İçeriğe geç

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 24 · 13 dk okuma

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 24

24

Eve hevessiz bir ruh haliyle geldiğimde ne yemek yemiş, ne de kimseyle etkileşime girmiştim. Annem birkaç defa peşimden gelip moralimin neden bozuk olduğunu sorsa da, ona cevap vermemiş ve duş alıp kendimi odama kapatmıştım. Saçlarım bugün çalı süpürgesine dönmüştü. Yarına kadar onları eski hallerine çevirmeliydim.

Duştan çıktıktan sonra ıslak saçlarıma iyi gelecek ne tür krem, sprey varsa hepsini bocaladım. Krem ve spreylerin güzel kokuları birbirine karışmıştı ancak aldırmadım. Yarına kadar saç diplerimin acısının geçmesini istiyor ve olanlara inat saç köklerimin daha güçlü bir şekilde, adeta küllerinden doğmalarını bekliyordum.

"Beni öldürmeyen şey güçlendirir." Bu mentaliteyle pembe kurdele desenli, güçlü kız pijamalarımı giymiş ve saçlarımı taramıştım. Çok geçmeden eski hallerine dönmüşlerdi. Tarandıktan sonra dümdüz olmuş, göğsüme kadar uzanan saçlarıma baktım. Düzleştiriciyle düzleştirmişim gibi duruyorlardı.

Neyse ki saçlarım konusunda da şanslıydım.

Odamın kapısı bir kez daha açılmaya çalışıldığında bıkkınlıkla ofladım. Bu evde özel alan denilen şeyin baş harfi bile yoktu.

Annem kapının ardından "Asu!" diye seslendi. "Niye kapıyı kilitliyorsun?" Çünkü kilitlemesem başıma binecek ve neden moralimin bozuk olduğunu zorla öğreneceksin de ondan.

"Öyle kilitleyesim geldi."

"Öyle mi hanımefendi? O zaman benim de öyle seni göresim geldi." Kapıyı tıktıkladı. "Aç hadi, ağaç ettin beni burada!"

"Ya anne..." diye mızıldandım. "Yorgunum uğraşma benimle."

"Beş dakika içinde bu kilidi açıyorsun Asu, yoksa ikinci gelişimde tornavidayla kapını sökeceğim." Annemin topuklu terliklerinin sesi uzaklaştığında bir kez daha ofladım. Onun bu hayattaki en büyük eğlencesiydim.

Kendime gelebilmek adına gözlerimi ovuşturdum. Ardından ayağıma pofuduk terliklerimi geçirdim ve kilidi açıp odadan çıktım. Ayaklarımı yere vura vura salona ilerledim.

"Beni neden rahat bırakmıyorsun, yorgunum diyoru-" Sesim içeri girince kesildi. Annem pilates matını yere sermiş, giydiği taytı dizlerine kadar sıyırmış bir şekilde televizyona bakıyor, ekrandaki kadın ne yapıyorsa aynısını yapmaya çalışıyordu. Üstünde salaş beyaz bir tişört, kafasında da kırmızı bir spor bandana vardı. Mor renkli pilates matının yanında iki tane dambıl ve bir tane de aynı renkte pilates lastiği vardı.

"Anne ne yapıyorsun?" dedim şaşkınlıkla. Gözlerini televizyondan ayırmadan nefes nefese cevap verdi.

"Spor." Televizyondaki kadın gibi eğilip kalkarken bir yandan da yüzünü buruşturuyordu. "Kabul etmek istemiyorum ama..." dedi nefes nefese. "Galiba paslanmışım Asu. Ağrıdı her tarafım."

E normaldi tabi ki. Uzun zamandır spor yaptığını görmemiştim. Gerçi hala fitti, yapmasına gerek yoktu ama spor yapmadığına göre bu fitliği, şükrettiği genlerine ve hızlı metabolizmasına borçluydu.

"Nereden esti bu spor sevdası? Ne oluyor?"

