İkimizde donakalmış bir şekilde merdivenin başında beklerken merdiven çıkan öğrenci sürüsü geçebilmek için önümüzde beklemek zorunda kaldığında kenara çekildik. Diğer elimi duvara dayamış bir şekilde kendime gelmeye çalışırken “k-kusura bakma.” Dedim. Atalay’ın elini tutan elimi geri çekiyordum ki izin vermedi. parmaklarım bir anda parmaklarının arasına girdi.
“Kusura bakılacak bir şey yok.” Dedi serin sesiyle. Sesi benim gibi tedirgin çıkmamıştı, netti.
Şaşkınlıkla ona bakakaldığımda adem elması hareketlendi. Kafasıyla merdivenleri inmemizi işaret etti. Avucunun sıcaklığı tuttuğu elimi ısıtıyordu.
“Hadi gidelim.” Bu sefer beni sürükleyen oydu. Merdivenleri inerken bir an olsun elimi bırakmamıştı. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım resmen.
Kantine indiğimizde bana döndü. “Ne istersin?” dedi rafları işaret ederek.
“Çikolata.” dedim. “Çikolata yemem lazım.” Evet acilen yemem lazımdı çünkü tansiyonum düşmüştü.
Çikolata, olmayan tansiyonunu daha da beter edecek Asu diyen iç sesimi duymazdan geldim. Ne yaparsa yapsın umursamıyordum. Çikolata istiyordum, nokta.
Kafasını salladı. “Çikolata.” diyerek tekrarladı. “Neli istersin peki?”
“Karamelli.” dedim aklıma gelen ilk şeyle. Karamel seviyor muyum diye düşündüm. Herhalde seviyordum.
Niye böyle mala bağladın Asu?
Of… Neden böyle olduğumu bilmiyordum. Aklım şu anda bana hiç uyum sağlamıyordu, sorunları vardı sanki.
Kafasını salladı. “Tamam, sen bir yere otur ben alıp geleyim.” Kafamı salladım ve ona arkamı dönüp tıpış tıpış bir yere oturdum. Oturdum oturmasına da dayak yemiş olarak Fosforlu Cevriye gibi parlıyordum ortada. Keşke Atalay’ın heybetli sırtının arkasına saklansaydım. Öyle her şey benim için daha kolay olurdu…
Atalay yine karton bardaklarda iki üçü bir arada ve çikolatamla geriye geldi. Üçü bir arada’yı görünce istemsizce yüzümü buruşturdum. Keşke Türk kahvesi satılsaydı şu kantinde. O zaman Türk kahvemin yanına bir tane çikolata istemiş Sibel Can olurdum işte, ne güzel.
Karşıma oturduğunda kahvelerden birini önüme koydu ve çikolatamı uzattı. Teşekkür ederek aldım. Çikolatanın paketini açtığımda yarısını kırıp ona uzattım. Reddederek kafasını iki yana salladı.
“Sana aldım onu, sen ye.” Öldürücü bakışlarımı kuşandım ve tehditkar bir sesle konuştum.
“Kilo almamı mı istiyorsun Atalay? Bana bu çikolatanın hepsini yedirip kilo almamı sağlayacak, sonra da beni aldatacak ve terk mi edeceksin, bu çikolatanın tamamını tüm bunları yapabilmek için mi bana yedirmeye çalışıyorsun—“ uzattığım parçayı aldı ve hepsini ağzına tıkıştırdı.
Ağzındaki çikolatanın izin verdiği kadarıyla “Kafanda uydurma.” demeye çalıştı. “Beni şerefsizin önde gideni yapman sadece üç saniye sürdü.” Koca parçanın tamamını zorlukla yutarken yüzü buruştu. Başarılı olmanın rahatlığıyla sandalyede arkama yaslandım.
Neyse ki istediğim her şeyi tatlı dilimle yaptırabiliyordum.
