"Hastanede ne yapıyordun!?"
"Sayısal loto oynamayı nereden öğrendin!?"
"Sayısal loto ne!?"
Birbirine ateş eden üç Spider Man gibi sırayla annem, babam ve ben birbirimize soru yöneltmiştik. Annem bir avcı gibi bakışlarını kıstı.
"Asu... Alırım ayağımın altına bak." Çaresiz bakışlarımı annemden beni kurtarması için babama döndürdüm. Ama o da kaşlarını çatmış, bir cevap bekliyordu.
"Neden sayısal loto oynadın kızım?"
"Ya baba valla oynamadım öyle bir şey. Hem sayısal lotonun ne olduğunu bilmiyorum ki ben, ne yapılıyor onunla?"
"Şans oyunuyla para kazanmaya çalışıyorsun işte." dedi annem. "Son senene gelmişsin, güzelce derslerine odaklanman gerekirken olmayacak bir paraya rakam tutturmaya mı çalışıyorsun Asu?" Önce kaşlarım çatıldı. Annemin lafları kafamda dönüp durdu. Olmayacak bir para demişti. Bu işte gerçekten çok mu para vardı?
"Ayıp olmasın ne kadar veriyorlar?"
Annem "Asu!" diye ciyakladığında ağzımı kapatmak zorunda kaldım.
"Şaka yaptım anne ya. Her şeye kızıyorsun sen de..." Kafamı eğdim.
Babam ciddiyetle "Kızım biz sana yeteri kadar harçlık vermiyor muyuz? Paraya mı ihtiyacın var?" diye sorduğunda kafamı iki yana salladım. Öyle bir şeye ihtiyacım yoktu. Zaten ben sayısal loto falan oynamamıştım ki!
"Ya siz bana neden inanmıyorsunuz? Öyle bir şey oynamadım ben."
"Bunun cebinde ne işi var o zaman?"
"Biri koymuştur, ne bileyim ben!" Sözlerim beynimde yankı yaptı. Bekle. Dün cebimde böyle bir şey yoktu, bugün de tüm gün onunlaydım.
Sen bittin Atalay...
Anlaşılan kendi çapında ayıca bir şaka yapmak istemişti. Ancak bende bunu onun yanına bırakacak göz yoktu.
"Yedim oğlum seni..." diye ağzımın içinde mırıldanırken popoma okkalı bir terlik yemiştim bile. Anlık zıpladım.
"Ya anne ne yapıyorsun ya!?" Ayy... Eli neden bu kadar ağırdı ki..?
"Aklını başına getiriyorum." Terliği her an bir tane daha yapıştırabilirmiş gibi tutmaya devam etti.
"Ya baba bir şey söyle anneme ya..." dedim ağlamaklı bir halde. Popom ne biçim acımıştı.
"Sezen, bu yaştaki kıza vurulur mu öyle, beş yaşında mı bu çocuk?" Yüzümdeki ağlamaklı ifadeyi yok etmeden babama katılarak kafamı salladım.
"Beşte olsa yirmi beşte olsa anne terliği bu, yenilir." Çenesini dik tuttu. "Hem bak, gelmiş on sekizine hala olmayacak şeylerle uğraşıyor."
"Anne valla oynamadım sayısal loto falan ya... Eşek şakası yapalım diye sınıftaki erkekler ders arasında sıkıştırmıştır cebime, valla yok öyle bir şey." Artık yalvarıyordum resmen. Annemdeki inatta keçiden beterdi resmen, oynatıyordu beni elinde.
Beni elinde oynatan annemdi, yarın da ben Atalay'ı...
Neyse. Yapacağım Çin işkencelerini düşünme zamanı değildi şu an.
"Bizim kızımız yalan söylemez Sezen," dedi babam, destek olurcasına omuzlarımdan tutarak. "Bu yaştaki erkekler öyledir, sırf dikkat çekebilmek için her şeyi yaparlar böyle." Öyle miydi? Yani Atalay bunu, benim dikkatimi çekmek için mi yapmıştı?
"Öyle mi gerçekten?" Omzumun üstünden kafamı kaldırıp arkamda duran babama baktım. "Niye dikkatimi çekecek ki, ay," düzelttim. "Çekecekler ki?"
"Kızım kanları kaynıyor bu yaşta o eşek oğlu eşeklerin. Kızlardan ilgi alabilmek için yapıyorlar işte böyle saçmasapan şeyler."
Annem bir anda "Sende yapıyor muydun?" diye sordu. "Çok bilgilisin de bu konuda."