"Baban." Eğilip kalkma hareketini bıraktı ve matın üstünde bağdaş kurdu. "Baban bir ay boyunca her gün spor yapmaya dayanabilirsem yeni arabayı bana seçtireceğini söyledi, iddiaya girdik."

Gözlerim hevesle büyüdü. "Araba mı alıyoruz?" Kafasını salladı.

"Kızım ben sana söylemedim mi baban kirli çıkı diye. O boş gezer mi? Koymuş kenara köşeye şeyler çıkarıyor bir yerlerden para işte. Alacağız bakalım, ama bu sefer hangi araba olacağı konusunda ikinize de söz yok. Ben seçeceğim."

"Bir gün sporu atlarsan yakalarım ama seni."

"İnat ettim iyice. Yapacağım bak, göreceksin." Dudaklarımı birbirine bastırdım ve gülüşümü gizlemeye çalıştım.

"E madem spor yapıyorsun beni niye rahat bırakmıyorsun?" Pilates matına uzandı ve bacaklarını kaldırıp indirmeye başladı.

"Gel yanıma, beraber spor yapalım." Ben daha yeni duş almıştım, spor yapıp terlemek istemiyordum. Ayrıca şu da vardı ki anneme benzemiştim. Spor yapmayı hiç sevmiyordum. Aslında beni yoracak hiçbir şey yapmayı sevmiyordum ki ben. Bütün gün popomu koltuktan hiç kaldırmasam benden rahatı yoktu.

Kafamı iki yana sallayarak reddettim. "İstemiyorum. Zaten yorgunum ben."

"Gören de seni taş taşıdın sanar Asu. Ne yaptın da yoruldun, alt tarafı okula gidip geldin kızım?" Annem hiçbir şeyden haberi olmadığı için rahat rahat konuşuyordu tabii. Halbuki bugün eve saçım başım yolunduktan sonra gelmiştim.

"Anne ne olursun beni bunaltma. Ben odama gidiyorum, uyuyacağım." Sürünen adımlarımın yönünü tekrar odama çevirdim. Kapıyı kapatmadan önce de "Sakın beni uyandırmayın, sabaha kadar uyuyacağım!" diye bağırmayı da ihmal etmemiştim.

🦋

Kabus dolu uzun bir uykunun ardından gözlerim fal taşı gibi açıldı ve karanlık tavanla bakıştım. Gözlerimi açabilmenin rahatlığıyla sesli bir nefes verdim.

Dayak yemiştim. Bu sabah olanlar yetmemiş gibi rüyamda bile dayak yemiştim! Ancak bu kez sadece dayak yemekle kalmamıştım.

Kafam da kel kalmıştı!

Rüyamın içinde, aynadaki yansımada görmüştüm bunu. Kafamda saç yoktu. Korku filmlerinden çıkmış hastalıklı insanlara benzemiştim.

Ve rüyamda "Çok çirkinim!" diye ağlamaya başlamıştım.

Kabusumdan uyandığıma şükrederek kalktım ve yatakta kısa bir süre oturdum. Susuzluktan boğazım kurumuştu. Karanlık odada ayağa kalktığımda bu sefer de karnım guruldadı. Saat şu an kaçtı acaba? Eve gelince ağzıma sadece birkaç bir şey atıp direkt kafayı vurup uymuştum. Çok yorulmuştum bugün, malum.

Odadan çıktığımda ev karanlıktı. Salona girdim ve ışığı açıp duvardaki saate baktım. Saat gecenin üç buçuğuydu.

Salonun ışığını kapatıp mutfağa geçtim. Koca bir bardak suyu hızlıca bitirdiğimde biraz olsun kendime gelmiştim. Gelmiştim gelmesine de boş karna fazla su içtiğim için hareket ettikçe içimdeki su çalkalanıyordu sanki.

"Ay, aç aç uyuyamam ki ben." Buzdolabını açtım ve içinde neler olduğuna baktım. Böyle beni uğraştırmayacak ama karnımı da doyuracak şeylere ihtiyacım vardı.

