"Ne?"
"Duydun işte. Anlaşma iptal."
"Kızım daha iki saat olmadı anlaşalı ya. Sen her seferinde böyle pervane gibi dönecek misin Asu?" Önce reddedip sonra makyaj malzemelerim için kabul etmemden bahsediyordu. Aptal. Sanki benim için oynuyorduk bu saçma oyunu.
"İyi ya. Sonradan kabul ettiğim için suçlu da ben oldum. Anlaşma iptal ve kararım bir daha değişmeyecek, rahatladın mı!?"
Ellerini pantolonun cebine attı ve rahat bir tavırla "İyi." dedi. Pislik. Zaten vazgeçmemi bekliyormuş resmen.
Belki de bilerek yaptı Asu. Anlaşmadan pişman oldu ve seni caydırmak için bunları yaptı. Onda pişman olduğunu söyleyecek yürek yoktu. Bu yüzden de benim bozacağım şekilde davranmıştı.
"İyi." dedim bende çenemi dik tutarak.
"Aramızdaki sözleşmenin hepsini okudun, değil mi Asu?" Kaşlarım çatıldı. Okumuştum da bunun konumuzla alakası neydi? Küçük senetimizdeki her şey benim lehimeydi.
"Bunun konumuzla ne alakası var?"
"Kağıdın arka sayfasındaki küçük yazıyı da okudun mu?" diye sorduğunda kaşlarım daha da çatıldı. Bu ayı neden bahsediyordu?
"Bekle." dedim ve koridoru koşarak sınıfa girdim. Sınıfa girdiğimde yapılan dedikodularla bana dönen gözleri şu an o kadar umursayamıyordum ki. Bu mendebur arka sayfaya ne yazmıştı acaba? Meraktan çatlayacaktım.
Çantamın küçük gözüne koyduğum katlanmış kağıdı çıkarttım. Elimde kağıtla tekrar koridora çıktım. Atalay, elleri hala pantolonun cebinde, koridordaki kalorifere yaslanmış, beni bekliyordu. Buradan bakarken çok karizmatik duruyordu, bu beni daha çok sinirlendirdi.
Ona doğru yürürken bana olan bakışları kısıktı. Yutkundu ve elmacık kemikleri belirginleşti.
Stresten enseme yapışmış uzun siyah saçlarımı arkaya attım ve nefeslendim.
Tam karşısında durdum. Elimdeki katlanmış kağıdı kaldırdım. "Bakalım, ne yazmışsın? Sayın Asuman, soyadını bilmediğim, çatlak kız. Ben Atalay Hazan, namı - diğer sevgilin. Sana yalan söylemediğimi kanıtlamak için bu kağıdı aramızdaki sözleşmeyi kanıtlayan bir senet olarak düşünmeni istiyorum. Eğer her şey bittikten sonra sana verdiğim sözü tutmazsam, sana iki katı malzeme borçlu olacağım, bu da günümüzde altmış bin tl yapıyor. Kısacası sözümü tutmaktan başka çarem yok :( Elinde imzamın kopyası olacak, istersen adıma kredi bile çekebilirsin :)"
Yazdıklarının tamamını okuduğumda ifadesi değişmedi.
"Bundan bahsetmiyordum." dedi rahatça.
"Peki, neden bahsediyordun?"
Elimdeki kağıdı aldı ve arka sayfasını çevirdi. Kağıdın en alt köşesinde adeta karınca yazısıyla bir şey yazıyordu. O kadar küçüktü ki ben bunu görseydim yanlışlıkla çizilmiş şekil şukul falan sanardım. Okumak aklımın ucundan bile geçmezdi ki.
Gözlerimi kağıttan kaldırıp ona çevirdim. "Ne bu?"
"Anlaşmanın seni kapsayan yeri." dedi. İşaret parmağıyla karınca yazısını takip etti ve kağıdı elime tutuşturdu. "Oku bakalım."
Kağıdı gözümün içine sokana kadar yaklaştırdım. Ne yazıyordu burada be? Kağıtta yazanı dikkatlice inceledim. Asu yazdığını buldum. Bir de çatlak kız yazıyordu. Bunu da anlamıştım da diğer cümleler birbirine geçmişti resmen.
"Ne yazıyor burada be?"
Kağıdı elimden aldı. "Senin için okuyayım." dedi ve başladı. "Sayın Asu, soyadını bilmediğim çatlak kız. Sözleşmenin bu kısmı seni kapsamaktadır. Eğer anlaşmamızı ilk iki saat içinde iptal etme girişiminde bulunursan, ödülün nasıl iki katına çıkacaksa senin ceza olarak gördüğün bir aylık sahte sevgililiğimiz de iki aya çıkarılacaktır. Sevgilerle. Atalay Hazan."
Kağıdı elinden hışımla çektim ve bir kez daha kendim okumaya çalıştım. Harfler baktıkça onun az önce okuduğu şeye evriliyordu. gözlerimi birkaç kez kırptım ve kafamı kendine getirircesine iki yana salladım.
Sanırım... Gerçekten okudukları yazıyordu. Altına da pembe tüylü simli kalemimle adıma imza atmıştı manyak. Nasıl bu kadar uzun bir paragrafı böyle küçük yazabilmişti? Aklım hiçbir şeyi almıyordu şu an.