Annemin kılıç kadar keskin bakışları babamın ifadesini düzeltmesine sebep oldu. Ne yapacağını bilemeyerek boğazını temizledi ve omuzlarını dikleştirdi.
"Yok, olur mu öyle şey. B-benim mahalleden çok arkadaşım vardı, onlardan görüyordum." Ah baba, keşke ilk başta kekelemeseydin de en azından sana inanmak için bir sebebimiz olurdu...
Annem "Erdem!" diye bağırdığında babam yüzünde donakalmış sahte bir sırıtışla koşarak odadan çıkmıştı. Ben gözlerimi kocaman açmış babamın koşmasında kalmışken annem, babamın peşinden çoktan gitmişti bile...
Bizim ev kaostan besleniyordu.
Ben de Atalay ayısını, yarın bu evin kaosuna davetli yapacaktım.
"Hangi kızlara yapıyordun o eşek şakalarını anlat bakalım!" Annem elindeki vileda sopasını koltuğun arkasına saklanmış babama doğru savurdu. Babam ani bir refleksle kenara kaçtığında, oturduğum yerden baş parmağımı kaldırarak ona puan verdim.
"Vay... Refleksler kuvvetli babacığım!" Babam göğsünü şişirerek iltifatımı kabul etti. Neyse ki didişmeleri diğer koltuğun etrafında devam ediyordu. Bu yüzden cipsimi önüme almış bir televizyondaki diziyi, bir de onları izleyebiliyordum.
"Hangi kızdı?" diye cırladı annem. "O alt mahalledeki Kamuran'dı değil mi?" Vileda sopasını bir kez daha savurdu.
Ağzımı şaşkınlıkla "o" şeklinde açtım. "Baba diğerleri bitti bir de Kamuran mı vardı? Hangi Kamuran bu?"
"Kızım öyle değil ya..." Annem sopayı tam kafasının hizasında savuruyordu ki babam tam zamanında eğilerek bu girişimi de başarıyla atlattı. Hevesle onu alkışladım. "Bayıldım, bu çok iyiydi!"
Annem "Asu, sen kimin tarafındasın!" diye ciyakladığında bir sopada ben yemek istemediğim için ağzımı kapadım.
"Hayatım valla Kamuran'la hiç görüşmedim ben, sen nereden duyuyorsun kaç yıl önceki dedikoduları? Annem mi söyledi yoksa?"
"Sus. Biliyorum ben, gitmişsiniz çay içmişsiniz beraber!" dedi öfkeyle.
"Biz beraber gidip çay içmedik ki, yani tamam, çay içtik ama niye içtik bir sor--" Babamın sözü, annemin sopayla göbeğini hedef almasıyla kesildi.
"İçtin işte, içtin, biliyordum!"
Babam acıyla, "K...karnımı deştin acımasız kadın..." dedi. Nefes alamıyormuş gibi yaptığında, şaka yaptığını biliyordum. Koltuğun arkasından çıktı. Anneme doğru yüzünde acı çekermiş gibi bir ifadeyle yürüdü ve kendini önünde yavaşça yere bıraktı. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
"H-hoşça kal...ın, s...sizi seviyorum." Ve gözlerini kapadı. Babamın yanında tüm tiyatrocular halt etmişti. Neyse ki bu mesleği seçmemiş ve tiyatrocuları ekmek parasından etmemişti.
Annem yerde yatan babamı ayağıyla dürttü. "Sırf kaçmak için numara yapıp durma. Ben tanımıyorum sanki seni."
Babam bir gözünü kısıkça açıp tepeden ona bakan anneme baktı. Boğazımdan bir kıkırtı kaçtı.
Sonra tekrar gözünü kapadı ve ölü numarası yapmaya devam etti. Annem sesli bir nefes verdi ve elindeki sopayı yere attı.
"Neyse ki bugünlük yoruldum Erdem, yoksa ben sana yapacağımı bilirdim."
Babamı ayağıyla bir kez daha dürttü. "Kalk hadi."
🦋
Duyduğum iğrenç alarm sesi yüzümü buruşturmama sebep oldu. Telefonun sesini kısıp ağzımı büzdüm ve yattığım yerde yana döndüm. Bugün okula hiç gitmek istemiyordum. Gerçi sadece bugün değil, hiçbir sabah gitmek istemiyordum.
Beş dakika sonra alarm tekrar çaldığında mızmızlanarak yataktan kalktım ve tuvalete gittim. Resmen ölü gibi uyumuş ve gece hiç tuvalete kalkmamıştım, böbreklerim patlamıştı sanki!