Gözlerimi etrafta gezdirirken çevredeki gözlerin Atalay karşıma oturduğunda daha da çok bize çevrildiğini hissettim. Tamam, Atalay çok yakışıklı bir çocuktu, dışarıdan çok uyumlu ve çok yakışan bir çift olarak gözüktüğümüzden de çok emindim ama böyle açık açık da bakılmaz ki canım. Özel hayata biraz saygı yani.
Etraftaki yoğun bakışlara elimden geldiğince aldırmamaya çalışarak dirseklerimi masaya, ellerimi de yanaklarıma yasladım ve ona baktım.
“Atalay?” Dilini ağzının içinde yuvarlayarak yanaklarını şişirdi. Anlaşılan yoğun çikolata onu rahatsız etmişti. Arkasına yaslandıktan sonra ne oldu dercesine tek gözünü kırptı.
Gıcık şey. Karizmatik mendebur.
“Ben Pamuk Şeker’i özledim.” dediğimde dudakları kıvrıldı.
“Öyle mi?” Kafamı salladım.
“Ne kadar özledin peki?”
“Çok.” dedim hemen. “Çok fena özledim.”
“Hım…” diye mırıldandı ve benim gibi masaya yaslandı. İkimizde masaya yaslanmış şekilde dururken yüzlerimiz arasındaki mesafe giderek kısalmıştı. Refleksle geri çekilmemek için ayaklarımı tutkalla yapıştırılmış gibi yere bastırdım ve durdum. Ela gözleri tüm yüzümde gezinirken, gözlerini her kırpışında uzun gür kirpikleri birbiriyle oynaşıyordu. Kirpikleri bile yerinde durmuyordu, sahipleri gibi oynaklardı.
“Eee?” dedim bir cevap bekleyerek. Ayı ya tam ayı. İnsan bi’ merak etme der, ben seni götürürüm, seversin Pamuk Şeker’i der; ama yok. Boz ayıgillerden Atalay Hazan için benimle uğraşmak, kibarlık etmekten daha etkileyici.
Dudakları gitgide daha da kıvrılıyordu ki kendini frenledi. “İyi bakalım. O zaman seni bugün Pamuk Şeker’in yanına götürelim o zaman.” Gözlerim heyecanla parladı.
“Söz ver. Hatta dur. Söz verme yemin et. Beni kandırmadığına yemin et Atalay.” Tüm kantinin duyabileceği kadar sesli bir kahkaha attı.
“Seni neden kandırayım Asu? Geçen gün bize gelmedin mi zaten? Bu sefer de seni bizim bodruma götüreceğim işte. Tek fark bu.” Yüzümü ekşiterek ona baktım. Çok komikti. Belki bodrumları da müsait değildi, nereden bileyim be ben!
Bodrumunuz dağınık olsun da göreceğim seni. Utandıracağım oğlum seni. Görürsün sen.
“Neyse ne.” dedim ve çikolatamdan bir parça kemirdim. Hala gülerek beni izliyordu. Gelen geçen de beni izliyordu izlenmekten bıkmıştım artık.
Teneffüs bittiğinde üçü bir arada’dan yalnızca tek bir yudum aldım ve ayaklandım. O da masadan kalkıp yanıma geldi. İlerlemek yerine niye yanıma gelmişti ki bu mendebur? O önden önden giderken ben onun arkasına saklanacaktım. Tüm planımı bozmuştu.
“Hadi ilerle.” dediğimde kaşlarını çattı.
“Niye ben önden gidiyorum? Neden beraber yürümüyoruz?” Dikkatleri senin üstüne çekeceğim işte, anlasana yahu.
“Şey…” yalan yuvası ağzımdan çıkacak bir bahane bulamadım. İyice paslanmışsın Asu, diyen iç sesimi duyabiliyordum.
Eli bir anda elimi içine aldığında gözlerim kocaman oldu. Bu mendebur ikidir hiç beklemediğim şeyler yapıyor ve beni şoka sokuyordu. Bari yapacağı şeye dair azıcık önceden haber verseydi. Ödüm patlıyordu her seferinde.