"Bilerek yaptın, değil mi?" diye carladım. "Bana bilerek anlaşmayı iptal ettirdin. Tüm amacın buydu değil mi?!" Burnumdan soluyarak onun pis yakışıklı suratına bakarken şimdi de kendime kızgınlığımdan ağlamak istiyordum. Mal Asu. Hemen nasıl düşmüştün bu mendeburun oyununa?
"Kabul etmiyorum." dedim. "Habersiz bir şey ve imzan sahte, benim adıma atmışsın, kabul etmiyorum!"
"Etmen gerekiyor Asu yoksa," Sözünü kestim.
"Yoksa ne?" Ne yapabilirsin ki? Hiçbir şey yapamazsın karizmatik mendebur. İç ses... Şu çocuğa karizmatik, yakışıklı falan deyip durmasana ya!
"Eğer kabul etmezsen, sınıfının ortasında o çocuğu sevdiğini herkese ilan ederim."
"Ne yaparsın, ne yaparsın!?"
Geri adım atmadan "Ne yapacağımı duydun." dediğinde ona kafa göz dalmak istedim. Bu mendebur... Beni resmen tehdit ediyordu!
"Sen ne kalleş, ne—" sözüm avucunun ağzıma kapanmasıyla yarım kaldı. İşaret parmağıyla beklememi işaret etti. "Hakaret yok Asu." Mal. Sana içimden ettiğim hakaretleri bir duysaydın...
Sessiz kalmamla elini ağzımdan yavaşça çekti. "İki medeni insan gibi konuşalım."
Histerik bir gülüş attım söylediğine. Kendisi medeni bir şekilde konuşulacak bir insan mıydı acaba?
"Sen resmen beni tehdit ediyorsun." dedim inanamayarak. "Bir de medeni mi konuşacağım seninle?"
"Ben seni tehdit etmiyorum Asu. Aramızda bir anlaşma var. Ona uymazsan neler olacağını söylüyorum sadece."
"Bu benim bilmediğim bir anlaşma! Bilmediğim bir anlaşmadan nasıl sorumlu olmamı bekliyorsun?" Gözleriyle elimdeki kağıdı işaret etti. "Tüm gün sendeydi, yazdıklarımı karalama sanacağına kağıdı biraz inceleseydin." Harika. Şimdi de suçlu ben olmuştum.
"Ne yapacaktım kağıdı büyüteçle mi inceleyecektim? Senin o karınca yazını okuyabilmek için başka bir şey gelmiyor aklıma!" Yine hararetlenmiştim. Bir insan günde kaç posta sinirlenebiliyor bilmiyordum ama, rekor bendeydi bence.
"Orası beni bağlamaz." dedi rahatça, ellerini kaldırarak. "Onu sen düşünmeliydin. Anlaşma anlaşmadır. Sözünde durmayacak mısın?"
"Peki sen duracak mısın?" dedim bu sefer ben de. "Eğer aramızdaki anlaşmayı sen bozarsan," dedim bastırarak. "Sende sözünde duracak mısın Sayın Atalay Hazan?" Soyadını öğrendiğim andan beri ilk kullanışımdı bu.
Ela gözler, bir süre sessizce bana baktı. Ardından dudaklarını birbirine bastırdı.
"Ben bir söz verdiysem eğer Asu," Gözleri tüm yüzümde gezindi. "O sözden asla dönmem."
Aynen canım, aynen.
Yoğun bakışlarına yüzümü ekşiterek cevap verdim. Beni kandıran çocuğa bak. Az önce yaptığı şeyden utanmadan bir de dürüst olma sözü veriyordu.
Kahpe çocuk.
Yakışıklı kahpe.
Sus artık iç ses, sus!
Şu iç sesi çıkartabilsem çekip denize fırlatacaktım resmen. Şu mendeburu yakışıklı, karizmatik diye tasvir edip sinirlerimi daha da çok bozuyordu.
Yalnız... Ben senim Asu...
Bok bensin. Benim seninle hiç alakam yok.
Kafamı iki yana salladım ve gözlerimi bolca kırpıştırarak kendime gelmeye çalıştım. O sırada canım annemden bana geçtiği için en mutlu olduğum şeylerden biri olan uzun, kıvrık kirpiklerimden biri gözüme girdi. Ağzımdan istemsizce bir "Ay!" kaçtı. İşaret parmağımın tersiyle gözümü ovuşturmaya başladım ancak bu kez daha çok acımıştı canım, sanki daha çok girmişti kirpik içeri.
"Hay ben senin kirpik gibi ya!" diye homurdandım.
Atalay "Bekle, bakayım." deyip elimi gözümden çekmeye çalıştı. Hoşt! Hemen geri kaçtım.
"Ben yaparım." diyerek elimi gözümden çekmedim. Biraz daha ovuşturduğumda gözüm sulanmıştı. Resmen ağlama modunda olmadığımda bile gözüm kendi kendine ağlamayı başarıyordu. Başlayacağım böyle işe ya!
"Şimdi cadılık zamanı değil Asu, gözüne zarar vereceksin." Bunu dediği an elimi gözümden çektim ve açmaya çalıştığım ancak bir türlü açık tutamadığım, yanan sağ gözümü sürekli kırparak ona bakmaya çalıştım.
"Ne zararı?" dedim hemen. Korkuyla ağzımdan "Ne olur?" kaçtı.
Omuzlarını silkerek "Göz doktoru muyum ben, nereden bileyim?" dedi.
Ayı.
