Kollarımı önümde bağlayıp sorgular bakışlarımı aşağıdan yukarıya doğru karşımdaki çocukta gezdirdim. Atalay kadar olmasa da boylu poslu, yakışıklı bir çocuktu. Gideri vardı yani, yalan yok. Kısa saçları hafif kıvırcıktı. Gözlerini kısmış bir şekilde bana bakıyor ve onu incelemeyi bitirmemi bekliyordu.
Yarın da çıkışa çağırsam, gelir miydi?
“Tarık’tı, değil mi?”
“Ağzının içinden, “Sanki bilmiyorsun.” diye lafı gevelediğinde dişlerimi sıktım. Eşek oğlu eşek. Onun yüzünden maskara olmama rağmen hala laf söyleyebiliyordu.
Vazgeçtim. Hiç gideri yoktu bu çocuğun. Basbayağı çirkinin önde gideniydi öküz baş.
Bıkkın bakışlarını çaprazımızda duran Atalay’a çevirdi. “Beni neden çağırdın? Böyle boş boş dikilmek için mi?”
“Pardon?” Elimi sallayarak dikkatini bana vermesini işaret ettim. “Farkında mısın seni buraya ben çağırttım? Atalay’la değil benimle muhatap olacaksın kıvırcık.” Burnunu kırıştırarak bana yan bir bakış attığında adeta elimin tersinde duruyordu. Avucum çok kaşındı ama kendime zorlukla engel oldum.
“O zaman derdini söyle.” Sinirle güldüm. Ağzımdan bir hah kaçtı.
“Derdim mi? Benim bir derdim yok. Ama senin olacak ki senden hoşlanan bir kızın duygularıyla dalga geçebiliyorsun.”
Kaşlarını çattı. “Sen benden mi hoşlanıyorsun?” Kaşlarım çatıldı.
“Ne?”
Atalay, “Tarık ağır ol.” diyerek araya girdi. Ancak Tarık aldırmadı.
Yineledi. “Bir şey soruyorum kızım, benden mi hoşlanıyorsun?” Sinirimi iyice tepeme çıkarmak istiyordu herhalde.
“Ne diyorsun sen be? Ben senden niye hoşlanayım?” diye çemkirdim.
“O zaman seni ilgilendirmeyen konulara o güzel burnunu sokma. Tek gözünü kırptı. “Maazallah kaynarsın arada.”
Burnumun gerçekten güzel olduğunu biliyordum da… Kavgada araya laf katılacak kadar harika olduğunu bilmiyordum. İstemsizce gururum okşandı ve omuzlarımı daha da dik tuttum. İltifatla gevşeyen kaşlarımı tekrar çattım.
Sesimi elimden geldiğince sert tutup, “Senin yüzünden saçlarım zarar gördüyse eğer, beni ilgilendirir.” dedim. Gözleri, dağınık bıraktığım sağlıklı saçlarımı süzdü.
“Valla çok hoş duruyorlar. Hiç zarar görmüş gibi değiller.” Yamuk bir gülüş attı. “Aksine, o kavga eminim seni daha da vahşi yapmıştır güzelim—“
“Tarık!” Atalay’ın gürlemesiyle yerimde sıçradım. Öfkeli bakışları Tarık bitindeydi.
“Şansını zorlama.” dedi dişlerinin arasından. “Asu’yla bir kez daha öyle konuş ve—“ Tarık araya girdi.
“Ve ne? Ne yapacaksın?”
Evet, ne yapacaksın Atalay Bey?
Atalay, yanakları içeri göçecek kadar dişlerini sıktığında elini de yumruk yapmıştı. Bana şiddet yok sözü verdirirken giderayak dövecekti valla çocuğu. Aynı benim gibi, ne kadar da tutarlıydı(!)
Atalay başka bir şey söylemedi. Yalnızca sesli bir nefes verdi ve sinirlerine hakim olmaya çalıştı.
Tamam, artık sahalara çıkmam gerekiyordu.
“Neden böyle bir şey yaptın?” Bu cümleyi çok aklı başında, hiç deli tarafı olmayan biri gibi kurmaya çalışmıştım.
Bilmemezlikten gelerek, “Ne yapmışım?” dediğinde gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum.
“Ne yapmadın!” Kendimi anında frenleyip voltajı düşürdüm. Sakin ol Asuman. Bu çocuğu başka gün kandırman gerektiğini unutma…
“Neden Beyza’nın senden hoşlanmasıyla dalga geçtin? Bu yaptığın ayıp değil mi?” Histerik bir şekilde güldü.
“O kıza ayıp falan işlemez. Sen onun ne kadar kötü bir insan olduğunun farkında olmadan mı onun hakkını savunmaya çalışıyorsun?” Tamam, Beyza çok dedikoducu bir insandı.
Ancak bu onu çok kötü bir insan mı yapardı?
“Dedikoducu olduğu için mi kötü?”
“Keşke sadece dedikoducu olsa.” Alaycı gülüşü gitgide yok oldu. “Aynı zamanda bir zorba. Ortaokulda bana yaptığı zorbalıklardan utanmayıp şimdi de benden hoşlanıyor.”
Ne! Beyza Tarık’a zorbalık yapmış, sonra da ondan mı hoşlanmıştı?
“Öyle mi?” dedim şaşkınlıkla. “Ne yaptı peki?” Meraklı Melahat Asu, yeniden gün yüzüne çıkmıştı. Bana böyle ilgi çekici bilgiler verirsen, mecbur devamını merak ederim ama, ne yapayım yani?
