“Ne zaman gülmeyi bitireceksin?” Somurtarak ekrana bakarken yüzüme yüzüme attığı kahkahalardan bıkmıştım artık. Hayır. Gülme sebebi, ona göre yaratıcı olan hakaretlerim değildi. Gülme sebebi…
Yüzümdeki simsiyah kil maskesiydi. Bir de telefonu şaheser gibi burnumla açmama kahkaha atıyordu sanırım. Normalde böyle kara bir şey gördüğünde korkması lazımdı ama ters etki yapmıştı anlaşılan.
Bugünlük çıldırma kotamı yeterince doldurduğum için boş bir ifadeyle suratına bakmaya devam ettim.
“Niye aradığını ne zaman söyleyeceksin peki?” Bugün o kadar çok şey olmuştu ki ona küs olduğumu bile unutmuştum. Hemen kırgın gururumu üstüme geçirmeli ve hayatı Atalay’a zindan etmeliydim.
Bir anda takındığım soğuk sesten olsa gerek, yakışıklı suratındaki kahkahanın izleri yavaşça silinmeye başladı.
Gözünün önüne gelen dağınık tutamları havalı bir şekilde geriye attı ve telefonun ekranından bile parıl parıl parlayan ela gözlerini ön plana çıkardı. Benimle konuşurken yatakta uzanıyordu. Bu açıdan çirkin çıkması gerekmez miydi? Nasıl bu açıdan bile yakışıklılığından bir şey eksilmiyor ve insanın nefesini hüpletebiliyordu?
“Hala barışmadık mı?”
Ben ne zaman barışacak gibi olsam her seferinde daha da batırdığı için maalesef bir türlü barışamıyorduk.
Onunla konuşurken telefonu test kitaplarıma yaslamış ve çalışma masasına geçmiştim. Masanın üstünde bulduğum küpelerle oynarken dalgın dalgın kafamı iki yana salladım.
“Peki ne olacak böyle?” Bu sefer sesi ciddiydi. Önüme eğdiğim kafamı kaldırdım ve ekrana baktım. Kaşları hafifçe çatılmıştı. Bu da demek oluyordu ki aramızda ciddi bir konuşma geçecekti.
“Bir şey olmayacak. Oyunumuza devam ediyoruz işte.”
“Nasıl devam ediyoruz Asu? Biz bugün görüşmedik bile. Bu nasıl devam etmek?”
Bugün neden devam edememiştik acaba? Başıma yine bir sürü olay geldiği için olabilir mi Atalay Bey?
Resmen yargısız infaz yapmak için her anı kolluyordu. Sevdiği kız tarafından bugün yerlerde süründüğümü duysa ne yapardı acaba?
Hiçbir şey yapmaz Asu diyen acı iç sesimi duydum.
Evet, yapmazdı.
O da yapmazdı, Sinan’da.
Duymak istemediğim cevabı almak istemiyordum. Bu yüzden bugün olanlardan bahsetmedim.
“Bir gün görüşmemiş olmamız, insanların dilinde ayrıldığımız anlamına gelmiyor. Bugün görüşmedik çünkü okulda fazla kalmadım.”
Bir anda oturur vaziyete geçti. Endişeyle kaşları çatıldı. “Ne oldu?” Bu yaptığı istemsizce içime küçük bir umut filizi ekiyordu.
Başka bir tepki verir mi iç ses? Bir kez olsun başka bir tepki verir mi? Bir şey söyle.
Deneme Asu. Hayal kırıklıkların boyunu aştı artık.
Gözlerim istemsizce dolarken baş parmaklarımla gözlerimi ovuşturdum. Tabi bunu yüzümün her yerine sürmüş olduğum kil maskesi varken yapmıştım. Göz altlarıma sürdüğüm maske gözlerimi cayır cayır yaktığında çığlık attım.
Atalay ekrandan “Asu!” diye bağırdı. “Ne oldu?”
“Gözlerim…” diyebildim sadece. Gözlerim kapalı şekilde kapının yerini tahmin ederek koşa koşa banyoya gidiyordum ki çat diye duvara yapışıp yere düştüm.
Artık her yerim acıyordu.
Daha fazla dayanamadım ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Belki ağlayınca yanan gözlerimde düzelirdi.
“ASU!” Atalay’ın bu sefer deyim yerindeyse kükreyen sesini duydum.
Ağlarken, “N…ne?” diyebildim sadece.
“Ne oldu? O ses neydi Asu?” Duvara çarpma sesimi kastediyordu. Sesi panikti çünkü telefonun küçük ekranından ne olduğunu tam olarak görememişti.
“D-duvara çarptım.” Akan burnumu çektim. Gözlerim ağlamama rağmen yine yanıyordu ama alnımın, burnumun, kısacası tüm vücudumun ağrısından yerimden hemen kalkamıyor ve banyoya gidemiyordum. Zaten nasıl gidecektim ki, hiçbir şey göremiyordum. Onun paniği de üstümdeydi.
“Duvara mı çarptın? Nasıl duvara çarptın Asu?” Atalay… Biliyorum, şu an benimle uğraşmak istiyorsun ama hiç sırası değil!
“Gözüme maske kaçtı!” diye bağırdım. “Hiçbir şey göremiyorum duvara tosladım işte!”
“Sezen Abla nerede?”
“Yürüyüşe gittiler.” derken hala ağlıyordum. Bir süre bir şey söylemedi.
“Bekle. Yanına geliyorum.” Kaşlarım çatıldı. Gelse ne olacaktı? Lavaboya bile gidemeyen ben, kapıyı ona nasıl açacaktım?
“Kapı falan açamam şu halde gelme.” dedim. Kaş yapayım derken göz çıkaracaktı.
“Annemler ne olur ne olmaz diye birbirlerine anahtar bırakmışlar. Onu alıp gelirim.” Vay… Demek Leyla Abla ve annem bu işe de girişmişler ve ne olur ne olmaz diye birbirlerinin çilingiri olmaya da anlaşmışlardı. Bir anahtar saksı altında, bir anahtar ayakkabılıkta, bir anahtar birbirlerinde… Leyla Abla’nın da anahtarını saksıya koyduğunu biliyordum çünkü evlerine girerken onu kullanmıştım. Ancak annemle aynı frekansta oldukları için onun da annem gibi bir tanesini de ayakkabılıklarına sakladığını düşündüm. Ağlamaya devam ederken istemsizce güldüm. Bir anlığına komik gelmişti düşündüklerim.
Gözlerimi elimin tersiyle temizlemeye çalıştım ancak temizleyeyim derken içine daha çok maske sokuyordum sanki. Gözyaşlarım ve kil maskesi birleşince daha da yanmaya başlamıştı gözlerim. Bir kez olsun bir şeyi doğru yapamıyordum.
“Bekle beni.” dediğini duydum. Ardından telefonun kapanma sesi geldi. Ağlamaya devam ederek kendimi sırt üstü yere bırakmaya çalıştım ancak bu kez de sırtım acıdığı için daha çok ağladım.
Pes ederek yüzüstü yattım ve odamdaki beyaz peluş halının yüzümdeki siyah maskeyle pis olmasına razı oldum.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmediğim dakikaların ardından, evin kapısının açıldığını duydum. Annemlerin yürüyüşü mü bitmişti, yoksa gelen Atalay mıydı? Peki tam onlar geldiğinde Atalay burada olursa ne olurdu?
