İçeriğe geç

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 27 · 16 dk okuma

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 27

27

Boynum bükük bir şekilde kalakalmıştım çünkü kollarını önünde bağlamış, bir polis edasıyla başımda bekleyen güvenlik abi vardı.

Neden benim hiç iki yakam bir araya gelmiyordu?

“Abi devamsızlık hakkım kalmadı, ne olur…” dedim bir kez daha. Ancak o da bunu yapmaktan bıkmamış gibi kafasını bir kez daha iki yana salladı.

“Olmaz. Kimseye çifte standart yok.” Hay ben böyle işin… Kafayı yiyeceğim ya!

Saksıyı çalıştır Asu. Hadi!

“Abi benim şu an okula girmem lazım çünkü…”

devam etmemi bekledi. “Çünkü ne?”

“Çünkü müdürün yanına gitmem gerekiyor, bugün cezam belli olacak.” Sonuçta yalan söylemiyordum. Maral ve Beyza geldiğinde yüksek ihtimalle ceza için üçümüz birlikte çağırılacaktık.

“Ne cezası kız?”

“Abi sen duymadın mı?” dedim şaşkınlıkla. Sonuçta itiraf sayfasına saçımın nasıl yolunduğu çarşaf çarşaf döşenmişti.

“Ben bir şey duymadım, ne oldu?” dedi merakla.

“Bizim sınıftan bir kız geçen gün benim saçımı yoldu.” Güvenlik abinin gözleri büyüdü. Elini ağzına götürdü.

“Deme!”

“Valla dedim bile.”

“E ben hiç bir şey duymadım.”

“Nasıl duymadın abi ya?” Hayret. Güvenlik abinin sabah ona dedikodu yetiştiren bir güvercini yok muydu yani?

Eğer gitmeme izin verirse…

O kişi ben olabilirdim!

Yavaş adımlarla kapıdan içeri giriyordum ki beni durdurmaması için son kozumu oynadım.

“Müdürün bugün beni çağırmaması imkansız yahu!” deyip laf arasında okulun bahçesinden içeri girdim. İlk kez kendi kendimi kurtarmayı becerebilmiştim.

Güvenlik abi arkamdan şaşkın şaşkın bakarken hızlıca merdivenleri çıktım ve ona el sallayarak okulun kapısından içeri girdim.

“Asu bu derse kaçıncı geç kalışın?”

Tüm geç kaldığım günlerin, geç kalmamaya en takım hocanın dersine denk gelmesiyle ilgili kocaman bir tez yazılmasını istiyordum.

“Özür dilerim hocam.” Kafamı eğip sınıf kapısının ağzında beklemeye devam ettim. Ya beni derse alacak, ya da Hande Hoca’ya yollayacaktı. Hande Hoca’da bana izin kağıdı vermekten bıkmıştı artık. Acaba bugün başka bir müdür yardımcısını mı rahatsız etseydim?

Ayşe Hoca bıkkınlıkla, “Geç Asu, geç.” deyip beni içeri aldı. “Bu son olsun.”

Geç kalmamın son olacağından pek emin değildim. Ama inşallah onun dersi için son olurdu.

Sesim içime kaçmış bir şekilde teşekkür ettim ve yerime geçmek için hareketlendim. Bu sırada en önde oturan Maral ve Beyza’yı gördüm. İkisi de nefretle bana bakıyordu. Gözlerimi kısıp nefret dolu bakışlara karşılık verdim.

Hoşt!

Yerime geçmek için şimdi bir de onların yanından geçmek zorundaydım.

Kısık gözlerimi onlardan ayırmayıp yerime geçiyordum ki ben fark etmeden önüme uzatılmış ayakla yere yapıştım. Düşüşümün şiddetiyle koyu bir çığlık ağzımdan kaçtı.

“Asu!” Ayşe Hoca panikle yanıma geldi ve koluma sarıldı. Diğer tarafımdaki ön sırada oturan Sıla’da düştüğüm gibi diğer koluma girdi ve ikisi birlikte beni yerden kaldırmaya çalıştı. Ancak düşüşümün şiddetiyle sırtıma çok yoğun bir ağrı saplanmıştı. Acıyla inledim. Yerden hemen kalkabilecek gibi değildim.

