Ondan nefret ediyordum.
Kalbimi göğsümü dövercesine çarptırışından, onu görünce almayı unuttuğum nefeslerden ve ayaklarımı yerden kesen hayalinden...
Hepsinden nefret ediyordum.
Ama nefretle aşk denilen şeyin arasında incecik bir çizgi olduğunu biliyordum, bu yüzden sinirleniyordum.
Ve sinirimi ondan çıkarıyordum.
"Kızım bıraksana saçımı, lannn!" Bağırışına aldırmadan sıkıca tuttuğum kısa tutamları elimin içinde biraz daha sıktım. Bu, acı içinde inlemesine sebep oldu.
"Söyle çabuk, nasıl yaptın? O soruyu nasıl çözdün, söyle!"
"S-saçımı bırakmazsan..." Elimden kurtulmaya çalışıyordu ancak nafileydi, parmaklarım saçına sakız gibi yapışmıştı. "B-bir bok öğrenemezsin."
Şartını duyduğum an elimi saçlarından çektim. "Tamam söyle."
Yüzünü buruşturup iki büklüm olmaktan sızlayan bedenini esnetti. Acıyan saç diplerini ovuştururken homurdanan bakışları yüzümdeydi.
"Eşek gibi ağır elin var kızım." dedi yaka silkercesine. "Sülük gibisin sülük. Yapışıp kaldın üstüme!"
Hakaretlerine hiç aldırmadım. "Söyle."
Sıradan kalktı ve kollarını ağır hareketlerle esnetti. Hala cevabını bekliyordum. Kıstığı gözleri gözlerime döndü.
"Üç harf kuralı." Heyecanla devam etmesini bekledim.
Hevesle, "X,y,z mi?" dedim. Kafasını iki yana salladı.
"Hayır; n,a,h, yani..." Bir anda orta parmağını kaldırdı ve koşarak sınıftan çıktı.
Yüzümdeki heyecanlı ifade solup giderken sağ gözüm seğirdi. Öfkemi yatıştırmaya çalışarak nefesi ağzımdan alıp burnumdan verdim. Ağırca sıradan kalktım ve peşinden gittim. Yanardağ gibi patlamadan önceki son sakinliğimdi bu.
Bittin sen...
Koridorda değildi, çoktan gözden kaybolmuştu. Sabır dolu bir nefes daha verdim ve merdivenleri inip bahçeye çıktım. Bahçede de değildi. Okulun bahçesinde ilerleyip futbol sahasının ortasına yürüdüm. Gözlerim top oynayan öğrencilerde onun tanıdık yüzünü aradı, ama yoktu.
Arkamı dönüp tam sahadan çıkıyordum ki kafama gelen sert topla feleğim şaştı.
"Hass—" dedim. Hissettiğim acıyla az kalsın küfür edecektim. Biri beynimi zonklatacak kadar sert bir şutu kafama çekmişti.
"İyi misin?!" diyen bir ses duyduğumda acıyla yumduğum gözlerimi açtım. Muhtemelen benim gibi son sınıf olan bir çocuktu. Uzun boylu ve biraz yapılıydı; tam olarak bir kas kütlesi değildi, ancak spor yaptığı barizdi.
Top oynamaktan sırılsıklam olmuştu. Kısa kumral saçları koşmaktan alnına yapışmış, gözünün önüne düşüyordu. Islak saçlarını gözünün önünden çekti ve az önce beynini yamulttuğu kişiye, yani bana, baktı. Gözleri elaydı.
"Çok iyiyim. Beynimi patlattın ama çok iyiyim! Düzgün oynasana be topunu!"
"Sahanın ortasında dikilmiş horoz gibi duran sensin kızım, ne bağırıyorsun?" Tam olarak kaba bir öküzdü. Ağzımdan bir hah çıktı.
"Ne yani topu atan değil, kafasına yiyen mi suçlu? Bir de kendini mi haklı çıkartıyorsun?"
"Maç yaparken sahaya girmeseydin o zaman. Penaltıydı o. Beyin sarsıntısı geçirmediğine dua et."
"Zaten geçirdim!" diye patladım. "Şikayetçiyim senden. Bu gece ölürsem eğer tüm suçlusu sensin. Hapse girersin." Alay eder gibi güldü.