İşte o zaman hapı yutardım.
Kapı kapatıldıktan sonra bir ses “Asu?” dedi. Gelen Atalay’dı.
“Buradayım.” dedim yorgun bir sesle. Ayak seslerini gitgide yakınımda duydum.
Elini omzumda hissettim. Beni yüzüstü halimden sırtüstüne çevirmeye çalıştığında sırtımın acısıyla inledim ve daha çok ağlamaya başladım. Böyle yapınca ellerini ateşe dokunmuşçasına üstümden çekti.
“Ne oldu?” Yüzünü göremediğimden sesinden paniklediğini anlayabiliyordum.
“S-sırtım acıyor…” dedim gözyaşları içinde.
“Neden? Sırtın neden acıyor Asu?” Burnumu çektim ve gözyaşları ve kil maskesiyle birbirine yapışmış gözlerimi daha sıkı yumdum.
“Düştüm.”
“Duvara sırtını mı çarptın?” Kafamı iki yana salladım. Duvara çarptığım için acının baskın olduğu yerler alnımı ve burnumu, bir de omuzlarımı kapsıyordu ancak çat diye duvara giren birinin acımayan yeri olmaması imkansızdı.
Kısacası her yerim acıyordu işte.
Kollarımdan tuttu. “Kalk, seni banyoya götürelim.” Güçlü kollarının beni çekerek kaldırmasına izin verdim. O beni kaldırırken hiçbir yerimi oynatmamıştım çünkü onun gücü ikimize de yetiyordu.
Ayakta durur hale geldiğimde önümde durduğunu hissettim. Dip dibe olduğumuzdan o güzel kokusu acıyan burnuma buram buram geliyordu. Sessizce içli bir nefes daha çektim ve canı yanan burnumu ödüllendirdim. Ona hala kızgındım ancak öfkemi gösterecek vaktim yoktu. Çünkü şu anda ondan başka çarem yoktu ve yardıma ihtiyacım vardı.
Normalde aramasını cevaplamayacaktım ancak olanlar olmuştu işte. Burnum, Atalay’dan taraf olup bana galip gelmişti.
Atalay bir anda iki elimden de tuttu ve ellerimi büyük ve sıcak elleri arasına aldı. Beni yürütmeye başladı. Gözlerim kapalı bir şekilde sendeleyerek onunla birlikte ilerledim. Ben bu haldeyken herhangi bir eşek şakası yapmayı düşünmediğini umut ediyordum.
Ellerimi bir anda bıraktı, ışığı açtığını duydum. “Gel.” Ardından tekrar ellerimi tuttu ve beni banyoya soktu.
Beni lavabonun önünde bıraktığını düşündüm ve ellerimi etrafımda gezdirdim. Lavabonun musluğunu bulduğumda suyu açıp yüzüme peş peşe bol su çarpmaya başladım. Her su çarpışımda yüzümde kurumuş kil maskesi biraz daha eriyordu. Gözlerimi suyla sıkıca ovaladım ve kil maskesinin kalıntılarını görüş açımdan çıkarmaya çalıştım. Ancak çok ağladığım için gözlerim hala biraz yanıyordu.
Yüzümü, gözlerim kapalı, hala lavaboya eğilmiş dururken akan sudan çekip nefes almaya çalıştım. Tam bu sırada Atalay devreye girdi. Akmaya devam eden suya ellerini götürdü ve gözlerimi temizlemekte bana yardım etmeye başladı. Sıkıca yumduğum gözlerimi açmaya çalıştım.
“Şimdi açma. Biraz daha kir kalmış, onları temizliyorum.” Parmakları yumuşak dokunuşlarla maskenin son kalıntılarını da gözlerimden yok ettikten sonra musluğu kapattı ve “Şimdi açabilirsin.” dedi. Eğdiğim kafamı lavabodan kaldırdım ve ağırca, ağlamaktan şişmiş gözlerimi açıp ona baktım. Kaşlarını endişeyle çatmış bir şekilde beni izliyordu. Kim bilir şu an ne haldeydim…
Saçları ev halinden çıkıp geldiği için dağınıktı. Üstünde siyah renk kapüşonlu bir sweatshirt, altında da aynı renk bir eşofman vardı. Sweatshirt’ünün kollarını az önce yüzümü yıkadığı için olsa gerek sıyırmış ve güçlü, damarlı kollarını ortaya çıkarmıştı. Bileğinde geçen gün ona taktığım siyah lastik tokayı gördüm. Geniş omuzlarını dik tutmuş, heybetli bir şekilde karşımda dikiliyordu. Ayaklarında eşofmanına kadar çektiği Nike’ın beyaz uzun çoraplarından vardı. Göğsünden biraz yukarısına geldiğim için kafamı daha da kaldırıp yüzüne baktım. Uzun kirpikleriyle çerçevelenmiş ela gözleri, banyonun ışığından olsa gerek şu anda kahverengi görünüyordu. Hafif dolgun dudakları ağzından da nefes alıyor olacak ki hafifçe açılmıştı. Elmacık kemikleri nefes alış verişiyle eşleşerek yanaklarının içine göçüp sonra tekrar eski haline dönüyordu. Sakallarını yeni kesmiş olacak ki yüzü pürüzsüzdü.
O da bana bakıyordu. Sanki şu anda bakışarak konuşuyorduk. Nefes alış verişlerimiz dışında evde başka bir ses yoktu. Ağırca yutkundu ve adem elması oynadı.
Ev halinin bile böyle olması adil değildi.
Hiç değildi hem de.
Serin sesi aramızdaki sessizliği bozdu. “İyi misin?”
Ağlamaktan iyice içime kaçan sesimi uğraştırmadım ve belli belirsiz kafamı salladım. Başım yeniden ağrımaya başlamıştı. Galiba alnımı duvara çok sert vurmuştum.
Kafamı sağa çevirip lavabo aynasıyla göz göze geldiğimde korkuyla sıçradım. Atalay’ın halinin aksine ben şu anda berbat bir haldeydim. Saçımdaki topuz bozulmuş ve saçlarım geçen gün Beyza’nın yolduğu gibi kuş yuvası haline dönmüştü. Bir de suyla ıslandığı için iyice birbirlerine yapışmışlardı. Gözlerimin ağlamaktan ve yanmaktan kıpkırmızı olmasını ve şişmesini daha saymamıştım bile. Dudaklarım da aynı şekilde ağlamaktan şişmişti ve alnımın ortası duvara çarptığım için kıpkırmızı olmuştu. Mahvolmuş gibiydim. Çilekli pijamamın kolları da dirseklerime kadar ıslaktı.
“Alnına buz koyalım.” dedi. “Şişmesin.” Ona yan bir bakış atmaya çalıştım.
“Şişmeyeceğine emin misin?” Elini ensesine götürdü.
“En azından biz elimizden geleni yapalım da. Gel hadi.” Banyodan çıktık. Tam buz almak için mutfağa gidecektik ki evin kapısına sokulmuş anahtar sesi duyduk.
Ve korkuyla göz göze geldik.
Atalay’ı ittiğim gibi odama tıktım ve peşinden içeri girip sessizce kapıyı kapattım. Kapının ağzındaki anahtarı sessizce çevirdim.