Ayşe Hoca öfkeyle, “Maral ne yaptığını sanıyorsun!” diye sesini yükseltti.

Anlaşılan artık her türlü kötülüğe karşı koruma kalkanı geliştirmem gerekiyordu.

Maral rahatça, “Bir şey yapmadım hocam.” dedi. Yalancı çiyan.

“Herkes ne yaptığını gördü!” Ayşe Hoca gerçekten çok öfkelenmişti. Sıla’yla birlikte beni bir kez daha kaldırmaya çalıştılar ancak acıyla gözlerimi sıkıca yumdum ve kafamı iki yana salladım.

“Biraz böyle durayım, ne olur.” Beni bırakmalarını istiyordum. En azından canımın acısı biraz olsun dinene kadar sınıfın pis parkelerinde sürünmek istiyordum.

Sırtımı arkamda kalan sıraya yasladım ve nefeslendim.

Maral rahatça “Hocam derse devam etmeyecek miyiz?” diye sordu. Resmen beni yok sayıyordu.

Ayşe Hoca sertçe, “Seni müdürün yanına göndermeden devam etmeyeceğiz Maral.” dedi.

“Şimdi yanındaki iş birlikçini de alıyor ve doğruca müdürün yanına gidiyorsunuz, kalk.” Ayşe Hoca gözlerini sınıftakilerde gezdirdi. “Bana bir tane de olanları dürüstçe anlatacak tanık lazım.” dediğinde Belma hemen, “Ben olurum hocam!” diye elini kaldırdı. Ardından yerinden kalkıp yanıma çöktü ve kolumu tuttu.

“Hadi gidelim Asu.”

“Biraz dinleneyim.” dedim nefes nefese. Yerde resmen vesikalığımın çıkması beni çok yormuştu. Şap diye yeri öpmüştüm resmen.

İlk öpücüğüm sınıftakilerin ayak izlerinin kol gezdiği, çamurlu pis parkeler olmamalıydı ya!

Kafamı sıraya yasladığımda bu sefer de önümde bir beden belirdi.

Sinan önümde eğilmiş, bana bakıyordu.

Onu şimdi daha yeni fark ediyordum. Sabah en önde Maral’ın yanında oturmuyordu.

“İzin verirsen?” Kollarını bana doğru uzattı. Her şeye rağmen belli belirsiz kafamı sallayıp onu onayladım. Şu anda yerden kalkabilmem için fiziksel olarak benden daha güçlü olan birinin yardımına ihtiyacım vardı.

Bir kolu bacağımın altında, diğeri de sırtımda durdu ve beni sanki un çuvalı kaldırır gibi, hiç zorlanmadan kaldırdı. Ayşe Hoca önümüzden çekildi. “Çabuk revire gidin. Sonra da müdürün yanına, tamam mı Sinan?” Sinan kafasını salladı.

“Tamam hocam.”

“Belma, sen de peşlerinden git kızım. Arkadaşına destek ol.” Belma’da Ayşe Hoca’yı dinledi ve peşimizden sınıftan çıktı. Biz sınıftan çıkarken Ayşe Hoca’nın Maral ve Beyza’ya “Sizinle de görüşeceğiz.” dediğini duydum.

Ancak Beyza, “Ben bir şey yapmadım.” demelere başlamış ve biricik kankasını savaş alanında yalnız bırakmaya başlamıştı bile.

“Gel bakalım, yüzüstü uzan. Sırtına şu soğuk bantlardan yapıştıralım.” Üstümdeki yeşil ceketimi çıkartıp hemşirenin istediğini yaptım. Sonradan kafama dank etti.

Sinan ve Belma’da buradaydı.

Tamam, Belma olabilirdi, sorun olmazdı ama… Şu anda Sinan’ın burada olmaması gerekiyordu.

