıyormuş gibi ağzı açıldı. "Ö-öyle mi?" Bir de bayıl istersen Atalay. Ne var bunda be!
Bir şey söylemesini isteyerek anneme baktı. Annem bana kızsın mı istiyordu bir de? Mal çocuk, annem zaten bunu biliyordu.
"Onlar beraber kütüphaneye gidiyor oğlum, istersen beni bıraktıktan sonra sen de gidersin peşlerinden. İki alt sokaktaki kütüphanedeler hep." Teşekkür ederim anne. Gizli saklı hiçbir şey bırakma, her şeyimi söyle, tamam mı? Her şeyimi!
Bunu duyduğunda yüzünde rahatlamış bir ifade belirdi ve hızlıca kafasını salladı.
"Tabii, giderim ben de Sezen Abla, yalnız bırakmam Asu'yu o şerefs--" diyordu ki boğazımı temizleyerek sözünü kestim ve ters bakışlarımdan birini ona fırlattım.
Bakışımı gördüğünde "O şerefliyle." diye devam etti ve gülümsedi. "O şerefli arkadaşla ben de tanışırım yani."
Annem kısa bir süre ne demeye çalıştığına anlam veremeyerek bön bön Atalay'ın suratına baktı. Çok geçmeden pes etti ve kafasını sallayıp onu geçiştirdi ve gülümsedi. "Tamam oğlum."
Rahatlayarak sessiz bir nefes verdim.
Resmen ucu ucuna yırtmıştık.
"Asu, evden çıkmadan önce ocağın açık mı kapalı mı olduğunu kontrol etmeyi unutma kızım, tamam mı? Açıksa kapat hemen. Başka kıyafet giyip ütüyü kullanacaksan da sakın ütünün fişini çekmeyi unutma. Salonun penceresi de açıktı, giderken onu da kapatırsın." Tüm bu tembihlemelere onuncu kez kafamı sallarken artık annemin ne dediğini duyamıyordum bile. Böyle, sanki başka bir diyara gitmiştim de uzaktan bu halimi seyirci olarak izliyordum, kafam davula dönmüştü.
Koridorda dikilen Atalay'ın şaşkın bakışları annemle benim aramda gidip geliyordu.
Bir kez daha "Tamam anne, söz hepsine bakacağım." dedim ve çelik kapıyı açtım. Annem neyse ki süslü elbisesinin üstüne siyah uzun bir kaban giymişti. Ben de tacını zorla çantasına koymuştum. İlk başta direnmişti, ancak kafandan düşüp kırılır dediğimde tutuşa tutuşa yapmıştı dediğimi. Böylece mahalleli çok dedikodusunu yapamazdı. Sadece süslü topuzunu ve topuklu ayakkabılarını konuşabilecekleri kadar malzeme bırakmıştım onlara.
"Çıkmadan önce de kapıyı kilitlemeyi unutma, tamam mı?"
Kapının kenarına yaslanmışken gözlerimi kırparak onayladım onu. "Tamam."
Bana son kez el salladı ve tıpış tıpış asansörü çağırmaya gitti. Hala kapının önünde duran Atalay'a ne var dercesine göz kırptım. Gitsene artık be!
"Birazdan görüşürüz." dedi normal bir tonda. Ardından sessizce dudaklarını oynattı.
Devamında Sevgilim demişti. Gerizekalı. Burada bile bitmiyordu oyunları.
Alt dudağımı sinirle dişleyip ona bakarken ruh halimin nasıl olduğunu neyse ki anladı ve uzatmadan annemin peşinden, gelen asansöre bindi.
Ellerimi montumun cebine atmış, kulaklığımdaki şarkıya sessizce eşlik edip ilerlerken kafamın boş olmasını öyle çok istiyordum ki. Ama olmuyordu işte. Aptal Asu. Dertsiz başına bir sürü dert açmıştın.
"Sen çok kötü bir kız olmaya başladın Asu." dedim kendime. Anneme yalan söylemeye başlamıştım ve bu beni çok üzüyordu. Küçük, beyaz yalanlar olsa dahi, ona doğruyu söylememek istemsizce vicdan azabı çekmeme neden oluyordu.
Bu yüzden de şimdi, anneme söylediğim gibi kütüphaneye gidiyordum. Üstümdeki gri eşofman takımını değiştirmemiş, yalnızca siyah montumu giyip çıkmıştım evden. Sırt çantamda bugün çözeceğim soru bankaları vardı. Gidecek ve güzelce ders çalışacaktım. Yanımda Sinan olmasa bile yapacaktım bunu.
Dağınık bıraktığım dalgalı saçlarım esen rüzgarla yüzüme doğru uçuştuğunda pöfledim ve onları kulaklarımın arkasına sıkıştırmaya çalıştım ama olmadı, bir anda çok şiddetli esmişti rüzgar.
Neyse ki gelmiştim kütüphaneye. Tıpış tıpış içeri girdim. Şimdi biraz test çözer, ara verdiğimde de bir tane üçü bir arada alır, üzücü Türkçe pop'la kendi kendime triplenirdim işte.
Aynen, tam olarak bunları yapacaktım.
Kütüphanedeki boş masalardan birine ses çıkarmamaya çalışarak yavaşça çantamı bıraktım. Tam üstümdeki montu çıkarıp, oturacağım sandalyenin arkasına asıyordum ki, arkamda kalan masada oturan Sinan'la göz göze geldim.