İçeriğe geç

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 2 · 14 dk okuma

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 2

2

"Asu!" Ay ne var be! Asu, Asu, Asu. İsmimi duymaktan gına gelmişti artık.

"Ne var..?" diye mırıldandım. Bir sıcaklık hissediyordum. Böyle, sanki bir yastığın içindeydim ama çok yumuşak bir yastık değildi bu, baya baya sert yastıklardandı. Yastığı tutup sarılmaya çalıştım ama çekemiyordum kendime, ellerime gelmiyordu bir türlü. Sıkıca yumduğum gözlerimi açtım yastığı çekmeye çalışırken. Hayır...

Kendime koca bir yastığı çekmeye çalışırken onun ela gözleriyle karşılaşmayı beklemiyordum. Kumral kısa tutamlar terle alnına yapışmış, şaşkınlıkla bana bakıyordu. E... Benim yastık neredeydi?

Kafamı eğdiğimde, kaslı kollarına yapışmış ellerimi gördüğümde gözlerim büyüdü. Sert yastık falan yoktu. Kollarındaki kasları yastık sanmış, bir de daha bu sabah özenle törpülediğim tırnaklarımı yastığa, ay kollarına, geçirmiştim. Çocuğu resmen tırmalamıştım!

Ellerimi sanki ateşe değmiş gibi hemen ondan çekerken ne halde olduğumuza baktım. Atalay yerde sırt üstü yatıyor, bende göğsünde duruyordum. Kolları sıkıca bana sarılıydı. Biraz ötede duran arabayı ve başımızda dikilen orta yaşlardaki adamı çok sonra fark ettim.

Panikle hemen üstünden kalkmaya çalışırken dizlerim büküldü ve yine üstüne düştüm. Kafam göğsüne düştüğünde utançtan yok olmak istiyordum artık.

"Utanma." dedi sakinleşmemi ister gibi. Kollarını tekrar belimde hissettim. Beni yavaşça yanına, yere bıraktı.

"Gençler!" dedi adam sinirle. "Sokak ortasında böyle ne yaptığınızı sanıyorsunuz?"

Atalay ayağa kalktı ve üstündeki tozları silkeleyip bana elini uzattı. Onun yardımıyla ayağa kalktığımda, kendisine yaptığı gibi üsümdeki tozları silkeledi ve biraz yukarı çıkmış eteğimi ve buruşmuş gömleğimi düzeltti. Kafamı utanmaktan bir türlü kaldıramıyordum.

"Kafanı kaldır." diye fısıldadı kulağıma. "İnsanların sana böyle kötü imalar yapmasına izin verme Asu."

"Biz bir hata yapmadık." dedi Atalay adama, kendinden emin bir sesle. "Ara sokağa böyle gaza basarak giren sizsiniz asıl, onu kendime çekmesem ezecektiniz resmen. Bize ahlak satmaktan önce kendi hatanıza bakın."

Atalay'a "Ne biçim konuşuyorsun lan sen? Terbiyesiz!" dediğinde yüzüme düşmüş saçlarımı kulağımın arkasına attım.

"Asıl sen ne biçim konuşuyorsun be! Az kalsın beni eziyordun. Bu çocuk olmasa şu an katildin sen katil! O beni tutup kenara çekmese ölümü kaldırırlardı buradan!"

"Sende önüne arkana bakmadan koşa koşa girmeseydin sokağa!" diye bana bağırdığında adamın arkasında kalan tabelayla göz göze geldim. Arabaların girmesinin yasak olduğu bir sokaktı bu.

"Sen önce önündeki arkandaki tabelalara bakmayı öğren de, ondan sonra bana ders ver cahil cühela seni!" Parmağımla arkasında kalan tabelayı işaret ettim. "Bak, bu sokağa arabaların girmesi yasak tıknaz kafa!"

Atalay'ın boğazından bir gülme kaçtığını duydum ancak saklamaya çalıştı. Yalnızca dudakları kıvrılmıştı.