“Ortaokulda kiloluydum ben. Oburiks oburiks diye herkesin içinde peşimden bağırıyordu.” dedi rahatça. “Ne hikmetse kilo verince tipi oldum. Kaç senedir peşimi bırakmıyor, sülük gibi yapıştı.” Yani Beyza, basbayağı Tarık’ı takıntı yapmıştı, öyle mi?
“En sonunda peşimi bırakması için dedim işte bir şeyler.” diye devam etti. “Kurtulamıyorum ki bir türlü!” Son cümlesi ağzından yaka silker gibi çıkmıştı. Şimdi hemen empati radarlarımı çalıştırmam gerekiyordu.
“Yani bu kız senin peşini bir türlü bırakmıyor?” diye parçaları birleştirdim. Kafasını salladı. “Ve sen de bu yüzden, ondan bir şekilde kurtulmak için hisleriyle dalga geçtin yani, öyle mi?”Tekrar kafasını salladı.
“Peki onun için ne dedin de bu kadar sinirlendi?”
“Ben o böceğe niye bakayım, dedim”.
“Oha hayvan!” Ne söylediğimi fark edince elimi ağzıma götürdüm. İki çift göz de şaşkınlıkla bana bakıyordu. Daha çocukla ilk konuşmanda ona dürüst tepkilerini göstermezsin Asu, ayıp!
Zaman kazanıp tepkimi düzeltmeye çalışarken boğazımı temizledim. “Yani… Biraz ayıp olmuş tabi. Böcek ağır bir sıfat.” Bana böcek denilse ne olurdu kim bilir… çirkine üç gün üç gece ağlayan ben, böceği duysam hastaneye kaldırılırdım herhalde.
Tepkisini görmek isteyerek Atalay’a baktım. Sonuçta Tarık arkadaşıydı. O bunların hiçbirini bilmiyor muydu? Arkadaşının kaç yıldır yaşadığı şeyi bilmiyorsa bu nasıl arkadaşlıktı? Acaba erkeklerin arkadaşlığı böyle miydi?
“Sen bunları biliyor muydun Atalay?”
Elini ensesine götürdü ve gözlerini yere çevirdi. “Ben yalnızca Beyza’nın Tarık’tan hoşlandığını biliyordum.” Ardından kafasını kaldırıp Tarık’a baktı. Pişman gibiydi. “Bu zorbalık olaylarından haberim yoktu.”
Tarık alay eder gibi güldü ancak hüzünlü bir gülüştü bu. “Bilmemen iyi oldu. Böylece anlamadan dinlemeden arkadaşlık bitiren yakınım sandıklarımı tanıdım. Bana da ders oldu bu.” Of… Tarık, Atalay’a çok kötü laf çarpmıştı. Ve eğer olanlar anlattığı şekildeyse laf çarpmakta sonuna kadar haklıydı da. Atalay onu dinlemeden ön yargıyla bu şekilde davrandıysa eğer, bu hiç hoş değildi.
Gördüğün gibi Asu. Kimse her konuda mükemmel olamaz. Evet, Atalay çok yakışıklı bir çocuk, boyu posu yerinde ve başarılı bir sporcu… Ancak bunların yanında davarlığı ruhuna işlemiş türden bir sahte sevgili ve arkadaş… Yani, o da mükemmel değil.
Kimse değil.
Buna sen de dahilsin.
Ben zaten mükemmelim demedim iç ses, her şeye karışma!
Demedin zaten. Unutttun mu, ben senin iç sesinim. Bunu düşündün.
Kendi kendine yakalanan ilk insan olabilirsin Asu.
Neyse, şu an konumuz, mükemmel ötesi(!) kendim değildim. Aynı zamanda Atalay’da değildi. Hazır empati radarım da devredeyken öcümü Tarık’tan çıkarmaktan vazgeçtim. Onun hali benden beterdi zaten. Dört sene boyunca Beyza gibi biri tarafından rahatsız edilmek ondan fazla şey götürmüş olmalıydı. Burada yapılacak tek şey vardı:
Tarık’ı, Beyza canavarından kurtarmalıydım.
Ama bunu tek başıma yapamayacağım tabi ki de barizdi. Sonuçta benim etim ne budum ne? Yardıma ihtiyacım vardı.
İşte burada da sahte sevgilim devreye giriyordu.
Bu işi onunla birlikte planlamalıydık. Hem belki bu şekilde dikkatini biraz olsun o sarı çiyandan alıp başka şeylere vermiş olurdu. Sonuçta bir sürü görevim vardı benim. Maral’dan artık açıkça nefret ettiğim için onu kudurtacak şeyler yapmam gerekiyordu. Son hedefinin güzel saçlarım olması oku yaydan çıkarmıştı.
Atalay asla senin olmayacak Maral…
Ve adeta bir iyilik timsali olarak Tarık’ı da senden kurtaracağım Beyza…
Sakin bir tavır takındım ve, “Tarık?” dedim. Sakinliğimden olsa gerek bakışları şaşkındı.
“Bana telefon numaranı verir misin?”
Artık şaşkınlıkla bana bakan göz iki çift olmuştu.
“Asu ne diyorsun sen?” Bunu söylemesi gereken kişi Tarık’tı ama konuşan Atalay'dı.
“Telefon numarasını istiyorum.” dedim rahatça. “Ne var ki?
“Telefon numarasını neden istiyorsun Asu? dedi hayretle.
Elimde telefonla kalakalmışken Atalay’a baktım. “Telefon numarası istemekte ne var ki Atalay?” Tam bu sırada Tarık elimdeki telefonu kaptı ve ekrandaki sayılara bastı. İşi bittiğinde eğlenen bir yüz ifadesiyle telefonu bana geri uzattı. “Al bakalım güzellik.” Flörtöz bir tavırla tek gözünü kırptı ve baş ve serçe parmağı dışındaki parmaklarını kapatıp elini kulağına götürdü ve telefon işareti yaptı. “Haberleşiriz.” Bu da dünden razıydı valla. Hayretle açılan ağzımı kapattım ve Atalay’dan tarafa bakmamaya çalıştım. Ancak bu imkansızdı.