"Bak sen... Öldün, bir de üstüne şikayetçi oldun, öyle mi?" Omuzlarımı da, çenemi de dik tuttum.
"Öyle."
Çenesini sıvazlayıp kafasını salladı. "Tamam." Bir anda kolumdan tutup beni peşinden sürüklemeye başladı.
"Ne yapıyorsun be!?" Peşinden koşar adımlarla sürüklenirken hızına yetişemiyordum.
"Hastaneye gidiyoruz. Başıma kalmanla uğraşamam, hapse girmek için çok gencim." dediğinde inanamayarak gözlerim büyüdü.
"Ne yani, ölmem sorun değil ama hapse girmen mi sorun?" Umursamazca omuzlarını silkip kafasını salladı.
"Ölürsen öl, bana ne. Seni tanımıyorum, etmiyorum. Herkes kendi geleceğinden sorumlu."
"Şerefsiz..." diye ağzımın içinden mırıldandığımda omzunun üstünden bana baktı ve kaşlarını kaldırdı. Kulaklarını dikip beni dinliyor olacak ki söylediğimi duymuştu.
"Ağzından bal damlıyor." Beni zorla müdür yardımcısının odasına sürükledi.
Gel, sesini duymamızla önce beni odaya soktuğunda, müdür yardımcısı Hande Hoca, masasında oturuyor ve önündeki evrakları inceliyordu. Gözleri; önce dış güçler tarafından içeri ittirilmiş olan bana, ardından da arkamdan giren kaba ayıya döndü. Önden girmem bir şey değiştirmemişti, onu saklamam imkansızdı.
"Ne oldu Atalay?" Demek beni buraya sürükleyen inatçı keçinin ismi Atalay'dı. "Yine ne istiyorsun?" Hande Hoca bunu bıkkınlıkla söylemişti. Anlaşılan Atalay'ın idareciler arasında hoş bir ünü yoktu, nedense böyle anlayasım gelmişti.
"Hocam," dedi Atalay ve beni hafifçe omzumdan öne doğru ittirdi. Mecbur bir adım öne giderken tavrına gözlerimi devirdim. "Kafasına yanlışlıkla şut çektim, hastaneye gidebilir miyiz?"
Hande Hoca'nın gözleri endişeyle bana döndü. "Bir şeyin var mı kızım?"
"Sadece biraz zonkluyor." derken acımı küçümsemiştim. Kalp atışlarımı resmen şakaklarımda hissediyordum, kafam zonk zonk atıyordu.
"Ambulans çağıralım mı, ya kötüleşirsen?"
"Gerek yok, sağ olun hocam. İyiyim." Okula ambulans gelmesiyle çıkacak hır gürle uğraşamazdım. Bütün öğrenciler pencerelere dökülürdü.
"Emin misin?" diyerek son kez sordu. Kafamı salladım.
"Peki." Çekmeceden izin kağıdı defterini çıkartıp Atalay denilen çocuğa baktı. "İki derslik yeterli mi?"
"Üç olsa daha iyi olur hocam, ama siz nasıl isterseniz tabi." derken istediğinin olacağını biliyordu. Bunu, konuşurken yüzünde beliren ifadeden anlamıştım. Tavrına bir kez daha gözlerimi devirdim.
Hande Hoca defterden iki tane izin kağıdını koparıp ona uzattı. "Dikkatli olun."
Kafasını salladı. "Oluruz hocam, çok sağ olun." Önden ben, arkamdan o, odadan çıktık. Kapıyı kapatıp bana döndü.
"Burada bekle beni, sınıftan eşyalarımı alıp geleceğim."
"Ben de benimkileri alayım o zaman." deyip üst kata, sınıfa yöneliyordum ki "Çantanı alma." dedi. Sorgular bakışlarım ona çevirdiğimde, "Kaçak gibi görünmeyelim. Sadece cüzdanını alsan yeter." dedi.
"Neden, akbili de ben mi basacağım?" Yüzünü ekşitti.
"Hayır zeka küpü; hastaneye gidiyoruz, kimliğini yanına alman için söyledim. Kafana şut çekmişken akbili de sana bastırmam, merak etme." Muzipçe göz kırptı. "Bugün bendensin."