Elimi yüzümü de yıkadım ve rahatlayarak lavabodan çıktım. Yarım açık gözümle mutfağa girdiğimde tabi ki de kimse yoktu çünkü benim canım annem ve babam sabah erken kalkmaktan nefret ederdi. Ben dağları taşları delercesine okula giderken annem kaçıncı uykusunda olurdu, Allah bilirdi... Babamın mesaisi de saat onda başladığı için o da dokuz gibi uyanıyordu.
Bu evde cefa çeken kişi bendim...
"Acıktım ama hiçbir şey yiyesim yok." Buzdolabını açtım. Annem dün akşam bana sinirlense de yine geceden sandviçimi yapıp dolaba koymuştu.
"Yaa..." Streç filme sarılmış sandviçi aldım. "İnatçı minnoş seni..."
Dişlerimi fırçaladıktan sonra saçlarımı düzleştirdim. Okul gömleğimi ve eteğimi de giydikten sonra üstüme kot bir ceket geçirdim. Boş başka bir çantama sandviçimi ve suyumu koyduktan sonra evden çıktım.
Okula geldiğimde dersin başlamasına yirmi beş dakika kalmıştı. Atalay'ı şimdi mi ele geçirmeliydim, yoksa öğle arasına mı bıraksaydım? Ama öğle arasına bırakırsam çantama ne olacaktı? Çantamı almalıydım, ders kitaplarım içindeydi.
Kitaplarım içindeydi ama, bu çocuğun sınıfı neredeydi onu bile bilmiyordum ki.
"Off..." Alnıma vurdum pişmanlıkla. "Keşke sorsaydım hangi şubede olduğunu."
"D'deyim." Arkamdan duyduğum sesle korkuyla sıçradım. Öküz! Arkamdan sinsi gibi yaklaşıp ödümü patlatmıştı. Ben de şimdi onun kafasını patlatsam ideal olurdu.
"Ya senin normalin yok mu? Niye sinsi sinsi yaklaşıp korkutuyorsun? Ödümü patlattın."
"Sende de ne öd varmış kızım her şeye patlıyor."
"Sus be! Sen ödsüzsen ben ne yapayım?" Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Onu inceledim. Dünkü buruşuk okul kıyafetlerinin aksine bugün pantolonu ve gömleği ütülüydü. Saçları da öyleydi. Dün terle alnına yapışmış tutamları bugün arkaya atıp alnını açmıştı. Ela gözleri eğlenen bir parıltıyla parlıyordu. Eşek oğlu eşek bugün daha da yakışıklıydı.
"Başlayacağım yaa..." kendi kendime mırıldandığımı duydu ve kulağını dibime soktu. Bir anda eğilip dibime girdiğinde tertemiz kokusunu aldım. Parfümü de çok güzeldi.
Onun dibime girmesiyle panikle geri kaçmıştım ki Kore dramalarını aratmayacak bir klişeyle göz göze geldik. Ondan kaçmaya çalışırken ayaklarım birbirine girdi ve tam düşecekken kolu belime sarıldı.
"Klişe oğlu klişe seni..."
"Ne?" Ben bunu sesli mi söylemiştim?
"Niye elin belimde?" diyerek dikkatini dağıtmaya çalıştım.
"Düşeceğin için olabilir mi zeka küpü?" Sorgularcasına gözlerimi kıstım ve ona bakmaya devam ettim. Sanki dans eder gibi bir pozisyondaydık. Ben geriye doğru eğilmişken o, belimden tutuyordu. Bir romantik komedi kitabında yaşasaydık eğer tam yazarın yazacağı türden bir sahneydi.
Neyse ki gerçekler o kadar da romantik değildi.
"Madem tuttun kaldırsana, eğilmekten belim tutuldu davar!" Neyse ki dış gözden romantik gözükebilecek bir anı böylece bozmuştum. Kendimle gurur duyuyordum.
Bıkkınlıkla ofladı ve istediğimi yaptı. Elini belimden çektiğinde rahatlamış bir nefes verdim ve bir adım geriledim. Oh be. Hemen savunma pozisyonumu alarak kollarımı önümde bağladım.
"Çantam nerede?"
"Sınıfta." Kaşlarım çatıldı.
"Sen yeni gelmedin mi?" diye sordum. Kafasını salladı. "O zaman çantam neden sınıfta?"
"Sınıfa gidesi gelmiş." dedi dalga geçerek. Gerçekten dayak istiyordu. Acaba saçını falan mı yolsaydım?