Adam arkasına dönüp tabelayı gördü. Tekrar bize döndüğünde yüz ifadesi endişeyle değişmişti ancak belli etmemeye çalıştı.

"Çağıralım mı polisi ha? Ceza yemek ister misin?" dediğimde gözlerini kıstı.

Kendi kendine "Çoluk çocukla uğraşıyoruz resmen ya..." diye mırıldanırken kaçacağını belli etmeden geri geri adımlıyordu ancak ne yapacağı kabak gibi ortadaydı. Adımları sürücü kapısında durdu ve hızlıca arabasına binip gözden kayboldu.

Resmen kaçmıştı.

İstemsizce güldüm ve Atalay'a çakması için elimi uzattım. Ancak bunu yaparken bilincim yerinde değildi. Onun da olmayacak ki, o da gülerken uzattığım elime çaktı ve elini çekmedi. Gülmeye dalmış olmalıydı. Evet, evet öyleydi.

El ele tutuşmamızın tek sebebi, ikimizin de gülmeye dalmış olmasıydı. Başka bir şey olmazdı.

Olamazdı.

Ben Sinan'a deli gibi aşıkken bu imkansızdı...

🦋

"Bu arada sen kaçıncı sınıfsın?"

"Sence?" derken muzip bir ifadeyle güldü. "Kaçıncı sınıf gibi gösteriyorum?" dedi uzun boyunu ve sporla geliştirdiği cüssesini işaret ederken.

"Son sınıf gibi." dedim. "Ama son sınıfsan, ben seni daha önce nasıl hiç görmedim?"

"Bir süreliğine belli sebeplerden dolayı okulu dondurmuştum." dedi etrafa bakarken. İkimizde bir süre sonra pes etmiş ve metrobüsle okula gitmek için durağa dönmüştük. Şansımıza durakta şu an sadece biz vardık ve oturabilmiştik. Koşmaktan o kadar yorulmuştum ki ayakta dikilmeye mecalim kalmamıştı.

Şimdi de yeni metrobüsü beklerken sohbet ediyorduk. Zaman başka türlü geçmiyordu.

"Bu arada," dedim aklıma gelen şeyle. "Biz izin kağıdındaki süreyi geçirdik mi?"

"Bakalım." Elini okul pantolonunun cebine götürdü. İki buruşuk kağıdı çıkartıp kolundaki saate baktı. "Okula 25 dakika desek..." deyip düşündü. "Bir ders fazladan yemiş oluyoruz." Ellerimi "Tüh." diyerek yaşlı teyzeler gibi dizlerime vurdum. "Ne yapacağız?" Ona baktım.

Kesmiş olduğu, ancak köklerini gösteren sakallarını sıvazladı ve bana baktı. "Hande Hoca'ya yalvaracağız, yapacak başka bir şey yok."

"Of ya..."

Tersçe "Senin oflamaya hakkın yok." dediğinde kaşlarımı çattım.

"Niyeymiş o?"

"Senin yüzünden geç kaldıkta ondan. Bizi öyle koşturmasaydın geç kalmayacaktık."

"Ben mi dedim sana beni takip et diye be?"diye çemkirdim. "Gitseydin okula tek başına. Ben de gidecektim."

"Kızım izin kağıdın bendeyken nereye gidecektim? Öğretmene ne vermeyi düşünüyordun?" dediğinde benim jeton düştü.

"Sen beni o yüzden mi takip ettin yani?" Kaşları anlamıyormuş gibi çatıldı.

"Başka ne için koşacaktım peşinden? İşim gücüm yok bir de durduk yere seni kovalamakla mı uğraşacağım?" Oturduğu yerde dikleşti ve bedenini bana çevirdi. "Bana bak, sen beni böyle hayranın falan mı sanıyorsun, ben seni güzel bulmadığımı sana söylemedim mi?"

Ağzım ve gözlerim açılmış bir şekilde ona bakakaldım. Böyle bir şeyi açık açık nasıl söylerdi?