Geri çekildiğim mesafeyi iki adımda kapattı ve dibime girdi. Bu çocuk niye bu kadar güzel kokuyordu? Parfümü neydi acaba, kız versiyonu var mıdır? İnternetten mi sipariş etmem gerekiyordu, yoksa mağazada bulabilir miydim?
Asu, şu an kirpiğin gözünü oyuyor. O mendeburun parfümünden daha önemli sorunların var senin.
Bunu söyleyen iç ses değildi, çünkü o hiçbir zaman bu kadar mantıklı olamazdı.
Resmen tek gözlü korsanlara dönmüştüm iki dakikada. Kirpiğimde kirpik olmaktan çıkmış oka dönmüştü sanki. Ne biçim acıtmıştı canımı.
"Aç gözünü." Yüzümü tuttu. Tabi bir anda yüzümü tutunca gözlerim şaşırdığım için kocaman açıldı. Şaşkınlığıma korsanlığım bile dayanamamıştı. Böylece iki gözümü de zorlukla açık tutmaya çalıştım. Dibimdeki yakışıklı surat kaşlarını çatmış ve yaşarmış gözümü inceliyordu.
"Senin gözlerin hangi renk?" Bu alakasız soruyu, gözüme ok gibi kirpik saplanmışken gerçekten cevaplamam mı gerekiyordu?
Bok rengi Atalay, tamam mı rahatla!
"Siyah değil." dedi. Salak. İki gündür benimle didişiyordu ve gözümün rengine bile doğru düzgün bakmamış mıydı?
"Sen daha önce hiç böyle siyah gördün mü? Basbayağı açık kahve işte."
"Ceylan gözlü." diye mırıldandığında yaşaran gözüm de dahil olmak üzere ikisi de büyüdü.
Boğazını temizledi. "Yani, gözlerin ceylanın gözleri gibi. Büyük ve..." ne söyleyeceğini bilemezmiş gibi duraksadı ve her zamanki gibi çok sevdiği o hamleyi yaptı:
Her şeyi daha da batırdı.
"Hayvan gözlüsün yani. Hayvan gibi gözlerin var kızım." dediğinde sağ olsun kan beynime sıçradı. Sensin hayvan, hoşaf beyinli!
"Üfleyeyim mi?" diye sordu bir de utanmadan. Üfleyemezsin sen benim hayvan gözlerime!
Kendi ayılığına bakmadan bana hayvan diyordu bir de. Böyle cüsse o kaba hayvandan başka kimde olurdu zaten?
"Üfleme!" diye carladım. "Sen ne anlarsın zaten be güzellikten? Ceylan gözler ne kadar moda bir göz türü, biliyor musun sen!?" Kaşlarını çattı.
"Kızım gözün modası mı olur? Bildiğin göz işte. Görmek için kullanıyorsun."
Yok ben başka bir şey için kullanıyordum gözlerimi. "Sus be. Sen ne anlarsın zaten?" Domuzcuk.
Gözlerini kıstı. Yine gıcık olmuştum işte. Bu ayı değil miydi? Neden bu kadar güzel gözleri vardı? Ayılar çirkin olmalıydı. Çok çirkin olmalılardı, tam tersi olmamalıydı.
Bu kadar yakışıklı olmaması gerekiyordu, karakterine tersti bir kere bu.
"Ben gidiyorum." dedim yaşlar içindeki gözümle. Acı çekmeyi bile şu mendeburun yanında durmaktan yeğlerdim.
"Nereye?" Okulda nereye gidebilirim sence? Sınıfa!
Bunun yerine, "Fizan'a" dedim. "Gelecek misin?" Sahte bir gülüşle dudakları kıvrıldı. "Komik kız seni." Ardından ondan hiç beklemediğim bir şey söyledi.
"Nereye gidersen gelirim."
"Malum ceylansın, kolay avlarlar seni, mecbur korumam lazım." dedi ardından. Hah. Onun korumasına niye ihtiyacım olacakmış ki benim? Louvre Müzesi'nin güvenlik görevlisi gibi ne kendisine, ne de bana bir faydası vardı.
"Pfff," diye homurdandım. "Senin yerine dışarıdaki korkuluklar korumam olsa daha iyi. En azından onlar senden daha çok iş yapar." Kaşları çatıldı.
"Öyle mi? Dün senin o arabanın önünden çekip alan kimdi?" Hah. Yaptığı iyiliği gözüme sokmasa olmazdı. Fırsatçı.
"Oldu, almasaydın bir de. İnsanlık bu insanlık, tabi ki de alacaksın."
"Sen beni alır mıydın?" dediğinde şaşırdım.
"Ne?"
"Tam tersi olsaydı," dedi. Suratındaki ifadeden merakını okuyabiliyordum. "Sen de beni o arabanın önünden alır mıydın?" Bir de bana alıngan, hassas diyordu. Sorduğu soruya bak.
"Yani... Alabilsem alırdım tabi ki, insanlık sonuçta." dedim dürüstçe. "Ama yani sen kendini görmüyor musun?" diyerek elimle uzun, kaslı bedenini işaret ettim. "Sen benim kaç katımsın, ben seni nasıl çekecektim ki arabanın önünden?"
Bir anda hayal gücüm genişledi ve tam tersinin olduğunu hayal ettim. O benim üstüme düşseydi eğer sinekliğe yapışmış böcek gibi ezilir, pestilim çıkartırdı. Ayy... Düşüncesi bile çok kötüydü. Araba çarpmasından ölmek yerine bu mendeburun ağırlığını taşıyamadığımdan giderdim diğer tarafa.