Tarık’ı bir anda yakasından tutup çekti. “Ne yapıyorsun oğlum sen!”
Tarık, Atalay’ın tepkisine karşın çok rahattı. Hatta gülüyordu bile.
“Bir şey yaptığım yok.”
Atalay dişlerini sıktı. “Tarık! Sevgilime numaranı verdiğinin farkında mısın lan sen!”
Tarık, “Sahte,” diyerek girdi araya. “Sahte sevgilim diyecektin herhalde. Anlaşma yaptığınızı unutmuşa benziyorsun.” Gözlerim kocaman oldu. Bu mendebur gitmiş, anlaşma yaptığımızı bir de arkadaşına mı söylemişti! Ben sırf söylemediğim için Sinan’la küsmüştüm be!
“Sana inanmıyorum Atalay. Gittin anlaşmamızı mı anlattın bir de!”
“Sadece o biliyordu. Ondan başkasına söylemedim.” Söylemese ne olacaktı acaba? Araları bozulmuşken Tarık bunu kendisine saklamazdı ki. Gider bulduğu herkese söylerdi.
Ayaklarımı sinirle yere geçirdim. “Aferin sana! Rezil olacağız senin yüzünden. Zaten küsmüşsünüz, gidecek herkese söyleyecek.”
Atalay, Tarık’a iyi halt ettin bakışları atarken kafamı iki yana salladım. Ben kimlerle anlaşıyor, kimlerle iş anlaşması yapıyordum? Gitmiş hemen arkadaşına söylemiş. Ben sırf ağzımdan laf kaçmasın diye başkalarının yanında bunu düşünmemeye çalışıyorken hem de!
“Şu anda konumuz bu değil Asu. Sen niye elin çocuğunun numarasını istiyorsun?”
“Belki de senin yerine ben tipiyimdir.” dedi Tarık, Atalay’a. “Bilemezsin.”
Anlaşılan onun damarına basmak istiyordu. Ancak bizim koca mendebur tüm bu laflara kanıyor ve sinirlerini boş yere tepesine çıkarıyordu.
Tarık’ın yakasını elinde biraz daha sıktı. “Oğlum elimde kalacaksın bak! Kapa çeneni!”
Tarık bu tepkiye yalnızca kahkaha attı.
“Bunu söylediysen, Maral’ı sevdiğini de biliyor, değil mi?” diye sordum.
Tarık gülümsemesini yok etmeden kafasını salladı. “Tabi biliyorum, bilmez olur muyum?” Sesinden eğlendiği belliydi.
“Sırf bu yüzden beni bir kere Beyza’nın önüne bile atttı, sen düşün.” Kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Demek ki Atalay’ın Maral’a duyduğu his, öyle basite indirgenecek bir hoşlantı değildi.
“Uzun zamandır mı böyle?”
“Yaklaşık onuncu sınıfın ikinci döneminden beri.” Bu, bir yıldan daha uzun bir süreye tekabül ediyordu.
Gözlerimi daldıkları yerden çektim ve Atalay’ı yok sayarak yalnızca Tarık’a odaklandım.
“Gözümün önünde dedikodumu yapmaya devam edecek misiniz yoksa kulaklarımı mı tıkamalıyım?” Tarık’ın yakasını hafifçe ittirerek onu bıraktı.
“Evet.” dedim üstüne basa basa. “Hak ediyorsun çünkü.” Valla şu an Atalay’a ağzıma ne gelirse sayasım vardı. Kendimi zor tutuyordum.
Bunun tek sebebi bu mu Asu? Yoksa Maral’ın basit bir hoşlantıdan ibaret olmadığını duymak moralini mi bozdu?
Evet bu da vardı.
Çünkü Maral’dan nefret ediyordum.
“Eee?” Tarık bana göz kırptı. “Ne yapsak biz, seninle bir kahve içmeye falan mı gitsek?”
“Tarık!” diye gürleyen Atalay zerre umrumda olmadı.
“Olur.” dedim rahat bir tavırla. “Gidelim.” Daha sahte sevgilimle bile gitmemiştim kahve içmeye, şimdi onun ex arkadaşıyla gidiyordum.
Atalay, “Asu.” diye tısladığında ona yalnızca gözlerimi kıstığım öfkeli bir bakış attım.
“Sana şu an da cevap dahi vermeyeceğim Atalay.” deyip Tarık’ın koluna girdim ve onu peşimden sürükledim.
Ve Atalay’ın arkamdan ismimi ezberlercesine defalarca bana seslenmesi zerre umrumda değildi.
🦋
Pipetimle buzlu lattem’den bir yudum daha çektim ve bardağı masaya bıraktım. Tarık arkasına yaslanmış ve kollarını önünde bağlamış bir şekilde beni izliyordu.
“Neden hala beni inceliyorsun?” Omuzlarını silkti.
“Bilmem. Dalmışım öyle.”
“Çok güzel olduğum için mi daldın?” dediğimde güldü. Kafasını salladı.
“Evet bu yüzden.” Ayy… Ciddiye almıştı beni. Kesin şimdi beni egolu narsist biri zannedecekti.
“Şaka yaptım. Ciddiye alma.”
“Ben ciddiydim ama.” Sesi netti. Gözlerime baktı. “Gerçekten de çok güzelsin.” Senin ebenin Asu… Bu çocuk benden hoşlanırsa eğer, olacakları hiç düşünmek istemiyordum.