Arkasını dönmüş olacak ki hemşire üstümdeki okul gömleğini çat diye yukarı kaldırdı ve çiçekli atletimi gün yüzüne çıkarttı. Bu sefer utançla gözlerimi yumdum çünkü hemşire abla hafifçe kıkırdamıştı.

“Kız ne güzel atletin var senin, çiçekli çiçekli.” diye koyverdiğinde Belma’nın da güldüğünü duydum. Normalde çiçekli atletlerimden asla utanmazdım ama şu an da Sinan’da burada olduğu için istemsizce utanmıştım.

Belma hala hafifçe gülerken omzumun üstünden arkama baktım. Doğru tahmin etmiştim. Sinan’ın arkası dönüktü, ancak geniş omuzları kasılmıştı. Anlaşılan neler olduğunu merak ediyordu.

Utançla gözlerimi kapattım ve “Teşekkür ederim abla.” diye mırıldandım.

Hemşire abla çiçekli atletimi belime kadar sıyırdı ve soğuk bandı çat diye sırtıma yapıştırıverdi. Önce bir buz kestim. Sonra rahatlamaya başladım.

Anlık paniklemem de gitgide yok olduğunda rahatlayarak kafamı, üstünde uzandığım ayaklı sedyeye biraz daha yasladım.

Hemşire abla, “On dakika uzan bakalım, sonra ayaklanırsın. Geçmiş olsun.” deyip okul gömleğimi indirdi ve yanımızdan ayrıldı. Kafamı yasladığım yerde diğer tarafıma çevirdiğimde masasına geçtiğini gördüm.

“Teşekkür ederim.” deyip yattığım yerde sırtüstü dönmeye çalışıyordum ki, oturduğu yerden beni durdurdu.

“Kız uzan dediysem on dakika yüzüstü yat. Hemen niye dönmeye çalışıyorsun?”

“Ne bileyim abla, sen uzan diyince nasıl uzandığım fark etmez sandım.”

“Yok. Önce bant etkisini göstersin, ondan sonra dönersin diğer tarafına.”

“Tamam.”

“Sinan dönebilirsin.” dedim ardından. Boşuna arkası dönük durmak zorunda değildi, işim hallolmuştu.

Söylediğimi yaptı ve başucuma geldi. Bir tarafımda Belma, diğer tarafımda da Sinan duruyordu.

“Ağrın hiç geçti mi?” Kafamı sallamaya çalıştım.

“Yavaş yavaş geçiyor gibi.”

“Nasıl çelme taktı sana ya? Aptal kız!” Belma’nın homurdanmasına karşılık Sinan sessiz kaldı. İyi, en azından Atalay gibi benim yanımda onun hakkında kötü konuşma dememişti.

“Ama ceza almaktan kaçamayacak.” diye devam etti. “Bu sefer kesin ceza alırlar Asu, merak etme.”

“O yine bir şekilde paçayı sıyırır, hiç umudum yok.” Bu müdür de ne zaman bizi yanına çağıracaktı? Böyle belirsizlikte kalmak benim için daha kötüydü.

Sırtımdaki acı, geçen dakikaların ardından iyice azaldığında uzandığım sedyeden kalkmaya çalıştım.

Sinan hemen kalkmaya çalıştığım tarafa geldi ve Belma’yla birlikte kolumdan tuttu. Bir koluma Belma, diğer koluma da Sinan girmişti. Sinan her an kendimi yere fırlatabilirmişim gibi tetikte bekliyordu.

Bence artık tek destekle yürüyebilirdim. Belma yanımda kalsa yeterdi. İçimdeki ses, Sinan’a hala kırgın olduğum için böyle konuşuyordu.

“Buradan sonrasını Belma’yla birlikte hallederiz Sinan. Sen dersi daha fazla kaçırma. Yardımların için teşekkür ederim.”

Önce yüzünde anlamlandıramadığım garip bir ifade belirdi. Kolumu yavaşça bıraktı ve ağırca kafasını salladı. Ağzından yalnızca kuru bir “Geçmiş olsun.” çıktı. Ardından hızlıca revirden çıkıp gözden kayboldu.