Atalay panikle odada volta atmaya başladı. “Ne yapacağız Asu?” diye fısıldadı.
Bunu asıl benim ona sormam gerekiyordu!
Annem Atalay’la beni evde baş başa görürse eğer, bizi çiğ çiğ yerdi.
Kekeledim. “B-bilmiyorum.”
“Asu! Neredesin?” Annemin bana seslenmesine karşılık, “Geliyorum!” diye karşılık verdim. Of… Ne yapacaktı ki şimdi beni?
“Atalay hemen gardıroba gir, çabuk.” Gardırobun kapaklarını açtım ve koca katırı içine sıkıştırmaya çalıştım. Ancak zar zor sığıyordu. Tamam, küçük bir dolabım olsa bir şey demeyecektim de ortalamaya göre büyük bir dolaptı bu. Kim ona bu kadar kaslı uzun bir şey ol demişti ki?
Onu dolabın içine biraz daha ittim ve askıdaki elbiselerimle onu kamufle etmeye çalıştım. Tam bu sırada annemin “Asu.” diyen sesi daha da yaklaşmıştı.
Babamın anneme, “Uyuyordur belki, rahatsız etme.” dediğini duydum.
“Uyumuyor ki, az önce geliyorum dedi.”
Babam, “Belki sana rüyasında cevap vermiştir.” deyip kıs kıs güldü. Annemin onu kovuşturduğunu duydum.
Atalay’ı daha fazla içeri sıkıştırmaya uğraşamadan dolabın kapılarını hızlıca kapattım.
Annemin önündeki tek engel de yok olduğunda panikle saçlarımı dağıttım ve yüzümdeki mahvolmuşluğu biraz olsun saklamaya çalıştım.
Onu orada bırakıp kapıya yöneldiğimde kapının yanındaki duvara portrem çıkmış gibi yapışmış kil maskesinin izini gördüm.
İşte bunu da görmemesi gerekiyordu.
Kilidi sessizce çevirdim ve perçemlerimle alnımı tamamen sakladıktan sonra odadan çıktım, kapıyı arkamdan kapattım.
“Asu?” Annem odamın birkaç adım gerisindeydi. Anlaşılan tam odama gelirken yakalamıştım onu. İlk defa şans beni bulmuş gibi olmuş ve içeri girememişti.
O görmeden kafamı dank ettiğim duvarı da silmem lazımdı. Başımda bir sürü iş vardı…
“Gözlerin neden kızarık? Ne oldu?” Perçemlerim gözlerimi saklasa da Sezen Hanım’dan bir şey kaçar mı? Hemen gözlerimin kızardığını fark etmişti.
“Siz gidince uyudum da biraz, o yüzdendir.” Neyse ki gözlerini kısıp beni incelemeyi bıraktı.
“İyi madem, geç yat; daha bölme uykunu.” Hemen kafamı salladım. Uzandı ve yanağımdan kocaman öptü.
“Hadi, iyi geceler.”
“İyi geceler anne.” Tam gidiyordu ki aklına bir şey gelmiş şekilde arkasına döndü tekrar. Uzandığım kapı kolunu bıraktım hemen.
“Seni ben yatırayım mı bu gece? Küçüklüğündeki gibi, masal okuyayım sana. Anne kız sarılıp uyuyalım bu gece beraber.” Gözlerim hafifçe büyüdü. Anne, sen de her şeyi en olmayacak zamanda dile getiriyorsun yahu. Bunu şu anda dolabımda o koca katır varken yaparsak eğer, dilinden on beş sene kurtulamam.
Lütfen dolabım ses geçirmiyor olsun, ne olur…
Atalay bunları sakın duymadın, tamam mı?
Yalandan esnedim ve uykum varmış gibi gözlerimi kıstım. Halbuki şu anda sabaha kadar ayık kalabilirdim, öyle bir adrenalin geziyordu damarlarımda.
“Annem benim bu akşam çok uykum var. Hemen uyuyayım olur mu? Başka bir gece yaparız.” Kafasını salladı ve dertlenmiş gibi iç çekti.
“Keşke yine bebek olsan Asu, o zaman her dediğimi yapıyordun. Çok güzeldi o günler…”
Annem hani bebektim ya o zamanlar, malum. Sizin lafınızın üstüne laf söylemek düşmezdi bana çünkü konuşamıyordum!
O sorumsuz hayatı hatırlamama rağmen özlemiyor değildim tabii. Ye, iç, kus. Oh, ne güzel hayat valla. Bir şey yapılacaksa eğer herkes senin yerine yapıyor, istediğin her yere yorulmadan gidebiliyordun. E tabii bir de günde yirmi saat uyku… Daha ne olsun valla.
Hafifçe güldüm ve “İyi geceler anne.” dedim tekrar. Odama girip kapıyı kapattım. Şimdi eskileri dalar, dertli dertli arabesk müziğe sarardı kesin.
Bu saate rağmen topuklu terliklerinin bıraktığı tıngırdak sesi duydum. Neyse ki alt kattaki evde kiracı falan yoktu. Yoksa annemin topuklu terliklerinin sesiyle bizi buldukları her yere şikayet ederlerdi. Anneme bu konuda alışmıştım artık. O kendini bildi bileli süslü biriydi ve öyle olmayı da seviyordu. Küçükken her bayram, ayakkabıcıya gittiklerinde dükkandaki çalışanlardan gizlice topuklu ayakkabıların olduğu yere koşar ve dükkandan çıkana kadar tıngır mıngır onlarla yürümeye çalışırmış. Tabii yakalanırmış da, Emel teyzem onu bulurmuş ve anneanneme ispiyonlarmış. O da sonra anneme kızar, hepsi sırayla ayakkabı denerken onu dizinin dibinden ayırmazmış.
Annem halasına benziyormuş. Ben ne zaman istemediği bir şey yapsam ya babaannem ya da halam oluyordum bu yüzden gözünde. Çünkü ona da zamanında öyle denilmişti. “Süslü Tülin’in aynısı işte, bacaksız!” dermiş dedem hep ona. Onun da ağzına yapışmış işte.
Gerçi… Bana da böyle söylemesinin sebebi, halam ve babaannemin son derece fena olması da olabilirdi tabii.
Peki ben fena biri miydim? Gerçekten de halama benziyor muydum?
Dış görünüş olarak herkes, bana annemin gençliğine benzediğimi söylüyordu. Ancak bence huysal olarak da anneme benziyordum. Sanki hık demiş ve burnundan düşmüşüm. Ancak o, ben çocukken senin kadar yaramaz değildim diyor ve kötü özelliklerimi ondan almadığımı vurguluyordu her seferinde. Ne kadar kötü özelliğim vardı ki benim? Birkaç kere çocukken istediğim oyuncak bebek alınmadığı için gizlice evden kaçmıştım sadece. Sonra beni mahalleli bulmuş, bizimkilere tekrar teslim etmişti zaten. Alt mahalleden öteye bile gidememiştim ki.
Bence ben uysal biriydim. Yani… Sadece birkaç değişik özelliği olan bir uysal.
Bir öksürük sesi duyduğumda kapının kilidini sessizce çevirdim ve hemen gardırobun kapaklarını açtım.