Dolapta tencerenin içinde yaprak sarma bulunca hemen ona sarıldım. Tabağa bile gerek duymadan çekmeceden bir çatal aldım ve mutfaktaki masaya geçtim. Soğuk olmasına aldırmadan sarmaları birer birer ağzıma tıkıştırmaya başladım.

Sarma yerken istemsizce aklıma Atalay gelmişti çünkü çok geçen gün çok güzel sarma sarmıştı. Acaba onun sarmalarının tadı nasıldı? O gün karakolluk olduğumuz için yiyememiştim ama insanın ağzını sulandıracak kadar güzel sarmalardı.

Ağzıma bir tane daha sarma tıktığımda Atalay'a kendime sarma sardırtmayı aklıma koydum.

Birkaç sarma daha yedikten sonra tencereyi tekrar dolaba koydum. Su içtiğim bardakla çatalımı da musluğun içine koyup mutfaktaki tüm izlerimi gizledim. Kaç saattir uyumama rağmen üstümdeki uyku ağırlığı hala çok yoğundu. Bu yüzden dişlerimi fırçaladıktan sonra tekrar yatmayı planlıyordum.

Lavaboda işlerimi hallettikten sonra tekrar yatağa attım kendimi. Ellerim, uyumadan önce yatakta bir yerlere fırlattığım telefonu aradı. En sonunda yorgana dolanmış bir şekilde buldum onu. Uyumadan önce Rahatsız Etme moduna almıştım. Bildirim gelmiş mi diye moddan çıkarttığımda peş peşe mesaj bildirimleri görmeyi beklemiyordum. Tüm mesajlar Atalay'dandı. Aynı zamanda birkaç cevapsız arama da vardı.

İstemsizce endişelendim. Bir şey mi olmuştu acaba, neden bu kadar arayıp mesaj atmıştı ki?

Ama aramalarına şu an dönemezdim, saat gecenin üç buçuğuydu ve kim bilir kaçıncı uykusundaydı.

En azından mesaj atabilirdim. Mesaj bildiriminin onu uyandırmayacağına umarak "N'oldu?" yazdım. Çocuk o kadar mesaj atmıştı, bir tane mesaj atmak da olmazdı böyle.

"Bir de ne yaptığımı söyleyeyim bari."

Ben: Uyuyordum, o yüzden mesajlarını görmedim.

Ben: Kusura bakma.

Mesajları attıktan sonra ekranı kilitliyordum ki telefonum yeni bir bildirimle aydınlandı. Bu mendebur hala uyumamış mıydı?

Mendebur: Kış uykusuna mı yattın Asu?

Yüzümü buruşturdum.

"Çok komiksin Atalay."

Ben: Evet senin yerine yapmışım öyle şeyler :)

Neyse ki alıngan bir insan değildim. Yoksa bu lafa onu yerin dibine sokup—

Gerçekten hiç alıngan değilmişsin Asu(!) Olsan ne olurdu acaba?

Ben: Sen niye baykuş gibi bu saatte uyumadın, ne iş?"

Ekrana bakarken sırıttığına yüzde yüz emindim. Yazdığını belirten üç nokta belirdi.

Mendebur: Kuşlar uyutmadı :)

Kaşlarım istemsizce çatıldı. Hangi kuşlardan bahsediyordu be bu? Sevgilisi varken başka kuşlar onu nasıl uyutmazdı?

Ben: Ne diyorsun sen? Yoksa sahte sevgililiğimizde beni aldatıyor musun Atalay, bana bak gebertirim seni —

Mesajım cevap vermesiyle bölündü

Mendebur: Sakin ol.

Mendebur: Başka kızlarla falan konuşmuyorum. Merak etme sahte sevgilimi aldatacak kadar düşmedim.

Sahte sevgilisini aldatacak kadar düşmediyse...