"Ya düzgün cevap versene be!" diye çemkirdim. "Sabahın sekizinde senin ayı şakalarını anlamıyorum ben." İşaret parmağımı şakağıma bastırdım. "Basmıyor beynim, kapiş?"
Taklidimi yapıp "Kapiş?" dediğinde sinirden sol gözüm seğirmeye başlamıştı. Ay ben galiba bu çocuk yüzünden disiplinlik olacaktım. Canı çok fena dayak çekiyordu çünkü.
"Sus artıkkk!" Öfkeyle ayaklarımı durmadan yere vurduğumda gülüşünü gizlemeye çalıştı ancak kabak gibi görüyordum işte!
"Gülmesene pislik!" diye bağırdım. Artık sinirden ağlayacak vaziyete gelmiştim. Uzun zamandır kimse beni bu kadar sinir edememişti. Genelde ben insanların sabırlarını zorlardım.
"Çantan sınıfta çünkü benim eşek arkadaşlarım çantanı sınıfından almış ama gidip bizim sınıfta unutmuşlar. Yani kısacası çantan dünden beri okulda." Gözlerim panikle büyüdü. Ya onları biri çaldıysa..?
"Makyaj malzemelerim!" diye bağırdım ve koşarak okula girdim. Atalay peşimden "Ne oluyor?" diye bağırdı ancak ona laf anlatacak vaktim yoktu. Merdivenleri ikişer üçer çıkarken onların yerinde kalmış olması için dua ediyordum. Makyaj çantamda adeta bir servet yatıyordu. Ve ayı kolonisi servetimi okul sıralarında unutmuştu!
"Ne olur çalınmamış olsun, ne olur..." Son kata geldiğimde nefes nefese koridorda ilerledim. D şubesine gelmiştim. Sınıfa girdim. İçeride henüz kimse yoktu. Çantam en ön, orta sırada duruyordu. Çantama taktığım ayıcıklı ve kurdeleli charmlarım çalınmamıştı çok şükür. İnşallah aynı şey makyaj malzemelerim için de geçerli olurdu.
"Asu!" Atalay nefes nefese kapının ağzında durdu. "Kızım neye koşuyorsun böyle ödümü patlattın." Sınıfa girdi ve çantamın durduğu sıraya oturdu. Ben hala ayakta dikiliyor, çantamın fermuarını açacak cesareti bulmaya çalışıyordum. Çünkü makyaj çantam içinde değilse eğer, tüm birikimimi kaybetmiş olacaktım.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Atalay beni izliyordu. "Ne oluyor?" dedi bir kez daha.
"Servetim." dedim gözlerimi açmadan. "Tüm birikimim ya içinde, ya da her şey bitti."
"Çantanda para falan mı bırakmıştın?" Sesi endişeliydi. Kafamı iki yana salladım. "Daha değerlisi." Gözlerimi açıp ona baktım. Ela gözleri endişeyle büyüdü.
"Yoksa altın mı bırakmıştın? Okula gramla falan mı geldin Asu? Kızım sen manyak mısın!?"
"Hayır!" diyerek kestim sözünü. Ağlamaklı bir halde "Daha değerlisi."
"Daha değerlisi mi?" Düşündü. "Altından daha değerli ne var ki?" Aklına gelmiş gibi, "Pırlanta mı?" Bu erkekler değerden ne anlardı zaten? Onların elinde hiç el bebek gül bebek baktıkları makyaj malzemeleri olmamıştı ki, nereden bileceklerdi?
"Makyaj malzemelerim dedim ya. Niye altın, pırlanta karıştırıyorsun?"
"Kızım nereden bileyim ben, çok değerli dediğin için onlar aklıma geldi işte."
"Makyaj malzemelerim de çok değerli benim. Ben onları alabilmek için gündeliğe gittim be." Şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
"Oha. Sana temizlik yaptıracak kadar para mı istiyor bu şeyler lan? Ne kadar verdin bunlara peki?"
Ağladı ağlayacaktım. "Otuz bin."
Donakaldı. "K-Kaç, kaç?" Bir kez daha söyledim.
Suratına bir tane tokat yapıştırdığında şaşkınlıkla ona bakakaldım. "Ne yapıyorsun be, niye kendine vuruyorsun?"
"Rüyada mı yoksa gerçekte mi olduğumu anlamak için." dedi. "Otuz bin lira..." diye sayıkladı. "Sen nereye gündeliğe gittin? Söyle, ben de birkaç gün çalışayım orada."