“Nasıl geldiysek öyle gidelim.” dedi ve gülümsedi. Dumura uğramış bir şekilde ona bakarken yürüdü.
Yanında beni de götürüyordu.
Elinin içindeki elim elinin sıcaklığına rağmen buz kesmişti. Acaba o da bunu fark ediyor muydu? Parmaklarım elinin üstündeki belirgin damarlara dokunduğunda elimi biraz daha sıktı. Ne yapacağımı bilemeyerek korktum ve refleksle geri çekilmeye çalıştım. Bu sefer daha da sıkı tuttu. Oha yani, elinin içindeki elim kangren olacaktı birazdan.
“Pardon.” dedi belli belirsiz ve sıkışını biraz gevşetti. Ancak hala tutmaya devam etmişti.
Arkamızdan bakan gözler zerre umrunda değildi. İyi bari. Belki itiraf sayfasına bunlar yazılır ve dayak yemiş profilim unutulurdu.
“Seninki bugün gelmedi.” derken bizim kata gelmiştik. Kaşlarını çatıp bana döndü.
“Benimki mi?” Aklına geldiğinde ifadesi gevşedi. “Korkmuştur.” dedi yalnızca. “O yüzden gelmemiştir.”
“Korksun zaten.” Sesim tehditkardı. “Benden de korksun alacağı cezadan da. Onun o bebek sarısı saçlarından spagetti yapmadığıma dua etsin…” Atalay elimi bıraktı ve eliyle ağzımı kapayıp lafımı böldü.
“İnsanlardan bu kadar nefret etme. Bu şekilde yalnızca sen yoruluyorsun.” Öfkeyle harlanmış bakışlarımı ona döndürdüm. Elini ağzımdan çekmesi için ısırır gibi yaptım ve amacıma ulaştım. Avucunu ısıracağımdan korkup hemen geri çekilmişti.
“O bir insan değil. O bir canavar. O canına susamış iki ayaklı bir şeytan. Sarı çiyan—“
“Asu.” diyerek yine kesti sözümü. “Sakin ol.”
“Sakin falan olamıyorum Atalay. Olamıyorum!”
“O zaman ona olan nefretini benim yanımda göstermemeye çalış.” Kaşlarım ne söylediğini anlamaya çalışarak çatıldı. Koridorun ortasında karşı karşıya durduk. Sesli bir nefes verdi. Bakışları etrafı tarıyordu.
“Neden?” diye sordum. “Neden bunu yapmam gerekiyor?” Gözlerini mecbur kalmış bir şekilde bana çevirdiğinde bakışlarımla ondan bir cevap bekliyordum. Yüzünde rahatsız olmuş bir ifade vardı.
“Nedenini biliyorsun Asu.”
Maral seninle birlikte kıskandırmaya çalıştığım kız Asu. Ondan hoşlanıyorum.
Cevap çok açıktı. Sadece ben, kendimi rolüme fazla kaptırmış ve gereğinden iyi oynamıştım.
Elbette onun tarafını tutacaktı. Çünkü onu seviyordu.
“Seni kendi dertlerimle boğduğum için kusura bakma. Haklı olduğum bir konuda en azından yanımda olursun diye düşünmüştüm ancak görüldüğü gibi yanılmışım.
“Asu.” dedi aksini iddia edermiş gibi. “Bu konuda senin tarafında olduğumu biliyorsun. Sadece—“ lafını tamamlamasına izin vermedim. Benim tarafımda olsaydı eğer, bu lafı söylemezdi.
“Sen haklının yanında falan değilsin Atalay. Sen yalnızca…” evet Asu, devam et.
Sen yalnızca kalbinin tarafındasın. Aklın iplerini çoktan bırakmış.
“Neyse ne.” diyerek durdurdum kendimi. Atalay ağzını açmaya çalıştı ancak hiçbir şey söylemedi. Daha doğrusu söyleyemedi.