Yani gerçek sevgilisi olsa onu aldatır mıydı?

Ben: Bana bak Atalay, gerçek sevgilini de aldatırsan seni gebertirim—

Gelen büyük harfli random mesajı tehditlerimi yarıda kesti.

Mendebur: Ya ben öyle bir şey mi söyledim —koca bir random daha— neden kafanda kuruyorsun?

Ben: O zaman kimle konuşuyorsun?

Mendebur: Bizim çocuklarla.

Ben: Onlarla neden bu saatte konuşuyorsun?

Mendebur: Bir şey çözmeye çalışıyoruz.

Ben: Ne çözmeye çalışıyorsunuz?

Bunun üstüne bir süre mesaj gelmedi. Bekledi ve bekledi... Ardından üç nokta belirdi.

Mendebur: Okulun itiraf sayfasının sahibini öğrenmeye çalışıyoruz.

Ben: Neden öyle bir şey yapıyorsunuz?

Yoksa...

Aklıma düşen şey buz kesmeme sebep oldu.

Ne olur olmasın, ne olur...

Mendebur: Önce sakin olacağına söz ver.

Bunu yazdığında ayvayı yediğimi anlamıştım.

Ben: Söz veremeyeceğimi biliyorsun.

Mendebur: Biliyorum, ama yine de söz ver.

Biliyorsa söz verdiğimde ne olacaktı ki? Hiçbir şey fark etmeyecekti.

Mendebur: Biliyorum, ama böyle yapınca sanki seni sakinleştiriyormuşum gibi hissediyorum.

Aksine, bu yaptığı beni daha çok tedirgin ediyordu.

Ben: Söyle artık Atalay. Sakinleşemeyeceğimi biliyorsun.

Mesajıma görüldü attı.

Birkaç dakika boyunca beni diken üstünde beklettiğinde içimden ona hakaretler yağdırdım. Beni sakinleştirmeye çalıştığını söyleyen çocuk cevap vermeyerek daha çok panik olmama sebep oluyordu.

Ben: Atalay söyle artık, stresten midem bulandı.

Neyse ki beyefendi mesajıma sonunda bakabildi.

Mendebur: Kusura bakma. Grupta savaş çıktı da.

Ben: Hangi grupta?

Mendebur: Bizim çocuklarla olan grupta.

Ben: Kavga mı ettiniz?

Mendebur: Yok hayır, öyle değil. İddiaya girmişler.

Ben: Ne iddiası?

Mendebur: Ne kadar sinirleneceğine dair saçmasapan bir iddia.

Baygınlık geçirmeme ramak kalmıştı artık.

Ben: Atalay söyle artık!!!

Bekledi ve bekledi...

En sonunda ağzındaki baklayı çıkardı.

Mendebur: Bugün olanlar itiraf sayfasına düşmüş Asu. Beyza'nın seni bir güzel dövdüğünü yazmışlar.

🦋

Başıma daha kötü ne gelebilir derken, her seferinde daha kötüsünün beni bulmasıyla ilgili konuşacak çok şeyim vardı.

Ama şu anda buna vaktim var mıydı, bilmiyordum.

Saatlerdir kapanmak isteyen ancak bir türlü kapatamadığım göz kapaklarım güneş yükselirken pes etmişti. ve ben bir saatlik uykuya yeniden yenik düşüp alarm çalana kadar yataktan kalkmamıştım.

Öğrendiğim şeyden sonra iki saat boyunca gözümü kırpamadan yatakta oturmuştum. Yüzümün bembeyaz olduğuna ve göz altlarımın mosmor olduğuna emindim. Yaşadığım stres direkt betimin benzimin atmasından ve kaçan iştahımdan anlaşılıyordu. Gece yediğim sarmalar çoktan midemi yakmaya başlamıştı bile.

Alarmı kapatıp robot adımlarla her zamanki rutinimi gerçekleştirdim. Elimi yüzümü yıkadım, okul formamı giydim ve saçlarımı taradım. Ancak atladığım bir rutin vardı. Kahvaltı yapmamıştım.