"Almazdın yani, öyle mi?" Beni nerenle dinliyorsun Atalay? Çarpacağım şimdi ağzının ortasına.
"Sen..." deyip durdum. Yanan gözümün derdini değil, Atalay'ın triplenmesini çekiyordum resmen şu an. Bir tanesi yaşlarla kısık, diğeri de trip çekmekten seğiren, onun deyimiyle hayvan gözlerimi, kaldırıp ona baktım. Hala meraklı meraklı bana bakıyordu. İnsan şu halime acır, beni rahat bırakırdı ya!
"Regl misin Atalay?" Sorumla gözleri büyüdü ve kaşları şaşkınlıkla havalandı.
"Ne?"
"Regl falan mısın, bu alınganlık ne?" diye tekrar ettim. Off... Gözüm çok yanıyordu. Tekrar parmağımın tersiyle resmen gözümü eşeledim ve en sonunda o ok kirpiği içeriden çıkardım.
Allah'ım sana şükürler olsun...
"Seninle takıla takıla sana benzedim." dediğinde yüzümü buruşturdum. Hassas kalpliler için bu dünya gerçekten de cehennemdi... Hemen her yaptığımız böyle mendeburların ağzına meze oluyordu işte. Eşek oğlu eşek. Ağzı da iyi laf yapıyordu.
"Ben mi dedim sana benimle takıl diye? Asıl sen peşimi bırakmıyorsun oğlum. Kuyruğum oldun iki günde, kuyruğum."
İnanamaz gibi parmağıyla kendini işaret etti. "Ben mi senin kuyruğunum?" Gözleri büyüdü. "Yok daha neler..."
"24 saat bile ayrı kalamıyoruz sayende." diye homurdandım. Şimdi üstüne bir de iki ay ekle Asu.
Teklifini kabul etmekten başka çarem yoktu çünkü bu mendeburun söylediğini yapacağını biliyordum. İki günde insan sarrafına dönmüştüm sayesinde. Karakter analizi yapmakta level atlamıştım resmen.
Tam yine bir laf söylüyordu ki zil çaldı. Oh be. Şimdi kırk dakikalığına da olsa kurtulacaktım.
"Zil çaldı, gidiyorum." dedim hemen ve tıpış tıpış koşar adımlarla yanından uzaklaştım. Sınıfa giriyordum ki "Dersten sonra görüşürüz, sevgilim!" diye arkamdan bağırdı.
Kapının ağzında durup kafamı, korku filmlerindeki oyuncak bebekler gibi ağırca ona döndürdüm. Kısık bakışlarımı adeta birer lazer silah edasıyla kıstım ve bum! Alnının ortasından çat çat, iki sihirli atış...
Ne düşündüğümü anlamış gibi eğlenen sırıtışı yavaş yavaş soldu. Çok şükür ilk defa onu korkutabilmiştim.
Kork benden Atalay Hazan...
Gül gibi uyuyan yılanı uyandırdın.
🦋
Al, Atalay'dan kurtuldun. Başın göğe erdi mi?
Beynim eriyordu. Benim. Bu. Derste. Beynim. Eriyordu. Peki neydi bu dersin adı?
Fizik.
Atalay'dan bile daha belalı olan fizik dersindeydim.
Hemen erkenden derse girdiğime pişman olmuştum. Keşke o mendebur geçenki gibi bir şey yapıp beni şu dersten alsaydı.
Evet. Atalay'ı, fizik dersine tercih ederdim, öyle kötü bir dersti.
Benim bir beynim yoktu. Çünkü o, artık bir macundu.
Omzumun üstünden yana döndüm ve göz ucuyla Sinan'a bakmaya çalıştım. Radar gibi ona dönen gözlerimi hemen fark etti ve öfkeyle karşılık verdi. Ayy, ne biçim bakmıştı. Büzülerek tekrar önüme döndüm.
Ben bu çocuğa kendimi nasıl affetirecektim ya?
Ondan bir şey sakladığım için çok sinirlenmişti çünkü ben onunla ilgili olan her şeye burun sokuyordum. Yani, sokardım. O bana küsmeden önce...
Bu yüzden o da, kendi tarafından haklıydı. Ama ben de ne yapayım yani, sanki isteyerek oldu. Dün ve bugün olmuştu her şey, anlatmaya bile vaktim kalmamıştı ki!
Sanki vaktin olsa anlatırdın Asu. Çocuktan bir ay boyunca nasıl saklayacağını düşünüyordun o sırada.
Resmen sevdiğim çocuğu makyaj malzemelerim için feda etmiştim. Her şey sizin için makyaj malzemelerim. Benden daha sadık kimi bulabilirsiniz?
Sessizce ofladım ve başımı kollarımın arasında sıraya koydum. Saniye geçti geçmedi, Emel Hoca "Kafanı kaldır ve derse odaklan Asu." diyerek izin vermedi. Aynen. Böyle dediniz ve hemen odaklandım hocam.
Kafamı kaldırdım ve arkama yaslandım. Ama bir şey fark etmemişti, gözlerim kendi kendine gidiyordu. Uykum gelmişti.
Tam bu sırada sınıfın kapısı tıklatıldı. Aynı nöbetçi çocuk, "Hocam müdür yardımcısı Asu arkadaşımızla görüşmek istiyor." dedi. Kaşlarım olanı anlamak istercesine çatıldı. Dileğim iki dakikada gerçek olmuştu resmen. Hevesle yerimden kalktım ve sınıftan çıktım. Kırk dakika bile beni görmeden duramamıştı manyak. Ben neymişim be?