Ancak ben gardırobun kapaklarını açınca öksürük sesi daha da yükseldi. Kapakları hemen geri kapattım fazla ses çıkmaması için.
Ne olur annem bu öksürükleri duymamış olsun, ne olur…
Gardırobun içinden Atalay’ın belli belirsiz “Su.” diyen sesin duydum. Çalışma masamın üstünde duran su şişesini aldım ve kulağımı gardırobun kapağına yasladım.
Kapakları açarsam yine ses çıkarır mıydı?
Gardırobun kapakları içeriden ittirilip açılmaya çalışıldığında kollarımla engelledim.
“Eğer ses çıkarmazsan açarım ve suyuna kavuşursun Atalay.” diye fısıldadım. “Sakın öksürmeyim deme.” Kendimi onu zindana hapsetmiş bir kraliçe gibi hissettiğimde dudaklarım eğlenircesine kıvrıldı.
“Aç Asu. Tozdan boğuldum burada, ne pasaklı kızsın sen ya?” deyip kapakları tekrar ittiğinde bu sefer öfkeyle yaslandım dolaba.
Kısık sesle konuştum. “Ne dedin sen?” Ulan, şu anda düşünmen gereken şey bu mu? Az önce ikimizde neredeyse mahvoluyorduk. Buna rağmen bu mendeburun şu anda konuşmak istediği şey benim olmayan pasaklılığım mıydı?
“Asu aç.” diye bir kez daha ittirdi kapakları. Ama popomu gardıroba sıkıca yaslayarak izin vermedim.
“Bana pasaklı dediğin için hemen benden özür dile.” Elimdeki şişeyi salladım ayağını denk al dercesine. Yarısını önceden içmiştim ama çok susadıysa bir yudumuna bile muhtaç olması gerekirdi tabii.
“Astımım var, boğuluyorum aç!” Gözlerim korkuyla büyüdü ve hemen kapakların önünden çekildim. Atalay hızla kapakları açtı ve kafasını dolaptan çıkartıp oksijen aldı. Gardırobun içinden çıktığında hemen elimdeki su şişesine uzandı ve suyu birkaç yudumda bitirdi. Boş şişeye hala doymamış gibi bakıyordu.
“İyi misin?” diye sordum korkuyla. Astımı olduğunu bilmiyordum. Bilseydim tabii ki onunla böyle uğraşmazdım.
Yatağa oturdu ve elindeki boş şişeyi salladı. “Bu su yetmedi.” dedi nefes nefese.
“B-boğuluyorum, daha fazlası lazım.” Gözlerim korkuyla büyüdü ve ona hızla kafamı sallayıp elindeki şişeyi kaptım.
Panikle konuştum. “Sen şimdilik kapının arkasına geç. Ben mutfaktan su doldurup geliyorum, tamam mı?” diye fısıldadım.
Kafasını salladı ancak halsiz bir şekildeydi yapmıştı bunu. Acaba toz yuttuğu için bir şey olur muydu? Kalbim korkuyla çarpmaya başladı.
Astımı olan çocuğu tozlu dolaba kilitledin Asu, daha ne olacak? Annen sana şu dolabının dibinde birikmiş tozları temizle dediğinde neredeydin?
İç ses şu anda bana vicdanen daha kötü hissettirmekten başka bir şey yapmıyordu.
“Atalay çok özür dilerim.” diyebildim yalnızca. Bir şey olacak korkusuyla ağlamaklı oldum, ancak kendimi tutmaya çalıştım.
Sorun yok dercesine kafasını iki yana salladı. Ancak beti benzi atmış gibiydi.
Kolundan tutarak yataktan kalkmasına yardım ettim ve onu birazdan açacağım kapının arkasına koydum. Tabi onu oraya koyunca kafa göz daldığım, portremin çıktığı duvarı gördü. Kaşları şaşkınlıkla havalandı.
“Bu ne?” diye fısıldadı.
Parmağımla yüzümü işaret ettim. “Sanat eserim.”
Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdığında işaret parmağımı dudaklarıma götürdüm sessiz olması için. Ardından yavaşça kapıyı açtım ve odadan çıktım.
Elimdeki şişeyle görünmez adımlarla mutfağa girdim. Işığı açmaya bile tenezzül etmedim. Arıtmalı musluğu hiç ses çıkarmayacak şekilde azıcık açtım ve şişeyi sonuna kadar doldurdum. Evde yalnızca salonun ışığı ve benim odamdaki abajurun loş ışığı yanıyordu. Tekrar ayakucumda koştum ve odaya girip kapıyı kilitledim.
Atalay ona uzattığım şişeyi aldı ve tekrar yatağa oturup şişedeki tüm suyu içti.
Oha, öküz! Yine susarsan nasıl gideceğim ben mutfağa? Hayatını tehlikeye atıp senin boğazını düşünen benim, ama sen hiçbir fedakarlık yapmıyorsun. İnsan biraz yavaş içer.
“Çok susamışım.” Rahatlamış bir nefes verdi ve boş şişenin kapağını kapattı.
“Fark ettim.” dedim kinayeyle. İnsan bir yudumda bana bırakır, boz ayı. Şu anda survivor’dan beter bir haldeyiz.
Ayakta boş boş dikilirken “İlacın nerede?” diye sordum. Kaşları çatıldı.
“Ne ilacı?”
“Astım ilacın. Ya birazdan yine nefesin kesilirse ve suyla geçmezse Atalay? O zaman ne yaparız?” Korkuyla gözlerim büyüdü. Böyle bir şeyi düşünmek dahi istemiyordum.
“Ha o mu.” dedi rahatça. “Yok ya dolabı aç diye söyledim onu ben. Astımım falan yok benim.” Bunu duyunca sağ gözüm seğirmeye başladı.
Tehditkar bir şekilde “Ne?” dedim. Ancak mendebur gayet rahattı.
“Astımım yok.” dedi bir kez daha, rahat rahat.
Sanırım canı dayak çekiyordu.
“Atalay,” Bağırma Asu, sakın peşinden bir bağırış koyvereyim deme. Yakalanırsınız. Sakın…
Ellerimi yumruk yaptım. Sinirimi yatıştırmak için derin nefesler alıp vermeye başladım. Tekrar gözlerimi açıp ona baktığımda ne yaşadığımı çözmeye çalışarak bana bakıyordu.
Törpülü tırnaklarım, avuç içlerimi acıttığında yumruklarımı sıkmayı bıraktım. Uyuşan ellerimi açıp kapayarak kendilerine getirmeye çalıştım ancak içleri kaşınıyordu işte.
Atalay’a bir tane yapıştırmak istiyorlardı.
“Atalay,” dedim bir kez daha, bu kez sakin tutmaya çalıştığım sesimle.
“Evet,” Çok şükür, sesi artık tedirgindi.
“Şu anda burada saklanmasaydık ne olurdu, biliyor musun?” Atalay’ın gözleri tedirginlikle kısıldı. Ne yapacağımı kestiremiyordu.
Gözlerimle elindeki boş su şişesini işaret ettim. “O su şişesini sana yedirirdim.” Sesim buz gibi ve netti.
Söyledim şeyin ardından boş su şişesi elinden düştü.
“Ama şu anda yapmazsın, değil mi?” Dişlerimde kaşınıyordu sanki. Acaba kolunu falan mı ısırsaydım?