"N...ne?" dedim zorlukla. "Ne dedin sen?"

"Ne demişim, seni güzel bulmuyorum dedim. Ne var bunda?"

Kulaklarım uğulduyordu. "Ne mi var?" diyebildim zorlukla. Bana... Yüzüme karşı açık açık çirkin olduğumu söylemişti. Ben istemsizce onu yakışıklı bulurken yapmıştı bunu hem de.

Sakin ol Asu, sakin ol, sakin ol, sakin ol...

"Kaba ayı! Ya sen bir kızın yüzüne karşı nasıl çirkin dersin ya? Nasıl böyle bir ayı olabilirsin?!"

"Ne var kızım bunda? Herkes seni beğenmek zorunda mı? Hem ben sana çirkin demedim, sadece güzel bulmuyorum dedim."

"İkisi de aynı yola çıkmıyor mu davar! Güzel bulmuyorum ve çirkinsin demek aynı şey." Oturup ağlayacaktım neredeyse. Bu hayatta kendimde en beğendiğim şey olan güzelliğime laf edilmişti.

İlk kez biri beni beğenmemişti ve açıkça bunu yüzüme karşı söylemişti.

İnşallah karşısında ağlamazdım, bunu eve gidince yapmak istiyordum çünkü.

"Davar mavar ayıp oluyor bak. Senin normal konuşma şeklin yok mu ya?"

"Senin gibi bir kaba ayıya böyle konuşabiliyorum maalesef." Yanından kayıp diğer oturağa geçip aramızda bir boşluk bıraktım. Dolmuş gözlerimi kırpıştırdım ve ağzımı burnumu eğerek gözyaşı akıtmamaya çalıştım.

"Ya Asu..." derken sesi ciddileşmişti. İyi, kaba domuz kalbimi kırdığını anlayabilmişti. Beni güldüreceğini düşünerek "Asuman, yap bir pansuman..." dediğinde ölümcül bakışlarımı ona çevirdim. Hemen sustu. Bunun beni güldüreceğini nasıl düşünebiliyordu? Mal herif!

"Birinin seni beğenmesi bu kadar önemli mi?" diye sorduğunda önüme eğdiğim kafamı hafifçe kaldırıp ona baktım. Ela gözleri ciddi bir bakışla gerçek bir cevap bekliyordu.

"Evet." dedim dürüstçe. "Sen bana çirkin diyen ilk kişisin." dediğimde şaşırdı.

Hayretle "Gerçekten mi?" dediğinde elimde buruşturduğum izin kağıdını ona fırlattım ve daha fazla dayanamayarak ağlamaya başladım. İlk başta güldü, sonra ağladığımı gördüğünde "Şaka yaptım, valla şakaydı."

"Yalancı!" dedim ağlamaya devam ederken. Tutamıyordum kendimi.

"Valla şaka yaptım, Asu." derken ne yapacağını bilemeyen bir şekilde bana bakıyordu. Hem dudakları kıvrılıyor, hem de ağladığımı görüp kendini ciddi tutmaya çalışıyordu.

"Yemin ederim şaka yaptım." dedi inanmamı isteyerek. "Lütfen ağlama."

"Ağlarsam ağlarım, sana ne be!" diye çemkirirken boğazıma tükürüğüm kaçmıştı. Öksürdüm. Of... Şimdi de burnum akmaya başlamıştı.

Akan burnumu çektim ve eğdiğim kafamı kaldırıp ağlamaya devam ettim. Kafamı eğip ağlarken daha çok akıyordu burnum. Bir de sümüklü sıfatını kaldıramazdım şu dakikadan sonra.

Metrobüs durağa gelip durduğunda hala ağlamaya devam ediyordum. Bütün okula gitme hevesim kaçmıştı. Zaten kafam da top gibi olacaktı bu mendebur yüzünden. Hem çirkin, hem de şiş kafalıydım onun yüzünden.