Nöbetçi çocuğun arkasından zıplaya zıplaya giderken bir anda arkasına döndü ve zıplayan halime baktı. "Seni bu sefer gerçekten müdür yardımcısı çağırdı." Yüzümdeki rahat ifade gitgide soldu.
"Ne?"
"Seni Hande Hoca çağırttırdı. Velin gelmiş."
İşte şimdi gerçekten bittin Asu.
"H-hangisiymiş?" dedim zorlukla. İnşallah babamdır. Ne olur babam olsun, ne olur...
"Annenmiş."
Seni tanımak güzeldi dünya... Hoşça kal.
Çünkü annem o sayısal loto kağıdını ikiye bölecek ve hem bana, hem de Atalay'a yedirecekti.
Ne yapacaktım? Ben ne yapacaktım?
Hışımla çocuğa döndüm. "Atalay'ı çağırman lazım." Çocuk anlamamış gibi kaşlarını çattı.
"Kimi?" Daha bu sabah anlaştığı çocuğun adını bile bilmiyor muydu? Ulan para bile vermişti çocuk sana, pü!
"Sabah anlaştığın çocuk işte." Neyse ki hatırladı.
"Ha, o mu." Çok şükür anlamıştı. "Ne yapacaksın ki o çocuğu?" Şu an ne yazık ki sana bir şey açıklamaya vaktim yok nöbetçi çocuk. Ne yapacaksın ne yapacağımı ya? Turşusunu kuracağım.
"Şu an anlatmaya vaktim yok." dedim korkudan yerimde duramayarak. Sanki çişim gelmiş gibi bir o yana bir bu yana hareket ediyordum. "Hadi çağır!" diye sessizce homurdandım.
Gözlerini kıstı ve boynuna taktığı nöbetçi öğrenci kartını düzeltti. Ardından kollarını önünde bağladı.
"Bedavaya çalışmıyorum." dediğinde benim ziller attı tabii.
"Ne?"
"Bedavaya çalışmıyorum abla. Bir şey yapmamı istiyorsan ücretini ödemelisin." Ulan hıyar çocuk. Kaçıncı sınıfsın sen be? Başımdaki beladan kurtulayım, bulacağım oğlum seni!
Sabır çekercesine gözlerimi kapattım. Allah'ım... Ne olur ben bu çocuğun saçını başını yolmayayım, ne olur... Abla falan da diyor, merhametimi ne olur kaybetmeyeyim...
Kapattığım gözlerimi açtım ve derin bir nefes verdim. "Kaça çalışıyorsun?" dedim sabırla. Para lafını duyunca hemen omuzlarını dikleştirdi, eşek sıpası.
"Normalde 200'den başlıyor ama abi 400 vermişti, o yüzden 600'e çıktı." Ne? Bu nasıl bir mantıktı ya? Biri fazla para verdi, diye üstüne iki katı daha mı istenirdi?
Kesin bizim mahalledeki esnaflardan birinin çocuğuydu bu. Bu kadar bindirimi onlar iyi beceriyordu.
"Bana baksana sen." dedim ellerimi belime koyarak. Bizim mahalledeki en kazıkçı esnaf Mustafa Abi'ydi. Pazartesi günü aldığım elmaya sırf güzel dedim diye ertesi gün allem etmiş kallem etmiş fiyatını üç katına çıkarmıştı. Sırf tadı güzel diye içimden söve söve vermiştim parayı mecbur. Ağzımın tadı çok önemliydi.
Var ya, kesin onun çocuğuydu bu.
"Senin baban esnaf mı?" Kaşları şaşkınlıkla havalandı. Bilmiştim işte, doğruydu.
Tedirgince "Sen nereden biliyorsun?" diye sordu.
"Babanın adı da Mustafa, değil mi? Okulun iki mahalle aşağısında manavı var." Çocuk her şeyi bir bir söyleyince korktu tabii.
"Abla sen nereden biliyorsun bunları ya?" dedi korkuyla. "Sen beni mi araştırdın yoksa? Ajan falan mısın sen?" Evet ajanım. Bizim mahalleden sorumlu bir ajanım. İyileri korur, kazıkçılara düşman olurum, oldu mu!
"Bana bak." dedim sahte bir kızgınlıkla. Neyse ki yalandan kızdığımı anlamıyordu, muhtemelen daha ilk sınıftı. Yüzünden de küçük olduğu belliydi.
"Bir daha böyle kaçaktan para kazanmaya çalışırsan babana söylerim seni." Gerçi bunu babasına söylesem ne olacaktı? Çocuk babasına çekmişti işte. Söylesem maazallah gurur duyar, oğlunun sırtını sıvazlardı.
Düşündüğüm şeyle "Yok, babana söylemem." dedim. "Babanı çocuk işçi çalıştırıyor diye devlete şikayet ederim, tamam mı?" Oğlum ayağınızı denk alacaksınız ha. Herkes ayağını denk alacak! (Seda Sayan Abla, seni çok seviyorum.)
Gözleri korkuyla büyüdü. "Abla tamam." dedi hemen. "Ne olur öyle bir şey yapma, çağıracağım ben abiyi. Hatta bedavaya çağıracağım, para istemiyorum, tamam mı, yapma abla." Anam... Çocuk ne kadar korkmuştu. Ağladı ağlayacaktı resmen.