Belma’yla birlikte müdürün kapısının önünde Maral ve Beyza’nın gelmesini bekliyorduk. İlk ders bitmiş ve Ayşe Hoca olanları müdür yardımcısına iletmişti. Normalde en sevmediğim hocaydı. Ama bugün inat ettiği şeyin peşini bırakmadığını görmüştüm. Tersinin ne kadar kötü olduğunu bugün anlamıştım çünkü Maral ve Beyza’da ondan kaçamamıştı. Halbuki onlar kaçma konusunda sürüngenden beter bir haldelerdi.

Maral adeta burnundan soluyarak merdivenlerde göründü. Yanında Sinan’la birlikte geliyordu. Sinan yürürken Maral’a bakarak bir şeyler söylüyordu.

Tam karşımıza geldiklerinde Maral adeta nispet yapar gibi bana baktı ve Sinan’ın koluna girdi. Bu ucuz numaraya yalnızca yüzümü buruşturabildim.

Belma’da benim yanımda olduğunu onlara göstermek ister gibi koluma girdi ve kısık bakışlarını Beyza ve Maral’da gezdirdi. Bir bakış savaşı olsaydı şüphesiz Belma bu savaşı galibiyetle kapatırdı.

Müdürün kapısı açıldığında herkesin dikkati o yöne çevrildi. Kapıyı açan Ayşe Hoca’ydı. Kafasıyla müdürün odasını işaret etti. “İçeri geçin.”

İçeri girdiğimizde geçen gün bizi postalayan müdür yardımcısı da müdürün masasının önündeki deri koltuklardan birinde oturuyordu.

Ayşe Hoca “İyi çalışmalar hocam.” deyip odadan çıktı. Şimdi odada ben, Belma, Maral, Beyza, müdür ve müdür yardımcısı vardı. Sinan kapıda bekliyordu.

Müdür ellerini masanın üstünde birleştirdi. “Evet çocuklar, sizi dinliyorum.” Belma’yla göz göze geldik. Olanları bilmiyor muydu? Eğer her şeyi şimdi anlatacaksak bu iki çiyan kesin bir şekilde kendilerini kurtarmanın yolunu bulurdu.

Belma lafa girdi. “Hocam bu sabah Maral, Asu’ya çelme taktı ve çok kötü bir şekilde düşmesine sebep oldu.”

Tabi müdür Maral hangisi bilmiyordu. “Hanginiz Maral?” diye sordu. Sarı çiyan elini kaldırdı.

“Hocam bilerek olmadı. Asu arkadaşımızın dikkatsizliğine denk gelmiş olacak ki uzatmadığım ayağıma takılmayı başardı.” Ağzım duyduklarım karşısında hayretle açıldı.

Belma konuşmak için elini kaldırdı. “Hocam, Ayşe Hoca beni sınıftaki tarafsız tanık olarak gönderdi. Konuşabilir miyim?” Müdür kafasını salladı.

“Hocam aynı zamanda Maral’ın yanındaki arkadaşı olan Beyza’da geçen gün yoktan yere Asu’ya saldırdı. Ve Asu’ya saldırma sebebi de Maral’ın attığı iftiranın bir sonucuydu. Geçen günkü saldırıyı da düşününce, tüm bunlar Maral’ın kasten Asu’ya saldırmak için bir sebebi olduğunu doğruluyor. Bu ikisi yüzünden okulda Asu’nun can güvenliği tehlikeye giriyor.”

Vay canına. Belma resmen bir avukat gibi hakkımı savunmuştu. Şaşkınlık ve hayranlığın ortasında kalan bir kafa karışıklığıyla onu izliyordum.

“Can güvenliği mi?” dedi müdür. Bunu söylerken kaşları çatılmış ve sesi daha da ciddileşmişti.

Belma hemen kafasını salladı. “Evet hocam. Geçen gün Beyza, Asu’nun kafasını hedef alarak resmen saçlarını yoldu. Bugün de Maral, ona çelme takıp sıraların arasında çok sert bir şekilde düşmesine sebep oldu. Ya orada da kafasını vursaydı, ya bir şey olsaydı? Zaten geçen de sınıfta top oynayan bir çocuk topla kafasını vurdu, bayıldı.” Müdür ve müdür yardımcısı bunu duyduğunda daha çok şaşırdı ve tedirginlikle birbirlerine baktılar.