“Ama,” bunu duyduğumda istemsizce omuzlarım gevşedi. Bu kelimenin aramıza dağlar taşlar gibi koca engel olarak girdiğini varsaydım.
“Seven bir kalp, senin gibi güzelliklerden bile etkilenmez.” Bu süslü lafla ağzım kocaman açılacaktı ki kendimi durdurdum. Tarık gibi hoplamadan hiç böyle bir söz beklemiyordum.
“Kimi seviyorsun?” dedim merakla. Merakıma güldü.
“Öğrenince ne yapacaksın?” Sadece öğrenmiş olacaktım. Tanımam etmem, ne yapayım canım ben senin sevdiğin kızı?
“Tanımadığım kızı ne yapacağım ki, bir şey yapmam.”
“Nereden biliyorsun, belki de tanıyorsundur?” diyerek lafı ağzıma tıktı. Oha. Sakın düşündüğüm şey olmasın sakın…
“Maral’dan hoşlanıyorum de ve ağzının ortasına yumruğumu ye Tarık.”
Etrafı gürleten bir kahkaha attı. Öyle ki kendini durdurmak için eliyle ağzını kapatıyor ve öksürmeye çalışıyordu. Maazallah şimdi yanlışlıkla boğulur, üstüme kalırdı.
“Kahkahaların arasından, “S…saçmalama,” demeye çalıştı. “Yok öyle bir şey. Hem o benim yakın arkadaşımın sevdiği kız. Yanındakinin sevdiği kıza göz ucuyla bile bakılmaz bizim oralarda. Onun adı kız kardeştir artık.” Ne söylediğini fark ettiğinde gülüşü gitgide yok oldu.
“Yani eski arkadaşımın. Öyle şeyler bizim racona ters.” Racon mu? Acaba Tarık hangi semtin kırosuydu? Bir an onu Atalay’la yırtık dar paça pantolonlarla tesbih sallaya sallaya mahalle arasında hayal ettim. Gülüşüm boğazımda kalacaktı resmen.
En azından delikanlı bir çocuktu. Bu dönemde nadir bulunan bir şeydi bu.
“Kim peki?”
“Tanıdığın biri.” dedi yalnızca. “Bunu bilmen yeterli.” Benim ne kadar meraklı olduğumu bile bile bunu yapıyorsa görecekleri vardı.
“Bana bak seni döverim. Madem kim olduğunu söylemeyeceksin, niye lafını açıp beni merakta bırakıyorsun ya?”
“Bir şartla söylerim.” Zaten bana şartla gelmeyen kimse yoktu ki. O şart, bu anlaşma beni her tarafa iteleyip duruyorlardı.
“Söyle.” dedim yalnızca.
“Bizim aramızı yapacaksın.” Yaptığı şeye bak. Sanki ben herkesin arasını yapan köprü görevi üstlenmiş bir araçtım. Gelen geçen benden aralarını yapmamı istiyordu. Yıldım yahu.
“Oldu canım, başka isteğin? Söylemezsen söyleme be! Etmiyorum merak falan.” Sen bilirsin der gibi rahatça arkasına yaslandı.
“Tamam.” İlk defa birisi lafımı ikiletmeden dediğimi yapmıştı. Bu yüzden şaşkındım.
“O zaman ben de Atalay’la olan sahte anlaşmanızı okula yayarım.”
Şaşırma Asu. Artık kimseye şaşırma çünkü kimse gerçekten senin lafını dinlemiyor.
Sabır dilercesine sıkıca gözlerimi yumdum. Atalay…
Bekle ve gör. Elimden çekeceğin var.
Yüzümden düşüncelerimin okunmamasını umarak “Kimi seviyorsun?” diye sordum.
“Selin’i.” Kavramaya çalışırken kaşlarımı çattım.
“Bizim sınıftaki Selin mi? Belma’nın arkadaşı olan.” Kafasını salladı.
“Seviyorum, seviyorum da, ne yapayım uzaktan seviyorum işte.” İçli bir nefes verdi. “Beyza manyağı ona dokunmasın diye bir kez bile yanına gidip konuşamadım. Öğrense okulu dar eder ona.” İstemsizce haline üzülecektim ki beni tehdit ettiği aklıma geldi. Kimseye üzülmeyeceksin. Sırtındaki bıçak takımına her dakika bir yenisi daha ekleniyorken artık yoğurdu üfleyerek yiyeceksin Asu.
“Bu yüzden de senden bana yardım etmeni istiyorum.” Ya… Şuna bak ne kadar da kibardı(!) yardım etmemi istiyormuşmuş. Az önce beni tehdit eden dedemdi herhalde.
“Seni geçen gün Belma’yla konuşurken gördüm. Yakın gibiydiniz. O yüzden Belma’dan Selin’e ulaşmak senin için zor olmaz.” Belma’yla taş çatlasın birkaç kez konuşmuşuzdur. Bu çocukta da nasıl bir radar vardı yahu?
“Ya sevgilisi varsa? O zaman ne yapacaksın?” Gözleri karardı.
“Sevgilisi yok. Biliyorum ben.”
“Ya varsa?”
“Yok diyorum ya.”
“Ya sevdiği varsa—“
“Asu!” Sesinin yükselmesiyle istemsizce sıçradım. Manyak. Ödümü patlatmıştı.
“Bağırmasana be! Ben gerçekleşebilecek ihtimallerden bahsediyorum. Gerçeklerle yüzleş.” Sakinleşmek istiyorcasına gözlerini kapattı.
Tekrar gözlerini açtığında “Sevdiği biri de yok.” dedi. Sesi bu sefer alçaktı. “Araştırmamı yaptım, merak etme.” Nasıl bir araştırmaydı acaba? İstihbaratçısı kimdi peki?