Of... Neden bu kadar iyi bir insanım ya ben?
"Tamam." dedim bu sefer kızmayarak. "Dediğimi yaparsan söylemem." Hemen kafasını salladı.
"Abinin sınıfı nerede?" Parmağımla koridorun köşesindeki sınıfı işaret ettim. Kafasını bir kez daha salladı ve koşa koşa gitti.
Ay, çok şükür 600 liramdan olmaktan yırtmıştım.
Attığım da tutmuştu ha. Bu çocuğu görünce hemen aklıma nasıl kazıklandığım gelmişti, artık içime nasıl oturduysa o elmalar. Bu okuldaki öğrencilerin çoğu, okula yakın yerlerden geliyordu. Malum, artık öğrenciler adreslerinin yakınlığına göre okullara yerleştiriliyordu. İlk defa eğitim sisteminin faydasını görmüş ve paramı cebimde tutmuştum.
Duvara yaslanmış ayağımı sallayarak Atalay'ı bekledim. İki dakika sonra sınıftan önce nöbetçi çocuk, sonra da Atalay çıkmıştı. Bu tarafa gelirken beni gördüğü an adımları durdu. Gözlerinde şaşkın ancak mutlu bir ifade vardı. Onu çağırmam hoşuna mı gitmişti?
Aynen, inşallah annem seni pataklarken de böyle mutlu olursun Atalay'cığım.
Nöbetçi çocuğa teşekkür etti ve sırtını patpatladı. Çocuk ondan para bekleyerek Atalay'a baktığında lazer silahı gözlerimi ona çevirdim. Beni fark ettiğinde parayı boşverip ayaklarını poposuna vura vura üst kata kaçtı.
Atalay ellerini pantolonun ceplerine atarak bana yaklaştı. "Ne oldu?" dedi tam karşıma geçtiğinde. Gözlerinde eğlenen parıltılarla bana bakıyordu. "Kırk dakika bile ayrı kalamadın mı kız benden?" Sevimsizce güldüm.
Yalandan "Aynen canım, çok özledim seni." dediğimde mal, inandı söylediğime. Gözlerinde gördüm bunu.
Atalay, annem seni birazdan pestile çevirecek, böyle hevesli olmaman lazım.
Kafasıyla merdivenleri işaret etti ve önümden yürüdü. "Ne yapacağız burada, hadi kantine inelim o zaman."
"Hop, hop, hop." diyerek önüne geçtim. Gerçeği söyleyeyim bari, hemen her şeye inanıyor safoz.
"Seni keyfimden falan çağırmadım Atalay."
Kaşları çatıldı. "Neden çağırdın o zaman?" İşte zurnanın zırt dediği yere gelmiştik. Gözlerimi ondan ayırmadım ve ağzımdaki baklayı çıkardım.
"Annem seninle görüşmek istiyor."
Ela gözleri büyüdü. "A—annen mi?" diye kekeledi. Kafamı salladım.
Merakla "Ne yapacakmış ki beni?" diye sordu. Nüfusuna alacak canım, ister misin?
Cebime attığın o kağıtla ikimizi de yaktın Atalay...
"Sen dün benim cebime bir kağıt attın mı?" Anlamak istercesine kaşları çatıldı.
"Ne kağıdı?" Üff. Yalandan şöyle bilmezden gelme ya! Dün, senden başka kimseyle görüşmedim. Senin dışında kimse o kağıdı benim cebime atamazdı.
"Sayısal loto." dedim sabırsızca. "Dün cebime eşeklik olsun diye sayısal loto kağıdı koydun, değil mi? Salak. Annem ikimizi de mahvedecek!" Duyduklarıyla donakaldı.
Korkuyla, "Annen bunu nereden biliyor?" dediğinde "Eteğimin cebinde bulmuş." diye cevap verdim. Al işte, kabul etmişti. Bu mendebur yüzünden ikimizde mahvolacaktık.
"Ben onu koydum, ama neden koydum, bir sor. " Durdu ve elini ensesine götürdü.
Kollarımı önümde bağladım ve tek kaşımı sorgularcasına kaldırdım.
"Evet, dinliyorum. Neden koydun?" Alık alık yüzüme bakmaya devam etti. E sor dedin, sordum işte. Neyi bekliyorsun manyak çocuk?
"İlk defa dediğimi anında yaptın. Şimdi birden böyle sorunca ne diyeceğimi bilemedim." Gözlerimi devirdim. Dediğini yapsam bir dert, yapmasam bir dert... Ya benim şuncacık canımdan ne istiyorsunuz ya!
"Atalay," dedim zorla, sinir katsayılarımı birbirine çarpmadan. "Şu anda senin oyunlarınla oynayacak vaktimiz yok. Bana acilen o kağıdı neden cebime attığını söyle. Anneme geçerli bir bahane bulmak zorundayız. Çünkü eğer bulamazsak; annem ikimizi de Gargamel'in kazanına atar, içinde de bir güzel pişirir, anladın mı!?" Tek bir nefesle söylediğim tüm bu sözlerin ardından kocaman bir nefes verdim. Resmen rap yaparken boğuluyordum. İki dakikada Ceza'ya çevirmişti çocuk beni.
Ne güzel mantıklı konuşmuştum öyle, kendimle gurur duydum.
Şaşkınlıkla "Oha." dedi. "Nasıl boğulmadın?" Konuşurken boğulmadım ama birazdan seni boğacağım...