Onaylamayan bir tavırla yüzümü buruşturdum. "Ha suçunun da farkındasın ama bana yine de toplu taşımayla eziyet çektireceksin yani, öyle mi?" Elimin tersini abartılı bir ifadeyle alnıma götürdüm. "Ay bir baygınlık geldi şimdi."
"Abartma sende. Nesin sen İngiltere Prensesi mi? Tıpış tıpış bineceksin işte toplu taşımaya."
Çenesiyle merdivenleri işaret etti. "Hadi alacaklarını al da gel, okulun bahçesinde buluşalım."
🦋
Durakta oturmuş, metrobüsün gelmesini beklerken oflayarak ayaklarımı ileri geri sallıyordum. Arkasına dönüp metrobüsten bir iz arayan gözlerini bana çevirdi.
"Ne ofluyorsun?"
Kolumdaki saate baktım. "Metrobüs gelene kadar izin kağıdındaki süre bitecek ve ben her an senin yüzünden ölebilirim. Beyin kanaması geçirdiysem eğer sayende kan içerde dondu kaldı. Kalıcı hasar bırakacaksın." Gözlerini devirdi ve laf yapıştıracakmış gibi bir anlığına dudaklarını inceltti.
"Nereden başıma kaldın sen ya..?"
Yüzüme sevimsiz bir gülüş yerleştirdim. "Bu zamana kadar işlediğin günahların bedeli olarak gönderildim." dedim. "Ve kulağıma fısıldanan en hafifleri;" Elimle saymaya başladım. "Cimri, kaba ve düşüncesiz olman. Ha, bir de her an katil olabilirsin. Bu da seni dünyanın en kötü insanları arasında sıralamanı en üste taşımaya fazlasıyla yardımcı olacaktır."
"Allah'ım sabır ver..." Gözlerini kapatıp kafasını gökyüzüne çevirdi.
Sonunda pes edip bana döndü. "Tamam söyle, ne istiyorsun?" Gülüşümü yuttum.
"Taksiye binmek." dedim hevesle. "Hastaneye taksiyle gidelim."
"Sanki annenin karnından taksiyle doğdun..." diye ağzının içinden mırıldandığında, "Evet." dedim.
"Ne?"
"Evet. Ben takside doğmuşum, gerçekten de annemin karnından taksiyle doğdum." İnanamaz gibi bir kahkaha patlattı ancak yüzümdeki ifadenin değişmediğini gördüğünde gülüşü yavaşça silindi. Gerçekten de yalan söylemiyordum. Hastaneye birkaç dakika kala neredeyse takside doğuyormuşum, annemi zar zor hastaneye yetiştirmişler.
"Ne?" dedi bir kez daha. Gözleri büyüdü. "Oha."
"Evet." dedim duruşumu bozmadan. "Az kalsın takside doğuyormuşum." Kaşları çatıldı.
"Doğuyor muymuşsun, yoksa doğdun mu?"
"Ne fark eder?" Güldü.
"Ne mi fark eder? Birinde gerçekten takside doğmuş oluyorsun, diğerinde ise doğmamış oluyorsun. Bunun farkını gerçekten de soruyor musun?" dedi inanamaz gibi. "Sana kimse neredeyse kavramını öğretmedi mi?"
"Ne kadar abarttın." diyerek ofladım. "İlla her şeyi açık açık söyleyecek miyim yani? Annemin suyu takside gelmiş işte. Bu da beni yarı takside doğmuş yapar." Eliyle durmamı işaret etti.
"Tamam, tamam sus. Her detayı verme."
Anında alaycı tonuma bürünerek "Neden?" diye sordum. At kuyruğumu havalı bir ifadeyle arkaya attım ve kendimi işaret ettim.
"Bu güzelliğin nasıl dünyaya geldiğini bilmek istemez misin?" Durmadan kırpıştırdığım gözlerimle ona bakarken bana ölümcül bir şekilde kitlendi. Ardından yüzünü buruşturdu.
"Güzelliğin bundan haberi var mı?" diye mırıldandığını duyduğumda gülüşüm silindi.
"Ne diyorsun sen be? Şu okulda beni güzel bulmayan tek bir kişi bile yok. Her hafta çıkma teklifi alıyorum ben—" sözüm kahkahasıyla yarım kaldı.