Dişlerimi gıcırdattığımda gözleri korkuyla dudaklarıma indi. Bunun devamını biliyordu tabii ki.
Bu filmi ona daha önce izletmiştim.
Koca katır bir anda yatakta geri kaçtı ve eline peluş kuzumu aldı. “Sakın.” Sesini kısık tutmaya çalıştı. “Sakın Asu.”
Yatakta ayağa kalktı ve diğer eline de peluş filimi alıp savunmaya geçti.
Bir elinde kuzum, diğer elinde de filimle beni alt edebileceğini mi düşünüyordu gerçekten?
Tam onu nakavt etmek için yatağa doğru zıplıyordum ki can alıcı o hamleyi yaptı. “Bağırırım.” dedi bir anda. “Bağırır ve ikimizin de başını belaya sokarım.”
Oflayarak geri çekildim ve yatağa oturdum. Rahatlamış bir nefes verdi ve o da arkamda oturur vaziyete geçti. Ne yapacağını bilemeyerek kuzuma ve filime sarıldı.
Oflaya puflaya dakikalardır boş boş oturuyorduk. En azından zamanın geçmesini için sohbet falan etseydik bari. Annemler uyduktan sonra onu postalayacaktım zaten.
Yatakta geriye doğru gittim ve kafamı yastığa koydum. Abajurun loş ışığıyla aydınlanan tavanı izlerken o da karyolanın ayak tarafındaki demire sırtını yaslamıştı. Benim yaptığım gibi o da yan tarafıma ayaklarını uzattı.
“Leyla Abla’nın buraya geldiğinden haberi var mı?” Kaşlarını havaya kaldırdı.
“Tarıklar’da kalacağımı sanıyor.” Tavana bakan gözlerim büyüdü. Kafamı yastıktan hafifçe kaldırıp ona baktım.
“Ne?” Hem onlar da nasıl kalacaktı? Tarık’la küstü.
“Yani bu gece gitmeyecek misin?”
“Eve gidemem. Bir yerlerde kalırım.”
“Nerede kalacaksın Atalay?”
“Otele falan giderim.” Biz öğrenciyiz yahu. Ne otelinden bahsediyordu?
“Saçmalama. Otele o kadar para verilir mi?” Hafifçe güldü.
“Niye, sen makyaj malzemelerine bir sürü para veriyorsun ya.” Tamam, bu da doğruydu. Ama neyse ki bu sefer ben vermeyecektim.
Sırtımı karyolanın başlığına yasladım ve kararlı bakışlarımı ona döndürdüm.
“Bu seferkini ben vermeyeceğim yalnız, sen vereceksin. O yüzden otele giderim deyip beni sinir etme, makyaj malzemelerimin parasını biriktir. Malum vaktimiz gittikçe azaldı, biliyorsun.”
Yüzündeki eğlenen ifade yavaş yavaş soldu. Sahi ne kadar kalmıştı anlaşmamızın bitmesine? On beş gün müydü?
On beş gün sonra makyaj malzemelerime kavuşacaktım!
İç sesim, “Ve Atalay’dan ayrılacaksın.” diye fısıldadı.
Sahte sevgilimden ayrılacaktım.
Karşımdaki kocaman, yakışıklı kas küpüyle aramızdaki tüm bağ kopacaktı. O bir daha beni aramayacak, ben de aramalarını yanlışlıkla açmak zorunda kalmayacaktım.
Her şey böylece bitecekti işte.
Derinden gelen bir sesle “Ne düşünüyorsun?” diye sordu. Gözlerimi nevresimin üstündeki çiçek desenlerinden çekip loş ışıkta parlayan elalarına baktım. Yüzünde hafif bir tebessümle bakıyordu bana. Huzurlu görünüyordu. Sanki bana bakarken aklından binlerce düşünce peş peşe geçiyor gibi görünüyordu.
Neden böyle bakıyordu bana?
Neden..?
“Söyle Asu. Yalvarırım söyle…” Gülümsemeye çalıştım ancak bu isteğim dudaklarıma ulaşmadı.
“Ne söylememi istiyorsun?”
“İçinden geçenleri. Bana gerçekten içinden geçenleri söylemeni istiyorum.”
Ne duymak istiyorsun Atalay? Sahte sevgililik anlaşması yaptığım sana, gitgide çekildiğimi mi? Beni ne kadar kırarsan kır, sana hayır diyemediğimi mi? Benim seni düşündüğüm kadar senin beni düşünmediğinin farkında olmamı mı? Bana kötülük yapan o kızı sevdiğin için senden nefret etmeye çalışıp bunu bir türlü başaramadığımı mı?
Sen gerçekten ne duymak istiyorsun Atalay?
Bunları mı? Eğer bunları istiyorsan sana kötü bir haberim var. Bunları asla ağzımdan duyamayacaksın.
Ama gözlerimden anlayabilirsen eğer, ona sözüm yok.
Anlamayacak Asu. Görmüyor musun bu bakışların sahibi bir başkası. Belki bu loş ışıkta seni o sanmıştır, ondan böyle bakıyordur sana. Sana bakarken o kızı hayal ediyordur, dudaklarındaki tebessümün sebebi budur.
Gözlerim dolmaya başladığında bu anlamsız bakışmayı keserek gözlerimi odanın her tarafında gezdirdim. Ona tekrardan kısa bir bakış attığımda gözlerinin karşısındaki duvara daldığını gördüm. Ona baktığımı hissetmemesi için gözlerimi hemen üstünden çektim.
“Sen,” dedi. Ardından adem elması hareketlendi. Donuk bakışları hala karşısındaki duvardaydı.
“Sen bana içinden gelenleri söylemediğin sürece asla benimkileri öğrenemeyeceksin Asu.”
Bunu duyduğumda boğazımdan aşağıya doğru bir şey yaktı sanki beni.
“Sen de.” dedim aynı onun gibi. “Sen de asla öğrenemeyeceksin Atalay.” Altımda kalan yorganı kaldırdım, içine girip ona sırtımı döndüm ve gözlerimi kapattım.
🦋
Omzumda hissettiğim dürtülmeyle kapalı gözlerim hafifçe açıldı. Atalay yatağın önünde çökmüş, bana bakıyordu.
“Salonun ışıkları kapandı.” Bir anlığına ne demeye çalıştığını uyku mahmurluğuyla anlayamadım. Bu yüzden kaşlarım çatıldı.
“E kapansın.” dedim rahat bir şekilde. Bu sefer kaşları çatılan oydu.
“Asu gitmeyecek miyim?”
Kafamı yastıktan hafifçe kaldırdım ve dirseğimi yatağa, yanağımı da elime yasladım. “Nereye gideceksin Atalay?”
“Otel—“ diyordu ki “Başlatma oteline.” diyerek lafı ağzına tıktım. Allah bilir şu an saat kaçtı? Bu saatte otele gitmeye çalışacak, kim bilir otele kaçta varacak ve ertesi gün de uykusuz bir şekilde okula mı gelecekti?
Ben uyumadan önce yaslandığı karyolanın diğer ucunu işaret ettim çenemle. “Yat uyu, sabah erkenden gidersin.” Yanımdaki diğer yastığı ona uzattım. Kafasını iki yana salladı.