Belma konuşmaya devam etti. “Asu çok başarılı ve zeki bir kız hocam. Biz sınıfta onunla birlikte birinciliğe yarışıyoruz. Ancak bu ikisi, kaç gündür arkadaşımın kafasını hedef alacak şeyler yapıyor. Üniversite sınavına şunun şurasında bu kadar kalmışken bu yaptıklarının sebepsiz olması mümkün değil hocam.”

“Bana bak, seni de yolarım!” Beyza bir anda Maral ve benim üstümden Belma’ya uzanmaya çalıştığında onu tutmaya çalıştım. Müdür yardımcısı, Beyza’ya bir anda, “Yerinde dur!” diye gürledi. Bu bağırışla hepimiz ipe dizilmiş gibi olmuştuk. Maral, Beyza’nın kolunu sıkarak sakinleşmesini işaret etti.

Belma’nın varsayımı yavaş yavaş kafama oturuyordu. Gerçekten bu insanlar benim güzelim kafamdan ne istiyorlardı? Bu döngü Atalay’ın kafama penaltı çekmesiyle başlamıştı. Ancak dur durak bilmiyordu. Herkesin kafamla bir zoru vardı resmen.

Müdür hafifçe elini kaldırdı ve Belma’ya sakinleşmesini işaret etti. “Dur, dur bakalım kızım.” Daha sonra karşısında oturan müdür yardımcısıyla yeniden göz göze geldiler. İkisi de duyduklarından sonra gerçekten tedirgin olmuştu. Müdür sonra bana döndü.

“Bu zamana kadar neden yanıma gelmedin kızım? Bir sürü olay olmuş.”

“Geldim hocam. Geçen gün hocalar bizi tekrar yanınıza yolladı ancak,” Elimle müdür yardımcısını işaret ettim. “Hocam sizin çok meşgul olduğunuzu ve çocukça işlerimizle uğraşamayacağını söyledi.”

Lafımı bitirdiğimde müdürün sorgular bakışları müdür yardımcısına döndü. “Mehmet Bey,” dedi. “Bu duyduğum doğru mu?” Mehmet Hoca kızarıp bozardı.

“Hocam o gün 12/A sınıfında olanlarla ilgilendiğiniz için biraz beklemelerini söylemiştim sadece.”

“E bekledik de ne oldu? Baksanıza kıza tekrar saldırmışlar. Bugün bu kız kafasını vursaydı, beyin kanaması geçirseydi kime hesap verecektik biz? Hem daha önce de kafasına top çarpmış, bayılmış. Bir öğrenci nasıl sınıfta top oynar? Biz disiplinli bir okul değil miyiz?”

Mehmet Hoca kafasını önüne eğdi ve sessizce, “Öyleyiz hocam.” dedi.

Müdür, “Eminim öyleyizdir.” dedi ironik bir tınıda. Ardından tekrar bize döndü. “Tamam çocuklar, ben anlayacağımı anladım. Siz ikiniz,” diyerek Belma ve beni işaret etti. “Siz çıkabilirsiniz.” Maral’ın ellerinin titrediğini gördüm.

Beyza öne çıktı. “Hocam o da bana vurdu!” Parmağıyla beni işaret etti. “Beni yere fırlattı.”

“Sus, seni yalancı. Sen kızın saçını yolarken eli armut mu toplayacaktı? Seni üstünden attı sadece.” diye beni savundu Belma.

“Bana bak, sen her şeye karışıp durma, bir tur da seni yola—“

“YETER!” Müdür elini sertçe masaya vurduğunda hepimiz sıçradık. Korkuyla Belma’ya yanaştım, o da aynı şekilde bana. Yapışık ikiz gibi duruyorduk. Yanıma baktığımda Maral ve Beyza’nın da bizim gibi birbirine yapışmış şekilde durduğunu gördüm.