"Sen bin." dedim metrobüsü işaret ederken. "Ben okula gitmeyeceğim."

"Neden?" Senin yüzünden mal!

İçimden bu geçse de sessiz kaldım.

Metrobüse el yapıp gitmesini söylediğinde kızarmış gözlerimi şaşkınlıkla ona döndürdüm. "Niye yolladın?" diye sorduğumda, parmağının tersiyle sağ gözümden akan bir yaşı sildi ve beni izledi. İlk defa alaycı değildi sanki.

Yalnızca "Boşver." deyip yoldan geçip giden arabaları izlemeye devam etti.

Paketten bir peçete daha çıkarttı ve bana uzattı. Uzattığı peçeteyi aldım ve sesli bir şekilde burnumu sildim. Artık bana sümüklü diyecek olması bile umrumda değildi. Ağlamaya başlamamın üstünden birkaç saat geçmişti sanırsam, hava yavaşça kararıyordu ama biz hala durakta aynı şekilde oturuyorduk. Yanımdan sadece iki kereliğine kalkmıştı, birinde tuvaleti gelmişti, diğerinde de bana birkaç paket peçete almıştı. Şu anda ikinci paketteydik sanırım, bir paketlik daha ağlama hakkım vardı.

"Ne zaman bitecek?" dedi yorgunlukla. Burnumu çekip ona yan bir bakış attım. "Bilmiyorum." dedim soğukça. "Sindirmem biraz zaman alabilir."

"Hala sindiremedin mi..?" diye mırıldandığında ateş saçan gözlerimi ona çevirdim ve sustu. Gerçekten de gözlerim ateş saçıyordu artık; ikisi de ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu.

"Sana çirkin deseler hemen yutar mıydın yani?" Umursamazca omuzlarını silkti.

"Benim umrumda olmazdı ki. Sen çok çıtkırıldımsın sadece. Çubuk kraker gibisin kızım, her şeye kırılıyorsun." dediğinde elimdeki sümüklü peçeteyi ona fırlattım.

"Sus be! Hassas kalpli olmak da mı suç?"

"Bu artık hassas kalplilik değil ki, bu basbayağı alınganlık ve sen hayatımda gördüğüm en alıngan insansın. Küçücük bir lafı bile nasıl böyle koca bir şeye çevirdin hala anlayamıyorum."

Onu dövmek istiyordum.

"Sen gitsene artık." dedim açıkça onu kovarak. "Bana böyle laflar edeceğine nereye gideceksen git de rahat edeyim."

"Aynen yanımda hiç rahat olmadığın için şu anda omzumda sümüklü peçeten var." Az önce attığım sümüklü peçete beyaz okul gömleğinin omuz tarafında bağımsızlığını ilan etmişti. Elinin ucuyla peçeteyi aldı ve kenardaki çöp kutusuna attı. Bir de iğreniyordu benden, pislik...

Onun yüzünden özgürce ağlayamıyordum bile. Louvre Müzesi'nin güvenlik görevlisi gibi başımda bekliyordu(!) Yaptığı hiçbir şey yoktu, ama gitmiyordu da.

Bugün o kadar yorulmuştum ki onunla tanışma sebebimizi bile unutuvermiştim. Bugün okulda Sinan'ı ararken ismi Atalay olan kaba ayı, kafama şut çekmiş ve beni hastanelik etmişti. Bu da yetmemiş gibi, beni kaç sokak boyunca koşturmuş, bir de çirkin diyerek saatlerce ağlama sebep olmuştu. Bu birkaç saatte hayatım resmen aksiyon filminden fırlar hale dönmüştü. Tüm aksilikler benim başıma geldiğine göre başrol bendim.

Peki bu filmin asıl erkeği kimdi?

Sinan olmasını istiyordum. Evet, evet, Sinan'dı.

O olması için elimden gelen her şeyi yapacaktım.