Çünkü yiyecek halde değildim.

Adeta hareket eden bir ölü cansızlığında evden çıktım. Gece de hiç ağlamamıştım. Normalde en ufak şeye ağlayabilen biri olarak başıma gelenlere ağlamamam büyük bir olaydı. Öfke. İçimde yalnızca öfke ve intikam ateşi vardı.

Yeni bir düşman daha edinmiştim.

Okulun itiraf sayfasının sahibi, yeni düşmanımdı.

Ve onu bulana kadar rahat edemeyecektim. Onu bulamadan bu okuldan mezun olmamam gerekiyordu. Bu benim için artık bir gurur meselesi olmuştu.

“Hadi bakalım Kadırgalı Asuman. Gücünü göster.” Omuzlarımı dik tutmaya çalışarak okula girdim. Bana dönen birkaç kafa gördüğümde içimden şansıma sövdüm ve acele adımlarla sınıfa geçtim.

Gerçi sınıfta da hiçbir şey değişmemişti. Herkesin kafası yine bana dönmüştü. Sonuçta Beyza’nın bir güzel dövdüğü kızdım ben. İlla ki inceleyecekler, meraklı gözlerle beni izleyeceklerdi.

Ulan Beyza… Tarık bitinin cezasını bana keserken aklın neredeydi, hoşaf beyinli!

O çocuğu da tenhada sıkıştırmam gerekiyordu. Okul çıkışı Atalay’a onu kandırmasını söyleyeyim bari. Yanıma getirsin.

Ama söyleseler ne olacak Asu? Ne olacak? Sadece arkandan dönen dedikoduların haddi hesabı olmayacak. Ama bir tanesi bile gelip yüzüne karşı bunun imasını yapabilecek mi? Hayır. Hiçbiri böyle yürek yemiş değil.

Kendimi telkin etmeye çalışarak sessiz nefesler alıp verdim. Kendimin hem en büyük müfettişi, hem de destekçisiydim. Kafamın içinde kendimi ikna ettiğim şeye göre değişiyordu tüm ruh halim. Bazen cesaretimden önümü göremiyordum, bazen de korkumdan… Aslında ikisi de aynı yola çıkıyordu.

Kısacası… Her şeyin fazlası zarardı işte.

En azından okulda geçirdiğim uzun vakitleri kendime zehir etmemeliydim. Tüm günün üçte biri burada geçiyordu ve ben sekiz saatimi ayırdığım bu yerde tüm gün başımı eğip oturursam eğer, kafayı yerdim.

Peki ne yapabilirsin Asu?

Yapacaklarımın sırası şöyleydi: Öncelikle okul çıkışı Tarık denilen biti yakalayacaktım. Sonra itiraf sayfasının sahibinin izini sürecektim. Sonra, Maral ve Beyza’ya ceza almayacağım yollarla günlerini göstermem gerekiyordu.

İntikam planım dışında okuldaki vaktimi başka nasıl geçirebilirdim?

Mesela… Ders çalışabilirsin Asu.

Yok canım, evde çalıştığım yetiyor da artıyor bile bana.

Atalay’la uğraşabilir, Sinan’ı kıskandırabilir ve Belma’yla arkadaş olabilirdim. Evet, evet. Tüm bunları yapacaktım.

Peki okul çıkışları?

Nazar Baklava ve Pamuk Şeker’im beni beklerdi.

Onu çok özlemiştim ve bu kadar ayrılık yetmiş ve artmıştı bile. Her seferinde gideceğim, gideceğim derken semtin en güzel bahçeli apartmanın içindeki bodrumda, yani Atalaylar’da, unutuyordum onu. Onun için endişelenmiyordum, Leyla Abla’nın ona gözü gibi baktığına emindim ama…

Özlemiştim işte. Pamuk tüylü, şekerimi özlemiştim.