“Kızlar siz çıkın.” dedi müdür bize bir kez daha. Birer asker edasıyla hızlıca kafamızı salladık ve tıpış tıpış odadan çıktık.

Belma’yla kol kola müdürün odasından çıktığımızda koridorda volta atan Sinan’la karşılaştık. Meraklı gözlerle bize baktı.

“Bağırış sesi duydum. İçeride ne oldu?” Tam onu geçiştirecektim ki Belma çat diye lafa girdi.

“Ne olacak? Müdür kötülük timsallerini kıskaca aldı. Cezalarını çekecekler.” Bunları söylerken çenesini dik tutmuştu.

Sinan’ın gözlerinde endişe belirdiğini gördüm. Bana baktı. “Peki sen?” diye sordu. “Sana ne dedi?”

“Neyle ilgili?” dedim anlamayarak.

“İkisini üst üste tost yapmıştın. Buna bir şey söylemediler mi?”

Ağzından çıkanı kulakları duyuyor muydu acaba? Sanki ben sebepsiz yere Beyza’yı Maral’ın üstüne fırlatmıştım. Saçım başım yolunurken kendimi savunduğum için kusura bakma Sinan Bey(!)

“Sinan senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Böyle bir şey nasıl söyleyebilirsin?”

“Sadece bir soru sordum Asu. Neden yükseliyorsun?” Ağzımdan alaycı bir gülüş kaçtı. Şu anda yaşadığım şey kamera şakası falan olmalıydı.

Ben dilim tutulmuş bir şekilde öylece kalakalmışken Belma araya girdi. Omuzlarını daha güçlü görünmek ister gibi dik tuttu ve kolumu sıktı.

“Bana bak Sinan.” dedi sertçe. “Eğer gidip onları savunmaya çalışır ve Asu’nun da ceza almasına sebep olursan, sınıftaki herkesi örgütler ve Hakan’ı dövdüğün için seni şikayet ederim. Bu sefer sen de cezanı çekersin. Son senende geleceğine ayak bağı olacak bir disiplin cezası istemiyorsan eğer ayağını denk al.” Ardından beni kolumdan çekip yürüttü.

“Yürü Asu, gidiyoruz.” Belma, Sinan’ın ağzını açmasına bile izin vermeden beni peşinden sürükledi. Sinan’ın arkamızdan şokla bakakaldığından adım gibi emindim. Anlaşılan şu anda savunmasız olduğumu fark etmiş ve beni sindirebileceğini düşünmüştü. Ancak savunmasız olsam da yanımda olan biri vardı. Anlaşılan Belma’da benim gibi Kadırgalı’ydı.

Bir kurtarıcı her zaman hayatının aşkı, sevgilin, ya da hayallerini süsleyen o güçlü adam olmak zorunda değildi. Bazen orta boylarda, zayıf, kıvrak zekalı bir beden girerdi seni kurtarmak için araya. Bunun adına da dost denirdi. O dostluk pekişirse eğer, yıllar sonra birbirinize sırtınızı yasladığınız bir kız kardeşe evrilirdi bu. Beyaz atlı prensin her anında seni kurtaramazdı, onun geleceği bir zaman vardı.

Ancak dostluk denilen o kavram seni her anında bulabilirdi.

Belma’nın peşinden sürüklenirken zihnimde bir yandan yeni dostluklara kucak açıyor ve uzun zaman boyunca yakın olduğum o insanın gerçekten nasıl biri olduğuyla yeni yeni tanışıyordum.

🦋

Yerlerde sürünüp pestilim çıktıktan sonra okuldan izin almış ve kendimi eve atmıştım. Tabii annem erkenden beni gördüğünde durur mu? Hemen başladı ne oldu, ne oldu diye sormalara… Mecbur söyledim düştüğümü. Ancak çelme takıldığından bahsetmemiştim. Sakarlığımdan kendi ayağıma takılıp düştüğümü sanıyordu.

“Of, of… Sen kesin iki yaşına kadar yürüteçe bindiğin için böyle oldun Asu. Onun içinde yürüye yürüye bale yaptığını sanıp ayak ucunda yürüyordun hep. Ondan sonra kesin çarpık ayaklı oldun, bacakların birbirine girmeye başladı senin. Hepsi o baban yüzünden.” dedi sinirle.