"Ha o mu, şey ya... Bizim evi temizledim." Annem evde hiç iş yapmadığımdan yakınırken bir anlaşma sunmuş ve istediğim makyaj setini alırsa evi temizleyeceğimi söylemiştim. Annem ne kadar pahalı olabilir ki, diyerek anlaşmamı kabul etmiş ve elimde dopdolu koca bir paketle eve döndüğümde eline verdiğim fişle üç saat bakışmıştı. Neyse ki kârda olan bendim.
Şaşırdı. "Ailen bir gün temizlik yapman için sana o kadar para mı verdi yani?"
"Sonuç olarak temizliğimi yaptım mı, yaptım. Bileğimin hakkıyla o parayı kazandım." diyerek uzatmadım. Artık çantamı açmam gerekiyordu.
Gözlerimi kapadım ve fermuarı hızlıca açtım. Ancak bir türlü gözlerimi açamıyordum. Yüzümü buruşturdum ve parmağımla çantanın içini işaret ettim. "Baksana orada mı?"
"Ne orada mı?"
"Pembe renkli, üstünde kurdeleler olan orta boylarda bir çanta. İçinde mi?"
Tam bir şey söylüyordu ki elimle dur yaptım. "Sakın kötü bir şey söyleme." Böyle deyince sustu.
"Ne yani kötü bir şey mi söyleyecektin, neden sustun?" dedim korkuyla. Ay, bana bir şeyler oluyordu.
"Kendin görsen daha iyi olur." Bu sözle her şey bitti. Kaderime razı gelmem gerekiyordu ama ondan önce biraz ağlayacaktım.
"Ö-öyle mi?" derken ağzım büzüldü. "H-hiç umut yok mu g-gerçekten?" diye sorarken gözyaşlarımı yanaklarımda hissettim.
"Bununla yüzleşmen gerek Asu." dedi ciddi bir sesle. Akan burnumu çektim.
"Orası öyle ama..." Peki bunu nasıl yapacaktım? Sabitleyici pudram ve spreyim artık ülkemizde satışı olmayan bir markanın son ürünleriydi. Peki parlatıcım? O da en sevdiğim şarkıcının kullandığı parlatıcıdandı, hem de aynı rengiydi. Bunları kaybetmenin üstesinden nasıl gelecektim? Bana kimse böyle bir acı yaşayacağımın uyarısını yapmamıştı ki, kendimi alıştırsaydım. Büyümek zorunda kalmak bu muydu?
Bir genç kız, böyle bir acıyı nasıl sindirirdi?
Gözlerimi sıkıca yumduğum için ıslak kirpik diplerim acıyordu artık. Bütün malzemelerim bu çantanın içindeydi, sabahta hiçbir şey sürememiştim bu yüzden. Dudağım çatladığında sürecek bir nemlendiricim bile kalmamıştı.
"A-alışacağım." Hıçkırdım. "Alışmak z-zorundayım." Islak gözlerimi yavaşça açtım.
Ve pembe kurdeleli makyaj çantamla göz göze geldim.
"Allah'ım sana şükürler olsun..."
Mutlulukla ellerimi açtım. Atalay kahkaha atarak yerinde zıplıyordu resmen. Maymun olduğu zıplayışından belliydi işte. Yüzüme yüzüme utanmadan güldüğü için bir de öküzdü tabi.
"Komik mi zırzop?" dedim ciddi bir şekilde. Off... Susmuyordu bir türlü. Sinir etmişti yine beni.
"Ölüyorum... Ah!" Kafasını geriye atıp gülmekten ağrıyan karnını tuttu. "Ben hayatımda böyle bir şey görmedim." Sevimsizce güldüm.
"Senin gibi bir maymunu eğlendirebildiysem ne mutlu bana." diye ağzımın içinden sessizce mırıldandım. Neyse ki duymadı. Bir de onunla laf dalaşına giremezdim.
Sevimsiz bakışlarımı yüzünden çekmeden makyaj çantamın içini açtım.
"Hayır!" Çığlığımla gülmesi durdu.
"N'oldu?"
"İçi..." Çantayı önüne tuttum. "İçinde üç tane malzeme var." çantayı sertçe sıranın üstüne koydum ve yere çöktüm. "Bari hepsini alsaydınız, niye bana böyle umut verdiniz?" Tekrar ağlamaya başladım. "Bir de bitmek üzere olanları bırakmışlar, şerefsizler..." Hıçkırdım.