“Yok. Benim şimdi gitmem lazım Asu.”
Hay ben senin gitmene ya!
Daha fazla ağzımı tutamadım. “Bok mu var otelde Atalay?” Beni kötü kötü konuşturuyordu ya.
“Ne yapacaksın otelde? Neyle gideceksin otele bu saatte?” Metrobüs de, metro da yoktu bu saatte.
“Arabayla gideceğim.”
“Ne arabası be?” Aklıma düşen şeyle durdum.
Ya Atalay buraya gelmek için gizlice Leyla Abla’nın arabasını aldıysa? Ya ehliyeti olmadığı için kaza yapar ve polisler onu alırsa? Ya bu yüzden hapse girerse? Ya ben bunun vicdan azabıyla yaşayamayıp Atalay’a hapiste olduğu süre boyunca don atlet taşımak zorunda kalırsam?
Korku dolu sahneler gözlerimin önünden bir şerit gibi geçip gitti.
“Ne yaptın sen?” dedim korkuyla. Ne dediğimi anlamadı.
“Ne yapmışım?”
“Annenin arabasını aşırmışsın,” diye fısıldadım. “Ehliyetin de yok. Ya arabası çalındı diye polise giderse Atalay? Ceza alırsın siciline işler, memur olamazsın bak.”
Duydukları karşısında burnundan güldü. Gerçekten bana burnundan güldü. Burunun da nefes almaktan başka ne maharetleri varmış yahu? Benimki telefon cevaplıyor, onunki gülüyor…
“Asu yine senaryo kurma kafanda, gözünü seveyim. Annemin arabasıyla gelmedim. Hem ehliyetim de var benim.”
“Birincisi, sen 18 değil misin? Hemen şak diye nasıl ehliyet alıyorsun? İkincisi de, o zaman hangi arabayla geldin?”
Sorularıma güldü. “Birincisi, ben on sekizime yeni girmedim. Okula hem geç kaydedildim, hem de ara verdim. Bu yüzden on dokuz yaşındayım.” demesiyle şaşkın bir balık gibi ona bakmayı sürdürdüm.
“İkincisi de,” diye devam etti. “Benim kendi arabam var, onunla geldim.”
Duyduğum şeyle feleğim şaştı. Yatakta uzanır halimden bir anda oturur şekle geçtim hemen. Ellerim hayretle ağzıma kapandı.
Gür bir fısıltı kaçtı ağzımdan. “Ne!?”
“Atalay, yoksa sen zengin misin?” Yani durumlarının iyi olduğunun farkındaydım ama bizim gibi bir apartman dairesinde yaşıyorlardı. Leyla Abla, Atalay’a da ayrı araba alacak kadar çok mu kazanıyordu?
Tepkilerime güldü. Gülüşüyle gözleri kısıldı. “Ben zengin değilim Asu.” dedi hala gülerken. “Babam zengin.”
Babası mı zengin?
Ne yani? Benim yanımda şu an babası çok zengin olan biri mi vardı!
Ellerim tekrar ağzıma kapandı. Tepkilerime sesli bir şekilde gülmek istiyordu ancak kendine zorlukla hakim oluyordu. Durmadan güldüğüne göre şu anda çok komik olmalıydım.
“Araban ne peki?” diye fısıldadım. Ardından, “Dur.” dedim. “Dışarıya mı park ettin? Bakayım mı?” Kafasını iki yana salladı.
“Alt mahalleye park ettim fark edilmesin diye.” Aferin, aceleyle buraya gelirken bile bunu düşünmüştü.
Yerimde mızmız çocuklar gibi kıpırdandım. “Yaa… Söylesene arabanı.”
Duymamamı ister gibi sessizce, “Porsche.” diye mırıldandı. Ancak duydum. Ağzım, içine sinek kaçacak kadar kocaman açıldı.
“P-porsche.” diye hayretle kekeledim. Bu kulağa şaka gibi geliyordu. Gözümle görmeden nasıl inanacaktım? Kafasını salladı.
“Oyuncak olanı mı?”
Şaşkın bir ördek gibi bana baktı.
“Ne?”
Mal mısın Asu? Oyuncak arabayla nasıl gelsin?
“Ay pardon.” diye düzeltmeye çalıştım. “Kırmızı mı yani demeye çalıştım.” Oyuncak ve kırmızı kelimelerinin arasındaki tek benzerlik, içlerindeki k harfiydi. Gittikçe saçmalıyordum.
Cıkladı. “Siyah.” Siyah mı? Bu kesinlikle daha karizmatikti işte.
Onun gibi.
Ama, “Babam zengin, ben değilim.” demişti. Neden böyle bir şey söylemişti ki? Sonuçta ileride babamın neyi varsa benim olacaktı, aynı şey onun için de geçerliydi.
“Baban zenginse sen de zenginsindir. Bak mesela, benim babam zengin değil. O yüzden ben de değilim.” dedim açıkça. Dürüstlüğüme gülümsedi.
“O işler öyle olmuyor Asu.” diye mırıldandı. Ancak çok sessiz söylemişti bunu. Yatağın üstünde bağdaş kurdum. O da yerdeki peluş halının üstünde bağdaş kurdu ve sırtını çalışma sandalyeme yasladı.
“Peki nasıl oluyor?”
Gözlerini kaçırdı ve odada gezdirmeye başladı. Bu kaçışını yakalayacaktım çünkü şu anda burada polis olan bendim.
“Sorularımdan kaçma.” Ağırca yutkundu.
“Öyle oluyor işte. Sadece,” dedi dalgın dalgın. “Oluyor.”
Daha fazla dayanamıyordum. “Atalay, sen Leyla Abla’yla yalnız mı yaşıyorsun?” diye girdim konuya. Şaşkınlıkla bana döndü.
“Neden böyle bir şey sordun?” Soruma soruyla karşılık verip bütün lafı dolandırmakta üstüne yoktu gerçekten.
“Bir şey soruyorum, neden cevap vermiyorsun?”
“Bu soruyu cevaplamak istemiyorum çünkü.”
“Bu soruyu cevaplamak istemiyorsan neden böyle bir konu açıyorsun?”
“Konuyu açan ben miyim?” İnanamıyor şekilde söylemişti bunu. “Her şeyi öğrenmeye çalışan sensin.”
“Evet. Ben öğrenmeye çalışıyorum çünkü sen benim her şeyimi bilirken ben senin hiçbir şeyini bilmiyorum. Bu adil değil.”
“Ben senin hakkında ne biliyorum ki Asu? Tek bildiğim; mutlu, huzurlu ve parçalanmamış güzel bir ailede yaşıyor olman!” Patlamıştı işte. Ağzındaki bakla çıkmıştı ortaya. Neyse ki sesi fazla yüksek çıkmamıştı.
“O zaman hiç konuşmayalım. Çünkü ben buyum Atalay. Üstüme vazife olmayan şeyleri merak eder, her daldan konuşurum. Dilimin kemiği yoktur. Bana sus de ve bundan sonra ağzımdan tek kelime duyma, hangisini istiyorsan.” Ağırca yutkundu ve kafasını geriye attı. Gözleri kapandı.
Yine susacağını düşünmüştüm ki “Annemle babam,” diyerek girdi lafa. “Ben on iki yaşındayken ayrıldılar. O zamandan beri annemle ikimiz varız.”