Yüzüme yüzüme attığı kahkahaları sonunda bittiğinde kocaman bir sırıtışla konuştu. "Bizim okuldakilerin zevki yokmuş maalesef, sırayla sana çıkma teklifi ettiklerine göre."
Gözlerimden adeta ateş çıkıyordu. "Ne dedin sen?"
"Ayrıca beni okuldan saymaman kalbimi çok kırdı." Abartılı bir ifadeyle elini göğsüne götürdü. "İşte karşında aynı okulda olup seni güzel bulmayan bir kişi..." Sözünü bitiremedi. Kafası karışmış bir şekilde bana baktı.
"Tamamla." dedi.
"Neyi tamamlayayım?"
"İsmin ne?" Gözlerimi devirdim.
"Sana ne!"
"Söylemezsen söyleme, bende sana kendi istediğim şekilde seslenirim."
Ağzından sevmediğim bir ismin yarısını duymamla "Asu!" diye bağırmam bir oldu.
"Asu. Bu kadar mı yani?"
"Ne istiyordun destan mı? İsim işte."
Memnun olmamış şekilde "Üç harf." demesiyle bıkkınlıkla ofladım.
"İsmim Asuman ama Asu'yu kullanıyorum. Yeterli mi?"
"Asuman ha?" Kafasını sallayarak dikildiği yerde hafifçe hareketlendi. "İşte bu kapı, bu da sapı..." diye mırıldandığında, devamında neyin geleceğini biliyordum.
"Hayır." dedim anında, ancak dinlemedi.
"Asuman, yap bir pansuman..." diye şarkıya devam ettiğinde etrafta ona fırlatacak bir şey aradım ancak yoktu. Keşke kafama yapıştırdığı o top şu an burada olsaydı da, o kalın kafasına bir şut da ben çekseydim.
"Ya!" diye bağırdım. "Sussana be!" Durduğu yerde hafifçe dans ederek ritim tuttu, beni sinirlendirmek hoşuna gitmişti.
"Mirkelam sevmez misin?" diye inanamıyormuş gibi sordu. "Sana özel şarkı yapmış bir adamı nasıl sevmezsin?"
"Çok konuşma." Herkesten aynı şeyi duyduğumu bilmiyordu tabi. İsmimi duyan herkes anında, Asuman, yap bir pansuman deyip dalga geçtiği için artık bıkmıştım.
"Valla sen her ne kadar beğenmesen de," Ellerini pantolonun cebine soktu. "İsmime özel bir şarkı yapılmış olsa alnıma yapıştırıp gezerdim, çok havalı..."
"Neyse ki öyle bir şarkı yok. Dünya büyük bir dertten kurtuldu." Yüzünü ekşitti.
"Çok komik." deyip tekrar yola döndü. "Nerede bu ya?" Kolundaki saate baktı. "Normalde her 15 dakikada bir geçmesi lazım."
Daha dün törpülediğim tırnaklarımı inceledim. "Bu, sen ne kadar inkar etsen de taksiye binmemiz için bir işaret."
Ellerini dağılmış saçlarından geçirip oflarken, yoldan geçen bir taksiyi durdurdu. Arka koltuğun kapısını açıp hala durakta oturan bana baktı.
Kafasıyla açık kapıyı işaret etti. "Bin."
Şaşırmıştım ancak bu fırsatı şaşırmaya harcadığım vakitle kaybedemezdim. Hevesle oturduğum yerden kalktım ve adeta uçan adımlarla taksiye bindim.
Ben bindikten sonra taksinin arka kapısını kapattı ve ön koltuğa geçti. Hareketine gözlerimi devirdim. Yanıma otursa onu yiyecek halim yoktu ya!
Okula yakın hastanelerden birinin ismini söylediğinde taksici gaza bastı. Neyse ki fazla trafik yok gibiydi, en fazla 15 dakikada hastaneye varabilirdik.
Sessizce camdan dışarıyı izlerken nedense izlendiğim hissine kapıldım ve bir anda dikiz aynasına baktım. O sırada göz göze geldik. Ancak çok kısa sürdü, çünkü gözlerini hemen başka yöne çevirmişti.
Seni yalancı...
Madem beni güzel bulmamıştı, neden gizlice izliyordu? Dudaklarım bu hareketiyle istemsizce kıvrıldı. Kimse beğenmediği birini gizlice izlemezdi. Bu, özellikle de ergenliğin zirvesinde olan 18 yaşında biriyse...