“Atalay götürür mü acaba bugün beni?”

Atalay, şey…

Müsait misiniz?

Annem sayesinde bir numaralı sorum buydu resmen. İnsanlar birbirini görünce nasılsın, ne yapıyorsun der; benim bir insana soracağım ilk soru: müsait misin? resmen. Hayır iç ses, biri müsait değilse eğer, ona nasılsın ve ne yapıyorsun diye bile soramam…

“Asu?” İsmimi duyduğumda avuçlarımın arasına alıp gizlediğim yüzümü gün yüzüne çıkardım. Bak işte. İstemsizce saklanmıştım yine. Oturduğum sırada büzüşmüş ve yüzümü kimseyi görmemek istercesine kapatmıştım. İnsan da biraz tutarlılık olur Asu. Güzel hayaller kuralı daha iki dakika bile olmamıştı halbuki.

“Efendim.” Belma arkamdaki sırasına geçmeden yanıma oturdu ve meraklı bakışlarını yüzümde gezdirdi.

“Nasılsın canım?” Gülümsemeye çalıştım ama bu, dudaklarımın iki yamuk çizgi gibi belirmesinden başka bir şeyi değiştirmedi. Yalan ağzıma yuva yapmış olsa da, yalandan gülme gibi bir yeteneğim yokmuş anlaşılan.

“Kötü diyeyim de iyi olayım bari. Her şeyin tersi beni buluyor çünkü.” Ona döndüm. “Sen nasılsın.” Omuzlarını silkti hafifçe.

“Ben de aynı.” Onun aynısı iyi olmaktı sanırsam. Yani, bence öyleydi çünkü göründüğü kadarıyla güzel bir okul dönemi geçiriyordu.

“İyi misin yani?” Hafifçe tebessüm etti.

“Orta diyelim.”

“Niye kız? Senin ne derdin var?” Biraz Seda Sayan gibi bodoslama dalmıştım ancak yapacak bir şey yoktu. Aman, birisini kendime yakın hissetmeyeyim, hemen psikoloğu olasım geliyordu.

“Yok önemli bir şey yok. Sınav stresi, okul falan filan işte…”

“Anladım.” dedim sadece. Başka ne diyeceğimi bilmiyordum. O da başka konuşacak şey bulamamış olacak ki sustu. Bir şey söyleyecek gibi ağzını açtı ardından hemen kapattı. Büyük ihtimalle dünkü kavga hakkında konuşmak istiyordu ama biraz da çekiniyordu.

“Tedirgin olmana gerek yok Belma.” dedim içini rahatlatmak için gülümseyerek. “Sorabilirsin.” Tedirgince güldü ve gözlerini etrafta gezdirdi.

“Nasıl anladın?”

“Hislerim kuvvetlidir.” dedim muzip bir tavırla. İkimiz de güldük.

“Ne oldu?” diye sordu. “Müdür olayla ilgili ne dedi?”

“Bir şey söylemedi çünkü yanına gidemedik.” Belma’nın kaşları çatıldı.

“Neden?”

“Dün okulda başka büyük bir olay daha olmuş, duymuşsundur belki.” Kafasını salladı. “Müdür yardımcısı müdürün çok işi var başka zaman gelin dedi, postaladı bizi. Ben de ne yapayım tıpış tıpış eve gittim ondan sonra.” Belma anlamış şekilde kafasını salladı.

“Doğrudur o zaman.”

“Bu arada, ne olmuş tam olarak, sen biliyor musun?” diye sorduğumda kafasını salladı ve kulağıma fısır fısır tüm bildiklerini anlattı.

Ağzım açık kalmış bir şekilde sonuna kadar dinledim onu.

“Terbiyesiz bok çuvalları. Allah belalarını versin!”

“Öyle işte. Mercan hastanedeymiş şimdi, öyle diyorlar.”