Gözlerini açmadı. “Aslında ikimiz değiliz.” diye düzeltti sonra. “Bir de anneannem var, alt katımızda oturan. Annenle tanıştı ancak senin ne zaman geleceğin belli olmadığından bir türlü tanıştıramadım onu seninle.” diye güldü. Gülüşünün üstünde az önce dile getirdiği şeyin burukluğu vardı.
“Babanla görüşüyor musun?” dedim sessizce. Annesiyle babasının ayrı olduğunu öyle bir tavırla söylemişti ki o heybetli duruşun ardındaki küçük Atalay’ı görmüştüm bir anlığına sanki. Dudakları küçük bir çocuk gibi büzülmüştü. İçimde ona karşı büyük bir şefkat belirdi.
“Nadiren.” dedi. Gözlerini açmasını ümit ederek ona bakmayı sürdürdüm. Sanki ne düşündüğümü anlamış gibi elalarıyla göz göze geldim.
“Olmadığı yılların telafisini bu pahalı hediyelerle yapmaya çalıştığı zamanlar görüşüyoruz işte. O aşağıdaki araba da on sekizinci yaş hediyemmiş, öyle söyledi.” Alayla güldü. “On sekizimi geçeli bir yıl oldu, yeni kutluyor, hediyesini yeni veriyor…” Bu kadar ilgisiz biri miydi babası gerçekten? Bir baba, çocuğunun doğum gününü nasıl bir sene sonra kutlayabilirdi? O zaman zaten yeni bir yaş daha almış oluyordu.
“On dokuzunucu yaşımı da yirmiye girdiğimde kutlar işte. Öyle biri.” Ona bunları sorarak kötü anılarını mı hatırlatmıştım? Ama en azından derdini biriyle paylaşmıştı, bu biraz olsun rahatlamasını sağlamaz mıydı?
“Böyle işte. Hakkımda bir şeyler öğrenmek istiyordun, öğrendin.”
Zengin ama ilgisiz bir babası olduğunu öğrenmiştim.
Ancak onun hakkında öğrenmek istediğim tek şey, ailesi değildi.
Onunla ilgili her şeyi öğrenmek istiyordum.
Bir anlık gaflete düştüm. Az önce kendini bana açmasından cesaret alarak söze girdim. “Bir şey daha sorabilir miyim?”
“Sor.”
“O kız,” dedim ve durdum. Benimle anlaşma yapmasına sebep olan, beni mahvetmeye çalışan Maral İpek’i kastediyordum ve o da bunu biliyordu. Sanırım hayatındaki en değer verdiği insanlardan biri de oydu çünkü onu seviyordu.
“Evet?”
“Onu neden seviyorsun?”
Hafifçe güldü. “Bunu neden soruyorsun?”
Sesimi düz tuttum. “Merakımdan.”
“Peki neden merak ediyorsun?” Bir şey mi ima etmeye çalışıyordu?
“Bilmem.” Omuzlarımı silktim. “Ben her şeyi merak ederim.” Bunun üstüne bir şey söyleyemezdi çünkü doğruydu. Ben çok meraklı ve geveze bir insandım, bu özelliklerimden de utanmıyordum.
Hafifçe gülmeye devam ederken kafasını salladı ve beni onayladı. “Doğru, öylesin.”
Acaba şu anda konuyu değiştirmeye mi çalışıyordu böyle yaparak? Sorumu cevaplamayacak mıydı?
Gözlerini karşısında kalan pencereyi örten kapalı siyah perdelere çevirdi. “Onu neden seviyorum,” dedi düşünüyor gibi.
“Neden?” diye fısıldadım ben de ardından.
Düşünmesini bitirmiş olacak ki gözlerini daldıkları yerlerden çekip bana çevirdi. “Çünkü o, ilk aşkıma benziyor.”
İlk aşkı mı? İlk aşkı mı vardı? kimdi? Neyin nesiydi? Nereliydi?
“N…ne?” diyebildim yalnızca.
“Maral İpek,” dedi bu sefer açıkça adını söyleyerek. “İlk aşkıma benzediği için onu seviyorum, ya da hoşlanıyorum; hangisini demek istersen.”
“Seviyor musun, yoksa hoşlanıyor musun?” Kaşları çatıldı.
“İkisi de aynı yola çıkmıyor mu?” Orası öyleydi tabii ama, sonuçta farkları vardı.
“İkisi farklı şeyler.”
“Ne gibi?”
“Sevmek daha derin, uzun ve sancılı bir süreçtir. Kalbin sevdiğin kişinin elleri arasında oyuncak olsa bile ondan hemen vazgeçemezsin. Ya da vazgeçmek için tüm varını yoğunu ortaya dökersin. Zor bir süreç yani.”
“Fazlasıyla tecrübelisin sanırım bu konuda.” Tek bir tecrübem olmuştu bununla ilgili. Ve o tecrübeyi de hala atlatabilmiş değildim. Yeni limanlara yelken açabilmem için yakıt depom boştu. Bunun için heves denilen duygudan biraz biriktirmem gerekiyordu. Çabucak gözden çıkarılmak çok dokunmuştu kanıma, çok kırmıştı kalbimi.
Ona cevap vermediğimde “Peki hoşlantı?” diye sordu. “O ne oluyor?”
“Hoşlantı daha yüzeyseldir. Dış kabuğa verdiğin bir tepkidir neticesinde.”
“Neden? Bir insanın özelliklerinden de hoşlanabiliriz bence.”
“Peki o insanın yüzünü ve fiziğini görmeden iç özelliklerinden hoşlanmak ister miydin?” Kafamı iki yana salladım ve sorumu kendim cevapladım. “İstemezdin. Çünkü kabuğa odaklıydın. Dışını beğenmediğin hiçbir şeyin emin ol içini de merak etmezsin Atalay. İçinde nasıl bir mücevher taşırsa taşısın insanoğlu hep gördüğüne hayrandır.”
“Sen bunları nereden biliyorsun?” Diye sordu gülerek. “Bu kadar şeyi çözecek kadar ilişkin mi oldu?” diye sordu. Ancak bu gülüş eğlenen bir gülüş değildi.
“Hayır.” dedim. “Hiç ilişkim olmadı.” Kaşları çatıldı.
“Sen ciddi misin?” Kafamı salladım. Son derece ciddiydim. Daha önce ilişkimin olmaması sakladığım bir şey değildi. Yalnızca sevmiştim işte. Bir kez.
“Peki hoşlantının dış kabuğa ait olduğunu nereden biliyorsun o zaman?” Tebessüm ettim hafifçe.
Çünkü benim hayatım bu Atalay. Bana yaşatılan hep bu…
“Çünkü hiçbir zaman sevilen taraf olmadım. Ben hep hoşlanılandım. Ne kadar güzel olduğuma dair aldığım sayısız methiyeler ve çıkma teklifleri… hepsi o güzel, ceylan gözlü dediğin o Asuman’a yapıldı. Annesi bir zamanlar güzellik kraliçesi seçilen Asuman, teni inci gibi parlayan…” gözlerimi daldığım duvardan çekip ona döndüm ve gülümsemeye başladım.
“Bunları ben söylemiyorum, yanlış anlama. Çıkma teklifi eden çocukların dillerinden düşmeyen şey bu. Kibir abidesiyim sanma.”