"Dur, sakin ol." Yanımda eğildi. Sıranın üstündeki makyaj çantasını aldı ve içine baktı. "Götler." dedi benim hakaretimi daha kaba bir şekilde dile getirirken. Bu nedense iyi hissettirdi.
"Benim yerime de söv." Burnumu çektim. Günde üç posta ağlamasam rahat edemiyordum resmen. Böyle bir şey olabilir miydi?
"Neden kimse, bu kız bunları ne zorluklarla almıştır, üzmeyelim şu kızcağızı demiyor ya..?" Islak yüzümü elimin tersiyle sildim. "İnsanlar ne kadar kötü."
Elini destek olmaya çalışarak omzuma koydu. "Yani... Otuz bin liralık malzemesi olana da acımazlar be güzelim." "
Neden acımayacaklarmış, ben temizlik yapıp aldım--" Bir dakika. Doğru mu duymuştum?
Atalay, namı değer kaba öküz, bana güzelim demişti. Ve bunu, daha dün çirkin deyip beni üç saat ağlatmasının ertesi sabahı söylemişti. Bana çirkin demesinin üstünden daha 24 saat bile geçmemişti!
Eğdiğim kafamı kaldırıp ona baktım. Ağlamama iki dakikalık ara verdim. Akan burnumu çektim. "Sen az önce ne dedin?" Gözlerim hala yaş doluydu.
Bana, öküzün trene baktığı gibi baktığında ensesine bir tane yapıştırmak istedim.
"Otuz bin liralık makyaj malzemesi olana acımazlar, dedim."
"Başka?"
"Yani, dedim."
"Başka?" Karşıdaki duvara dalıp düşündü. Ancak yüzünde boş bir ifade vardı. Tekrar bana baktığında o ifade değişmedi. "Başka bir şey demedim."
"Dedin."
"Demedim."
"Dedin."
"Demedim."
"Ya dedin!"
"Ne dedim peki?"
"Bana, güzelim, dedin!" Ela gözleri ne kadar büyüyebilirse o kadar büyüdü. Adem elması titredi.
"Uydurma." Bence bu söylediğine kendi bile inanmamıştı. Ona gerçekten mi diyen bıkkın bakışlarımdan birini fırlattım. Boğazını temizledi.
"O zaman yanlış duymuşsundur. En iyisi biz bir tur da kulaklarına baktırmaya gidelim. Çünkü sen gaipten sesler duyuyor gibisin." Bir de beni yalancı çıkarmaya çalışıyordu, hayvan! Kendi kulaklarımla duymasam bu manipülasyonuna inanacaktım resmen.
"Sen ne yalancı bir şey çıktın ya. Lafı söyleyen sensin, evirdin çevirdin beni suçlu ilan ettin. Bu da ayrı bir kafa."
Tam bir şey söylüyordu ki koca bir sürü olan öğrenci topluluğu sınıfa girdi. Kolumdaki saate baktım. Dersin başlamasına on beş dakika kalmıştı.
Çöktüğüm yerden kalktım ve sıranın üstünde duran makyaj çantasını sırt çantama attım. Zaten içinde işe yarar hiçbir şey kalmamıştı. Bir süre yemeden içmeden kesilip para biriktirmem gerekiyordu.
Çantamın bir kolunu omzuma taktığımda Atalay yanımda dikiliyordu. Bana baktığını fark ettim. Ne var dercesine kafamı salladım.
"O sorumsuz sıpalara günlerini göstereceğim, merak etme." Onlara günlerini gösterse ne olacaktı ki, makyaj malzemelerim geri mi gelecekti sanki.
"Gerek yok." dedim solgun sesimle. "Giden gitti zaten. Sorumsuz arkadaşlarına güvenmek, senin hatan; sana güvenmekte benim hatamdı." deyip omuzlarım çökmüş bir şekilde sınıftan çıktım.
🦋
Sınıfa girmeden önce kızlar tuvaletine girip yüzüme su çarptım. Aynada yüzüme baktığımda kendimden korktum. "Hay ben senin..." Suratım ağlamaktan şişmiş, gözlerim de kıpkırmızı olmuştu. "Acaba kafamda şişti mi?" Dün eve gidince buz koymayı da unutmuştum. Hiçbir şeyi düzgün yaptığım yoktu.
Tokamı çözdüm ve saç diplerimi incelemeye çalıştım. O sırada tuvaletin ışığı bir anda patladı. "Hay ben senin gibi okulun ya. Of!" Tam kafamdaki şişliğe bakacağım zaman patlayası tutmuştu. Pes ettim ve lastik tokamı bileğime geçirdim.