"Atalay," dedim sabır taşına dönmek isteyerek. "Annem diyorum, bizi diyorum, mahvedecek diyorum; anlıyor musun!?" Dur dercesine elini kaldırdı.
"T-tamam. Tamam Asu, anladım, gelme üstüme." Hah. Beyefendinin canı da ne kadar tatlıydı. İki laf söylemeye hemen bunalıyordu.
"Ne yapayım, ağladın üç saat, bunalttın beni. Ben de bir anlık gaflete düştüm attım cebine. Nereden bileyim annenin cebini karıştıracağını? İki makara olur sanmıştım." İyi bok yedin diyeceğim, ayıp olacak.
Yok be, bu mendebura ne ayıp olacak. Yapıştır her şeyi yüzüne Asu.
Tam ağzımı açmıştım ki arkamdan "Asu?" diyen bir ses duydum. Kafamı çevirdiğimde Hande Hoca'yı gördüm. "Kızım neredesin sen? Annenle ne zamandır seni bekliyoruz." Gözleri yanımdaki Atalay'a döndü. Onu burada gördüğüne şaşırdı. "Atalay, senin ne işin var burada?" Böyle olmayacaktı. Her şeyi önce Hande Hoca'ya anlatmam ve bizi annemin gazabından koruması için yardım istemem lazımdı.
"Hocam," dedim ağlamaklı yüz ifademle. "Hocam, Atalay bir eşek şakası yapmış sadece, yerde bulduğu kağıdı atmış cebime." Aynen Asu, yalan bir çuval. "Öyle kötü bir şey oynamamış yani, değil mi Atalay?" Kafamı kaldırıp imalı bakışlarımı ona çevirdim. Göz göz geldiğimizde ne yaptığımı çok şükür anladı ve hemen kafasını salladı.
"Evet hocam, valla yerde buldum, oynamadım öyle bir şey." Bu kesin oynamıştır var ya, bu fırıldaklıkla oynamaması imkansız.
"Hocam ne olur anneme durumu siz açıklayın. Onlar iyi çocuklar, öyle kötü şeylerle işleri olmaz deyin, ne olur bir şey yapın hocam..." Ellerimi birleştirdim ve yalvaran minnoş kız bakışlarımı kuşandım.
Hande Hoca eliyle durmamı işaret etti. Anlamaya çalışır gibi kafasını iki yana salladı. "Kızım sen neden bahsediyorsun?" Neden mi bahsediyorum?
"Hocam, annemden bahsediyorum işte. Size şikayete gelmedi mi?"
Kafasını sallayarak "Hayır." dedi. "Annen durumunu öğrenmek için geldi." Hass... Ne yapacaktım? Her şeyi korkudan yumurtlamıştım resmen.
Şaka de. Şaka yaptım 1 Nisan de Asu, bir şey yap!
Haklısın iç ses ama Nisan ayında değiliz ki nasıl yapacağım onu?
Bana her gün 1 Nisan de, salak bir kızmış gibi davran!
Salak bir kız gibi mi? Bu benim için çok zor bir rol olacaktı. Tamam, bu sefer söylediğini yapacağım iç ses, bana dua et.
Tam şaka ayağına yatarak yaptığım şeyi düzeltmeye çalışacaktım ki her şey biraz daha mahvoldu.
Annemin "Asuman!" diyen sinirli sesi aramıza girdi.
Annem çok sinirli olduğunda bana Asuman derdi. Böyle kafasından alevler çıkarken, sinirden Türk kahvesi gibi köpürürken. Bu yüzden ne zaman bana Asu yerine Asuman dese, ayaklarımı popoma vura vura yanından kaçardım.
Şimdi de kaçsa mıydım?
"A-anne..." kekeme olma sırası bendeydi. Alt dudağımı çaresizce eğdim ve içimden kurtulabilmek için dua etmeye başladım. Annem... Bizi yiyecekti.
"Bana yalan söyledin, öyle mi?" Çok sinirliydi. Bize doğru yaklaştığında Atalay'ın arkama geçtiğini hissettim. Mal çocuk. Şu cüsseyle senin beni koruman lazım asıl!
"Sınıftaki çocuklar cebime koymuş dedin." dedi ve arkama geçmiş Atalay'a baktı. Nasıl saklanacaktı ki arkama, iki katımdı benim. Kabak gibi ortadaydı işte.
"Meğerse bir suçlu varmış zaten." Annem, bana vermediği için ona sürekli trip attığım güzel yeşil gözlerini kısarak Atalay'ı hedef aldı. "O da buymuş." Bam. Atalay'ın derin bir nefes aldığını işittim.
Atalay sonunda konuşabildi. "M-merhaba hanımefendi abla." dedi. Ay az kalsın acıyacaktım şu mendebura. Sesi ne kadar korkmuş geliyordu. Sonra kimin yüzünden bu durumda olduğumuzu hatırlayadım ve acımayı bıraktım. Ona üzülmem iki saniye sürmüştü. Korksun benim annemden.
Tabi annem lafsız gezer mi? O da, "Merhaba uzun boylu, kumarbaz çocuk." diye lafı Atalay'a yapıştırdı. Annem resmen müfettiş olup gelmişti okula. Lacivert renk bir blazer ceket ve aynı renk kalem bir etek giymiş, ayaklarına da siyah kısa topuklularını geçirmişti. Siyah saçlarını da ensesinde topuz yapmıştı. Bir asistan gözlüğü eksikti. Ne güzel olmuştu yine, babam görse kesin kıskanırdı şimdi.