“Ben, yeter, daha binmesin koca kız oldu dedim; o, yok binsin çocuğun içinde kalır diye diye böyle oldun.” Soyduğu portakal dilimini, ağzımı adeta portakal boyutunda aralayıp içine attı. Gözlerim televizyondayken boğazıma kaçan portakalın suyuyla istemsizce öksürdüm.

Güya eve gelip dinlenmeyi düşünmüştüm. Ne aciz bir düşünceydi bu! Aciz kelimesini kullanınca kendimi istemsizce Jane Austen romanı içinde hissettim. Ancak ben yazılsam yazılsam ancak kendi hayal aleminde yaşayan, 21 yaşında bile hala büyüyememiş genç bir kız tarafından yazılabilirdim. Öyle ünlü düşünürler falan beni çözmeye çalışırken üstümde çok çalışırlar ve her hareketimden bir anlam çıkarmaya çalışırlardı. Malum, dengesizin önde gideniydim ben, bir yaptığım ötekini tutmuyordu.

Annemin ağzıma tıktığı son portakal dilimini de yuttuktan sonra dizine yatmaya çalıştım. Tam bu sırada inadına yapar gibi kalktı ve kafam koltuğa düştü. Koltuğa düşmüş kafamı ve gözlerimin önüne gelen saçlarımı çekmeden kollarım iki yanımda, bacaklarım açık bir şekilde, sanki yerde birikmiş kara izimi çıkarmak ister şekilde yatmaya devam ettim.

“Niye ben yatınca kalktın!” diye diğer odalara doğru carladım.

“Ellerimi yıkıyorum, sus!” diye bağırdı o da benim gibi. Doğru, bir saattir bana portakal yediriyordu, elleri yapış yapış olmalıydı.

Televizyonda açık olan Esra Erol’un çözmeye çalıştığı beş yüz bininci konuya aldırmadan aynı pozisyonda yatmaya devam ettim. Çok yorulmuşum ya. Hemşire ablanın sırtıma uyguladığı bandın etkisi yavaş yavaş yok olmaya başlamıştı. Eve gelirken babama bunlardan ısmarlamalıydım.

Eve geldiğim gibi kendimi okulun pisliğinden arındırmak isteyerek duşa atmıştım ve sıkı bir çitileme seansından geçmiştim. Bu sırada da ağzımda boş durmuyordu tabi. O iki çiyan’a ve ona saydığım hakaretler bitmek bilmiyordu.

Ona…

Aptal Sinan.

“Öküz baş.” diye mırıldandım kendi kendime. Sevgim nefrete dönmüştü artık. O benim sümüklü peçeteme bile layık değildi. Gitsin, o çiyanla takılsın istediği gibi. Hatta gitsin on beş sene sevgili olsunlar, umrumda bile değildi. Hatta evlensinler—

Tüm gücümle tiz bir çığlık attım ve hızla ayaklarımı boşluğa doğru savurdum. Aklımın benimle zoru vardı. Yeni yeni unutmaya çalışıyorum zaten aptal şey. Şöyle şeyleri düşünmesene!

“Asu!” Annem panikle salonun kapısında belirdi. “Ne bağırıyorsun kuduruk danalar gibi? Bir şey oldu sandım, manyak!” Haklıydı. Manyağın tekiydim ben. Onu unutmayı beceremediğim için manyağın tekiydim!

Hayır, sen bunu yaparsın Asu. Sadece kendine birkaç gün vermen gerekiyor. Sonra Sinan’ın esamesi silinip gidecek, gör bak.

Evet bunu yapabilirdim. Hatta daha ötesini yapabilirdim.

Onu unutup başkasına aşık olabilirdim.

🦋

“AŞK HER ŞEYİ AFFEDER Mİ?” Kulaklarıma kulak üstü kulaklıklarımı geçirip borazan sesimle muhatap olmadan kendi kendime, şarkıyı söyleyen Hepsi 1’e eşlik ediyor ve evde adeta konser veriyordum. Yemekten sonra annem ve babam yürüyüş yapmak için dışarı çıkmıştı, bu da bana fayda sağlamıştı. Çığlıklarla içimdeki siniri çıkarıyordum.