Gözlerinde bir ışık gördüm sanki. “Haklılar.” dedi bir anda. “Söyledikleri şeyler… Doğru yani, bunu demek istiyorum.” Dudaklarımdan alaycı bir gülüş kaçtı.
Tüm erkekler aynıydı işte. Ne zaman bir tanesinin olsun farklı olduğuna dair ümit etmeyi bırakacaksın Asu? Ne zaman akıllanacaksın?
“Ama yalnızca bunlar değil.” diye devam ettiğinde kaçırdığım gözlerim ona döndü. Parmakları bileğindeki siyah lastik tokayı çekiştirdi.
“Onlara şu vicdan dolu ruhundan bir tutam gösterseydin eğer, ceylan gözlerinin ve inci teninin hiçbir önemi kalmazdı Asu, inan bana.”
“Peki gösterdiysem? Ve hala bir şey değişmemişse?” Bunu söylerken Sinan’ı kastediyordum. Sinan. Çok sevmiştim onu. ancak o, hiçbir zaman anlamak istememişti bunu.
“O zaman gösterdiğin kişi sana layık değildir Asu.” Dedi tek nefeste. “Ya da dünyanın en aptal insanıdır.” Aptal ve Sinan. Bu iki kelimeyi bir arada kullanmak çok abes duruyordu. Dayanamayıp güldüm buna.
“O gün bir türlü çıkmıyor aklımdan.”
“Hangi gün?” Diye sordum.
“Pamuk Şeker’i bırakamadığın için okula girmediğin gün. Ona öyle bir bakıyordun ki sanki yıllardır evinde beslediğin yavrundu. O gün anladım ne kadar duygusal olduğunu. Kendini sert göstermek için elinden gelen her şeyi yapıyorsun ama bazen tek bir hareketin tüm bu sertliğini bir kenara atıyor.” Şaşkınlıkla ona bakıyordum. Nasıl fark etmişti bunu?
“Neden böyle sert olmaya çalışıyorsun?” diye sordu bir anda. Bu, özellikle yaptığım bir şey değildi aslında. Çocukluğumdan beri elimden geldiğince her şeyi alaya vurmaya çalışır ve başıma gelen kötü şeylerden eğlenceli şeyler üretmeye uğraşırdım.
Acaba bunun psikolojideki tanısı neydi?
“Öyle bilerek yaptığım bir şey değil. Genetik galiba, anneme benziyorum.”
Güldü. “Hiç şüphesiz.”
Komodinin üstündeki telefonumun ekranına dokunduğumda saatin sabahın beş buçuğu olduğunu gördüm. Saat kaçta gitmesi gerekirdi?
“Saat kaç?” Sanki aklımdan geçeni okumuştu.
“Beş buçuk.” Kafasını salladı.
“Yarım saate kalkarım.” Kafamı salladım.
“Tamam.” Sırtını yasladığı sandalyeden çektiğinde yüzünü buruşturdu. Anlaşılan o şekilde yerde oturmak sırtını ağrıtmıştı. Yatağı işaret ettim.
“Neden kendine boşuna işkence ediyorsun? Yatağa otursana.” Kafasını salladı ve yerden kalktı. Yana kaydım ve yatağın başlığına yaslanıp ona yer açtım. O da yatağın ucuna, çaprazıma yaslandı. Ayağını diğer tarafıma doğru uzattı. Ben de yaptığının aynısını yaptığımda güldü. Ellerini karnında birleştirdi ve rahat bir tavırla karyolanın demirine başını yasladı. Yanımdaki duran peluş filimi boynuyla karyola demirinin arasına koyması için ona attım. Öyle yatarsa kafası acırdı.
“Kafana koy onu.” dediğimi yaptı ve karnına koyduğu parmaklarını oynatarak tavanı izlemeye başladı.
Madem bugün her şeyi dökme günüydü, onu rahat bırakmayacaktım.
“İlk aşkın kim?” Pat diye girdim konuya. Kafasını hafifçe kaldırdı.
“Ne?”
“İlk aşkın kimdi?” Dedim yeniden. Dudakları kıvrıldı.
“Ne yapacaksın ilk aşkımı?” Omuzlarımı silktim. Turşusunu kuracak halim yoktu ya, merak ediyordum sadece.
“Merak.” dedim sadece. Kıvrılmış dudakları yavaşça eski haline döndü. Sanki bir şey hatırlamıştı.
“Boşver.”
“Neden anlatmıyorsun?” Tekrar kabuğuna çekilmesini istemiyordum.
“Bugün yeterince şey öğrenmedin mi zaten Asu? Ne yapacaksın ilk aşkımı?”
“Onu da merak ediyorum.”
“Merak etme.”
“Neden? Onu da merak etsem ne olur ki?”
“Şu anda dile getirmek istediğim biri değil. Belki sonra.” Sonra. Bu sonralar ne zaman şimdiki zamana dönüşecekti?
“Başka zaman anlatacağına söz ver.” Diye onu sıkıştırdığımda ofladı. Kaçmaya çalışıyordu işte. Sorularımı cevaplamak için beni oyalıyordu.
“Söz verirsem eğer şimdi bu konuyu kapatacak mısın?” Onaylayarak kafamı salladım.
“Söz Asu, söz.” dedi bıkkınlıkla. Ardından sessizce mırıldandı. “Söz…”
🦋
Gözlerim gözüme vuran güneş ışığıyla açıldı. Sersem bir şekilde yüzüme gelen saçlarımı ittim. Saat kaç olmuştu?
Aklıma düşen şeyle gözlerimi büyüdü.
Atalay?
Kafamı yastıktan kaldırdığımda peluş file yaslanmış bir şekilde aynı pozisyonda uyuduğunu gördüm. Tam bu sırada alarmım çaldı.
Korkuyla sıçradım ve telefonumun adeta üstüne atlayarak alarmı kapattım. Atalay gözlerini kısarak açtı, yüzünde memnuniyetsiz bir ifade vardı.
“Atalay.” dedim panikle fısıldayarak. “Saat yedi buçuk olmuş.”
Uykuyla kısık gözleri gitgide açıldı. “Ne?”
“Annem birazdan uyanabilir, ne yapacağız?” Saçlarını karıştırdı ve yataktan kalktı. Kendine gelmek için baş parmaklarıyla göz pınarlarını ovuşturdu birkaç saniye.
“Hemen gideyim ben.” Kafamı salladım.
“Seni geçireyim.” Dağılmış saçlarımı komodinin üstünde duran topuz tokamla topladım. Ardından yorganın içinden çıktım.
Kapının kilidini yavaşça çevirdim.Kapı kolunu da aynı sessizlikte açarak bir sağıma bir soluma baktım ve evdekilerden herhangi bir iz aradım. Annemlerin yatak odasının kapısı kapalıydı, bu da demek oluyordu ki alarmımı duymamış ve kalkmamıştı.
Odadan dışarı bir adım attığımda Atalay’a elimle gelmesi için hareket yaptım. Ben her yeri kontrol ederek ilerlerken o da peşimden geliyordu. Tam evin kapısının kilidini açmak için sessizce çeviriyordum ki annemlerin kapısının açılma sesini duyduk.
İşte şimdi bitmiştik.