At kuyruğu yaptığım saçlarımı dağıttım ve eğlenen bir sırıtışla onları arkama attım. Bunu yaparken omuzlarımı dik tuttum. Beğenilmek ve bunu fark etmek her kızın hoşuna giderdi, özellikle de benim gibi ergen, liseli bir genç kızsan bunun hoşuna gitmemesi imkansızdı...
Kısacası, ikimiz de iflah olmaz ergenin tekiydik işte.
Bu sefer gözlerini kaçırmadan onu izleyen bendim. Ancak ben onun aksine, dikiz aynasından izlemek yerine açık açık, utanmadan bakıyordum.
Aynı şekilde onun da izlendiğini fark etmemesi imkansızdı. Omzunun üstünden hafifçe arkasına döndü ve göz göze geldik. Tek kaşını sorgularcasına havaya kaldırırken ne var dercesine kafasını sağa sola salladı. Onu taklit ederek ben de kafamı salladım. Kaşını gözünü oynatmasıyla cevap vermeyeceğimi anladı ve "Ne var?" dedi. Keşke bu kadar kibar olmasaydı(!)
Umursamazca omuzlarımı silktim. "Bir şey yok."
Bu sefer kaşlarını çattı. "Bir şey yoksa niye bakıyorsun?"
"Bakamaz mıyım? Yasak mı?"
"Ne diyorsun kızım?" İşaret parmağıyla şakağını işaret etti. "Kafana şut çekince hücreler mi zedelendi?" Alayla kafamı salladım.
"Evet, senin yüzünden böyle "mal"a bağladım." dedim çenemi öne ittirerek. Yaptığım garip taklide yüzünü buruşturdu. "Çattık ya..." diye mırıldanıp önüne döndü. Tepkisine gözlerimi devirdim.
Taksi hastanenin önünde durduğunda oflayarak cüzdanını çıkarttı. Cüzdanını açıp durdu. Kollarımı önümde bağlayarak ödeme yapmasını beklerken bana döndü ve taksimetreyi gösterdi. Gördüğüm rakamlarla gözlerim kocaman oldu.
"Ne var?" dedim anlamaya çalışarak. "Bir de bana mı ödeteceksin yani?"
"Kızım ne yapayım, yok o kadar nakit yanımda. Ben fal mı attım sabah gelirken senin gibi bir karın ağrısıyla taksiye bineceğime? Almamıştım o kadar para yanıma."
"İnanamıyorum sana ya!"
Taksici taksimetreyi gösterdi. "Gençler taksimetre akmaya devam ediyor yalnız. Biraz acele edin." dediğinde oflayarak okul eteğimin cebinden cüzdanımı çıkarttım.
"Kart geçiyor mu abi?" Kafasını salladı.
Kartı uzatıp temassız ödeme yaptım. Taksiden inerken yaşadığım şeye inanamıyordum. Bu kaba ayı resmen sabah kafamı yarmış, bir de taksiyi bana ödetmişti. Allah'tan devlet hastanesine gelmiştik, yoksa özel hastanenin ücretini de kitler, bir aylık harçlığımı bir günde yedirtirdi bana bu fırsatçı domuz.
"Senin kartın yok muydu, sen niye kartla ödemedin?"
"Okula kart falan getirmiyorum ben." Beni arkada bırakıp hastanenin kapısına doğru yürüdüğünde arkasından yumruğumu kaldırıp ona içimden sövdüm. Omzunun üstünden bana yan bir bakış attı.
"Ne bekliyorsun davetiye mi? Hadi!"
Hastaneye girdim. Kimliğimi istediğinde uzattım ve bulduğum boş bir yere oturdum. Girişi yapıp yanıma geldi.
Başımda dikilirken "Taksinin parasını ödeyeceğim, merak etme." dedi. Kafamı kaldırıp ona baktım. "Kafana şut çekmişken taksinin parasını ödetmem."
"Sağol ya, çok düşüncelisin." Uzattığı kimliğimi cüzdanıma koyup oturduğum yerden kalktım. "Kendi işimi kendim hallederim." deyip sağdan sağdan gittim. Gittim gitmesine ama, nereye gideceğimizi bilen de oydu, girişi o yapmıştı.