Yarım saat sonra ağlamaktan yorularak pes ettim ve eve gitmeyi kabul ettim. Ama şöyle bir şey de vardı, ki...

Peşimde bir kuyruğum vardı.

Eve girdiğimi görene kadar beni takip etmeyi bırakmayacağını söyleyince mecburen beni eve götürmesini kabul etmiştim. Beraber metrobüse bindiğimizde hava kararmış ve sokak lambaları yanmıştı. Trafikte ilerlerken ışıklarla dolu caddeler gözüme çok güzel gözüküyordu. Tam o sırada aklıma gelen şeyle kafam yanımda oturan ona çevrildi. O da benim gibi pencereden dışarıyı izliyordu. Ona döndüğümü gördüğünde N'oldu dercesine göz kırptı.

"Eşyalarımız." dedim. "Bütün eşyalarımız okulda kaldı."

"Ben söyledim arkadaşlara, onlar alacaklar."

"E benimkiler?" dedim. "Benim eşyalarım ne olacak?"

"Seni de söyledim merak etme. Ben sadece kendini düşünen egolu bir insan değilim." İmayla konuştuğunda kaşlarım çatıldı. Ben sadece kendini düşünen egolu bir insan mıydım yani, bunu mu söylüyordu?

"Senin arkadaşlarını tanımıyorum ki ben. Nasıl alacaklar?"

"Sen tanımıyor olabilirsin ancak anlaşılan onlar seni tanıyormuş." derken sesi sinirli çıkmıştı. Saçımı havayla arkaya attım.

"Hayranlarımdanlar yani, öyle mi?" dediğimde zoraki bir gülüş attı ve belli belirsiz kafasını salladı.

"E ne yapacaklar benim eşyalarımı?"

"Bana verecekler, ben de yarın sana vereceğim." Yüzümü buruşturdum. Bu demek oluyordu ki yarın mecbur yine görüşecektik. Oysaki ben, bugünden sonra bir daha onu görmemeyi planlıyordum.

"İyi." deyip dışarıyı izlemeye devam ettim. Omzuyla beni sarstı.

"Seni morali bozuk gördüm." dedi. Alayla "Bu mutsuzluğun yarın da beni göreceğin için mi?" diye sorduğunda kafamı salladım.

"Maalesef."

Alaycı gülüşü yavaşça silindi ve dümdüz bir sesle "Hislerimizin karşılıklı olması güzel." dedi. Yol boyunca bir daha konuşmadık.

Eve geldiğimde saat yediyi geçiyordu. Atalay ben apartmana girene kadar sokağın başında beklemiş, içeri girdiğimi gördüğünde gitmişti.

Elimi yüzümü yıkayıp pijamalarımı giydim ve mutfağa geçtim. Yemeklerin buharı tütüyordu. Memnuniyetle kocaman bir nefes aldım ve gülümsedim. Bugün yemek yemeyi de unutmuştum resmen.

"Anne çok güzel kokuyor. Ellerine sağlık." Tencerelerin kapaklarını açıp yemeklere baktım. Sulu köfte, pirinç pilavı ve mücver vardı. Yemeklerin güzelliğinden olduğum yerde oynamaya başladım.

Annem halime güldü ve elindeki kaşıkla pilavı karıştırdı. "Sen neden geç kaldın bu kadar?"

Oynayışım durdu. "Öyle geze geze geldim bugünlük. O yüzden." Şimdi niye yalan söylemiştim ki? Ama gerçeği söylesem de annem panik yapar, beni bir tur daha hastaneye götürürdü. Kendi gözüyle iyi olduğumu görmeden beni rahat bırakmazdı.

Bir anda "Anne sence ben çirkin miyim?" diye sordum. Elindeki kaşık havada kalmış bir şekilde bana bakakaldı.

"Ne?"

"Çirkin miyim? Mesela annem olmasaydın sokakta beni görseydin ay ne kadar çirkin bir kız deyip mi yanımdan geçerdin? Merak ettim."