“Peki Güney?” diye sordum. “Güney denen çocuğa ne olmuş?” Belma etrafta bizi dinleyen olup olmadığını kolaçan ettikten sonra dudaklarını oynatarak nerede olduğunu söylediğinde şaşkınlıkla elimi ağzıma kapadım.

“Ciddi misin!” Kafasını salladı.

“Maalesef. Bakalım devamında ne olacak. Umarım iyi olurlar.”

Yalnızca “Umarım.” diyebildim. E benim olayımın hafif kalması normaldi bu durumda. Okul karışmış, ben saçımın yolunmasının adaletini bekliyordum. Bana sıra gelene kadar ohoo…

Belma’da olanları yakın arkadaşı Selin’den öğrenmişti. Selin’in tüm okulla iletişimi vardı resmen, sosyal kelebek gibi geziniyordu ortalıkta. Bu yüzden aldığım haberlerin güvenilir bir kaynaktan geldiğini biliyordum.

Hoca geldiğinde peşinden Selin’de sınıfa girmişti. Belma yanımdan kalkıp arka sırama geçti. Selin’de bu sırada yanına oturmuştu.

Aslında Selin’le de konuşabilirdim ama istemsizce çekiniyordum biraz. Ben, insanlar bana bir adım atmadan onlara gidemiyordum genelde. İlk adımı her zaman onlardan bekliyordum. Belki de bu yüzden hayatımda bir sürü arkadaşlık fırsatını kaçırmış olabilirdim.

Neyse. Her zaman her şeyin bir sebebi olduğunu düşünmeye devam edecektim. Belki de ilk adımı atıp kurduğum arkadaşlıklar, ileride ayağıma dolanacak bir ip olacaktı. Ya da sırtımda Karaca bıçak takımıyla gezecektim.

Hayatta her şey olabilirdi.

Yoklama alındıktan sonra arkama yaslandım ve tahtayı izlemeye başladım. İlk ders başlamıştı ve baş düşmanlarım hala gelmemişti. Aynı zamanda Sinan’da bugün yoktu. Acaba onları yanlışlıkla hastanelik mi etmiştim, yoksa alacakları cezanın korkusuyla okula adım atamamışlar mıydı? Hangisi olabilirdi?

Zil çaldığında yerimden kalktığımda sınıftaki bazı gözer yeniden bana döndü. Yahu her hareketim böyle sürekli zilenecek miydi benim? Hayır, celebrity oldum da haberim mi yok, anlamıyorum ki.

Tabi ki de çoğu zaman gözlerin bana dönmesine alışkındım. Ancak onlar hayran bakışlardı. Şimdi bunlar…

Dayak yemiş kız bakışları mıydı?

Belki de bu bakışlar, dayak yemiş kıza hayran bakışlardır Asu, bilemezsin.

İnanamıyordum. İç ses ilk defa beni yermemiş ve bozuk moralimi düzeltmeye çalışmıştı.

Karnım guruldadığında koridordaki pencerenin başından ayrılıp kantine gitmek için hareketlendim. Tabi tam bu sırada önüm bir boz ayı tarafından kesildi.

Muzip bir sırıtışla “Nereye?” diye sordu.

“Kantine.” Üzgün bir bakış takınmaya çalıştı.

“Bensiz mi?” Ofladım ve gözlerimi devirdim.

“Gel başımın belası, gel. Yapışık ikiz gibi dolanıyoruz zaten ortalıkta. Kantine de gel.” Önden yürürken bir yandan da onu arkamdan sürüklüyordum. Merdivenlere geldiğimizde onu istediğim gibi çekiştiremeyeceğim için —maazallah yuvarlanıp başıma kalırdı— arkama baktığımda donmuş bakışları yerdeydi. Niye donakalmıştı yine bu 90 model tüplü televizyonlar gibi?

“Ne old—“ gördüğüm şeyle sesim kesildi. Zorlukla yutkundum. Ben Atalay’ı peşimden sürüklemiyordum.

Onun elini tutuyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.