Kafamı kaldırıp Atalay'a baktığımda, gözlerini kısmış hala anneme bakıyordu. Sanki bir tanıdığı çıkarmaya çalışır gibi çenesini sıvazladı.
O benim annemi nereden tanıyacaktı be?
"Size bir şey sorabilir miyim?" dedi anneme kibarca. Şaşkınlıkla gözlerim büyüdü. Bu mendebur... İsteyince kibar olabiliyor muydu yani, o aslında bir ayı değil miydi!
Annem kollarını önünde bağladı ve bakışlarını kıstı. "Ne soracaksın?"
Atalay, "Sizin 99'da Türkiye'nin güzellik kraliçesi olma ihtimaliniz yüzde kaç?" dediğinde ağzım kocaman açıldı. Buna şaşıran tek kişi değildim neyse ki. Hande Hoca'nın ve annemin gözleri de şaşkınlıkla büyümüştü.
Sen bunu nereden biliyorsun be!
Annem üstündeki şaşkınlığı atamadan, "Yüzde yüz." deyip gülümsememek için dudaklarını birbirine bastırdı. Hoşuna gitmişti tabi. Annem bayılıyordu insanların onu tanımasına.
Atalay'a "Sen bunu nereden biliyorsun bakayım?" diye sordu kızgınlığını korumaya çalışarak. Ancak belliydi işte, gülesi vardı. Eve gidince Mustafa Sandal açar, hala gencim mutluluğuyla dans ederdi kesin.
Atalay heyecanla, "Annem de o yarışmada yarıştı çünkü!" dedi.
Ne! Oha, çüş!
Annemin gözleri büyüdü. Tam "Kim?" diyordu ki durdu. "Dur, söyleme tahmin edeceğim."
Önce Atalay'ı şöyle bir baştan aşağı süzdü. "Maşallah, boylu poslu çok yakışıklı çocuksun." Elini çenesine götürdü ve gözlerini kısıp biraz daha düşündü. Sonunda aklına gelmiş gibi parmaklarını şıklattı.
"Yoksa sen ikinci olan Leyla'nın oğlu musun?"
Atalay heyecanla "Evet!" dedi. "Annem sizin yarıştığınız yarışmada ikinci olmuş."
Annem koca bir kahkaha attı. "Ayy, şaka yapıyorsun. Allah'ım tesadüfe bak!" Hemen tıpış tıpış Atalay'a yaklaştı ve sarıldı. "Ayy, oğlum kusura bakma, kızdım sana da. Leyla'yı çok severdim ben, çok iyi kızdı."
Atalay'ın koluna girdi. "Annenle görüştürsene oğlum beni, çok özledim onu. Eskileri yad ederiz."
Atalay sanki emir almış gibi hemen kafasını salladı. "Tabii abla, sen iste yeter ki. Annem de çok ister seninle görüşmek. Haberlerinizin çıktığı bütün gazeteleri bile hala saklıyor." dedi gülümseyerek. "İsminiz Sezen'di değil mi, doğru hatırlıyorum."
Annem kafasını salladı ve Atalay'ın omzunu hafifçe patpatladı. "Evet oğlum, ismim Sezen. Sakın unutma ama annene beni söylemeyi, tamam mı? Hatta dur," dedi ve omzundaki çantasından telefonunu çıkardı. "Sen bana annenin numarasını da ver, sen konuştuktan sonra arayayım ben onu bu akşam."
Atalay bir kez daha kafasını salladı ve annemin uzattığı telefonu aldı. Hızlıca numaraları tuşlayıp telefonu tekrar anneme verdi.
Annem "Kaydedeyim hemen ben." deyip ekranda biraz oyalandı. "99 Leyla. Hah, tamam, kaydettim."
Bu sefer de "Tanıştığıma çok memnun oldum, Sezen Ablacığım." dedi bizim kibarlık abidesi mendebur.
Annemin ağzı gülmekten yırtılıyordu resmen. "Ben de çok memnun oldum oğlum. Anneni alıp bize de gelin, tamam mı? Ben size çok güzel pastalar börekler yaparım."
Atalay güldü ve göz ucuyla bana baktı. "İnşallah." Seni çağıran ben miyim, bana ne bakıyorsun be?
İki dakikada önümde yaşanan şeylere ağzımı açmaya çalıştım, ama beceremedim. Şaşırmam gereken çok şey vardı. Şimdi hangi birinden başlayacaktım?
Önce ilk kez Atalay ve annem yüz yüze gelmişti. Annem ikimize çok sinirliydi, bir de bunun üstüne benim söylemeyi bile beceremediğim yalanımı yakalamıştı tabi. Sonra Atalay, annemi nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde tanımış ve annesinin, annemin birinci olduğu yarışmada ikinci olduğunu söylemişti. Annem bunu duyunca sevinçten havalara uçmuş ve resmen her şeyi boşverip Atalay'ı oğlum, oğlum diye sevmişti. Sayısal loto umrunda bile değildi artık, iki saniyede sanki mancınıkla bir köşeye fırlatmıştı onu.
Ve şimdi de Atalay'ın annesiyle görüşmek istiyordu!
Eğer Atalay'ın annesi ve annem arkadaş olursa...
Ben o mendeburu sonsuza kadar görmek zorunda mı kalacaktım!?