“Diyorsun?” Kafasını salladı.
“Diyorum. Ve bundan eminim.” İyi, eminse üstüne söyleyebileceğim fazla bir şey yoktu.
Bir de bu çocuğa iyilik yapmayı düşünüyordum. Senin ben iyi niyetine tüküreyim Asu. Gelen vuruyor, giden vuruyor; tehditle dövülen tokat manyağına döndün iyice.
“Eee?” dedi. “Cevabın ne?” Sanki tamam demekten başka bir seçeneğim varmış gibi bunu soruyor muydu gerçekten?
Ona yan bir bakış attım. “Sence?”
Yüzünde muzip bir sırıtış belirdi. “Bunu evet olarak anlıyorum ama senden de sesli duysam daha güzel olurdu.” Bıkkınlıkla gözlerimi devirdim.
Şu saçma anlaşmanın bittiği günü ve özgürlüğüme kavuşacağım günü bekliyordum artık. Hatta dur. Anlaşmanın bittiği günü değil, şu okuldan mezun olacağım günü bekliyordum. Herkes beni canımdan bezdirmişti artık. Okul, okul değil sırtlan yuvası sanki.
Birisi sevdiği kızı kıskandırmak için benimle anlaşma yapıyor, diğeri sevdiği kızla arasını yapmam için beni tehdit ediyor, öteki de atılan iftirayla saçımı yolmaya kalkıyor. Bu Asu ne yapsın ya!
Ona istediğini verdim. “Evet seni fırsatçı evet. Cevabım evet! Oldu mu?”
Benim dışımdaki herkesin istediği her şey oluyordu.
Ve sanki benim isteklerim, başkalarının ulaşmaya çalıştığı şeylerin altında kalan birer basamaktan ibaretti.
🦋
İçimden kime hakaretler yağdıracağıma karar veremezken eve kadar gelmiştim. Ancak apartmanın önünde bekleyen bir adet Atalay görmek beklemediğim bir şeydi.
Adımlarım olduğu yerde durdu. Kafasını benden tarafa döndürdüğünde etrafta boş boş gezinen gözleri beni yakaladı ve “Asu.” dedi. Bana doğru geldi.
“Ne yapıyorsun burada?” Sesim çok soğuktu. Malum, hala öfkeliydim.
Yüzündeki gülümseme sesimin soğukluğunu duyduğunda gitgide yok oldu.
“Seni görmeye geldim.”
“Niye?”
“Konuşmak için.”
“Konuşup ne yapacaksın? Konuşulacak ne var ki Atalay?“
“Biz varız Asu.”
“Biz diye bir şey yok. Sen ve ben varız.” Kaşları havalandı.
“Sonuçta sen ve ben çok önemli bir oyun oynuyoruz, değil mi? Hatta öyle bir oyun ki bu, sırf bu oyunu kimse öğrenmesin diye sahip olduğum arkadaşlıktan olabiliyor, ya da sırf başkalarının aralarını yapmam için tehdit edilebiliyorum!”
Sonda istemsizce sesim yükselmişti çünkü çok doluydum. Sırf o, ağzını tutmadığı için her şeye boyun eğmek zorunda kalmak, benim gibi başına buyruk bir kızı kafese sokmaya çalışmaktan başka bir şey değildi.
“Ne tehditi Asu? Sen neden bahsediyorsun?”
“Onu bana sormayacaksın.” dediğimde bakışları gitgide karardı.
“Tarık seni tehdit mi etti?”
Of… Şimdi gider Tarık’la uğraşırdı. Başıma bir iş daha almış olurdum.
“Öyle bir şey değil.”
“Ne o zaman!” Onun da sesi yükselmişti.
“Senin sevdiğin, o aptal kızın attığı iftira yüzünden dayak yemek kanıma dokunuyor Atalay!”
Çıldırmıştım artık. Ve bu açıkça belliydi.
“Ve onun böyle iğrenç bir şey yapmasına rağmen, sırf arkasından kötü bir laf söyledim diye lafımı ağzıma tıktın sen benim. Sen bana bunları yapmışken emin ol, Tarık’ınki hiçbir şey.”
“Asu—“
“Sus.” diye kestim sözünü. Bir süreliğine konuşma sırasının bende olması gerekiyordu. Her şey içimde dolup taşıyordu. Bu kadar geveze bir insanken bile bu hale gelebildiysem eğer, demek ki olan çok şey vardı.
“Çok öfkeliyim Atalay, anladın mı? Gerçekten çok öfkeliyim!”
“Bunun farkındayım. Özür dilerim. Gerçekten çok özür dilerim. Başka ne yapabilirim bilmiyorum.”
“En azından ağzını biraz sıkı tutsan iyi olur.”
Kendini tutarak dişlerini sıktı. Çenesi kaskatı kesilmişti. Gerçek manada ağzını sıkı tutmaya çalışıyordu anlaşılan.
Gözlerini etrafta gezdirdi ve kafasını salladı.
“Gidip Tarık’a bir şey söyleme.” dediğimde ağzını açmaya yeltenmişti ki bakışlarımla susturdum onu. “Söyleme diyorsam söyleme Atalay. Bir de sizin papaz olmanızla uğraşamam. Ben kendi yöntemlerimle çözeceğim.”
Aynen Asu, kesin çözersin. Aralarında köprü olacak ve tıpış tıpış çocuğun istediğini yapacaksın işte. Başka çaren mi var sanki?
“Bir de anlaşmamızı gidip başkalarına anlatmazsan çok sevinirim.” dedim alayla. Malum, ağzı torba değildi, büzemezdim.
İmâma karşılık yüz ifadesinden irite olduğu belliydi. Ancak bir şey söylemedi. Belli belirsiz kafasını salladı.