Tuvaletten çıktığımda koridorda boş boş gezinen Atalay'ı gördüm. Ders başladı başlayacaktı, şimdi öğretmen zili çalmıştı. Boş gezenin boş kalfası olduğunu bu kadar belli etmeseydi keşke.
Beni gördüğünde durdu. Şu anda onunla uğraşacak halim yoktu. İki dakika da birbirimizi görmesek bir şey olmazdı.
Tam ağzını açıyordu ki, "Derse giriyorum bir şey söyleme." dedim. Açtığı ağzı böylece kapanmıştı. Aferin ha, ilk kez sözümü dinlemişti.
"Asu." Yok, dinlememişti. Bıkkınlıkla gözlerimi yumdum ve ona döndüm. "İyi ki bir şey söyleme dedim ya. Maşallah ağzını açmadın."
Yaptığım ironiye aldırmadan "Konuşmamız lazım." dedi.
"Derse gireceğim Atalay, öğretmenler zili çaldı."
"Ama önemli—"
"Derslerim daha önemli." diyerek kestim sözünü. "Teneffüse kadar bekleyeceksin mecbur." Başka bir şey söylemesine izin vermeden sınıfa girdim ve kapıyı kapattım.
Ders başladıktan on dakika sonra sınıf kapısı tıklatıldı. Nöbetçi öğrenci "Hocam, müdür, Asuman arkadaşımızı çağırıyor." dedi. Yine ne yaptığımı düşünürken sıradan kalktım ve peşinden gittim.
Sınıfın kapısını kapattığında "Yine ne yapmışım?" diye sordum.
İşaret parmağını dudaklarına götürdü. "Şşşt. Sessiz ol."
"Niye?" Koridorun iki yanına da baktı ve kolumdan tutarak beni peşinden sürükledi. Koridorun köşesine geçtiğimizde konuştu.
"Çünkü müdür seni çağırmadı." Kaşlarımı çattım.
"Ya siz bana sırayla mı gönderiliyorsunuz? Müdür çağırmadıysa beni neden dersten çıkarıyorsun kardeşim?" Çocuk eliyle sessiz olmamı söylerken, ben hala kendi kendime mızıldanmaya devam ediyordum.
Tam o sırada arkadan bir el ağzımı örttü. Gözlerim şaşkınlıkla kocaman olurken, panikle ağzımı kapatan eli ısırdım. Elin sahibi kimse acıyla inledi ve elini çekti.
"Ahh... Elim, ahh..." Mal Atalay. Gerçi parfümünün kokusundan anlamam gerekiyordu o olduğunu ama bir anlığına düşünememiştim işte.
Fısıldayarak bana bağırmaya çalıştı. "Kızım yırtıcı mısın nesin ya, ne yapıyorsun sen!" Acıyan elini salladı.
"Elini öyle ağzıma koyarsan ısırırım tabi. Isırmayıp ne yapacaktım?"
"Sen önüne gelen her eli böyle ısırıyorsan seninle işimiz var ha, Asu." Benim ne işim olacaktı be onla!
"Ne işim olucakmış benim seninle be? Kendi kendine gelin güvey mi oluyorsun bi de?" Gözlerini kısarak bana baktı ve bir adım yaklaştı. Hemen bir adım geri giderek mesafeyi korumaya çalıştım ancak yine bir adım geldi. Gözlerimi bıkkınlıkla devirdim.
"Sen neden hemen öyle bir iş düşündün ki?" dedi imayla. "Yoksa senin benimle ilgili o tarz düşüncelerin mi var?" Tam olarak hangi tarz düşüncelerden bahsediyordu bu mendebur?
"Benim ne tür düşüncelerim olacak be seninle ilgili? Kafan mı güzel?"
Dilini damağına değdirdi ve reddeden bir ses çıkardı. Ela gözlerindeki ifade beni çok gıcık ediyordu.
"Üç harflik bir şey, anlarsın ya?" Yoo, anlamamıştım.
Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirdim. "Bok gibi bir kişiliğin olmasından mı bahsediyorsun canım? Eğer onun üç harfinden bahsediyorsan sana seve seve katılırım." İlk duyduğu şeyle eğlenen ifadesi silinse de sonra sırıtmaya başladı.
Aramızdaki bakışmayı, yanımızda duran nöbetçi çocuğun "Abi," diyen sesi böldü. "Ben artık gitsem, siz bakışmaya devam etseniz." Kafamı hışımla çocuğa çevirdiğimde yerinde sıçradı. "Ne bakışacakmışım be ben onla?"