Bugün Sinan bana o lafı söylediğinde gözünün üstüne yumruk yapıştıramadığım içindi tüm bunlar. Şiddet hiçbir zaman çözüm değil lafını hatırlatıyordum kendime her zaman. Ama bugün bunu kendime kaçıncı söyleyişim olduğunu bir türlü hatırlayamıyordum.

Babam eve gelirken sırt ağrım için o bantlardan almıştı. Getirdikten sonra direkt onu yapıştırmış ve yeniden rahat bir nefes vermiştim. Sonra annem bugün düşmemin sebebinin iki yaşına kadar yürütece binmemin sebep olduğunu söylemiş ve yemekte babamla hararetli bir tartışmaya girmişti.

Peki ben ne yapmıştım? Bana yakışmayan bir sakinlikle yemek yemiş ve onların da birbirini yemesine seyirci kalmıştım.

Normalde kaostan beslenirdim. O an hangisinin bana faydası olacağını hesaplayarak ikisinden birini savunmaya geçebilirdim. Eğer almak istediğim bir şey olursa babamı savunurdum mesela. Ama bugün hiç halim yoktu, bu yüzden de bir ilk yapmış ve susmayı seçmiştim.

Bu kez de, “AFFETMEZ!” diye gürledim ve şarkıya cevap verdim. Yani… Bilir kişi değilim tabi ama, bence affetmemesi gerekirdi. Çünkü affedince o aşk olmaktan çıkıyor ve enayiliğe dönüşüyordu. Karşıdaki de senin son damlana kadar çekmek için uğraşıyor, bir şey bulamayınca da yeni damar aramaya koyuluyordu. Ulan, bütün kanımı çeken sendin zaten, bari bir damlasını geri ver de kendi kendime yeni kan üreteyim, demeliydi insan. Yoksa yeni limanlara yelken açacak yakıtı depoda bulamazdı.

Yani… Benim daha önce hiç ilişkim olmamıştı ama… Bence böyle olurdu.

Sonuçta birini sevmiştim. Bu da beni yarım sevgili yapmaz mıydı?

Zaten benden olsa olsa yarım ay olurdu, bana yarım ay olanlar başkalarına çok kolay dolunay oluyordu.

Şarkı faslını bitirip kulaklıklarımı nereye fırlattığımı bilmeden bir taraflara attım ve dalgınlıkla yatağa zıpladım. Zıplayışımla sırtımda hissettiğim yoğun acıyla yüzümü buruşturdum. İşte bunu o mucizevi bantlar bile geçirememişti.

Yatağın üstünde ters bir şekilde yanımda duran telefonum durmadan titremeye başladı. Ekranı kaldırdım ve kimin aradığına baktım. Tam bu sırada telefon sertçe yüzüme düştü.

Acıyla inleyip söverken yüzümde kalmış telefonu bir süre elime alamadım. Burnum çok kötü acıyordu. Arayan Atalay’dı. Ancak bu şaşırılacak şey değildi.

Şaşırdığım şey, beni görüntülü aramasıydı.

“Senin gibi telefona it işesin. Tezek küpü!” diye homurdandığımda kocaman bir kahkaha duydum.

Sakın…

Yüzümdeki telefonu ağırca kaldırdığımda karşılaşacağım şey ödümü patlatıyordu.

Fakat gerçekler burnum tarafından yüzüme çarpıldı.

Aptal burnum! Telefon yüzüme düşerken burnum çok acımıştı. Ve o harika güzel burnum, kafamı acıyla iki yana sallarken aramayı cevaplamış olmalıydı!

İmkansızlıklar beni bulunca yön değiştiriyordu sanki. Kim burnuyla arama cevaplardı ki? Hem de yanlışlıkla!

Asla beni bulmayan, ancak başkalarının hayatını süsleyen o şans denen kavramdan nefret ediyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.