“Bu kadar. Şu anlık başka söyleyeceğim bir şey yok.” Dediklerimi yapmasını ummaktan başka çarem yoktu.
“İyi akşamlar.” Yalnızca bunu söyledim ve yanından geçip apartmana girdim. Nedense içimden bir ses, ben gözden kaybolana kadar arkamdan baktığını söylüyordu.
🦋
“Sayın Asuman Kadırgalı, Atalay Hazan’ı eş olarak kabul ediyor musunuz?”
Bir dakika.
Ne!
Nikah memurunun söylediği şeyi bir anlığına algılayamadım. Birincisi, benim soyadım Kadırgalı değildi. Ve ikincisi…
Ben Atalay’la mı evleniyordum!
Dudaklarım benden izin almadan iki yana kıvrıldı. Ardından kafamı salladım ve önümdeki mikrofona eğildim.
“Evet!”
Kocaman bir alkış tufanı koptu. En önde oturan annemle babamı, onun yanında da Leyla Abla’yla Belma ve Selin’i gördüm. Bir de Mercan vardı. Tamam, diğerleri bizim sınıftaydı, onların burada olmasını bir şekilde anlayabilirdim ama… Benim Mercan’la konuşmuşluğum bile yoktu ki. O ne alakaydı?
Hepsi yüzlerinde kocaman bir gülümsemeyle bizi alkışlıyordu. Annem gereksiz şekilde çok mutluydu. Bir insan kızı kocaya gidiyor diye bu kadar neşeli olmamalıydı ya!
Alkışlar durduktan sonra nikah memuru konuştu. Ben, beyaz tüllü dantel duvağımla yüzümü kapatmış ve Atalay’dan tarafa bakmıyordum. Herhalde duvağımı açmasını bekliyordum.
Hayır Atalay, evlenmeden bakışamayız. Önce evet diyeceksin.
“Sayın Atalay Hazan, Asuman Kadırgalı’yı eş olarak kabul ediyor musun?”
Yahu soyadım Kadırgalı diye kalmıştı. Benim soyadım Kadırgalı değil memur bey, o benim kendime uydurduğum bir sıfat yahu! Seda Sayan’dan özendim.
Atalay tüm gücüyle “EVET!” diye bağırdığında kulaklarım patladı sandım. Ağzımın dibinde çığlık atmıştı resmen. Millet bizi izlemeseydi omzuna bir tane geçirirdim valla.
“Evet, ben de belediyenin bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak sizleri karı koca ilan ediyorum. Damat Bey, gelini öpebilirsin.” Nikah memuru bana evlilik cüzdanını uzattı.
Teşekkürler sevgili belediye!
Atalay ağır hareketlerle duvağımı kaldırdı ve alnımdan öptü. Geri çekildiğinde sıkıca yumduğum gözlerimi onun gibi yavaşça açtım.
Ve gördüğüm şeyle kocaman bir çığlık attım.
Bu bizim mendebur değildi.
Damat olarak karşımda duran kişi Sinan’dı.
Ne yani? Sinan, Atalay kılığına mi girmişti?
Peki ben hangisiyle evlenmiştim?
“Asu!” Sanki dalgalı denizin üstünde bir teknenin içindeymiş gibi, bir o yana bir bu yana omzumdan sarsılıyordum.
“Uyan Asu. Kabus görüyorsun kızım!”.
Bunu duyduğumda rahatladım ve sıkıca yumduğum gözlerim açtım. Etrafı net görebilmek için gözlerimi kırptım. Sezen Sultan bana doğru eğilmiş endişeyle yüzüme bakıyordu.
İçime kaçmış sesimle, “Ne oldu?” diye sordum.
“Ne olacak çığlık attın. Ödümü patlattın manyak!”
Sadece senin ödün patlamadı anne. Aynı şekilde benim de ödüm patlamıştı.
“Kabus…” diye mırıldandım. “Çok kötü kabus gördüm.”
“Ne gördün?”
“Evleniyordum.”
“Hadi be! İnanamıyorum. Seni alacak enayi çıkacak, desene. Bu dağınıklıkla evde kalacaksın diye dertleniyordum ben de. Eee damat kimdi?”
Eben anne, tamam mı? Damat eben.
Boş boş duvarı izlerken kaşlarım çatıldı. Algılarım yeni yeni devreye giriyor olacak ki anneme cevap vermek yeni aklıma geldi.
“Anne ben niye evde kalayım yaa? Görürsün sen, talipler sıra olup yatar benim kapımda.”
Ellerini havaya doğru açtı. “Ay… Hadi inşallah.”
Oha ama. Benim gibi mükemmel bir evladı vermemek için her dakika pamuklara sarması gerekirken yaptığı şeye bak. Değerim bilinmiyordu resmen.
“Neyse dur, daha çok küçüksün. Bir otuz yaşına gel de bakarız.” Bunu duyduğumda rahatladım. Çok şükür ki o da benden hemen ayrılmak istemiyordu.
Ama… Otuz da geç olmaz mıydı? Sonuçta beraber dünyayı falan gezerdik. Yirmi sekiz idealdi bence.
Asu inan bana, otuz senin için erken. Senin otuzunda evlenebilmen için ruh eşini dün bulman gerekiyordu.
Sağ ol iç ses ya. İnsana harika motivasyon pompalıyorsun.
“Hadi kalk da bir su iç, kendine gel. Korkmuşsun o kadar, dilin boğazına yapışmasın.”
Kafamı salladım ve yorganın altından çıktım. Mutfağa gidip koca bir bardak suyu kafaya diktiğimde ikinci durağımın lavabo olacağı belli olmuştu. Sonuçta yalnızca kalp denilen organı düşünemezdim. Hayatta böbrek denilen bir gerçek de vardı.