Arkama dönüp ona baktığımda çenesini sıvazlayarak bana bakıyordu. "O taraftan değil." Parmağıyla sol tarafı gösterdi. "Bu taraftan."
İşaret ettiği tarafa döndüm. Yanından geçip sol tarafa giderken "Neyse ne!" dedim ve onu arkamda bıraktım.
Doktor röntgenlerime bakarken "Gayet iyisin. Röntgenlerinde sıra dışı bir şey yok." dediğinde rahatlamış bir nefes verdim. Neyse ki bu cimri ayı yüzünden değerli aklıma bir şey olmamıştı. Kafam o kadar acımıştı ki istemsizce kötü bir şey çıkacak endişesine kapılmıştım.
Kaba ayının "Çok şükür." diye mırıldandığını duyduğumda, ona yan bir bakış fırlattım.
"Ne o, hani umrunda değildim?" Yüzündeki rahatlamış ifade anında silindi. Kaşlarını çattı.
Oturuşunu düzeltti. "Sen zaten umrumda değilsin. Ben başıma kalmadığın için şükrediyorum."
"Aynen canım, ondan." dedim azıcık bile inanmayarak. O da bir şey olacak diye korkmuştu ama itiraf edemiyordu işte.
"Aynen Asu, o yüzden taksiyi de sana ödetti." diyen iç sesim hemen kendini gösterdi. Bu da doğruydu. Kendim ve iç sesim arasına sıkışıp kalmıştım bu çocuk yüzünden. Bir daha okulda o yakışıklı, mendebur suratını görmek istemiyordum. Silüetini dahi gördüğüm an yolumu değiştirecektim.
İç sesim, "Bir dakika." deyip beni durdurduğunda kaşlarım çatıldı. "Sen az önce ne dedin Asu?"
Ne demiştim?
"Onu yakışıklı mı buluyorsun gerçekten? O cimri, kaba ayıyı nasıl yakışıklı bulursun!? Kendine nasıl böyle ihanet edersin!?"
"Öyle bir şey yapmadım!"
"Ne bağırıyorsun kızım?" Kendime geldiğimde hala doktorun odasındaydık. Yakışıklı, ay mendebur; karşımdaki sandalyede oturuyordu. Hayırdır dercesine kafasını salladı ve göz kırptı.
"Niye kendi kendine konuşuyorsun? Nerelere daldın?"
"Sana ne benim nereye daldığımdan." derken kurulmuştum ona. "Sen kendi işine baksana be!" Dudaklarının arasından bir şey mırıldandı ancak duyamadım. Kafamı sallayıp kendime gelmeye çalıştım. Doktor şaşkınlıkla bana bakıyordu.
"Ne demiştiniz?" Doktor bana bir şey anlatırken dalıp gitmiştim anlaşılan uzaklara. En son onun sesini duymuştum çünkü.
"Kafanız muhtemelen şişecektir, birkaç gün buz koymayı ihmal etmeyin. Bugünden sonra ekstra bir ağrı hissederseniz de mutlaka tekrar gelin." Harika. Bir de şişmiş kafayla gezecektim. Başıma daha kötü ne gelebilirdi..?
Hastaneden çıktığımızda kollarımı önümde bağlayıp öldürücü bakışlarımı ona diktim.
Bıkkın bakışlarla bana döndü. "Yine ne var?"
"Senin yüzünden kafam bir top gibi şişecek, daha ne olsun!"
"Kızım ben mi dedim sana sahanın ortasında dikil diye, durmasaydın o zaman orada öyle!"
"Sen de etrafına bakmadan penaltı çekmeseydin o zaman! Ya küçük bir çocuk olsaydı yerimde? O vuruşun şiddetiyle ölürdü, ölür!"
"Ya bizim okulun futbol sahasında küçük çocuğun ne işi var Allah aşkına?" dedi hayretle. "Bana bak senin kafan mı güzel? Ne yaşıyorsun sen?"
Pes etmişlikle kaldırım kenarına oturup kafamı ellerimin arasına aldım. "Kafam şişecek. Güzelim kafam şişecek..."
"Birkaç gün şiş kafalı gez, ne olacak?" dedi sanki normal bir şeymiş gibi. Onu... Onu boğabilirdim.