Çocuk bana cevap vermeden gözlerini Atalay'a çevirdi. "Beni şu yengenin elinden alsan artık."
Gözlerimi kocaman açmış tam "ne yengesi be!" diye çemkiriyordum ki Atalay, "Haklısın kardeşim." dedi ve iki ikiyüzlüğü çocuğun eline sıkıştırdı. Omzunu patpatladı. "Sağ olasın."
Çocuk, "Ne demek abi." deyip merdivenleri üçer beşer çıkarak gözden kayboldu. Hayretle Atalay'a döndüm.
"Yenge mi!?" Atalay ağzına fermuar çekti. Beni omuzlarımdan tutup ilerletti ve alt kata, kantine indirdi.
Masalardan birine geçtiğimizde sandalyemi çekti ve beni oturttu. Şu an tamamen onun komutlarıyla hareket ediyordum. Yaptığım tek şey, kocaman açılmış ağzımı kapatmamaktı. Hayrete düşmekten başka bir şey yapamıyordum sanki.
İki kahve alıp birini benim önüne, diğerini de kendi önüne koyup karşımdaki sandalyeye oturdu. Halimi gördüğünde boğazından bir gülüş kaçtı. "Ağzını kapat ağzını, sinek kaçacak." Iyy... Sineklerden nefret ediyordum, eğer onlardan birini yersem bir süre yemek yiyemezdim herhalde.
Ağzımı kapattım. Gülerek beni izliyordu. Güldüğünü fark ettiğimde eliyle ağzını kapattı ve saklamaya çalıştı.
"Sen az önce ne dedin?"
Kahvesinden minik bir yudum aldı ve dirseklerini masaya yaslayıp ellerini birleştirdi. Bilmemezlikten gelerek, "Ne demişim?" diye sordu. O parlayan gözlerini alacaktım elime...
Ofladım ve önüme koyduğu kahveyi hışımla ağzıma götürdüm.
"Hasss..." Kahveyi hemen tekrar bardağın içine tükürsem de sıcaklığı dilimi haşlamıştı.
Gözleri kocaman oldu. Karton bardağı elimden aldı. "Sıcaktı o Asu." dedi endişeyle.
"A-ağzım..." Dalgınlıkla kahveden kocaman yudum almıştım. Dilim, dudaklarım, hepsi mahvolmuştu.
Ağlamaklı bir halde "Ağzım haşlandı." dediğimde güldü. Öldürücü bakışlarımı ona döndürdüm. "Acı çekmem sana komik mi geliyor?"
Kafasını reddederek salladı. "Yok, o yüzden gülmüyorum."
"Ne yüzden gülüyorsun o zaman?"
"Senin yanındayken gülmekten başka bir şey yapamıyorum çünkü. Mesela şu anda kendi canını yaktığın için üzüldüm ama böyle hissederken bile güldürüyorsun işte, anlatamıyorum."
Yüzümü buruşturdum. "Bir şeyi de becersen şaşardım zaten." Ne hissettiğini bile anlatamıyordu alık mal.
Bu sefer de kahkaha attı. Ağzım hala yanardağ gibi yanıyordu. Bir de bunun durduk yere gülmeleriyle mi uğraşacaktım!
Kendimi daha fazla sinire koymamak için gözlerimi yüzünden çekip masaya koydum. Hay Allah. Bu sefer de masaya yasladığı için sertleşmiş kaslı kollarıyla göz göze geldim. Off. Bunun yakışıklı hiçbir şeyini görmek istemiyordum!
Onun olmadığı bir yere bakmak adına kafamı geri attım ve gözlerimi tavana diktim. Çok şükür. Sonunda kurtulmuştum ondan.
"Neden tavana bakıyorsun?"
Sevimsizce güldüm. "Orada yoksun, o yüzden."
"Beni görmek istemiyorsun yani."
"Aynen öyle."
Başka bir şey söylememişti. Böyle iki dakika geçti. Konuşmaması güzeldi de, böyle durmaktan boynum ağrımaya başlamıştı.
Bir nefes verdim. En azından birkaç dakika daha o yakışıklı suratı görmekten muaf olmalıydım. Biraz daha dayanıp kafamı geride tutmaya devam ettim. Tabi geveze, daha fazla konuşmadan duramadı.
"Asu," dedi normal bir tonda.
Ben de gayet normal bir şekilde "Ne var?" dedim. Kafam geride olduğu için sesim biraz boğuk çıkmıştı.
"Sevgilim olur musun?"