İşimi halledip evin içinde gezindiğimde annemle babamın hala yatmadığını ve televizyonda dizi izlediklerini gördüm. Saat gece yarısını biraz geçiyordu. Anlaşılan yine eve gelince uykuya yenilip baygınlık geçirmiştim. Çünkü tek hatırladığım kitap okumak için yatağa uzandığımdı, gerisi yoktu.
Peki ben eve kaçta gelmiştim?
Sanırım altıyı geçiyordu.
Sen zaten ertesi günün uykusunu uyumuşsun Asu. Bakalım gece boyunca boş boş ne yapacaksın?
Mesela… Tutuşmuş bir YKS öğrencisi olarak ders çalışabilirdim.
İstemeye istemeye kaderimi kabullendim ve boynum bükük bir şekilde ders çalışmak için odama döndüm…
Alarm adeta kafamın içinde çaldığında yattığım yerde sıçradım. Yatakta yorganın üstünde yüzüstü bir şekilde uzanırken japon yapıştırıcısıyla yapıştırılmış gibi bir türlü açamadığım gözlerimi pencereden tarafa çevirdim. Siyah perdelerin açık kalan yerinden gün ışığı sızıyordu.
Aptal Asu!
“Off… uyuyakalmışım.” Güya ders çalışmak için odama dönmüş ve on beş dakikalık çalışmanın ardından kendime on dakika mola vermiştim.
O molada kendini yatağın üstüne atmayacaktın Asu. Gittin, yine sabaha kadar uyudun.
Resmen bir günün yarısından fazlasını uyuyarak geçirmiştim. Allah’tan ucundan kıvrak zekam vardı da, o kurtarıyordu beni. Yoksa ben bu tembellikle anca sonuncu olurdum.
Zorlukla tek gözümü korsanlar gibi açtım ve sendeleyerek yataktan indim. Gerçekten indim, çünkü yataktan kalkıp ayaklanmak yerine kendimi yerde bulmuştum.
Yuvarlanarak çalışma masam ve yatağımın arasında kalan boşluğa serdiğim peluş halımın üstüne düştüğümde hala uykum vardı. Biraz da ona sarılıp uyusam ne olurdu ki?
“Asu kalk artık! Alarmın kafamın içine etti!” Normalde beni çok sinir etmesine rağmen, şu anda peş peşe çalan alarmın sesi zerre umrumda değildi.
Annem odaya girdi ve ayağıyla beni popomdan hafifçe ittirdi. Kafamı diğer yana çevirip gözlerimi kapatmaya devam ettim.
“Kalk.”
Bana ne dercesine omuzlarımı silktim. Alarmın iğrenç sesi durdu çünkü annem onu, adeta söverek kapatmıştı.
“Uykum var.” diye mırıldandım.
“Sen içine etmeden önce benim de vardı ama bak, buradayım. Kalk artık.”
“Anne gidesim yok.”
“Asu! Bak beni sinirlendirme. Her gün aynı terane. Okula gidesim yok, yok uykum var. Ne zaman büyüyeceksin kızım sen?”
Şöyle bir şey vardı ki…
Büyümek istemiyordum.
Bir kez daha “Kalk artık.” dedi ve kendini yatağımın üstüne bıraktı. Al işte, beni kaldırmaya çalışıyor, sonra da ısıttığım yatağın içine bir güzel giriyordu. Yaşanacak senaryo belliydi: Ben silah zoruyla okula yollanacak, annem de istediği yerde güzellik uykusunu alacaktı. Bunu bazen benim yatağımda, bazen kendi yatağında, bazen de salondaki koltuklardan birinde uyuyarak yapıyordu. Mekanlar değişebilirdi. Ancak değişmeyen bir şey vardı ki, uykusunu almadan asla kalkmıyordu.
O olmak istiyordum.
Halının üstünde uykuya tam tekrar dalıyordum ki yüzüme atılan tavşanımla gözlerim açıldı. Hafifçe kafamı kaldırıp yatağa baktım. Annem tavşanı bana atmış, sonra da hiçbir şey olmamış gibi yatakta bana sırtını dönmüştü
Kafamı halıya geri koydum. Gözlerimi kırparak boş boş karyolanın altındaki toz yığınını gördüğümde hapşırasım geldi. Ancak kendimi tuttum.
“Kalkmadığın her dakika yüzüne başka bir hayvan gelecek.” Ki bu hayvanlar yatağın içindeki oyuncak filim, kedim ve kuzum oluyordu. Üç vuruş hakkı daha vardı.
Oflaya oflaya rahatlığımı bıraktım ve mecburen yerden kalktım.
Elimi yüzümü soğuk suyla yıkayıp bir nebze de olsa kendime gelmeye çalıştım. Gözlerimi karşımdaki aynaya çevirdim.
Gözlerim ve dudaklarım çok uyumaktan biraz şişmişti. Tamam gözlerimin şişmesi iyi bir şey değildi ama dudaklarım için aynı şeyi söyleyemecektim. Zaten dolgun olan dudaklarım uyku mahmurluğuyla daha pembe ve daha büyük duruyordu. Tam kararında dolgu yaptırmışım gibi görünüyordu.
“Sabah bile güzelsin kız, aferin sana.” dedim aynadakini izlerken. Uzun siyah saçlarım ve kirpiklerim uykuyla savaşımda biraz birbirine girmişti ancak sorun yoktu. Dur biraz. Benim elmacık kemiklerim daha da mı belirginleşmişti? Sanki öyleydi. Peki tenim? Resmen inci gibi parlıyordum. Maşallah bana ya!