Çünkü haklı olduğumu o da biliyordu. Ve bön bön suratıma bakmaktan başka bir şey yapamıyordu.
Onu orada bırakıp sınıfa ilerledim ve kapısında durdum. Omzumun üstünden ona döndüm. Hala bıraktığım yerde dikiliyordu.
“Bugün Pamuk Şeker’i görmeye gelmeyeceğim, o yüzden çıkışta beni beklemek gibi bir hata yapma.” dedim kutuplardan daha soğuk bir sesle. Ardından sınıfa girip kapıyı yüzüne kapattım.
🦋
Her zaman hatalı olan ben miydim?
Ya da dramatik tepkiler verdiğim için kendimi öyle mi hissediyordum?
Ne zaman biriyle kavga etsem, hatayı önce kendimde arıyor ve karşıdakine hak verecek bir detay arıyordum. Mesela geçen gün Beyza saçımı yolduğunda bile. Eğer atılan iftira gerçek olsaydı, sanki ona, beni dövmesinde hak bile verecektim. Gerçekten bu kadar acınası mıydım? Şiddet hiçbir zaman çözüm değildi. Peki neden ben, beni yolmaya çalışan bir insan için bile kendimde bir suç kırıntısı arayıp karşıdakini haklı çıkarmaya çalışıyordum?
Bunun sebebini bilmiyordum. Aynı zamanda Atalay’a da neden bu kadar sinirlendiğimi bilmiyordum.
Onu gözümde fazla mı büyütmüştüm? Her daim arkamda duracak biri olarak mı düşünmüştüm?
Daha bir aydır tanıdığım insan için bu çok büyük bir varsayımdı.
Ve bu yüzden günümü görmüştüm.
Atalay’la iki gündür konuşmuyordum. Bana attığı mesajlara bakmıyor, okulda da onunla adeta saklambaç oynuyordum. Sınıfa yanıma geldiğinde kendimi kızlar tuvaletine atıyor, gittiğinde de kendimi yeniden sırama bırakıyordum. İki günü böyle geçirmiştim. Ancak üçüncü gün kolumdan tutup gitmeme izin vermemesiyle her şey değişmişti.
Şimdi yüz yüzeydik.
“Benimle konuşacaksın Asu.” Diyerek kolumdan tutmuş ve beni de kendiyle beraber okulun spor salonuna götürmüştü.
Koca salonun kapısını sertçe çarpıp kapattı. Spor salonunda yalnızca ikimiz vardık.
“Burada bana istediğin her şeyi söyleyebilirsin.” dedi bomboş koca salonu gösterirken. “Kızabilir, bağırabilir hatta küfür dahi edebilirsin. Her şey sana kalmış.”
Öğle arasındaydık ve spor salonunda kimse yoktu. Bu çok garipti. Normalde burası antrenman yapan öğrencilerle dolu olurdu.
“Ben sana bir şey söylemek istemiyorum. Seninle konuşmak istemiyorum Atalay.”
“Hep böyle mi olacak? Tamam, hatalıydım özür dilerim. Ama bu küslük nereye kadar sürecek Asu?”
“Ben nereye kadar sürdürmek istersem oraya kadar. Buna da mı karışacaksın?”
“Evet karışacağım.” dedi sertçe. Dudaklarını ıslattı. “Bak Asu. Biz seninle bir anlaşma yaptık, değil mi? O anlaşmanın süresi daha dolmadan sen böyle yapıyor—“ şimdi bir tane çakacaktım suratına, morartacaktım bir yerlerini, o zaman görecekti anlaşmanın imzasını.
“Başlatma anlaşmana!” diye bağırdım. Demek ki öyle içime atmıştım ki söylediği şeyi, öfkemin alevlenmesi için tek bir lafı yetiyordu. Şaşkın bakışlarla beni izlerken sustu.
“Devam et.” dedi yalnızca.