Kocaman bir kahkaha attı ve çorbayı karıştırmaya devam etti. "Ay akşam akşam benim aklımla uğraşma kızım. Tövbe, tövbe..."

Ayaklarımı cevap istercesine yere vurdum. "Ya anne, neden bir şey söylemiyorsun? Cevap bile veremiyor musun yani, o kadar mı çirkinim!"

"Kız, ay kafayı yemiş bu!" Tahta kaşığı tencerenin içine bıraktı ve ellerini beline koydu. "Kızım senden güzeli mi var, konuşturma şimdi beni! Senin çirkin olabilme ihtimalin olan bir dünyada yaşamıyoruz Asu, şu kafadan çık."

"Ayrıca sen annenin kim olduğunu unuttun mu da kendini çirkin sanıyorsun?" dedi inanamayarak. Annem doksanlı yıllarda Türkiye Güzeli seçilmişti ve ona göre onun güzelliği genlerinin aktarımıyla katbekat artarak bana geçmişti, hep böyle söylüyordu.

"Bir daha böyle olmayacak sorular sorarsan kafana terliği yersin bak!"

Dayanamayarak "Bugün bana biri çirkin dedi." dedim. Kıstığı gözlerini ölümcül bir bakışla bana çevirdi.

"Ve sen bu sözden, seni kıskandığını anlamadın mı?" Ofladım.

"Kız değildi anne, erkekti. Erkekte mi güzelliğimi kıskanacak?"

"Kızım asıl erkekler daha çok kıskanır ya! Ay bu kızımın saflığı delirtecek beni... Yavrum erkekler seni beğendiklerini belli etmemek için sana tam tersi sıfatlar kullanırlar. Bunu hala anlayamadın mı sen?"

"Ama ondan başka erkekler bana hep güzelsin diyor, o zaman onlar mı yalan söylüyor?" Kafasını salladı.

"Hayır bebeğim, sadece sana çirkin diyen çocuk, sana en çok abayı yakmış olan oluyor. Diğerlerininki sıradan bir hoşlantı olsa da onunki dağları taşları deler."

"Ama daha bugün tanıştık. Hemen nasıl öyle olacak?"

Annem, "Demek ki gördüğü ilk an vurulmuş." dediğinde aspiratör ışığımızın altındaki sohbeti yemeklerin kaynamasıyla bitirmiştik. Mutfak masasının üstünde duran tabakları anneme uzattım. Yemeği koydu ve salondaki yemek masasına götürmem için bana verdi.

Yemekleri masaya koyarken babam lavaboda elini yüzünü yıkamış ve sofraya geçmişti. Gülümsedim. "Hoş geldin baba."

O da gülümsedi. "Hoş buldum kızım." Uzattığım tabağı önüne koydu. "Gerçi benim sana hoş geldin demem lazım, sen benden sonra gelmişsin." Kafamı salladım.

"Bugünlük biraz temiz hava alayım, geze geze geleyim dedim."

Kaşığıyla yemeğini karıştırırken gülümsemesi silinmedi. "İyi yapmışsın prensesim."

Tam bu sırada annem bir anda "Asu!" diye bağırdı. Yerimde sıçradım.

"Ne oldu!?" diye bağırdım oturduğum yerden.

"Çabuk yanıma gel!" diye bağırırken ses tonu tam olarak beni azarlayacak tınıdaydı. Kafamı kaldırıp çaresiz bakışlarla tavanla bakıştım. "Yine ne yaptım ya..?"

Babam, "Kızım bak hadi annene, bekletme." dediğinde sandalyeden kalktım ve çaresiz adımlarla annemin yanına gittim. Odamdaydı. Bir elinde okul eteğim, bir elinde de buruşuk bir kağıt parçası vardı. Kağıdı havada tutuyordu.

"N'oldu anne?"

"Bu ne Asu?"

"Kağıt parçası." dedim gayet ciddi bir şekilde.

Sabır çekercesine gözlerini havaya dikti. "Peki neyin kağıdı yavrum bu?"