“Ay… İnşallah nazar değmez.” Neden bilmiyorum ama bugün gözüme daha da bir güzel gözüküyordum sanki.
Geçen gün Instagram’da gördüğüm şey aklıma geldi. Bir blog sayfası çok uyuyun, uyumak sizi daha da güzelleştirir diyordu.
Acaba bu gerçekten doğru muydu?
Eğer bu doğruysa beni yataktan kaldırabilene aşk olsun.
Okul formamı ve eteğimi giydikten sonra üstüme, dolabı yere serip bulduğum yeşil ceketimi geçirdim. Annem uyandığında dolabın dibindeki bu dağınıklığı gördüğünde arkamdan söylenecekti. Ama bu dağınıklığı bırakırken zaten kulaklarımın çınlamasını göze almıştım.
Saçlarımı tarayıp düzleştirdikten sonra kahvaltı yapmaya vaktim kalmamıştı. İlk derste karın gurultusunu göze almak istemiyordum. Canım annem bugün bana sandviç yapmamıştı, muhtemelen gece dizi izlerken uyuyakalmıştı. Bu yüzden giderken mahalledeki fırına uğrayacaktım.
Çantamı tek omzuma attım ve evden çıktım. Asansör yerine pıt pıt tüm merdivenleri inerek sabah sporumu yaptım. Şu anda uykumu açmak için amuda bile kalkabilecek kapasiteye sahiptim.
Sallana sallana apartmandan çıkarken kolumdaki saate baktım ve gözlerim büyüdü. Ebesi…
On beş dakika kalmıştı!
“Koş Asu, koş…”
Yok, fırına falan uğrayamazdım. Mecbur ilk ders büzüşmüş midemi içeri çekecek ve karnımdan çıkan sesleri öksürerek kamufle edecektim.
“Ben böyle işin…” Koşa koşa yokuşu çıktığımda gerçekten de dilim boğazıma yapışmıştı. Halbuki artık makyaj rutinimde yoktu. Yine nasıl böyle geç kalmayı başarabiliyordum, gerçekten anlamıyordum.
“Mal Asu.” Nefes nefese gelen metrobüse duraktaki insanların peşinden biniyordum ki bir abla aceleyle kapıyla arama girdi ve poposuyla beni adeta öteye fırlatarak benden önce içeri girdi. Tam bu sırada da metrobüs kapılarını kapattı.
Zaten nefes nefese kalmışken öfke tepeme çıktı.
Metrobüs tam hareket ediyordu ki tüm gücümle “Kapıyı aç!” diye kocaman bir çığlık koyverdim.
Şoför arabanın içinden şaşkın bakışlarla bana bakakalmışken kapının açma düğmesine bastı. Dışarıdaki ve metrobüsün içindeki herkes bana bakıyordu.
Kapı açıldığında “Yer kalmadı, bir sonrakine binersin.” dedi. Ancak çok öfkeliydim.
“Hayır,” İşaret parmağımla cam kenarında oturan, beni itip rahat rahat koltuğa yayılmış kadını işaret ettim. “O inecek ben bineceğim.”
Kadın onu işaret ettiğimde bir de sütten çıkma ak kaşıkmış gibi onu işaret eden parmağıma karşılık, “Ne diyorsun sen be!” diye çemkirdi. Al işte, en nefret ettiğim insan tipi yalnızca karşımda durmuyor, bir de benimle uğraşıyordu.
Metrobüsün içine girdim ve ona doğru ilerledim. “Benim sıramdı. Beni itip içeri girdin sen. Şimdi oradan kalk ve yeni metrobüsü bekle.”
Metrobüsteki yolcular geç kalıyoruz deyip bana söylenmeye başladı. Ancak zerre umrumda değildi. Hakkımın yenmesinden nefret ediyordum.
Ayaklarımı yere geçirdim. Ve herkese cevap verircesine, “Bu kadın inecek! Benim hakkımı yiyemez. Ben de okula geç kaldım!” dedim.
“Bana bak kız, alırım seni ayağımın altına.” Yerinden kalkıp beni hafifçe omzumdan ittirdiğinde, araya hemen başka yolcular girdi. İşte kıvrak zekam tam bu sırada devreye girdi.
Kadının boş bıraktığı koltuğa oturdum.
Ayakta kalmış bir şekilde şaşkınlıkla bana baktı. Yüzündeki ifade gitgide sinirli bir hal aldı. Tam bana dalıyordu ki yolcular tekrar araya girdi. Onu benden uzaklaştırmaya çalışarak geriye doğru götürdüler.
“Sen benim hakkımı yiyemezsin, git şimdi diğer metrobüsü bekle!” diye bağırdım peşinden. Biri ağzını kapattı. Anlaşılan bana küfür ediyordu.
Arkada oturan teyzelerden biri “Kız doğru söylüyor, gördüm ben ittiğini.” deyip bana destek verdiğinde minnettar bir şekilde ona baktım.
Tabi ponçik teyze de beni destekleyince şoför kadını metrobüsten indirdi. Artık rahat bir nefes verebilmem gerekiyordu, ancak şöyle bir şey vardı ki…
Okula kesin ama kesin geç kalıyordum.
Oflaya puflaya geçen yirmi dakikanın ardından okulun kapısında indim. Beş dakika. Tam beş dakika geç kalmıştım.
“Ne olur güvenlik abi bugün izinde olsun, ne olur…”
Kendi kendime mırıldanıp hızlı adımlarla büyük kapıdan içeri girecektim ki “Geldi benim kaçak.” diyen bir ses duydum.
Gözlerimi çaresizce yumdum.
Hayallerimin suya düşmesi iki dakika sürmemişti.
Çünkü güvenlik abi izinde falan değild