“Anlaşmandan nefret ediyorum. Benimle kıskandırmaya çalıştığın o kızdan nefret ediyorum. Onu savunmandan nefret ediyorum. Böyle kaba bir ayı olup kalbimi kırdığın için senden de nefret e—“ sözüm kollarının sıkıca beni sarmasıyla kesildi. Donakalmış bir şekilde öylece kalakalmışken ellerim boşlukta sallanıyordu. Atalay’ın güçlü kolları beni daha da sıkı sardı.
“Özür dilerim.” Çenesini omzumda hissettim. “Gerçekten kalbini kırdıysam çok özür dilerim Asu. Niyetim asla bu değildi. Sen artık benim yakın arkadaşlarımdan birisi oldun. Ne olur yapma böyle…”
Gözlerim öylece karşımdaki boş tribünde kalmışken söyledikleri kulaklarımdan girip çıkıyordu sanki, cümlelerini algılayamıyordum. Yalnızca…
Bana sarılıyordu.
Atalay bana sarılıyordu. Gözlerimi kapattım ve içimi serinleten kokusunu sessizce içime çektim. Çok güzel kokuyordu. Sanki kokusuna bir tutam sakinleştirici eklenmişti. Yavaş yavaş uzuvlarımın gevşediğini hissettim. Uyku çayları gibi beni mayıştırmıştı.
Geri çekildiğinde kapattığım gözlerimi hemen açtım. Bir cevap bekleyerek gözlerime bakıyordu.
Ne diyecektim, onu affetmiş miydim?
Ne yazık ki bir özürle olanı biteni arkada bırakabilen bir insan değildim.
Sesimi düz tutmaya çalıştım. “Ben bana yapılan şeyleri hemen unutabilen bir insan değilim Atalay.” Beklenti dolu yüzü düştü.
“Bu yüzden seni hemen affetmemi bekleme benden.” dedim dürüstçe. “Çünkü bunu yapamam.”
“Peki ne zaman?” diye sordu. “Beni ne zaman affedeceksin Asu?” Omuzlarımı silktim.
“Bilmiyorum.” Yalan değildi. Bunu gerçekten de bilmiyordum. İnsanlara kırıldıktan sonra kalbimin parçalarının tekrar ne zaman birbirine yapıştığından emin değildim. Ama çok uzun sürmüyordu sanırsam. Tek bildiğim buydu.
Peki hala Sinan’a olan kırgınlığın Asu? O geçti mi ki bu geçecek..?
O farklıydı, bu…
Bu arkadaş kırgınlığıydı. Evet, evet öyleydi bu. Yakın olarak gördüğüm bir arkadaşımın hissettirdiği şeydi bu kırgınlık.
“Aslında biliyor musun? Önemi yok.” dedim bir anda. Haklıydı. Bir anlaşma yapmıştık. İnsanlar nasıl sözleşmeleri bitmeden bir işi terk edemiyorlarsa ben de öyle yapmalıydım. Sahte sevgili rolü benim için bir işti. Ucunda kazanacağım bir şey vardı, bu yüzden oyunbozanlık yapamazdım.
“Bir aydan az bir süremiz kalmışken hissettiğim kırgınlığı düşünmemem gerekir. Haklısın.”
Kafamı kaldırıp ona baktım. Pişmandı, görebiliyordum bunu.
“Rol yapmaya devam edeceğim ve kimsenin ağzına laf vermeyeceğim, merak etme.” Gülümsemeye çalıştım. “Ve sen de makyaj malzemelerimi alacaksın. Bu da böyle bitecek.”
Bu arkadaşlık da böyle son bulacak dedim içimden ancak sesli dile getirmedim. Gözlerinde beliren hayal kırıklığına şahit oldum. Anlaşılan arkadaş kaybetmek sevdiği şeylerden biri değildi. Gerçi, bunu kimse sevmezdi.
“Eğer istediğin buysa,” diye mırıldandı. “Tamam. Öyle yapalım.” Yalandan gülümsemeye çalıştım ve hafifçe omzuna vurdum.