"Neyin kağıdıymış?" Gerçekten de ne kağıdı olduğunu bilmiyordum. Sabah okuldan aldığım izin kağıdı mıydı acaba? Eğer oysa, annem allem eder kallem eder ağzımdan lafı alırdı valla. Hastaneye gittiğim ortaya çıkar, sonra gece bir tur da acile giderdik. Hem yarın okul vardı, eğer beni geceden zorla acile götürüp kafama baktırırsa uykuya ayıracağım tüm saatlerim orada geçerdi. Off, başıma gelenler... Hepsi o mendebur Atalay yüzündendi. Top değil, mermi atmıştı sanki şerefsiz...

Bilmiyor ayağına yatarak "N...neymiş bakayım." dedim. Ben kağıdı almaya çalışırken elini havaya kaldırdı ve izin vermedi.

"Öyle bir dünya yok Asu Hanım, önce bunun sebebini açıklayacaksın sen bana." Ayy, açıklayamazdım ki, nasıl açıklayacaktım? Açıklarsam annem beni bir hafta okula da yollamaz, hastasın gidemezsin derdi. Öyle olursa bütün dersleri kaçırırdım.

"B...bir şey değil ki o." dedim belli etmemeye çalışarak. "Şey... Bir arkadaş içindi o." Keşke kutuplarda penguen olsaydım da annemden bir şey saklamaya çalışmasaydım. Gerçi bende bu şans varken annem yine beni bulur, penguen halimde de annem olacak bir yol bulurdu.

"Demek sen okulda böyle iyi(!) arkadaşlarla takılıyorsun, öyle mi kızım?" dedi iyi sıfatına ironiyle bastırarak.

"Anne demesene öyle ya, ayıp değil mi onlara?"

"Ayıp falan değil!" diye cırladı. "Siz son senenizde olmanıza rağmen böyle sorumsuzluklar yapıyorsanız eğer, benim böyle konuşmam ayıp değil!" Alt tarafı üç derslik izin kağıdı alıp tüm gün derse girmemiştik. Bunda bu kadar kızılacak ne vardı ki?

"Senin gibi başkası var mı böyle?" elinde buruşturduğu kağıdı salladı. "Cevap ver bana." Off... Neden bu kadar sinirlenmişti ki? Resmen gözlerinden ateş fışkırtıyordu.

Belli belirsiz kafamı salladım mecbur. Bu hikayede yanan benken dibimdeki çıra da baş düşmanım Atalay olacaktı tabi ki.

"İsmi ne?" Dudaklarımı birbirine bastırdım söylememek için. "Söyle!"

"Off... Atalay." Hemen de ele vermiştim çocuğu. Ama ne yapayım yarı suçlu, hatta yarım + çeyrek suçlu olan oydu. Beni koşturmasa bir ders fazladan gecikmez ve bana çirkin diyecek zamanı eline vermezdim. Ama şimdi ne olmuştu? Hem metrobüsü kaçırmış, hem yorulmuş, hem de beni ağlattığı için okula gitme hevesim yok olmuştu.

"Anne, tamam valla bir daha olmayacak, bir kerelik boşver ne olur..."

Annem yalvarışlarıma kafasını sallarken babam geldi ve kapının ağzından "Yemekler soğudu, bir saattir neye bağırışıyorsunuz?" diye sordu.

"Al bakalım, babana söyle yaptığın şeyi Asu hanım." Gözlerimde yardım isteyen bakışlarla babama baktım ve alt dudağımı küçük bir çocuk gibi eğdim.

Babam sakince, "Ne oldu kızım, söyle bakalım." dedi tam da istediğimi yaparak. Rahatlamış bir nefes verdim.

"Baba ben hastaneye--" Annem benimle aynı anda lafa girdi.

"Sayısal loto oynamış!"

Babamla aynı anda "NE!" diye bağırdık.

İşte şimdi gerçekten batmıştım...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.