Kafamı kaldırıp ona baktım. "Ya sen, ne halden anlamayan, ne tür bir öküzsün ya!? Ben bu şiş kafayla nasıl insan içine çıkacağım, nasıl okula geleceğim söylesene!"
Öküz lafıma aldırmadı. Anlaşılan kendini biliyordu. "Şiş kafayla okula gelince ne oluyor?" Eliyle kafamı işaret etti. "Alt tarafı biraz büyümüş olacak, ne var bunda?" O kadar normal bir şeyden bahseder gibi söylüyordu ki bunu, hayretle onu izliyordum.
Gözlerimi kapattım. "Allah'ım sabır ver..." diye mırıldandım kendi kendime. Şu çocuk bir aylık sabır kotamı bir saatte doldurmuştu. Bununla bir yerde mahsur kalsam muhtemelen kendimi boğarak intihar ederdim.
"Lütfen beni burada tek başıma bırakıp nereye gidiyorsan gider misin?" Hala başımda dikiliyordu. Kafamı tekrar ellerimin arasına aldım ancak bu sefer gözlerimi kapatmadım. Böylece ritim tuttuğu ayaklarıyla göz göze geldim.
"Yapma şunu." dedim kafamı kaldırmadan. Bir de kendi kendine ıslık çalıyordu hayvan. Islığı bırakıp "Neyi?" dedi.
"Şu ayaklarını sallama. Sinir oluyorum." Güldüğünü duydum. Ayaklarını bu sefer daha hızlı sallamaya başladı.
Yapıştıracaksın beş kardeşi suratına, o zaman görecek gününü!
Kafamı kaldırdım ve tüm gücümle "YAPMA ŞUNU" diye çığlık attım. Hastanenin bahçesindeki insanlar çığlığımla bize döndü.
Huzuru bozduğumuz için kovulma vaktimiz gelmişti...
Güvenlik görevlileri tarafından kollarımızdan tutularak hastanenin bahçesinden çıkartılırken utançla kafamı eğerek ilerliyordum. Otobüs durağına kadar peşimizden geldiler. Omuzlarımı çökerterek duraktaki boş yerlerden birine oturdum ve saçlarımı yüzümü gizlemek için önüme getirdim. Çok utanıyordum. İlk defa bir hastaneden böyle kovulmuştum. Daha doğrusu ilk defa bir yerden kovulmuştum.
"Kızım sen manyak mısın?" Şu anda kafamda dırdır eden Atalay ne yazık ki umrumda değildi. Ben kendi utancımda zaten boğuluyordum. "Hastanenin kapısında, öyle herkesin içinde nasıl bağırırsın?"
"Beni sen zorladın. Beni sinirlendirmeseydin bağırmazdım."
"Her şeyin suçlusu da benim anasını satayım! Ben dünyadaki bütün kötülüklerin anasıyım sanki!" diye hiddetle konuştuğunda duraktaki insanların bakışlarını üzerimizde hissettim.
"Bağırmasana ya." diye fısıldadım. "İnsanlar bakıyor."
"Sen bağırınca tamam, ben bağırınca mu suç?" Yine sesini yükseltmişti. Yerimden kalktım ve kolundan çekerek onu peşimden sürükledim. İnsanlardan yeteri kadar uzaklaştığımızda kolunu bıraktım. "Al, burada ne söylemek istiyorsan söyle. İstiyorsan da bağır."
"Sen varken bağırmak bana düşmez, olur mu öyle şey?" dedi sözlerimi alaya alarak.
"Ya sen ne istiyorsun şimdi benden ha? Zamanı geri alamam ya, sen de bana bağır ödeşelim işte."
Sinirini yutmak istermiş gibi dudaklarını birbirine bastırdı. Adem elması yavaşça hareketlendi. "Bana o kadar insanın içinde bağırdın." dedi dişlerini sıkarak.
"Karizman mı çizildi?" dedim pes ederek. "Tüm sebep bu mu?"
"Sikerim karizmasını!" diye yükseldiğinde ettiği küfürle gözlerim büyüdü. Bir kızın yanında utanmadan küfür edebiliyordu, benden bir eksi daha yemişti. Gerçi, benim gözümdeki eksiler ona ne yapacaktı, sanki bir şeyimdi.