“Ne o? Yoksa benim gibi harika birini anlaşma bittikten sonra bu kadar sık göremeyeceğin için üzüldün mü yoksa?” diyerek ortamdaki kasvetli havayı dağıtmaya çalıştım.
Belli belirsiz güldü ancak onun gülüşünün de zorlama olduğu barizdi. “Aynen, öyle oldu.” Sesinden bunu yalandan mı yoksa ciddi mi söylediğini anlayamamıştım. Anlamak için de uğraşmak istemiyordum.
“Bunu da hallettiğimize göre,” Ellerimi birbirine çarpıp temizlik yaptığımı belli ettim. “Hadi gidelim.”
Kafasını salladı ve önden geçmem için elini uzattı ancak bunu yaparken bana değil, yere bakıyordu. Anlaşılan moralinin yerine gelmesi için belli bir süre geçmesi gerekiyordu.
Of… Gözümün önünde de biri böyle olunca tepkisiz kalamıyordum ki ben, illa düzeltecektim moralini, yoksa kendimi kötü hissediyordum. Milletle empati yapmaktan kendimi düşünmeyi unutuyordum resmen. Halbuki Asuman’dım ben. Kendime özel şarkım bile vardı. Her zaman önce kendimi düşünmeliydim.
Bu sana özel olan bir şey değil Asu. Herkes her zaman önce kendini düşünmeli zaten.
Evet ama… Onların isimlerine özel yazılan şarkıları yok, tamam mı iç ses?
Bugün eve giderken kulaklıklarımda şarkımı açacaktım mecbur. Bir süredir kendi hayatımın ana karakterini oynadığımın farkında değildim çünkü.
Spor salonu binasından çıktık ve bahçeye çıktık. Malum, bizim okul ülkenin sporcu nüfusunu elinde taşıyordu sanırsam. Okulun içine spor salonu yapmak yerine yanına koca bir spor salonu binası dikmişlerdi.
“Atalay?” dedim yan yana okula doğru yürürken. Devam etmemi bekleyerek baktı.
“Senden bir şey isteyebilir miyim?” Kafasını salladı.
“Tabii.”
“Tarık denilen arkadaşını çıkışta getirebilir misin?” Yüzündeki ifade gitgide değişti.
“Ne yapacaksın Tarık’ı?” Dayak yememin hesabını sorup çingenelik yapacaktım ama Atalay’ın bunu bilmesine gerek yoktu.
“Hiç…” diye mırıldandım. “Konuşacağım sadece.” İnanmayan bakışlarını kuşanarak tek kaşını sorgularcasına kaldırdı.
“Emin miyiz?” Tanışalı sadece bir buçuk ay olmuşken beni bu kadar iyi tanıması hiç adil değildi.
“Evet.” dedim tereddütsüz. “Kocaman çocuğa ne yapabilirim ki ben canım? Konuşacağım.” Bana yapılanın aynısını yapacağım. O kıvırcıklarını yolacağım…
“Yok.” dedi. “Sen onu döversin.” Şaşkınlıkla güldüm.
“Ne? Nasıl yapayım öyle bir şey? Çocuk benden uzun.”
“Zıplayıp döversin sen, sana bu konuda güvenmiyorum Asu.” Dövebilirsem de döverdim ne olmuş yani? Hak edene hak ettiği verilmeyecek miydi? Gitmiş kızı ağlatmış, onun yüzünden Beyza bana saldırdı.
Yani… Tamam, ona söyleyen Maral’dı ama…
Sonuçta o da, kızla dalga geçerek öyle kötülük yapmasaymış canım.
“Gerçekten bir şey yapmayacağım Atalay.” Ne olurdu iki dakika çıkışta getirse yanıma. Sadece hesap soracaktım.
“Getiremem Asu.” dedi bir kez daha. Bu sefer sinirlendim. İstediğim şey çok basitti. Yapsa ne olurdu yani?
“Tamam Atalay.” dedim istemsizce öfkeli çıkan sesimle. “Sağ ol çok yardımcı oldun.”
“Asu,”
“Ne!”
“Getiremem çünkü artık arkadaş değiliz.” Kaşlarım çatıldı.
“Ne?”
“Geçen olanlardan sonra onunla olan arkadaşlığımı bitirdim.”
Ne yani? Atalay, Tarık’ın yaptığı şeyi öğrendikten sonra onunla arkadaşlığını bitirmiş miydi?
“Sen ciddi misin?” Kafasını salladı.
“Peki neden?”
“Bir insanın hisleriyle dalga geçen biri benim arkadaşım olamaz.” dedi keskin bir şekilde. Bana kısa bir bakış attı, “O yüzden.”
Şaşkınlıkla ona bakakaldım.
Sınıfa girmeden önce son kez dönüp ona baktığımda bir şey söyleyeceğimi anladı ve gitmeden önce yüzüme bakarak bekledi.
“Hiç mi umut yok?” derken Tarık’ı çıkışa getirebilme ihtimalini kastediyordum. “Belki bir ihtimal getirebilirsin Atalay, olmaz mı? Arkadaş olduğunuz günlerin hatırına gelir belki.”
Baş parmaklarını göz pınarlarına götürdü. “Sen hala orada mısın Asu?” Kafamı salladım.
“Atalay gerçekten bir şey yapmayacağım, konuşacağım; valla bak.” En fazla bir tutam saçını yolardım ama o bunu bilmemeliydi.
Gözlerini kısarak bana bakmaya devam etti. “Buna inanabilir miyim gerçekten?”
Hemen kafamı salladım. “Bana güvenebilirsin. Sonuçta şunun şurasında yakın arkadaş olduk, değil mi?” O, bu lafı daha yeni söylediği için inanırdı belki bana. Nedense içimde küçücük bir yer, her şeye rağmen, Atalay’ı yakınım olarak görüyordu. Ve bu istemsizce oluşmuş bir şeydi. Birbirimizle uğraştıkça aramızda küçük bir bağ oluşmuştu sanki.
“Söz ver.” dedi bir anda. Tam “Söz.” diyordum ki can alıcı noktadan vurdu.
“Makyaj malzemelerinin üstüne söz ver.”
Açılmış ağzımı kapatmak zorunda kaldım.
Somurtkan bakışlarımı yüzüne diktiğimde gülmemek için alt dudağını ısırdı.
“İşte bunu biliyordum.” Gözlerimi devirdim ve pufladım.
Ama bu savaş böyle sona eremezdi. Hemen pes etmeyecektim.
“Gerçekten sadece konuşacağım.” dedim üstüne basa basa. “Bir kez olsun bana güvensen ne olur yani?” derken bile aklımdaki tilkiler yine dönüp durmaya başlamıştı. Evet, Atalay, Tarık bitini yanıma getirdiğinde o an sadece konuşabilirdim.
Ancak çocukla sonra ayrı bir buluşma ayarlayıp, saçını başını yolmama karışamazdı sonuçta.
Üstün flörtüz yeteneklerimi kullanacak ve Atalay bizi konuşturduğunda çocuğun suyuna gidecektim. Başka bir gün de ayrıca yanına gidecek ve okul çıkışında bir buluşma ayarlayacaktım.
Orada da saçını başını yolacaktım.
“Sadece bir kez.” dedim yeniden. “Bir kez bana güven…”
Uzunca ofladı ve ben seninle ne yapacağım dercesine ellerini bacaklarına vurdu. Gülümsememi gizlemeye çalıştım.
“Eğer yanımda çocuğa bir şey yaparsan makyaj malzemelerini unut Asu.” dedi net bir şekilde. Alt dudağım hafifçe büzüldü.
“Tamam. Yapmayacağım.”
Bekle beni Tarık biti… Kadırgalı Asuman canını okumaya geliyor…