"Olmasını mı isterdin Asu?" Al işte! Benim baş belası iç ses yine gelmişti.
İç sesimi dinlemeyip "Sen şimdi ne olsun istiyorsun Atalay?" diye sordum. İlk kez ismini kullanmıştım.
"Bir şey olsun istemiyorum. Sadece yaptığın yanlışın farkına var ve bundan sonra ona göre hareket et. Bana bağırmak istiyorsan bağırabilirsin, ama bu başka insanların yanında olamaz Asu." O da tanıştığımız andan beri ilk kez ismimi kullanmıştı.
"Şu anda düşünmen gereken şey bu değil Asu." diyen iç sesimi duydum. Şu anda düşünmem gereken şey, ona yalnız olduğumuzda bağırmamı istemesiydi. Biz neden yalnız olacaktık ki?
"Ben seninle ne diye yalnız kalayım be!" diye çemkirdim. "Sen ne demeye çalışıyorsun ha?"
Yüzüme bakarken dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı. Dayanamayıp güldüğünde kaşlarımı çattım. Bu, daha çok gülmesine sebep oldu.
"Ne gülüyorsun?" dedim sertçe. Ancak kime göre, neye göre sertti. Umrunda olmamıştı bile...
"Komiksin." dedi. "Baya komik kızsın sen Asu. Valla öylesin." Öyle miydim gerçekten? Kendime hiç komik gelmiyordum ama.
"Neyse ne." dedim aldırmayarak. "Benim komikliğim seni ilgilendirmez." Çenemi dik tuttum. "Ben gidiyorum, sen de ne yapıyorsan yap." Onu orada bırakıp ilerliyordum ki arkamdan "Nereye?" diye bağırdı.
"Okula!" dedim arkama dönmeden. Ondan uzaklaşana kadar biraz yürür, sonra da bir taksiye daha binip haftalık harçlığımı bitirirdim. Bugün yeteri kadar batmıştım zaten, biraz daha batsam ne olacaktı?
"Bekle beni!" diye bağırdı arkamdan. Off... Şimdi bu da benimle taksiye binerdi, bir tur daha benden geçinirdi.
"Kızım beklesene!" dediğinde sesi daha yakından geliyordu. Omzumun üstünden arkama baktım. Hay Allah. Hızlı adımlarla peşimden geliyordu. Tüm gücümle koşmaya başladım.
"Benden mi kaçıyorsun?" dedi inanmayarak. "Ulan Asu... Yakalayacağım kız seni." dediğinde tüm nefeslerimi yutarak daha hızlı koşmaya başladım. Kaldırımı bitirip asfalt yola geldiğimde solumdaki sokağa girdim. Dilim boğazıma yapışmıştı resmen. Ne zaman kurtulacaktım şu mendeburdan!
"Gelmesene be peşimden!" diye bağırdım nefes nefese.
"Sen de kaçma!" Peşimden koşan adım seslerinin sertliğini duyuyordum, resmen Hulk gibi çocuktu.
"Ayı... Yeri delecek sanki adımlarıyla." diye mırıldandım nefessizlikten ölürken. Ama pes etmedim.
Sokak ikiye ayrıldığında nereye gittiğimi bilmeden sağa döndüm. Işık hızında yaşlı birkaç teyzenin yanından geçtiğimde içlerinden bir tanesi, hızımla yüzüme uçuşan uzun siyah saçlarımdan olsa gerek, "Ay zebani!" diye bağırdı. Zebaniler böyle hızlı koşabiliyor muydu?
"Yok, cinim ben!" diye bağırdım arkaya doğru. Manyak kadın korktu tabi, tövbe ettiğini duydum.
Arkamdan "Kızım Kirpi Sonic misin sen, bu hız ne lan!" dediğini duyduğumda kendimle gurur duymak istedim ama, yorgunluktan her an dizlerim çubuk kraker gibi bükülebilirdi.
"Ay..." Fenalık geçiriyordum artık. "Bırak peşimi n'olur..." diye fısıldadım kendi kendime. Etrafa dikkat etmeden tam başka bir ara sokağa giriyordum ki kulağımın dibinde güçlü bir fren sesi ve belli belirsiz "Asu!" diye bağıran bir ses duydum.
Ve gözlerim kapandı.